Bu kitleler, sokağa çıkma cesareti gösterdikleri, polisle karşı karşıya geldikleri, yani doğrudan devletin zor aygıtıyla temas ettikleri anda zaten nesnel olarak politikleşmişlerdir. Dolayısıyla mesele, onların mevcut ideolojik referanslarına uyarlanmak değil, bu deneyimi sınıfsal ve siyasal bir bilinç sıçramasına dönüştürebilmektir. Bu da anlaşılır bir dil kullanarak, onları yabancılaştırmadan, ancak komünist dünya görüşünden de bir gıdım ödün vermeden yapılabilir

Not: “Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci” adlı dizinin ilk yazısı Bonapartizm’den otoriter neoliberalizme idi. İkinci ve üçüncü yazılarda, neoliberal evrede faşist dönüşümün dört düzlemini ele aldık. Dizinin bu son yazısında ise, faşistleşme sürecinin yalnızca teşhis edilmesi gerektiği değil, ona karşı devrimci bir çıkışın ön koşulları ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
*
Otoriterleşen kapitalist devletten bahsedip, Poulantzas’a dair bir çift kelâm etmemek olmaz. Poulantzas’ın çıkardığı siyasal sonuçlar ciddi kuramsal ve stratejik sorunlar (“sosyalizme giden demokratik yol”) barındırsa da, kapitalist devletin dönüşümüne dair teşhisi çarpıcı derecede isabetlidir. “Otoriter devletçilik” kavramsallaştırması, neoliberal evrede devletin geçirdiği yeniden yapılanmayı anlamak açısından son derece verimlidir: Yürütme erkinin genişlemesi, parlamenter arabuluculuğun aşınması, hukukun istisna üretiminin bir aracına dönüşmesi ve baskının askıya alınmak yerine hukuki biçimler içinde kurumsallaştırılması, günümüz devlet biçiminin temel özellikleri olarak belirir. Bu çerçeve, faşizmi ani bir kopuş ya da istisnai bir rejim olarak değil, kademeli bir dönüşüm süreci olarak kavramaya da imkân tanır. Poulantzas’ın “süreç” vurgusu, henüz tamamlanmamış ama ilerleyen bir faşistleşmeyi, hibrit rejim biçimlerini ve demokratik-otoriter salınımları kuramsal olarak düşünmeyi olanaklı kılar. Tam da bu nedenle, Erdoğan’dan Trump’a, Modi’den Orbán’a uzanan siyasal biçimleri tarihsel olarak düzleştirmeden, fakat aynı yapısal eğilimler içinde kavrayabilmek için (her ne kadar bu sürecin siyasal sonuçlarına dair vardığı reformist çıkarımlar, bizzat ortaya koyduğu teşhisin mantığıyla çelişse de) Poulantzas’ın çözümsel araçları vazgeçilmezdir.
Ancak tam da burada Poulantzas’ın siyasal ufku, kendi kuramsal teşhisinin gerisine düşer. “Demokratik yol” olarak formüle ettiği strateji, taktik bir hatadan ziyade yapısal bir yanılsamaya dayanır.[1] Her şeyden önce, kapitalist devletin zor aygıtının kurucu ve vazgeçilmez niteliğini yeterince hesaba katmaz; devletin “görece özerkliği”ni, sınıf karakterinin kriz anlarında nasıl yoğunlaştığını gölgeleyen bir esneklik olarak yorumlama eğilimi taşır. Buna paralel olarak burjuva hukukunun esnekliğini de abartır; oysa hukuk, kriz koşullarında genişletilebilir bir özgürlük alanı değil, istisnayı kurumsallaştıran ve baskıyı meşrulaştıran bir araç olarak işlev görür. Nihayetinde olağanüstü yetkilerin rolünü yanlış okur: Bunlar sistemin dışsal sapmaları değil, bizzat kapitalist devletin kriz yönetimi repertuarının içsel unsurlarıdır.
Tarih de bu konuda çoktan hükmünü vermiştir. Şili’de 1973’te, Yunanistan’da 2015 sonrasında, Türkiye’de 2013’ten itibaren görüldüğü üzere, sınıf mücadelesi keskinleştiği anda burjuva demokrasisi genişlemez, tersine daralır; hukuki ve parlamenter biçimler ya askıya alınır ya da otoriter bir içerikle yeniden doldurulur. Kapitalist devlet, kendi sınırlarını zorlayan her toplumsal basınç karşısında, demokratikleşme yönünde evrilmek yerine zor aygıtlarını tahkim ederek yanıt verir. Bu nedenle, sosyalizme burjuva-demokratik kurumların içsel radikalleşmesi yoluyla ulaşılabileceği fikri, yalnızca tarihsel olarak çürütülmüş değil, aynı zamanda kapitalist devletin sınıfsal doğasını kavramada temel bir yanılgıyı ifade eder.
