“Vatan”, işçi sınıfı siyasetinin zorunlu bir dolayımı mıdır yoksa tam tersine işçi sınıfı siyaseti ancak kendisini savaşın milli formülasyonunun tutsaklığından kurtardığında mı bağımsız kalır? Direniş Ekseni solunun duruşu tam da bu noktada kaymaktadır; çünkü “antiemperyalizmi” nihayetinde “mevcut milli devletin rasyonalitesine” indirger

Ya emperyalizm yanlısı tutum (pro-emperyalizm) ya da ulusal-bölgesel direniş hattının savunusu! Gerçekten öyle mi?
Gelin doğrudan İran solunun mevcut savaş üzerine yürüttüğü tartışmaya odaklanalım: İran ile ABD ve İsrail arasında süren savaş bağlamında, İran solunun bir kesimi bu savaşı “ulusal bir savaş” (vatan savaşı) olarak görüyor ve bunu Vietnam’ın ABD’ye karşı yürüttüğü savaş ya da Çin’in Japonya’ya karşı (komünist devrim öncesinde) verdiği mücadeleyle kıyaslıyor.
Bu kesime göre ABD ve İsrail’in emperyalist olduğu konusunda şüphe yok; asıl mesele İran İslam Cumhuriyeti’nin nasıl değerlendirileceği. Bu sol çevrelere göre İslam Cumhuriyeti, yıllar boyunca solculara ve özellikle işçi sınıfına yönelik baskılarına rağmen, nihayetinde siyasi bağımsızlığa sahip ulusal bir rejimdir ve bu nedenle bu savaşta onun yanında yer alınmalıdır. Aynı biçimde, Beşar Esad Suriye’sinin de sosyalist bir rejim olmadığını ama Arap Baharı sırasında ona karşı başlatılan savaşın emperyalist bir rejim değişikliği girişimi olduğunu söylüyorlar. Kaddafi’nin Libya’sını ve Saddam’ın Irak’ını da benzer biçimde değerlendiriyorlar. Bütün bu rejimler birer hunhar diktatörlüktür ama siyasi/ulusal bağımsızlığa sahip oldukları için emperyalist müdahalelere karşı sol güçler onların yanında yer almalıdır.
Irak, Libya ve Suriye’nin bu diktatörlerin devrilmesinden sonra içine düştüğü durum, bu sol kesimler için kendi pozisyonlarının doğruluğunun kanıtı sayılır: Irak’ın altyapısının yok edilip bağımlı bir ülkeye dönüşmesi mi daha iyiydi, yoksa Saddam yönetiminin sürmesi mi? Libya’nın parçalanması mı iyiydi yoksa Kaddafi yönetiminin devamı mı? Esad’ın Suriye’si mi daha iyiydi, yoksa bugün terörist Colani’nin temsil ettiği ve her gün İsrail tarafından bombalanan yapı mı?
Ancak devrimci anti-emperyalist sol bu çerçeveye karşı çıkar. Onlara göre emperyalizme ve savaşlarına karşı olmak, İslam Cumhuriyeti, Esad, Saddam ya da Kaddafi gibi rejimlere yönelik eleştirilerin askıya alınmasını gerektirmez.
Bu rejimler böyle bir savaştan sağ çıkarlarsa, sola ve işçi sınıfına yönelik baskılarını daha da artırırlar. Elbette bu sözler, bu rejimlerin savaşta yenilmesini istenmek anlamına gelmez; çünkü onların yıkımı aynı zamanda ülkenin altyapısının da yıkımı anlamına gelir.
Solun devrimci kesimi açısından mesele, savaş sırasında kendini “ya emperyalizm ya rejim” ikilemine hapsetmek değildir. “Direniş Ekseni”[1] olarak adlandırılan yaklaşım ise her iki tarafa mesafe koymayı “orta yolculuk” ya da “örtük emperyalizm yanlılığı” olarak suçlayarak bunu sınıf karşıtı bir reelpolitik anlayışla ele alır.
