Bugünün tartışması artık eskinin ıslahı değil yeni, devrimci bir inisiyatif merkezinin inşasıdır. Bu da bir konfederasyonun yerine bir başkasını koymakla değil, kendisini ancak isyan ve direniş biçiminde ifade edebilen yeni sınıf gerçekliğine uygun bir programatik, çizgisel, örgütsel çerçeve kazandırmakla mümkündür. Yeninin unsurları pandemiden bu yana, son birkaç yıl içinde daha da görünür hale gelecek biçimde direniş çizgisinde birbirine yakınsamakta, kolektif teorik-pratik çabalarla yeniden inşaya zemin oluşturmaktadır

Türkiye işçi sınıfı, onu sermayenin ve iktidarın saldırıları karşısında savunmasız bırakan düzen içi muhalefet çizgisine mahkûm değildir. İşçi sınıfının bağımsız politik varlığını esas alan ve düzenin sınırlarına hapsolmayan bir hareket çizgisi gerekli olduğu kadar mümkündür de. 1 Mayıs 2026’da Taksim yolunda omuz omuza verenler bu imkânın geniş kitleler nezdinde görünür olmasını sağlamış ve direniş çizgisi, onurlu bir meydan okumanın ötesinde umudun ve güvenin adresi haline gelmiş, inandırıcılık kazanmıştır.
Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken, işçi sınıfı hareketinin ekonomik ve politik örgütleri de iç içe geçmiş bir çözülüş ve yeniden inşa sürecini yaşamaktadır. Direniş çizgisinin damgasını vurduğu 2025-2026 1 Mayısları, gelecekte, bu çözülüş ve yeniden inşa sürecinin iradi dönüm noktası olarak anılmaya adaydır.
Elbette basitçe bir günlük eylem pratiklerinden ya da polis barikatları önündeki kahramanlık öykülerinden söz etmiyoruz. Taksim 1 Mayısları, yalın bir sermaye programı izleyen faşist iktidarın emekçi halka çizdiği sınırlara karşı bir meydan okuma olduğu kadar, bu sınırları kabullenen geleneksel muhalefet merkezlerinden bir kopuş iradesini de barındırmaktadır. Bu iradeyi de esasen, işçi sınıfına güven ilkesi ile ve işçi sınıfının politik-pratik kapasitesini açığa çıkaran direniş pratiklerine yaslanarak ortaya koymaktadır.
Türkiye 1 Mayıs 2026’yı, düzen muhalefetinin tıkandığı ve ağır yoksullaştırma, güvencesizleştirme, kamusal çöküntü ve politik baskılar karşısında işçi sınıfının öfkesinin kendini geleneksel olmayan kanallardan dışa vurduğu bir süreçte karşıladı.
Emeğe karşı açık savaş halindeki sermayenin çıkarlarıyla uyumlu biçimde “demokrasi ve adalet” iddiasının kırıntılarını da terk eden Saray iktidarı karşısında 19 Mart 2025’ten bu yana ikircikli bir sokak muhalefeti yürüten CHP’nin “ara seçim” çağrılarına Tayyip Erdoğan 6 Nisan 2026 günü net bir yanıt verdi: “Erken ya da ara seçim yok, Türkiye’yi çokuluslu şirketler için yönetim merkezi haline getirmeye çalışıyoruz.”
Saray iktidarı, bunun bir sınıf savaşı olduğu ve sermayenin “demokrasi ya da adalet” gibi bir talep ya da vaadinin olmadığı konusunda net. Çelişki ve çaresizlik, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinden bağımsız bir demokrasi hayali kuran ve tüm keskin söylemlerine karşın düzen dışı bir hareket çizgisinden özellikle kaçınan düzen muhalefetine mahsus.
“Müzakere süreci” kapsamında aktif muhalefet pozisyonundan uzak duran Kürt hareketi de iktidar tarafından atılan tek bir ileri adım olmadığını, nisan ayının sonunda, en üst düzeyden, PKK liderlerinden Murat Karayılan’ın ağzından duyurdu: “Şu an itibarıyla süreç dondurulmuştur. … Olumluya dönük pratik-yasal hiçbir adım yok.”*
İster CHP gibi düzen içi bir iktidar alternatifi olsun ister Kürt hareketi gibi silahlı mücadeleyi terk edip yasal-demokratik zeminde kendine yer arayan bir hareket olsun, emperyalizmin ve sermayenin çıkarları temelinde halka karşı savaş halinde olan Saray iktidarının muhalefet karşısındaki stratejik hedefi net: Etkisiz hale getirme.
