Lenin’in vurguladığı gibi tüm gelişmiş düşünce biçimlerinden öğrenmeli ve onlardan yararlanmayı bilmeliyiz; ama ideolojik yönelimleri konusunda da son derece uyanık olmalıyız. Rockhill’in eseri de bu açıdan son derece kıymetlidir. Batı Marksizmi'nin önde gelen isimleri ve meşhur eserleriyle yeni tanışacakları, yapacakları okumalar konusunda bu ideolojinin yükseldiği zemin ve geliştiği maddi koşullar hususunda aydınlatarak hazırlıyor; daha önce okumuş olanları ise, okuduklarını ve çıkardıklarını yeniden, derinlemesine gözden geçirmeleri konusunda teşvik ediyor

“Doktriner (ideolojik) savaş, psikolojik savaşımızın merkezî bir unsurudur ya da öyle olmalıdır.”[1]
“Komünist ideolojiye yönelik saldırılar, Marksist terimlerle geliştirilmelidir. Bu saldırının iki ana kolu olacaktır: (1) sistemin temel önermelerine, yani materyalizm, diyalektik vb. yönelik saldırılar ve (2) Marx’ın Stalin döneminde uğradığı bozulmaya yönelik saldırılar –bu kez Marksist terimlerle, ancak temel önermelerin doğru olduğu varsayımına dayanarak. Bu tür bir saldırı, uluslararası komünist hareketin dünyanın her yerindeki üyelerine ulaşabileceği için evrensel niteliktedir.”[2]
Bazı kitaplar vardır; uzunluklarından bağımsız olarak, okuması, bitirmesi adeta omuzlara binen bir yük gibidir. Bazı kitaplar vardır; adeta bir çırpıda okunurlar. Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism?: The Intellectual World War, Marxism vs. the Imperial Theory Industry [Batı Marksizminin Kavalcılarını Kim Fonladı?: Entelektüel Dünya Savaşı, Marksizm vs. Emperyalist Kuram Endüstrisi] (Monthly Review Press, 2025) ikinci gruba dahil bir kitap. Aslında az çok eleştirel bakabilme yeteneğine sahip hepimizin sezgisel bir seviyede de olsa algılayabileceği bir gerçeği—Batı’daki pek çok akademisyenin; tarihsel olarak emperyal merkezde Marksizm'in sosyal şoven bir versiyonu olarak ortaya çıkmış[3] Batı Marksizmi'nin doğrudan ya da dolaylı olarak CIA ve bağlantılı emperyalist kurumlarla çeşitli alanlarda ilişkiler içine girerek komünizme karşı ideolojik bir savaş yürüttüklerini— belgeleriyle, sistematik bir şekilde sunan ve bunu da diyalektik ve tarihsel materyalizmin muazzam çözümleyiciliğinin de hakkını vererek yapan bir eser.
Gabriel Rockhill ise bu görevi yerine getirebilecek sayılı isimlerden biri. Çünkü Rockhill, yalnızca gizliliği kaldırılmış resmî belgeleri ve yazışmaları incelemekle yetinmiyor; aynı zamanda farklı dillerde kaleme alınmış, çoğumuzun radarına dahi girmemiş dağınık literatürü de bilimsel bir yöntemle bir araya getiriyor. Ancak dahası, Rockhill’in çalışmasını özgün ve etkili kılan şey yalnızca bu arşivsel titizlik değil. Rockhill, aynı zamanda Batı Marksizmi'nin çoğu zaman okuyucuda sanki dışa kapalı bir tarikata ya da ezoterik bir ritüele aitmiş hissi uyandıran, mistisizm soslu kavramsal diline de son derece hâkim. Zira Rockhill’in kendisi, eleştirdiği bu çevreden çıkmış, o aydın ve entelektüellerle aynı tartışma ortamlarındaki atmosferi solumuş, konferanslara katılmış biri.