Bu noktada Birinci Dünya Savaşı sırasında İkinci Enternasyonal içindeki tartışmalar yeniden gündeme gelir: Emperyalizme karşı olmak zorunlu olarak ulusalcı bir tutum mu gerektirir, yoksa ulusal çerçeveden bağımsız sınıfsal bir pozisyonda mı olmalıdır?
Asıl tartışma noktası şudur: Direniş hattı yaklaşımına göre önce ülkenin altyapısı ve ekonomik varlığı korunmalıdır ki işçi sınıfı var olup mücadele edebilsin. Bu nedenle önce ulusal bağımsızlık, sonra sınıf mücadelesi gelir. Mevcut koşullarda ise, hoşumuza gitse de gitmese de, ülkenin bağımsızlığını savunanın Devrim Muhafızları merkezli İran İslam Cumhuriyeti olduğu ileri sürülür. Dolayısıyla, eğer kendimizi antiemperyalist olarak görüyorsak, bu bakışa göre artık tereddütsüz biçimde ve hemen İran İslam Cumhuriyeti’ni savunmamız gerekir. Ancak solun devrimci kesimi bu yaklaşımı reddeder ve hem emperyalizme hem de İslam Cumhuriyeti’ne karşı eşzamanlı muhalefetinin “emperyalizm yanlısı tutum (pro-emperyalizm)” olarak damgalanmasını kabul etmez.
Sorun sadece “emperyalizm kötüdür” ya da “rejim baskıcıdır” sorunu değildir. Asıl konu, savaşta solun bağımsız politik ölçütünün ne olduğudur: Devletler bazında saf tutma mı, sınıf bazında saf tutma mı? Peki, ‘devletin siyasal bağımsızlığı’ tek başına bir savaşı ‘vatan savaşı’na dönüştürmek için yeterli midir, değil midir?
Burada ilk olarak tarihsel bir noktayı hatırlamalıyız. 1914 krizinde Bernstein ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin çoğunluğu devleti savaşta destekledi. Kautsky ise ne Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in devrimci enternasyonalizmini ne de Lenin’in açık yenilgicilik (“devrimci yenilgicilik”) çizgisini benimsedi. Bu merkezci tutum, Lenin tarafından sosyal-şovenizme teslimiyet olarak değerlendirildi.
Alman Sosyal Demokrat Partisi Ağustos 1914’te devletin savaşı finanse etmek için aldığı borcu onayladı; Karl Liebknecht Aralık 1914’te ilk açık karşı oyu verdi ve İkinci Enternasyonal fiilen bu noktada parçalandı.
Bu durumu günümüz tartışmalarına tercüme edersek, “Direniş Ekseni solu” ile “devrimci antiemperyalist sol” arasındaki gerçek fark şudur: İlki savaş meselesini esas olarak devletler düzeyinde ele alırken, ikincisi sınıflar ve devletler arasındaki ilişki düzeyinde ele alır. Buradan itibaren, “direniş ekseni” tutumunun kusuru daha kesin bir biçimde formüle edilebilir.
İlk sorun, bir devletin diplomatik bağımsızlığı ile savaşın ilerici içeriğinin bir tutulmasıdır. Bir rejimin doğrudan Washington’a tabi olmaması, o rejimin savaşının “ulusal kurtuluşçu” olduğunu kanıtlamaya yetmez. Lenin, 1915’te tam olarak bu ayrım üzerinde ısrar ediyordu: Tüm savaşlar tek bir etiketle anlaşılamaz; ulusal kurtuluş savaşı ile rakip kapitalist devletler arasındaki savaş aynı şey değildir. O, sömürge karşıtı savaşları ve kendi kaderini tayin hakkını savunuyor, ancak aynı zamanda güçler arasındaki emperyalist savaşta “vatan savunması” sloganının, işçileri kendi burjuvazilerine tabi kılmanın örtüsü olduğunu söylüyordu.