Metin Çulhaoğlu’nun da belirttiği gibi, somut durumun somut tahlili kuramsal bir faaliyettir. Ancak bu tahlil, mücadelenin somut adımına dönüşmezse, bir kez daha soyutluğun kucağına düşmeye mahkûmdur.
Öyleyse, nereden başlamalı?
Bu soruya verilecek yanıt(lar) elbette zaman ve mekâna göre değişiklik gösterir. Ancak 19 Mart sonrası Türkiye’si için tablonun oldukça açık olduğunu sanıyorum: Başta üniversiteli gençlik olmak üzere, halk kitleleri uzun yıllardır ilk kez bu denli açık ve kitlesel biçimde sokaklara çıkarak bir şeyleri değiştirme iradesi göstermiştir. Ne var ki bu irade, ana muhalefet partisinin çizdiği sınırlar içinde tutulmuş; direniş, miting alanlarının dar çerçevesine hapsedilerek adım adım sönümlendirilmiştir. Bugün gelinen noktada ise bu dinamik, yeri ve saati önceden belirlenmiş rutin parti mitinglerine indirgenmiştir.
Ancak burada asıl sorun yalnızca ana muhalefetin sınır çizmesi değil; bu sınırlamaya fiilen teslim olan, daha da önemlisi bu sınırları aşacak siyasal öncülüğü kurmaktan bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri duran eğilimlerdir. Bu nedenle, kapitalizmin kriz momentinde güç kazanan faşistleşme eğilimini geri çevirebilmek için, öncelikle bu eğilimi sınırlamak yerine soğuran; kitlelerin öfkesini düzen içi kanallara hapseden ve sınıf bilincinin oluşumunu erteleyen bir eğilimin aşılması gerekmektedir: Kitleleri ileri taşımak yerine, onları kazanma adına mevcut bilinç düzeylerine ve “hassasiyetlerine” hitabı öncelik edinen bir siyasetin terk edilmesi.
Türkiye Devrimci Hareketi’nin (TDH) zaman zaman belli kesimlerine yöneltildiğine şahit olduğumuz “ana muhalefetin peşine takılma” eleştirisi, çoğu zaman yüzeysel bir biçimde formüle edilmektedir. Zira sorun, doğrudan CHP’nin peşine takılmak değildir; asıl mesele, CHP’nin peşinden sürüklenen kitleleri kazanma adına, kendilerini Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlayan kitlelerin mevcut bilinç düzeyine uyarlanarak siyasal öncülük iddiasından geri adım atılmasıdır. Bu adımların nasıl cisimleşebildiğini burada örneklerle sıralamak ağaçlardan ormanın görülmesini engelleyebilecek ve konuyu da dağıtma riskini taşıyacaktır. Zaten asıl mesele de, daha derinde, sosyalist partilerin kitlelere bilinç taşıma görevini erteleyen, onu zamana, salt anın ihtiyacı ve taleplerini güden eyleme ve “kendiliğinden” gelişim süreçlerine havale eden bir siyasal yönelimi beraberinde getirmesidir.
Kitlesel bir sosyalist hareket, heterojen kitlelerin arasına karışmadan, onların içine nüfuz etmeden var olamaz. Ancak sorun tam da burada başlıyor gibi görünüyor: Bilhassa mevzubahis kitlelere ulaşmak adına, onların “hassasiyetlerine” uyum sağlamak, onların mevcut ideolojik konumlarını yeniden üretmek ve en önemlisi sınıf bilinci oluşturma görevini ertelemek ya da kendiliğinden kazanılabileceğini sanmak, devrimci siyasetin dönüştürücü kapasitesini sınırlıyor.
Bu noktada özellikle içinde bulunduğumuz evrede daha kalabalık ve nispeten göz önünde bulunan, daha kitlesel olma iddiası taşıyan TDH bileşenlerine büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zira politikleşen, örgütsüz ve bir şeyleri değiştirmek isteyen geniş kesimler için bu tarz “popüler” partiler çoğu zaman örgütlü mücadelede ilk temas noktasını oluşturmaktadır. Tam da bu nedenle, sınıf bilincinin yükseltilmesi (hem partiler içinde hem de dışında, kazanılmış ya da henüz kazanılmamış kesimler içinde) her zaman acil bir görev olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz tarihsel momentte ertelenemez bir zorunluluk halini almıştır.