Rockhill’in bugüne kadar henüz bir eseri Türkçeye çevrilmemiştir (an meselesidir) ancak Türkçe okur kendisini muhtemelen ilk olarak Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek [Kapitalizmin Saray Soytarısı: Slavoj Žižek] başlıklı yazısından duymuş olabilir.[4]
Rockhill, 2001 yılında Jacques Derrida’nın öğrencilerinden biri olarak henüz yüksek lisansını tamamlamış ve Alain Badiou’nun danışmanlığında doktorasını yapıyordu. Ancak 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası kendisinden bu gelişme üzerinde eleştirel kuramın (critical theory) ışığında bir bilgilendirici konuşma yapması istendiğinde, ve de yaptığında, adeta tüm dünyası tepetaklak olmuştu:
Yetersiz olduğumu söylemek iyimserlik olurdu. Yaşananlar hakkında söyleyecek neyim vardı ki? Aldığım eğitim düşünülürse, o zamanlar pek anlamadığım olayları belki ifade rejimleri arasında uzlaşmaz bir uyuşmazlık (differend) yahut büyük Öteki (big Other) ile bir yüzleşme olarak çerçeveleyebilirdim. Belki gezegen ayaklarımızın altında yerinden ediliyordu (deterritorialized) ya da Lacancı Gerçek’in (Lacanian Real) çölüne adım atmıştık. Son çare, tüm düşünce ve söylemin imkân ve imkânsızlığının koşulu olarak her daim muğlak différance kavramına başvurup, bu şekilde gerçekliğe bağlı olması mümkün olmayan ağır, soyut metafizik iddialar ortaya atabilirdim. … Aynada kendimi gördüm: Tamamen işe yaramaz bir entelektüelin görüntüsünü. Daha da kötüsü, kendimi tam tersi şekilde düşünmek üzere eğitilmiştim: Yani insanlığın kuramsal öncüsü olarak. Dünya tepetaklak olmuştu. … Paris’teki en seçkin kurumlarda yıllarca aldığım ciddi bir eğitimden sonra, emperyalizm ve içinde yaşadığım jeopolitik dünya hakkında cahildim. Hiçbir işe yaramayan şeyler hakkında o kadar çok şey biliyordum ki, dünyada en önemli olan, insanlığın ve gezegenin çoğunluğu için kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesi olan şey hakkında ise hiçbir şey bilmiyordum. Tüm sınavları en yüksek notları alarak geçmiş, mümkün olan en yüksek akademik unvanları almıştım; ama gerçekte ne öğrenmiştim? Temelinde, bana öğretilen şey emperyalist cehaletti.[5] (italikler bana aittir)
***
Üçlü bir serinin ilk bölümünü teşkil eden "Who Paid the Pipers of Western Marxism?"in yazılma amacını ideolojik üretim; bunun dağıtımının arkasındaki temel itici güçleri ve bu güçlerin Batı’daki akademisyen, aydınlar ve “Marksistler”le; yani emperyalist kuram endüstrinin oluşmasında başrolü oynayanlarla, doğrudan ya da dolaylı yollarla kurduğu ilişkileri de maddi bir temele oturtarak, görünür hale getirmek istemesi şeklinde kabaca özetleyebiliriz. Kitap, nasıl müzik endüstrisi, film endüstrisi, oyun endüstrisi varsa,[6] bir kuram endüstrisinin de varlığının altını çiziyor ve bu endüstrinin önde gelen üreticilerinin “entelektüel işçi aristokrasisinin bir parçası” olduğunun, bunun da “emperyal merkezdeki, toplumun genelinden ve çevre ile yarı-çevredeki konumlanmış kişilerden toplumsal ve ekonomik olarak yükseltilmiş ayrıcalıklı bir düşünürler grubu”ndan meydana geldiğini belirtiyor.[7] Rockhill’in kendi tanımlamasıyla:
Bu kitap, peşi sıra yayımlanacak iki kitap gibi, komünizme karşı bu savaşın entelektüel (ve özellikle akademik) cephesine ve daha spesifik olarak, {düzenle} uyumlu bir sol (compatible left) eleştirel kuram biçimini destekleme çabasına odaklanmaktadır. Marksizm, geniş halk desteği, bariz açıklayıcı gücü ve toplumsal-ekonomik düzeni dönüştürmede kanıtlanmış yeteneği nedeniyle basitçe ortadan kaldırılamadığından, burjuva toplumunun yöneticileri, onun varlığıyla en iyi nasıl başa çıkacakları ikilemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Göreceğimiz gibi, tercih ettikleri taktik, üstyapı üzerindeki tekelci kontrollerini kullanarak, genellikle Batı Marksizmi veya kültürel Marksizm olarak adlandırılan metalaştırılmış bir Marksizm versiyonunun yanı sıra, radikalizm ve sofistikelik açısından Marksizm'i aştığını iddia eden sivri uçlu kuramları uluslararası alanda desteklemek olmuştur. Daha basit konuşacak olursak, emperyalist kuram endüstrisini yönlendiren zımni düsturun şu olduğunu söyleyebiliriz: Rakiplerini (gerçek Marksistleri) yenemiyorsan, piyasayı cezbedici ama ucuz taklitleriyle doldur, onları durmadan destekle ve rakiplerini modası geçmiş olarak toprağa göm.[8]
Rockhill bu noktada, kitapta da sık sık vurguladığı gibi, araştırmanın indirgemeci, komplo kuramcısı bir okumasına karşı çıkıyor ve okuyucuyu uyarıyor. Her şeyi perde arkasından en ufak detayına kadar yöneten bir grubun olmadığını; kitapta ismi geçen akademisyen ve düşünürlerin, iplerini CIA vb. kurumların ve casusların tuttuğu kuklalar olmadığını tekrar tekrar söylüyor. Hatta bilinçli olsun olmasın bir devlet kurumu ile işbirliğine giren ya da devlet tarafından fonlanan isimlerin dahi çarmıha gerilmesine karşı durarak, o isimlerin yaşamlarını idame ettirebilmek zorunda olduklarından dolayı ve başka seçenekleri olmadığından kimi uzlaşmalar yapmak zorunda kalabildiklerini de hatırlatarak olağanüstü bir hoşgörü örneği sergiliyor. Bunun yanı sıra, bazı isimlerin kapitalizm, neoliberalizm, emperyalizmi eleştiren formülasyonlar dahi ürettiğini unutmamamızı; hatta kimilerinin Vietnam’daki gibi ABD’nin emperyalist savaşlara karşı tutum aldığını da ekleyerek homojen bir Batı Marksizmi'nden söz etmenin olanaksız olduğunu ve kimilerinin zaman içinde (hatta Slavoj Žižek’in yaptığı gibi aynı pasaj içerisinde ultra-sol bir tutumdan açıkça faşizmi sahiplendiğini de anımsatarak) bile değişebildiğini hatırlatıyor.
Batı Marksistleri arasındaki farklılıklar ve yön değişimleri, tek bir merkezin iradesiyle değil; kapitalizmin kendi iç çelişkileri, hegemonya krizleri ve emperyalist merkezlerdeki sınıf mücadelelerinin dalgalı karakteriyle açıklanmalıdır. Kimi zaman gerçekten radikal ve emperyalizm karşıtı bir çizgiye savrulmalarına rağmen kimi isimlere müsamaha gösterilmesinin arkasında yatan sebep ise, Batı akademisinin (olduğunu iddia ettiği gibi) demokratik ve liyakata dayalı bir sistem olduğu yalanını inandırıcı kılmada oynayacağı roldür. Eleştirel kuramın, eleştiri okları; eleştirinin yapılacağı sınırları bizzat belirleyen sistemin ta kendisine doğru çevrilebiliyorsa, bu sistemin demokratik ve açık görüşlü olduğu mitine katkıda bulunacaktır.