İran’ın bugünkü durumu ile Vietnam’ın ya da Çin’in Japonya’ya karşı savaş dönemindeki tutumu karşılaştırılır ve genellikle hata tam da burada başlar. Vietnam’da ve Çin deneyiminin büyük bir bölümünde, dış işgal veya tahakküm, çözülmemiş ulusal mesele, komünistler tarafından gerçekleştirilen kitlesel köylü ve işçi seferberliği ve aşağıdan gelen toplumsal dönüşüm ufku gibi unsurlar bir aradaydı.
Ancak İslam Cumhuriyeti, Esad, Saddam veya Kaddafi gibi rejimler söz konusu olduğunda, emperyalist dünya düzeniyle belirli oranlarda gerilim yaşasalar bile, kendileri aşağıdan örgütlenmeye karşı olan, işçi düşmanı ve baskıcı kapitalist devletlerdir. Dolayısıyla, sadece “ABD’den bağımsız olmak” onları tek başına Vietnam’ın konumuna yerleştirmez. Burada yapılan benzerlik kurma çabası, biçimsel benzerliği yapısal farkın yerine koymaktır.
İkinci sorun, sermayeye ve devlete ilişkin sınıfsal karşıtlığın yerine emperyalizme karşı jeopolitik karşıtlığı ikame etmektir. Direniş Ekseni solu genellikle ABD ve İsrail’in emperyalist ve savaş kışkırtıcısı güçler olduğu yönündeki doğru öncülden yola çıkar; ancak bu doğru önermeden yanlış bir sonuç çıkarır: O sonuç da, onların (ABD ve İsrail) saldırısına uğrayan her devlet, siyasi olarak desteği hak eder sonucudur. Bu, Marksizm tarihinde farklı adlarla anılan o ünlü sapmadır: “Sosyal-şovenizm”, “savunmacılık” veya daha güncel bir dille “kampçılık”. Sıkıntılı olan, bir tahakküm kutbuna olan karşıtlığın, diğer kutbun desteklenmesine evrilmesidir. Lüksemburg ve Liebknecht tam da bu mantığa karşı “Asıl düşman içeridedir” diyorlardı: Yani işçi, ulus adına kendi devletinin içinde erimemelidir.
Üçüncü sorun, savaş durumunun sınıf mücadelesinin askıya alınmasına dönüştürülmesidir. Direniş Ekseni solunun argümanı şudur: “Şimdi rejimden hesap sorma zamanı değil; önce ülke ayakta kalmalı, özgürlük ve sınıf meselelerini sonra konuşuruz.” Tarihsel açıdan bu, tam olarak 1914’teki “kale içi barış” (Burgfrieden) mantığıdır: Ulusal birlik adına, dış düşmana karşı ülke içindeki tüm sınıfsal ve siyasi farklılıkların askıya alınmasıdır. Ancak 20. yüzyıl deneyimi gösterdi ki, bu “sonra anlaşmazlıklarımıza geri döneriz” vaadi çoğu zaman işçilerin lehine sonuçlanmaz. İşçi sınıfı savaş anında siyasi olarak silahsızlandırıldığında ve tüm taleplerini devletin bekasına havale ettiğinde; devlet, savaş sonrasında ona karşı daha nazik olmak bir yana, savaşın getirdiği meşruiyeti ve genişlemiş güvenlik mekanizmasını daha şiddetli bir baskı için kullanır. Bu sadece ahlaki bir öngörü değildir; Lenin ve Lüksemburg’un “vatan savunması” fikrine yönelik eleştirilerinde de tam olarak şu düşünce mevcuttu: Savaş zamanındaki sınıfsal ittifak, işçi hareketini burjuva devletine eklemlemenin bir aracıdır.