Ne var ki düzen siyasetinin tıkanması ya da etkisiz hale getirilmesi, proleterleşmiş Türkiye toplumunun çaresizliği anlamına gelmemektedir. Yalın bir burjuva siyasetiyle yasal-demokratik alandan dışlanan işçi sınıfının ekonomik ve politik mücadeleleri, isyan ve direniş hareketleri biçiminde gelişmektedir. Geleneksel sendikal merkezlerin ya da parlamenter muhalefetin kapsama alanı dışında, parçalı ve atipik biçimlerde gelişen direnişler ve bu direnişlerin temelinde yatan muazzam toplumsal hoşnutsuzluk yer yer Gezi’de ve 19 Mart 2025’te olduğu gibi ülke ölçeğinde isyanlar biçimini almaktadır.
Nisan ayı, artan yoksulluk, baskı ve düzen siyasetindeki tıkanma karşısında toplumsal öfke birikiminin farklı kanallardan uç verdiği bir süreç olarak yaşandı. 15 Nisan’da Maraş’ta bir okula düzenlenen silahlı saldırı sonrası farklı sendikalarda örgütlü eğitim emekçileri, velilerin ve öğrencilerin de destek verdiği kitlesel ve militan eylemlerle sokağa çıktı. Günler süren iş bırakma, nöbet, yürüyüş, boykot eylemlerinde polis saldırıları püskürtüldü, yollar kesildi, barikatlar aşılıp Eğitim Bakanlığı’na yüründü, neoliberal-gerici politikalarıyla eğitim alanındaki çöküntünün baş sorumlusu olan bakan Yusuf Tekin’in istifası istendi. Devamında Milli Eğitim Bakanlığı’nda bakan yardımcılıkları düzeyinde görevden almalar yaşandı. AKP’nin kendi tabanı dahil geniş toplumsal kesimler nezdinde en başarısız olduğu eğitim alanındaki piyasacı-gerici çöküntü karşısında sınıf mücadelesi, gerçek karşılığını, mevcut kamu sendikacılığının sınırlarında ve “grevsiz toplu sözleşme” düzeneklerinde bulmuyor. Örneğin, Mayıs 2024’te de bir benzeri yaşandığı gibi eğitimde şiddet tetikleyici bir işlev görebiliyor. Hizmet üreten ve hizmet alan tüm emekçi kesimler sokakta birleşiyor, militan ve barikatı zorlayan pratikler çabuk benimseniyor ve sempati topluyor. Mücadelenin güncel somut ihtiyacının, kamudaki kadrolu eğitim emekçilerinin yanı sıra çalışma hakkının peşindeki özel sektör ve mülakat mağduru eğitim emekçilerini ve eğitim hakkının peşindeki velilerle öğrencileri de içeren toplumsal haklar mücadelesi temelinde militan bir direniş çizgisi olduğu görülüyor.
Eğitim eylemleri sonlanmadan bu kez üniversiteli gençlik hareketine yönelik polis baskısı bir can aldı ve Öğrenci Kolektifleri’nden İlayda Zorlu devlet marifetiyle katledildi. Gençlik hareketine katılan üniversitelilerin ailelere yönelik polis aramaları ile baskı altına alınmasının İlayda Zorlu’nun ölümüyle sonuçlanması geniş tepkiye yol açarken İstanbul ve Ankara başta olmak üzere pek çok kentte üniversitelilerin omuz omuza verdiği militan sokak eylemleriyle karşılandı. Ayrıca devlet marifetiyle işlenen bu cinayetin, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş cinayetlerinin yeniden gündeme geldiği bir süreçte yaşaması kadın cinayetlerinin ve kadın özgürlük mücadelesinin çok boyutlu yönünü bir kez daha hatırlattı. 19 Mart İsyanı’na öncülük eden, artık proleter bir gerçekliğin içinden konuşan, üniversiteli yoksulluğuna ve geleceksizleştirmeye karşı mücadele eden gençlik hareketi 1 Mayıs öncesi sokak dinamizminin görünür unsurlarındandı.