Yine de tüm bu uyarıların ardından Rockhill asıl meseleye geri dönüyor:
Birçoğu, Marksizm'le mücadele etmek için Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger’in açıkça antikomünist geleneği içinde çalışmıştır ve birkaçı, Derrida, Foucault ve Žižek de dâhil olmak üzere, doğrudan antikomünist, çökertme operasyonlarına katılmıştır. Frankfurt Okulu’nun birçok üyesi de dâhil olmak üzere bazıları, doğrudan ABD ulusal güvenlik devleti için veya egemen sınıf tarafından finanse edilen yumuşak güç psikolojik savaş projeleri için çalıştı (Marcuse gibi). Diğerleri ise, Adorno ve Horkheimer’ın çalışmalarında açıkça görüldüğü gibi, ağırlıklı olarak komünizmi itibarsızlaştırmaya yönelik ideolojik ve kültürel çabalar içinde, kapitalist sınıfın desteğiyle ve CIA’nın bilgi ağları dâhilinde yer aldılar. Yine diğerleri (Badiou’nun sözde yeni komünizm fikri (ki bu aslında Engels'in yaklaşık 150 yıl önce 'ütopyacı sosyalizm' olarak isabetli bir şekilde tanımladığı çok eski bir fikirdir) etrafında toplananlar gibi) kendilerini komünist, hatta tek gerçek komünist olarak sunarak, hem kapitalizmin hem de reel sosyalizmin ötesinde gizemli bir üçüncü yol savunmuşlardır. Her ne kadar kapitalizmi eleştirseler de reel sosyalizmi en kararlı ifadelerle mahkûm ederler. Kendilerini cennete çıkan idealist bir merdivene konumlandırarak okurlarına, emperyalizm ile reel sosyalizm arasındaki yeryüzündeki sınıf mücadelesini aşan büyülü bir yol olduğunu anlatmaya çalışırlar. Egemen sınıfın ve devlet yöneticilerinin açık ya da gizli entrikalarıyla doğrudan bağlantıları olmasa bile, yine de kurumlarının desteklediği türden bir ideolojik işlev görürler.
Dolayısıyla bilimsel komünistler için, Batı’daki solun; Batı Marksizmi'nin önde gelen isimlerinin acımasızca eleştirisi (yani ideolojik savaşa karşı ideolojik savaşla cevap vermek) bu isimler “dünyanın emekçi ve ezilen halkları için sınıf mücadelesinin birincil silahını terk etmiş, onu kenara itmiş ya da tanınmayacak hale gelecek şekilde değiştirmiş”[9] olduklarından son derece önem taşımaktadır.
Ara bölümler ve bir sonuç kısmı dışında iki ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümü, emperyalist entelektüel üstyapının çalışma şeklini; başlıca emperyalist güçlerin inşa ettiği ve entelektüel dünya savaşının arka planını oluşturan fikir imparatorluğunun maddi ağlarına bir bakışı; diyalektik ve tarihsel materyalist geleneğin karşısına düzenle uyum içinde “eleştirecek” bir kuram biçimini çıkaran emperyalist kuram endüstrisine odaklanıyor. Burada Batı Marksizmi ve solunun önde gelen isimlerinin ABD hükümeti, kapitalistler, CIA, MI6 (ya da paravan şirketleri Congress For Cultural Freedom, The Information Research Department vb. ile ilişkili üniversiteler, yayınevleri, konferanslar, televizyon kanalları, gazeteler vs.) üzerinden kurdukları doğrudan ya da dolaylı olarak kurdukları ilişkileri irdeliyor; askeri-endüstriyel kompleks tanımının yetersiz olduğunu, askeri-endüstriyel-akademik kompleks tanımının gerekliliğini temellendiriyor ve burjuvazi, burjuva devlet ve burjuva aydınları arasındaki diyalektik ilişkiyi çözümlüyor.
Kitabın ikinci bölümü ise, Frankfurt Okulu’na odaklanıyor ve okulun doğuşundan itibaren okuyucuyu detaylı (kimi yerlerde okuyucuyu kaynağa boğacak derecede!) bir yolculuğa çıkarıyor: Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın dogmatik antikomünizminden, doğrudan OWI (Office of War Information), CIA’nın öncülü OSS (Office of Strategic Services) ya da Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmış Frankurt Okulu üyelerine ve buralarda neler yaptıklarından bahsediyor. Adorno ve Horkheimer’ın oportünist bir biçimde nasıl burjuva düzene entegre olduklarını ve nasıl önde gelen kapitalistlerle, kapitalist devletlerle ilişkiler kurarak Batı’nın önde gelen aydınları konumuna yükseldiğini ve elbette bunu, CIA’nın arzuladığı gibi antikomünist, düzenle uyumlu bir sol kuramı üreterek başardıklarının detaylarına bu bölümde iniyoruz. Aynı bölümde, New Left’in (Yeni Sol) babası olarak anılan ve yaşamının 11 yılını OSS ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışarak geçirmiş Herbert Marcuse’ye ayrı bir dikkatle yaklaşılıyor ve yeni ortaya çıkan arşiv belgelerinin ışığında komünizme karşı verilen savaşta (“biz ABD ile işbirliği yaptıysak aslında faşizme karşı savaşmak için yaptık” savunmasının temelsizliğini belgeleriyle hedefe alarak) hiç de o kadar masum bir rol oynamadığının altı çiziliyor.