Dimitrov, faşist diktatörlüklerin kurulmadan önce çeşitli aşamalardan geçtiğini söyler[2] ve biz de, dünyanın önemli bir kısmıyla birlikte, önceki bölümlerde somutlaştırmaya çalıştığımız gibi, böyle bir aşamadan, hazırlık aşamalarından geçmekteyiz. Gezegen çapında devasa bir yıkıcılıkta yaşanabilecek savaşların planlanıp, hazırlıkların ona göre yapıldığı bir evredeyiz. Dolayısıyla önümüzde duran en yakıcı görev, “bu asla olmaz” gözüyle bakamayacağımız yeni bir dünya savaşı; bir nükleer fırtına öncesi “sessizlik” koşullarından olabildiğince yararlanarak toplumun her kesimine ulaşmak, aralarına karışmak ve sınıf bilincini yükseltmek için çalışmaktır. Zetkin’in deyişiyle Heran an die Massen!: “Dağ Muhammed’e gelmezse, Muhammed’in dağa gitmekten başka çaresi kalmaz. Kazanmamız gereken o yeni kitleler bize gelmezse, biz onlara gitmeliyiz.” Ancak, der Zetkin, “komünist ideolojimizden en ufak bir ödün vermeden, zihniyetlerine uygun bir dille onlarla konuşmalıyız.”[3] Zetkin şöyle devam eder: “…komünist ideolojimizi tüm gücüyle ve netliğiyle korumalıyız. Kitlelere ne kadar çok yaklaşırsak, Komünist Parti’nin örgütsel ve ideolojik olarak birleşmiş olması o kadar gerekli hale gelir. Kendimizi kitlelerin içinde eriyip giden bir su birikintisi gibi geniş bir alana yayamayız. … Eğer kitlelerin [komünizmi] “anlama eksikliğine” (hem eski yaşlı hem genç kitleleri kastediyorum) taviz verirsek, o zaman bir parti olarak asıl görevimizden vazgeçmiş oluruz.”[4]
Kitlelere ulaşmak ve onları kazanmak adına, onların mevcut bilinç düzeyine uyarlanmış propaganda ve ajitasyonu öne çıkararak niceliğe öncelik vermek ve niteliksel dönüşümün zamanla, kendiliğinden gerçekleşeceğini varsaymak, ne yeni ne de belirli bir coğrafyaya özgü bir sorundur.
1850 sonbaharında, Britanya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi kapitalist ülkelerde ekonomik büyümenin devamlılığı ve Almanya’da sanayinin hızla gelişmesi, yeni bir ekonomik krizden önce kapsamlı bir devrimci dalganın olasılığını zayıflatıyordu. Marx ve Engels’e göre, Komünist Birlik üyeleri bu durgunluk dönemini devrimci teori çalışmak, 1848-49 devrimini kavramsallaştırmak, Komünist Birlik’i güçlendirmek ve proletaryayı yaklaşan fırtınaya göğüs gerebilecek bir bilinç sahibi olarak hazırlamak için değerlendirmeliydi. August Willich ve Karl Schapper gibi kimi birlik üyeleri ise buna karşı çıkıyor, küçük-burjuva demokrasisi önderlerinin öncülüğünde, demokratların kendi politik maceraları kapsamında eyleme geçmek istiyor[5] ve “bu doğrultuda o günlerin popüler demokratik kahramanlarıyla doğrudan bir ittifak kurma çağrısında”[6] bulunuyordu. Marx ve Engels, Hakiki Sosyalistler’le tartışmalarından hatırlanacağı üzere, elbette gerici güçlere karşı verilen mücadelede demokratik güçlerin yanında durup mücadele vermeyi, onları desteklemeyi devrimcilerin bir görevi olarak görüyordu. Lenin de daha sonra farklı düşünmeyecekti: Sosyal demokratlar, “tüm siyasi ve toplumsal yaşamda yer almalı, gerici sınıf ve partilere karşı ilerici sınıf ve partileri desteklemeli, mevcut düzene karşı her türlü devrimci hareketi desteklemeli, ezilen her milletin ve ırkın, zulüm gören her dinin, haklarından mahrum bırakılmış cinsiyetin çıkarlarını savunmalıdır, vb.”[7] Ancak hepsi de, öte yandan, her zaman tam bir ideolojik ve siyasal kopuştan da yanaydılar. Marx ve Engels görüş ayrılığı yaşadıkları Birlik üyeleriyle, yani Willich-Schapper hizbiyle bir kopuş yaşamaktan ziyade somut durumun onları geri kazandıracağını umuyorlardı, ancak bu zaman içinde Komünist Birlik’te bir bölünmeyi ne yazık ki engelleyemeyecekti.