Dördüncü sorun, “vatan” kavramının bizzat Marksist perspektiften yanlış anlaşılmasıdır. Direniş Ekseni formülasyonunda “vatan”, neredeyse “mevcut devlet + toprak bütünlüğü + altyapı” ile eşdeğer kabul edilir. Ancak sınıfsal siyaset için vatan, toprağın tarafsız bir adı değildir; vatan her zaman bir devlet, bir mülkiyet düzeni, bir baskı aygıtı ve belirli bir güç ile servet dağılım modeliyle dolayımlanır. Bu nedenle soru, “Ülkenin yok edilmesini engellemeyelim mi?” sorusu değildir; bombardımanın, ambargonun, işgalin ve altyapı tahribatının kararlılıkla reddedilmesi gerektiği açıktır. Ama asıl soru şudur: Halkı ve onun yaşam olanaklarını savunmak, siyasi anlamda zorunlu olarak “iktidardaki devleti savunmak” anlamına mı gelir? Devrimci sol güçlerin buna yanıtı kesin bir “hayır”dır. “Halkın savunulması” ile “devlete eklemlenme” arasında gerçek bir mesafe vardır.
Beşinci sorun, Direniş Ekseni’nin “sınıfsal olabilmek için önce milli olmak gerekir” iddiasıdır ki bu sahte bir formülasyondur. Neden? Çünkü bu iddia, sınıfın ancak sermayenin olağan yeniden üretim koşullarında ve istikrarlı bir ulus-devlet çerçevesinde özneleşebileceğini varsayar. Oysa tarihsel olarak sınıflar krizin, savaşın, sürgünün ve çöküşün tam kalbinde de biçimlenmişlerdir; hatta bazen tam da bu kırılmaların ortasında daha radikal hale gelmişlerdir. “Önce beka, sonra sınıf” argümanı pratikte şuna çıkar: Sınıf, ancak önceden ulusal devletin yedek gücü olarak kabul edildiği takdirde söz söyleme hakkına sahiptir. Bu artık sınıfsal bir siyaset değildir; bu, sınıfı devletin ihtiyaçlarına göre güdümlemektir.
Altıncı sorun, saldırıya karşı çıkmak ile rejimi desteklemek arasındaki ayrımın ortadan kalkmasıdır. Bu, Direniş Ekseni solunun en önemli pratik hatalarından biridir. Onlar her türlü üçüncü yolu “orta yolculuk” veya “emperyalizmle sessiz iş birliği” olarak adlandırırlar. Ancak bu, sahte bir ikiliktir. Savaş karşıtı enternasyonalist gelenekte belirtildiği üzere, şu üç şey aynı anda söylenebilir:
Bu duruş “tarafsızlık” değildir; sınıfsal siyasi bağımsızlıktır. Lenin, Birinci Dünya Savaşı’ndaki “vatan savunması” sloganı karşısında tam olarak bu bağımsızlığın korunmasını istiyordu.
Yedinci sorun, antiemperyalizmin devletlerin siyasetine indirgenmesidir. Marksist antiemperyalizm, özünde sermayenin küresel tahakküm ilişkileriyle mücadele etmek demektir; sadece Washington ile takışan her devletin tarafını tutmak değil. Aksi takdirde, her otoriter devlet birkaç Amerikan karşıtı sloganla soldan “antiemperyalist kredi” alabilir; içeride işçi örgütlenmesiyle, kadınlarla, azınlıklarla ve kitlelerin her türlü öz örgütlenmesiyle savaşmaya devam ederken bile! Direniş Ekseni tutumunun asıl sorunu buradadır: Antiemperyalizmi aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya, yani devletin bekası perspektifinden anlar ve formüle eder.
Direniş Ekseni solunun temel sorunu şudur:
Bu formülasyonun karşısında, devrimci solun net ve tutarlı duruşu şöyle olmalıdır:
Bu yorumlar ışığında sormak gerekir: “Vatan”, işçi sınıfı siyasetinin zorunlu bir dolayımı mıdır yoksa tam tersine işçi sınıfı siyaseti ancak kendisini savaşın milli formülasyonunun tutsaklığından kurtardığında mı bağımsız kalır? Direniş Ekseni solunun duruşu tam da bu noktada kaymaktadır; çünkü “antiemperyalizmi” nihayetinde “mevcut milli devletin rasyonalitesine” indirger.