1 Mayıs’ın öngününde Bağımsız Maden-İş öncülüğündeki Doruk Madencilik işçilerinin patron tarafından ödenmeyen alacakları için Ankara’ya taşıdıkları direniş de, Türkiye’nin sınıfsal gerçekliğini ve sendikal hareketin durumunu ortaya koyan önemli bir deneyim oldu. Hak mücadeleleriyle geniş toplumsal kesimlerin duygudaşlığını ve desteğini kazanan maden işçileri, militan direnişleri sonucu doğrudan hükümeti masaya oturmaya zorladı ve haklarını ancak bu şekilde alabildi. Madencilerin direnişi, yasal sendikal hakların ve toplu sözleşme düzeneklerinin fiilen anlamını yitirdiği koşullarda, doğrudan şirketleri ve iktidarı hedef alan ve pratik karşılığını boykotlar, hayatın olağan akışını bozan sokak eylemleri ve Ankara yürüyüşlerinde bulan yeni “mücadeleci” sendikal çizginin son örneğiydi. Emekçilerin giderek artan kesimlerinin gerçek anlamda açlık sınırının altında ücretlere mahkum edildiği koşullarda bu direniş geniş toplumsal kesimlerin destek ve sempatisini kazandı. Öte yandan DİSK genel merkez yönetimi başta olmak üzere bu direnişe mesafeli duran sendikal yönetimler de geniş bir tepki ile karşılaştı.
Bu arada gazetecilere, sendikacılara, ekoloji direnişçilerine yönelik baskılar giderek genişleyen bir tutuklama furyası halini aldı. Merdan Yanardağ, Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda gazeteci, Polen Ekoloji Kolektifi’nden Cemil Aksu, Bakırtepe Çevre Platformu’ndan Aytaç Sarıkaya ve Aynur Ergül, DİSK Limter-İş Sendikası Genel Başkanı İleri Devrim Yurtsever, önceki dönem genel başkanları Kanber Saygılı, Aydın Kılıçdere ile Hakkı Demiral, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen ve Akbelen Ormanı direnişçisi Esra Işık hala tutuklu. Ancak bu tutuklamalar bir yılgınlığa değil sermaye karşıtı direnişlerin toplumsal-politik önemini geniş kitleler nezdinde daha anlaşılır kılan ve mahpusları bayraklaştıran bir toplumsal tepki ile karşılaşıyor.
1 Mayıs 2026’ya bu koşullarda gidildi: İşçi sınıfının sermayeye ve iktidara karşı büyüyen öfkesinin geniş bir toplumsallık kazanan direnişlerle kendini açığa vurmaya başladığı, bu direnişlerin aynı zamanda geleneksel muhalefet merkezlerinin fiili eleştirisi haline geldiği ve bir kopuşu ve yeniden inşayı çağırdığı…
19 Mart isyanının ardından gelen 2025 1 Mayıs’ında, “dörtlü” (DİSK, KESK, TMMOB, TTB) diye de bilinen geleneksel inisiyatif merkezi, meydanlardan yükselen Taksim iradesine sırtını dönüp Valiliğin gösterdiği Kadıköy’e giderek “izinli miting” sınırlarında kalmayı tercih etmişti. Oysa Taksim gerekliydi, bir haktı ve mümkündü. “Günün devrimci imkân ve sorumluluğuna sırt çeviremeyiz” diyen devrimciler ise 1 Mayıs 2025 Taksim Tertip Komitesi’ni kurarak, direniş çizgisinde bir başka inisiyatif merkezi oluşturulabileceğini ortaya koydu. Birkaç günle sınırlı bir zaman aralığında ve yoğun polis terörü altında örgütlenen 2025 Taksim 1 Mayıs’ı, eylem pratiğinde kitlesel bir toplanmayı sağlayamasa da, onlarca sendikayı, gençlik örgütünü ve sosyalist örgütü kolektif bir irade etrafında bir araya getirmiş, “dörtlü”nün özel olarak 1 Mayıs ve genel olarak toplumsal muhalefetin ortak gündemleri üzerindeki tekeline son vermiş, CHP ve DEM dahil Kadıköy tercihinde bulunan örgütlerden mücadeleci kesimleri yanına çekmiş, Türkiye’deki 1 Mayıs tartışmalarının odağına yerleşmiştir.