Marx ve Engels böylece, 1848-9’daki devrimci mücadeleler döneminin yerini gelecekteki ayaklanmalara hazırlık süreci aldığında, yoldaşlarını teori çalışmaya çağırdılar. Ancak hem yazılarını yayımlayabilecekleri yerler son derece kısıtlı, hem de yazıları yayımlansa bile aldıkları ücretler son derece düşüktü. Öyle ki, Engels geçimini sağlayabilmek için nefret ettiği ticaret işine bir süreliğine geri dönmek zorunda kalıyordu.[8]
Yine de Marx ve Engels devrimci durumun henüz olgunlaşmadığı bu evrede, tüm yasaklar ve maddi zorluklara rağmen teori çalışıp, sınıf bilincini yükseltme çabalarından bir an olsun geri adım atmadılar. Engels 1852’de New-York Daily Tribune gazetesi için yazdığı ve daha sonra Almanya’da Devrim ve Karşıdevrim eserinde yer alacak “Köln’deki Komünistler Davası” başlıklı makalesinde, komünistlerin amacının “bir arada durmak ve çekirdeğini oluşturdukları partiyi, (günün birinde, yalnızca ‘tiranlar’ın, ‘despotlar’ın, ‘gaspçılar’ın değil, bunlarınkinden çok daha üstün, çok daha korkunç olan bir iktidarın, yani sermayenin emek üzerindeki iktidarının Avrupa’daki egemenliğini sonsuza dek parçalamak zorunda olan) belirleyici son kavgaya hazırlamak”[9] olduğunu söylüyordu. Zira “belirleyici son kavgaya” hazırlıksız yakalanma riski, hafife alınabilir, “ona daha zaman nasılsa var, önce X’ten kurtulalım” diyerek şimdilik göz ardı edilebilecek öyle basit bir risk değildi. Daha birkaç sene önce, işçi sınıfının yönetmeye, burjuvazinin ise siyasi iktidarı doğrudan elinde tutacak güce ve meşruiyete sahip olmaması, Louis Bonaparte’nin “tek adam” rejimine yol açmıştı.
Türkiye’de daha başka, yeni “çokuluslu” NATO karargahları kurulmak üzereyken; adeta dört bir tarafta savaşlar cereyan ederken ve Türkiye üyesi olduğu NATO ile birlikte bu savaşlardan herhangi birine doğrudan katılabilme riski varken; ve bu bağlamda temmuz ayında NATO zirvesi Ankara’da toplanmak üzereyken, sadece “belirleyici son kavgaya”ya değil, herhangi bir kavgaya dahi hazırlıksız yakalanma lüksümüz yoktur. Şu anki öznel durum göz önüne alındığında, Türkiye’nin aktif dahil olabileceği bir savaşta herhangi bir savaş karşıtı eylem ya da bildirinin “coşkulu bir şovenist dalganın ortasında” boğulacağından şüphe yoktur. Karl Liebknecht’in savaş karşıtı taktikleri ele aldığı yazısında söylediği gibi, böyle bir durumda başarılı olmanın (Liebknecht burada savaş sırasında başarılı bir genel ve askeri grevden söz ediyor) ön koşulu “işçilerin örgütlenmesi ve [aldıkları] genel devrimci eğitimdir.”[10] Ki zaten “genelde durum şöyledir” diye devam ettiği kısmı da eklemeyi ihmal etmeyelim: “Zaten proletarya bu tür eylemleri gerçekleştirebilecek noktaya geldiyse, siyasi iktidarı ele geçirebilecek kadar da ilerlemiş demektir.”[11]
Burada yanlış anlaşılmamak için ufak bir not. Elbette devrimci eğitim derken sadece çalışma, okuma grupları kurmak ve kitaplara gömülü kalmak kastedilmemektedir. “İşçi kitleleri siyasi faaliyetlerden ve siyasi mücadeleden uzak tutulursa, hiçbir türden çalışma grubunun ya da kitabın vb. onları siyasi açıdan eğitebileceği kesinlikle düşünülemez.”