Direniş Ekseni solunun tutumu son çözümlemede şudur: “Bölgedeki İsrail ve ABD mevzilerine füze atan, Hürmüz Boğazı’nı kapatan, emperyalizmin ekonomi politiğinin nefesini kesen ve emperyalist saldırıların hedefinde olup kendisi ve ailesi şehadet riskiyle karşı karşıya olan biz değiliz. Asıl tehlikeli konumda olanlar Devrim Muhafızları ve Besiclerdir. Komünizm kavramıyla sorunları olsa da, onlar fiili komünistlerdir. Öyleyse biz sözde komünistler geri çekilelim de, bu fiili komünistler kutsal vatansever direnişin tutkusuyla siyasi davalarını tamamlasınlar; bu dava yolunda kimi hatalar edip biz sözde komünistleri bir kez daha idam etseler bile, ne önemi var!”
Böylelikle, “Direniş Ekseni” tutumu fark edilmez bir kaymayla meseleyi kökten değiştirir: “Halkın ve altyapının savunulmasını”, “mevcut devletin siyasi savunusu” ile bir tutar. Bu, tarihsel olarak pek çok kez tanıklık ettiğimiz o meşhur sapmadır; sınıfsal farklılıkların “milli birlik” adına askıya alındığı andan başlayıp, işçi sınıfının fiilen kendi devletinin destek gücüne dönüştüğü noktaya kadar varır.
Devrim Muhafızları veya Besic gibi güçlerin ön saflarda olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak bu gerçekten çıkacak siyasi sonuç, “hiç tereddüt etmeden İslam Cumhuriyeti’ni savunmak gerektiği” değildir. Her savaşta devletlerin askeri aygıtları vardır ve sahaya birilerini sürerler; bu durum tek başına ne savaşın mahiyetini ne de toplumsal güçlerin savaşa ilişkin konumlanışını tayin eder. Mesele, bu savaşın hangi çerçevede anlaşıldığı ve hangi siyasete tercüme edildiğidir: “Devlete tam bir eklemlenmeye” mi varır, yoksa ” (emperyalist, Ç.n.) saldırıya karşı çıkışın merkezinde toplumsal güçlerin siyasi bağımsızlığının korunmasına” mı?
Direniş Ekseni’nin tutumu bu ikisini birleştirmeye çalışır ve aradaki her türlü mesafeyi “orta yolculuk” olarak adlandırır. Ancak bu sahte bir ikiliktir. Bu nedenle, eğer “antiemperyalizmi” ciddiye alıyorsak, onu devletler arası rekabet düzeyine indirgeyemeyiz. Eğer antiemperyalizmi aşağıdan yukarıya doğru kavrarsak, bu, kendi devletine siyasi bir tabi oluşla sonuçlanmaksızın, savaşa, yıkıma ve tahakküme karşı çıkmak anlamına gelir. Bu duruş ne tarafsızlık ne de pasifliktir; tersine siyaseti, aynı anda hem dış saldırıya hem de içeride halkın haklarının ve yaşam olanaklarının gasp edilmesine karşı durabileceği bir düzeyde tutma çabasıdır. Nihayetinde soru “kimin ön safta olduğu” değil, kimin toplumun kurtuluş olanaklarını ve çıkarlarını temsil ettiğidir.
Normal koşullarda işçi örgütlenmesini, toplumsal protestoyu ve kitlelerin her türlü özerkliğini bastıran güçlerin, sırf bir emperyalist güce karşı durdukları için birdenbire ‘fiili komünistler’ olarak adlandırılması – sadece sözel bir abartı değil, sınıf siyasetinin ölçütlerinin temelli çarpıtılmasıdır. ‘Sözde komünist’lerin geri çekilip bu ‘fiili komünistlerin’ gelişmesine alan açması gerektiği iddiası ise gerçekte işçi sınıfının bağımsız siyasetinin bütünüyle tasfiyesine yönelik bir çağrıdan başka bir şey değildir. Bu, tarihte birçok örneğini gördüğümüz mantığın aynısıdır: Toplumsal güçlerden, -millet, savaş, kalkınma, güvenlik vb. adına- daha büyük bir zorunluluk için geçici olarak kendilerinden vazgeçmeleri istenir. Ve elbette, gelecekte bu hâkim güçlerin zamanla dönüşeceği vaat edilir.