***
Her okuyucunun kitapta altını çizeceği ve dikkat çekici bulacağı detaylar elbette farklı olacaktır. Kimi okuyucular için Boris Pasternak’ın Dr. Zhivago’sunun basılması, pazarlanması, başka dillere çevrilmesi ve dağıtımında CIA’nın üstlendiği rol şaşırtıcı gelmeyecektir mesela (Sovyet Novyi Mir editörlerinin de 1960 yılında içinde açıkça sosyalizm ve Ekim Devrimi düşmanı öğeler barındırdığından basımını reddettiği eser).
Ancak Rockefeller’in (evet, bildiğimiz) ABD hükümetiyle birlikte temellerini 1952 yılında attığı “Marxism-Leninism Project” başlıklı projeyle yaptığı psikolojik savaş hamlesi; bu projenin Batı Marksizmi'nin gelişmesinde oynadığı rolü; Marx’ı Lenin’in ve Stalin’in “pençelerinden” kurtarmakla kafayı bozmuş Isaiah Berlin ve Herbest Marcuse’nin bu projedeki aktiviteleri; bu proje süresince, projenin mimarlarının bilhassa 1957-64 tarihleri arasında dokuz uluslararası konferansı fonlandığı, New York’ta bir araştırma enstitüsü kurduğu, doktora tezlerine burs sağladığı, sayısız kitap basımına, akademik dergiye para akıttığı, Batı Avrupa ve ABD arasındaki pek çok üniversite ve akademisyen arasında ortaklıklar kurduğu; bunlar arasında Freie Universität Berlin’den, Fransa’da Fernand Braudel ve Clemens Heller gibi isimlerin de yer aldığı belki pek çok kişi için yeni bilgi olabilir.
Aynı şekilde, Herbert Marcuse pek çok tanıdığının bulunduğu CIA’daki gizli belgelere erişim hakkına sahip olsaydı, Stalin’in CIA tarafından hazırlanan (gizliliği 2000’li yıllarda kaldırılmış) gizli belgelerde bile (liberallerin kullandığı anlamda) bir diktatör olarak görülemeyeceği bilgisini edinebilir,[10] Sovyet Marksizmi adlı idealist safsata dolu eserinde SSCB’nin Stalin yıllarındaki kolektif liderliğini çarpıtarak “diktatörlük” olarak[11] nitelendirmekten geri durabilir ve daha sonra üniversiteye bir konuşmacı olarak komünistlerin davet edilip edilmemesi konusundaki görüşü sorulduğunda “Kampüste bir katilin ne işi var?” diye yanıt vermeyebilirdi. Ancak bu, CIA’nın ideolojik savaşında komünizme karşı kullanabileceği güçlü bir mühimmat olmaktan çıkacağı anlamına geleceğinden, belgenin gizliliği ve varılan sonuçların tam tersinin pazarlanmasının ardında yatan gerekçeleri anlamak zor değildir.
***
“Doktriner (ideolojik) savaş, psikolojik savaşımızın merkezî bir unsurudur ya da öyle olmalıdır.”