2025 1 Mayıs’ının Taksim Tertip Komitesi tarafından da kabul edilen tüm eksik ve kısıtlarına rağmen politik etkisi güçlü olmuş, 2026’da daha geniş katılımlı, daha iyi hazırlanılmış bir Taksim 1 Mayıs’ının yolunu açmıştır. Kitlesel, birleşik ve güçlü bir 1 Mayıs’ın geleneksel sendikal merkezlerin öncülüğünde gerçekleşecek izinli bir mitingle sağlanabileceği zannının yanlışlığı görülmüş, aksine işçi sınıfının birliğinin ve etkili bir 1 Mayıs’ın yolunun direnişten geçtiği, adresinin de Taksim olduğu geniş kesimlerce görülmüştür.
1 Mayıs 2025 Taksim Tertip Komitesi deneyiminden çıkarılan derslerle 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi kurulmuş, hazırlık toplantıları mart ayında başlatılmış, 2025’te Kadıköy’de olup da 2026’da Taksim kararı alan diğer gruplar İnisiyatif’e dahil olmamış ancak eylem günü ortak hareket etmek için bir koordinasyon oluşturmuştur.**
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin bu sene ne hikmetse erken başlattığı toplantılarda Taksim dışında alan telaffuz edilmemiş, ama “dörtlü” ile birlikte hareket edenler dahil pek çok sosyalist kurum güvensizliklerini ifade etmiş, Taksim’e gidecek olanlar oyalama taktiklerine izin vermeyeceklerini ve çalışmalarını beklemeden başlattıklarını belirtmiş, dörtlü ile hareket edecek olanlar da özetle “Taksim deyip bir başka alan için hazırlık yapıyor ve 1 Mayıs kararlarını bizim görüşlerimizi dikkate almadan, başka zeminlerde alıyorsunuz. Bizi boş yere oyalamasanız da asıl planınızı söyleseniz” demiştir. Bu toplantıların anlamsızlığını teyit eder biçimde, “dörtlü” Taksim için başvuru yaptıkları Valilikten resmî bir red yanıtı gelmeden Kadıköy’de miting yapacaklarını açıklamıştır.
Böylece İstanbul 1 Mayıs’ında geçtiğimiz yıl yaşanan zorunlu ayrışma daha da derinleşmiş ve Taksim simgeselliğinde bir irade ortaya koyan direniş çizgisi güç kazanmıştır. Kadıköy’de ruhsuz, iddiasız ve kitle katılımı anlamında zayıf bir miting, Taksim yolunda ise bu yıl 600’e yakın gözaltıya rağmen kitlesel toplanmayı da sağlayabilen militan, umut verici, omuz omuza bir direniş sergilenmiştir. Bu manzara “izinli ve kitlesel mi yoksa militan ve dar mı” şeklindeki gerçek dışı ve anlamsız ikilemi de çürüterek geride bırakmıştır. Sayılabilecek bütün eksiklerine rağmen Taksim İnisiyatifi bu yıl kurumlar arası ön görüşmelerden resmî başvuruya, ortak propaganda faaliyetinden saha koordinasyonuna kadar eksiksiz bir hazırlık süreci önüne koymuş, 2025’teki kopuşun ardından 2026’da da bir yeniden inşa kapasitesine yönelmiştir. Üstelik burada geleneksel sendikal merkezlerin eleştirisi olarak, direniş hattında kitlesel ve sonuç alıcı mücadeleleriyle öne çıkan “mücadeleci sendikalar” tarafından alınan merkezi rolün de altı çizilmelidir. İşçi direnişlerinden Taksim’e bir hat uzanmaktadır, şu an mütevazı ölçeklerde de olsa bu hattın etkili ve örgütlü güçleri Taksim yolunda barikatın önündedir. Bu yıl genişleyen katılımın ve büyüyen etki gücünün ardında politik iradenin yanı sıra o iradeye sahicilik katan bu sınıfsal dinamik yer almaktadır.
Taksim iradesini ortaya koyan bütün grupların 28 Nisan akşamı yaptığı “11.00’da Mecidiyeköy’de buluşup omuz omuza Taksim’e yürüyoruz” çağrısının, 1 Mayıs günü Mecidiyeköy’de polis barikatlarını aşan kitlesel bir buluşma ile sonuçlanması geniş kitleler nezdindeki inandırıcılık sorununu çözmüştür. Düzen içi muhalefet çizgisine yönelik eleştiri ve direniş çizgisinde yeninin inşasına dönük beklenti artık kitlesel bir nitelik kazanmıştır.