Bu mantığa göre, tarihi mücadeleleriyle ileriye taşıyanlar artık işçiler değildir; tersine bizzat o işçileri ve onları savunan komünistleri bastırdıkları halde, “evrimsel bir sürecin” bilinçdışı taşıyıcıları olarak sunulan silahlı kurumlardır. İşte tam bu noktada, her türlü sınıf siyaseti çöker ve yerini bir tür devlet kaderciliğine bırakır: Bekleyin, antiemperyalist direnişin tarihsel materyalizminin kendini düzeltmek ve komünizmi kabul etmekten başka çaresi yoktur.
Bu formülasyonda tarih adeta mutlu sonla biten bir ahlaki masala dönüşür: “Antiemperyalist direniş”in – taşıyıcılarının ne yaptığına, hangi ilişkileri yeniden ürettiğine ve kiminle savaştığına bakılmaksızın – sonunda kendini düzeltmek ve komünizme ulaşmak dışında “çaresi yoktur”. Yapılması gereken tek şey, bu olağandışı halin yatışmasını beklemektir; o zaman bugün hayatta kalma adına savaşan aynı güçler, yarın kurtuluş adına hareket edeceklerdir. Bu anlatıda tarih, gerçek mücadelelerin sahnesi değil, er ya da geç “yerine oturan” bir tür kendini düzelten mekanizma hâline gelir.
Bu tablo ne kadar huzur verici olsa da, gerçekte tarihsel materyalizmden çok tarihin seküler bir teolojisini andırır: Bilinçli bir özne ve aşağıdan gelen bir mücadele yoktur. Kaçınılmaz bir kurtuluş vaadi vardır yalnız. Böylesi bir bakış açısında, egemen güçlerin “doğru cephede” yer almaları yeterlidir; bizzat direniş gerçeği, bir sonraki dönüşümün garantisi olarak kabul edilir —bu güçler pratikte, işçi sınıfının her türlü öz örgütlenmesine ve aşağıdan gelen demokrasiye tam anlamıyla karşı hareket etseler bile…
Birkaç çarpıcı deneyime bakmak bile bu “kaçınılmaz öz-düzeltim” fikrini sorgulamaya yeter:
1949 sonrası Çin’de, devasa bir devrimin bağrından çıkan devlet, sonraki on yıllarda “aciliyet halinin azaltılmasına” ve aşağıdan denetimin genişletilmesine doğru değil; devlet gücünün her zamankinden daha fazla merkezileşmesine ve küresel pazara derinlemesine eklemlenmeye doğru hareket etti. Eğer birileri bu durumu “sürekli bir savaş komünizmi” olarak adlandırmak isterse, şu sorulara cevap vermelidir: Bu “olağanüstü hal” neden on yıllardır sona ermiyor ve neden tam da bu süreçte, birikimin ve eşitsizliğin yeni biçimleri kalıcı hale gelmiştir?
Afrika’da ve Asya’da sömürgecilik karşıtı mücadelelerden doğan pek çok devlette, kurtuluş anında seferber edici olan “ulusal” ittifaklar, iktidar pekiştikten sonra tek partili, bürokratik ve baskıcı rejimlere dönüştü. Bu, rastlantısal bir sapma nedeniyle değil, savaşta ve olağanüstü hâl döneminde inşa edilen aynı mekanizmalar yüzündendi: Merkezileşme, güvenlikleştirme ve aşağıdan denetimin askıya alınması.
Hatta devletlerin kendilerini “sosyalist” olarak adlandırdığı durumlarda bile, savaşın ve olağanüstü hâlin sona ermesi, kendiliğinden işçi denetimine doğru bir açılım anlamına gelmedi. Çoğu zaman tam tersi oldu: Parti-devlet aygıtları pekişti ve toplumla aralarındaki mesafe de büyüdü.