Girişteki bu alıntı, Rockhill’in bu kitabının (ve takip edecek iki kitabının da) ana konusudur. Bu ideolojik savaşın yöntemleri oldukça geniş bir yelpazeye sahiptir: “Akademide devlet propagandasının aklanmasından akademik yayınların ve konferansların fonlanmasına, araştırma kurumlarının ve uluslararası bilgi ağlarının kurulmasından belirli projelere hibe sağlanmasına, kuramcıların (bilerek veya bilmeyerek) belirli görevler için işe alınmasından bu kuramcıların eserlerinin ve makalelerinin yurtiçinde ve yurtdışında çevirilerinin teşvik edilmesine kadar pek çok faaliyeti içerir.”[12] Bu faaliyetlerde karşımıza Immanuel Wallerstein'dan liberal feminist Gloria Steinem’e, Yeni Sol’un babası Herbert Marcuse’den Frankfurt Okulu’nun Adorno ve Horkheimer’ına kadar pek çok isim karşımıza çıkar. Komünizme karşı savaşta hepsi de doğrudan CIA vb. kurumlarla bağlantılı elbette değildi. Örneğin bu işi Derrida, Foucault ve Žižek gibi gönüllü olarak (CIA veya herhangi bir aracı olmaksızın) yapanlar da vardı. Bu isimlerden Žižek komünist cosplay’ine bugün de devam etmekte ve kitapları ile gündemi yorumladığı makaleleri hâlâ okurlarla buluşturulmaya devam etmektedir. Örneğin, kısa bir süre önce Žižek’in Why a Communist Must Assume that Life is Hell [Komünistler Hayatı Neden Cehennem Bilmeli?][13] başlıklı, Adorno’nun Alfred-Sohn Rethel ile yazışmalarından birindeki küçük burjuva karamsarlığını (“Bizi kurtarabilecek tek şey umutsuzluktur.”) 2020’lerde devrimci bir tutum olarak pazarlamaya çalıştığı yazısı da bunlardan biridir.[14]
Peki bu kitapta anlatılanlar, detaylandırılanlar ne demek oluyor? Tüm bu isimleri yok mu sayalım, Adornoların, Marcuselerin vb. kitaplarının hepsini çöpe mi atalım? Okurlarının, kitaplarıyla ne yapıp yapmayacağını sadece okurların kendisi bilir. Ancak Rockhill’in (ya da Rockhill’den önce aynı konu üzerinde yazan öteki araştırmacaların hiçbirinin) eserinden böyle bir sonuç çıkarılamaz. Lenin’in vurguladığı gibi tüm gelişmiş düşünce biçimlerinden öğrenmeli ve onlardan yararlanmayı bilmeliyiz; ama ideolojik yönelimleri konusunda da son derece uyanık olmalıyız. Rockhill’in eseri de bu açıdan son derece kıymetlidir. Batı Marksizmi'nin önde gelen isimleri ve meşhur eserleriyle yeni tanışacakları, yapacakları okumalar konusunda bu ideolojinin yükseldiği zemin ve geliştiği maddi koşullar hususunda aydınlatarak hazırlıyor; daha önce okumuş olanları ise, okuduklarını ve çıkardıklarını yeniden, derinlemesine gözden geçirmeleri konusunda teşvik ediyor.
***
Herkesin kitapta dikkat çekici bulacağı noktaların farklı olması bir tarafa, her bir okurun kitaptan çıkaracağı dersin farklı olabileceğine şüphe yoktur. Ben bu çıkarımın, sosyalizm için mücadelede ideolojik mücadelenin sadece dün için değil, bugün için de bu kadar büyük bir öneme sahip olduğunun bir an olsun unutulmaması gerektiğini düşünenlerdenim.