Eğitimde şiddete karşı gelişen eylemler, Doruk Madencilik işçilerinin direnişi ve 1 Mayıs Taksim eylemi, katılan örgütlerin ya da harekete geçirdiği kitlelerin boyunu aşan bir etki yaratmıştır. Çünkü iktidarından muhalefetine düzen siyaseti tıkanırken, ağır yoksullaştırma, sömürü, yağma ve baskı politikaları karşısında devasa bir sınıfsal öfke birikmektedir ve bu öfke yine isyan ve direniş hareketleri ile patlayacaktır. Bu öfke birikme halindeyken kendi temsilini, duygudaşlığını, umudunu sınıf eksenli militan direnişlerde bulmaktadır. Şimdi mütevazı ölçeklerde ama büyük bir etki yaratarak gelişen direnişleri, yaklaşan depremin öncü sarsıntıları olarak ya da bu kez sınıfsal yönü daha da önde yeni bir isyan sürecinin ayak sesleri olarak değerlendirmek abartılı olmayacaktır. Anlık patlamaların da ötesinde uzun erimli bir isyan ve direniş sürecine doğru ilerliyoruz.
İşçi sınıfı hareketinin ekonomik ve politik örgütleri bu süreç içinde çözülecek ve yeniden kurulacaktır. “Dörtlü” için yapacak bir şey yok, o kaçınılmaz çözülmesini yaşayacak, yeni sınıf gerçekliğine ve direniş görevine sırt döndüğü ölçüde de çürüyecek ve çözülmesi dramatik biçimler alacaktır. Bugünün tartışması artık eskinin ıslahı değil yeni, devrimci bir inisiyatif merkezinin inşasıdır. Bu da bir konfederasyonun yerine bir başkasını koymakla değil, kendisini ancak isyan ve direniş biçiminde ifade edebilen yeni sınıf gerçekliğine uygun bir programatik, çizgisel, örgütsel çerçeve kazandırmakla mümkündür. Yeninin unsurları pandemiden bu yana, son birkaç yıl içinde daha da görünür hale gelecek biçimde direniş çizgisinde birbirine yakınsamakta, kolektif teorik-pratik çabalarla yeniden inşaya zemin oluşturmaktadır.
Direniş çizgisinin 2026 1 Mayıs’ında Taksim’e doğru açtığı yol, günü birlik bir olay değil geleceğe yönelik bir iddia ve sorumluluktur. Direniş çizgisi yeni bir yol açmaktadır.
Dipnotlar:
* Daha önceki pek çok çağrısı ve bu çağrılar içine yerleştirilmiş vaatleri ortada kalan Devlet Bahçeli, 5 Mayıs’taki grup toplantısında Abdullah Öcalan’ın statüsünün tanımlanması yönünde bir çağrı yaptı. Şeklen karşılık bulsa bile bu çağrının somut bir ilerlemeye yol açacağı tartışmalıdır.
** Nisan başında 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi kuruldu ve mücadeleci sendikaların yöneticilerinden bir tertip komitesi oluşturup 7 Nisan’da İstanbul Valiliği’ne ve kamuoyuna 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını duyurdu. Mücadeleci Sendikalar diye de bilinen DİSK/Enerji-Sen, DGD-SEN, Kataş Sen, OTİS, PTT-Sen, DİSK/Limter-İş, İnşaat-İş, Öğretmen Sendikası, TSS-İŞ, Yapı Yol-İş ve sosyalist örgütlerden Halkevleri, Umut-Sen, Devrimci Hareket, Kızıl Parti, Mücadele Birliği, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Partizan, Sosyalist Mücadele İnisiyatifi, Alınteri, Köz, Komün ve Devrimci Çözüm’ün dahil olduğu Taksim İnisiyatifi nisan ayı içinde ortak bir emek forumu, bildiri dağıtımları, pankart, sosyal medya çalışmaları ve Kazancı Yokuşu anması ile Taksim çağrısını birlikte sürdürdü. Taksim İnisiyatifi’nin dışında Kaldıraç Hareketi, BDSP, Partizan, Birleşik İşçi Hareketi, Proleter Devrimci Duruş, Devrimci Kurtuluş Platformu, Dostluk Kültür Derneği, Dev Tekstil ve TOMİS’in yer aldığı İşçi Emekçi Birliği de Taksim’de olacağını açıkladı. Ayrıca TİP, TÖP, Devrim Partisi ve Birleşik Komünist Parti de Taksim’de olacaklarını duyurdular. Tüm bu gruplar eylem gününün planlanması için kendi aralarında bir koordinasyon oluşturdular.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.