Yelpazenin diğer ucunda ise, sırf Amerika ile çatışma içinde oldukları için “antiemperyalist” olarak adlandırılan devletler; aşağıdan gelen bağımsız bir baskı ve örgütlenmenin yokluğunda, ya kalıcı otoriter düzenlere dönüştüler ya da en iyi ihtimalle fırsatçı manevralarla yeniden aynı küresel düzene eklemlendiler. Buradaki “direniş”, kurtuluşa uzanan bir köprü olmadı. Tersine çoğunlukla bir tür güvenlikçi devletçiliğin tahkim edilmesine hizmet etti.
Bu nedenle, “Direnişin tarihsel materyalizmi, kaçınılmaz olarak kendini düzeltecek ve komünizmi kabul edecektir” önermesi, bir analiz olmaktan çok, “karşı-devrimin devrimcileşmesi” adına verilmiş karşılıksız bir açık çektir. Eğer tarihsel materyalizmin bir anlamı varsa, o da tam olarak bu tür garantilerin reddedilmesidir: Egemen güçlerin, sırf emperyalizmle karşı karşıya geldikleri için özgürleşmeye yöneleceklerine dair hiçbir zorunluluk yoktur. Aşağıdan gelen örgütlü baskı olmadan, işçi sınıfının yaygın mücadelesi olmadan, kitlelerin gerçek denetimi ve müdahale olanağı olmadan, ortada bir “evrim” yoktur; varsa, o da yalnızca denetim araçlarının evrimidir.
İronik bir dille söylersek: Tarih, sırf “doğru cephede” yer almakla kendini düzeltebilseydi, komünlere, konseylere, grevlere ve tüm o ağır bedelli mücadelelere artık gerek kalmazdı. İktidarın boş zamanlarında komünizme ulaşmasını beklemek yeterli olurdu. Oysa gerçek tarih böyle bir tembelliği asla kabul etmez. Özgürleşmenin gerçekleştiği her yerde bu, iktidarın kendi kendini düzeltmesiyle değil; aşağıdan gelen güçlerin o iktidarı kesintiye uğratıp parçalamasıyla (kopuşla) mümkün olmuştur.
Günümüz İran solunun en entelektüel figürlerinden biridir. Rehabilitasyon ve Sosyal Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde “Sosyal Refah ve Sağlık” alanında doktora derecesine sahiptir. “Devrim Sonrası İran’da İşçi Protestolarının İşçilerin Refahı Üzerindeki Etkisi” başlıklı doktora tezini, cezaevinin zorlu koşulları altında tamamlayıp savunmuştur.
Teorik olarak Marksist metodolojiyi ve Paolo Freire’nin “Özgürleştirici Pedagoji” ekolünü temel alan Yaşar Daralşefa, 2009’da başlayan Yeşil Hareket protestoları sonrasında tutuklandı ve 5,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın büyük kısmını yattıktan sonra Eylül 2013’te şartlı tahliye edildi.
2019’da “Kanlı Kasım” protestoları sırasında yeniden tutuklandı. Bu süreçte eski ve yeni dosyaları birleştirilerek tekrar cezaevine (Evin ve Rajaei Shahr) gönderildi. Toplamda yaklaşık 5,5 yılı bulan hapis süreçlerinin ardından, Şubat 2023’teki genel afla serbest bırakıldı.
Şu an Tahran’da yaşamakta, Naqd ve Radio Zamaneh gibi mecralarda bağımsız sınıf siyasetini ve emeğin haklarını savunan yazılar yazmaya devam etmektedir.
[1] Yazarın burada “Direniş Ekseni”nden kastı İran’ın Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerdeki kimi güçlerle oluşturduğu bölgesel, “uluslararası” ittifak değil, normalde Molla rejimine karşı olan ancak savaş koşullarında bu eleştirileri askıya almak ve rejimin yanında saf tutmak gerektiğine inanan solcu kesimleri de içeren siyasi odaktır.
[Naghd’de (Eleştiri) yer alan Farsça orijinalinden Milat Bülent Kılıç tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.