Kapitalizm ve komünizm arasındaki savaş bitmiş değil. SSCB’nin karşıdevrimle dağıtılması sosyalist hareketlere neredeyse dünya çapında ağır bir darbe indirmiş ve pek çoğunu farklı yönlere savurmuş olsa da komünizm fikri, egemen sınıfların fikirleri egemen fikirler olmasına rağmen, yaşıyor ve yaşamaya da devam edecek. Kapitalist devletler Soğuk Savaş’ta tüm denemelerine ve bu savaşın sonundaki kazanımlarına rağmen bu fikri hâlâ yok edemediler. Ancak savaş boyunca kazandıkları tecrübeler arasında ideolojik savaşın önemini her zamankinden daha da muazzam bir biçimde kavradılar. Özellikle bugün için konuşacak olursak, “emperyalist ideoloji üretim ve yayma sisteminin, şimdiye kadar görülmüş her şeyi çok aşan gelişmişlik düzeyi nedeniyle, ideoloji muhtemelen nüfusun daha geniş kesimleri üzerinde daha büyük bir egemenlik kurmakta, muazzam miktarlarda kendini dayatmakta, hızlanmış bir yenilenme ritmine uymakta, giderek daha karmaşık ve sofistike biçimlere bürünmekte, daha merkezi bir şekilde kontrol edilmekte ve özel alanın dijital nüfuzu yoluyla giderek insanların mahrem hayatlarına da ulaşmaktadır.”[15]
Dolayısıyla sosyalizm için mücadele ettiğimiz bugünün koşullarında ideolojik savaş geçmiş yüzyıllarda olduğundan çok daha büyük bir öneme sahiptir. Engels daha 1874 yılında sosyalizm için sadece ekonomik ve politik savaş biçimlerinin yeterli olmayacağını, kuramsal düzlemde yürütülen, yani ideolojik savaşın da mühim olduğunu vurgulamış; Lenin de Engels’in bu vurgusuna Ne Yapmalı? adlı eserinde atıfta bulunarak, savaşın bu düzlemini ihmal eden ve sadece ekonomik ve politik düzlemlerine önem veren Rusya’daki sosyalistleri eleştirmişti.[16]
Peki bugün? İdeolojik mücadeleye gerektiği kadar önem veriyor ve bu mücadele düzleminde; egemen sınıfların düşüncelerinin hemen hemen her yere sindiği, kendini sokabildiği ve egemen olmayı başarabildiği bu uğrakta, kitlelerin sosyalist bilince kavuşmasına az da olsa katkı sunacak; emperyalist telkinin yarattığı tahribata karşı inatçı, tutarlı ve sosyalizmin ilkeleriyle örtüşen bir ideolojik mücadele verdiğimizi hepimiz rahatlıkla söyleyebilir miyiz?
İnsanlığın çoğunluğunun ve gezegenin geleceğinin doğrudan tehdit altında olduğu bugünün koşullarında, sınıf mücadelesinin yalnızca ekonomik ve siyasal talepler etrafında değil, ideolojik düzlemde de yürütülmesi çok daha zorunlu bir hal almıştır. Fakat Batı Marksizmi'nin ve antikomünist tarih anlatısının doğrudan ya da dolaylı etkisiyle, kendi tarihinden, tarihsel figürlerinden (Losurdo’nun deyişiyle) kaçan, utanan, onu savunmayan ve dünyada olduğu gibi TDH içinde de, sayıları az ama görünürlükleri çok daha fazla olan kimi sol partiler, ideolojik olarak çekingen bir sol görünümünü; ideolojik mücadeleye gereken önemi vermeyen bir görünümü de beraberinde getirmektedir ve de bu kabul etseler de etmeseler de düzenin tercih ettiği türden soldur: Kendi içinde ideolojik birliğe sahip olmayan, tarihinden kaçan, utanan bir sol. Sosyalist hareketin bu çok daha görünür olan kimi özneleri, kitleleşmek için etkileşime girdiği kitlelerin mevcut geri bilinçlerini yeniden üretmek ve güncel olaylara yaklaşımlarını geri bir mevziden kurmak ve de böylece dolaylı olarak düzenin ideolojik olarak yeniden üretilmesine katkıda bulunmak yerine; görünürlüklerini de kullanmasını bilerek, burjuvazi tarafından marjinalleştirilen sosyalist fikirleri, tarihsel deneyimleri ve figürleri yeniden meşru ve görünür hâle getirse, sosyalist mücadeleye, kitlelere sosyalist bilinç taşımada çok daha önemli bir görevi yerine getirmiş olmazlar mı? İtalya ve Fransa’da olduğu gibi ideolojik mücadelede o ya da bu sebeple (çoğu Soğuk Savaş’ta yaratılan ve yaygınlaştırılan antikomünist sol propaganda yüzünden) sürekli geri çekilmek zorunda kalan, üye sayısı kâğıt üzerinde “çok” olsa bile, sonunda yalnızca mevzi değil, kendi tarihsel varlık nedenini de kaybetmez mi? İşte Rockhill’in eseri bu gibi birtakım düşüncelere sevk ettiği ve sorular sordurduğundan, sadece dünü anlamak için değil, sosyalist yarınları inşa etmek isteyenlerin de üzerinde epey bir süre tartışmalar yürütebileceği türden bir içeriğe sahiptir.
[1] Doktriner (İdeolojik) Savaş Paneli (Psikolojik Strateji Kurulu [PSB]) için Geçici Görev Tanımı Hakkında Not, 14 Kasım 1952. Psikolojik Strateji Kurulu 1951 yılında kurulmuştu ve görevi, “psikolojik harekâtlardan sorumlu bakanlık ve kurumlara yol göstermesi bakımından, bütüncül ulusal psikolojik hedeflerin, politikaların ve programların formüle edilmesi ve yayınlanması ile ulusal psikolojik seferberliğin eşgüdümü ve değerlendirilmesi”ydi. Ulusal Güvenlik Konseyi'ne (NSC) rapor veriyordu. 29 Haziran 1953 tarihli bir raporda amacının ‘akademisyenler ile kanaat oluşturucu gruplar da dâhil olmak üzere entelektüellere hitap edecek uzun vadeli entelektüel hareketleri” teşvik etmek olduğunu açıklıyordu.
[2] Psikolojik Strateji Kurulu’na İdeolojik Savaş Konusunda Sunulan Not, 16 Mayıs 1952 (https://www.cia.gov/readingroom/docs/CIA-RDP80-01065A000200080046-8.pdf).
[3] Batı Marksizmi üzerine, Bkz. Domenico Losurdo, Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Reborn, New York, 2024).
[4] https://www.counterpunch.org/2023/01/02/capitalisms-court-jester-slavoj-zizek/
[5] Who Paid the Pipers…, s. 48.
[6] Bkz. Marx (Kapital, 2015, İstanbul, s. 135): “Her şey satılabilir ve satın alınabilir hale gelir. Dolaşım, her şeyin, altın kristali haline geldikten sonra tekrar çıkmak üzere, kendisine aktığı bir büyük toplumsal imbik olur. Azizlerin kemiklerinin bile direnemediği bu simyaya, daha da dayanıksız olan res sacrosanctae, extra commercium hominum (insanların ticaretinin dışında kalan kutsallaştırılmış şeyler) hiç direnemez.” Müzik ve film endüstrisinin az çok bilinen emperyalist bağlarına nazaran, gölgede kalmış video oyun endüstrisi ve emperyalizmin bağları üzerine bkz. https://www.ayrim.org/guncel/call-of-duty-emperyalizm-goreve-cagiriyor/
[7] Who Paid the Pipers…, s. 146.
[8] Who Paid the Pipers…, s. 151.
[9] Who Paid the Pipers…, s. 55.
[10] “Stalin döneminde bile kolektif liderlik vardı. Komünist yapı içindeki bir diktatör fikri Batı'da abartılmaktadır. Bu konudaki yanlış anlamalar, komünist iktidar yapısının gerçek doğasının ve örgütlenmesinin kavranamamasından kaynaklanmaktadır.” https://www.cia.gov/readingroom/docs/CIA-RDP80-00810A006000360009-0.pdf
[11] Marcuse, Soviet Marxism, 2018, s. 111, 145.
[12] Who Paid the Pipers…, s. 34-5.
[13] Türkçesi: https://corpusdergi.com/2025/komunistler-hayati-neden-cehennem-bilmeli/
[14] Okurun affına sığınarak, burada Žižek’in bu yazısına yazdığım cevabımı ilgilisiyle paylaşmak isterim: https://mronline.org/2025/03/14/against-zizeks-pessimism-hope-will-and-the-dialectics-of-liberation/
[15] Who Paid the Pipers…, s. 25-6.
[16] V. İ. Lenin, Was tun? Brennende Fragen unserer Bewegung İçinde: Ausgewählte Werke, 1970, Berlin, s. 360 vd.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.