[12] Aynı şekilde kitleler türdeş değildir; Polyak işçilerinin mücadelesi ve açıkça beyan ettikleri devrimci amaçları Türkiye’deki işçi sınıfında ne kadar ileri bir bilinç düzeyinin varlığını hatırlatan ve mücadeleye nasıl hazır olduklarını gösteren sadece bir örnektir. Buradaki kitlelerden kasıt daha ziyade, yukarıda da değinildiği gibi, TDH’nin bazı bileşenlerinin kazanmak için özel bir özen gösterdiğine şahit olunan, ileri düzeyde bir sınıf bilincine henüz sahip olmayan, kendini Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlayan (ya da tanımlansa buna itiraz etmeyecek olan), mücadele ufku da AKP iktidarı ve Erdoğan’a karşı verilen mücadeleyle sınırlı, ancak yine de politikleşmiş, kitlelerdir. Lenin’in sosyalist gazete ile “sıradan” işçiler ve ileri düzeyde bilinç sahibi işçiler arasındaki karşılıklı etkileşime değindiği pasajı, burada sözünü ettiğim sosyalist parti-kitleler ilişkisini ve kitlelere ulaşma ile onları dönüştürme diyalektiğini daha açık kılacağını ve bir fikir vereceğini düşünerek, kısaltmadan aktarmak istiyorum:
Sayı bakımından az olan ileri düzey bilinç sahibi işçiler tabakasının ardından, geniş bir tabaka olan sıradan bilinç düzeyine sahip işçiler gelir. Bu işçiler de sosyalizm için hararetle mücadele ederler, işçi çalışma gruplarına katılırlar, sosyalist gazete ve kitaplar okurlar, propaganda faaliyetlerine katılırlar … Partinin yayın organı olmayı amaçlayan bir gazetede yer alan bazı makaleleri sıradan bir işçi anlayamayacaktır; karmaşık bir kuramsal ya da pratik sorunu tam olarak kavrayamayacaktır. Bu, gazetenin okur kitlesinin seviyesine indirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine, gazete onların seviyesini yükseltmeli ve işçi sınıfının orta katmanından ileri düzey bilinç sahibi işçilerin yetiştirilmesine yardımcı olmalıdır. Yerelde pratik çalışmalara yoğunlaşan ve esas olarak işçi hareketindeki olaylarla ve ajitasyonun acil sorunlarıyla ilgilenen bu tür işçiler, her eylemini tüm Rus işçi hareketi, onun tarihsel görevi ve sosyalizmin nihai hedefi ile ilişkilendirmelidir; böylece, okuyucu kitlesi sıradan işçilerden oluşan gazete, sosyalizmi ve siyasi mücadeleyi her türlü yerel ve dar kapsamlı meseleyle birleştirmelidir.[13]
Yani kitlelere ulaşma ile onların mevcut bilinç düzeyine uyarlanma arasındaki farkın altını kalın bir çizgiyle çizmek gerekir. Zira mesele, kitlelerin peşine takılmakla bitmez, onların bilincini yükseltecek siyasal öncülüğü kurabilmek lazımdır. Kitlelerin mevcut bilinç düzeyine indirgenmiş bir siyaset ise onları kazanmanın değil, mevcut ideolojik sınırlar içinde yeniden üretmenin aracına dönüşme riskini taşır.
Elbette Atatürkçülüğün/Kemalizm'in toplumun belirli kesimleri için hassas bir referans noktası olduğu ve bu kesimlere ulaşılmak isteniyorsa buradan bir temas zemini kurulması gerektiği yönünde itirazlar ileri sürülebilir. Hatta bu itirazlar, “bunlar toplumun bir gerçeği” şeklini alabilir ve karşıdakini aksi halde "toplumu tanımamakla" suçlayacak kadar ileri götürülebilir. Ancak bu yaklaşım, ilk bakışta gerçekçi görünse de, son derece problematik bir varsayıma dayanır. Her şeyden önce, belirli kesimler için geçerli olan bir “hassasiyet”, toplumun bütününe teşmil edilemez; dahası, siyasal strateji bu tür ideolojik sabitler, mutlaklar üzerine kurulamaz. Zira ideoloji, toplumsal varoluşun donmuş bir yansıması değil; maddi üretim ilişkileriyle diyalektik bir etkileşim içinde sürekli yeniden üretilen bir üstyapı momentidir. Asıl önemlisi ise şudur: Bu kitleler, sokağa çıkma cesareti gösterdikleri, polisle karşı karşıya geldikleri, yani doğrudan devletin zor aygıtıyla temas ettikleri anda zaten nesnel olarak politikleşmişlerdir. Dolayısıyla mesele, onların mevcut ideolojik referanslarına uyarlanmak değil, bu deneyimi sınıfsal ve siyasal bir bilinç sıçramasına dönüştürebilmektir. Bu da anlaşılır bir dil kullanarak, onları yabancılaştırmadan, ancak komünist dünya görüşünden de bir gıdım ödün vermeden yapılabilir. Kimsenin anasının karnından komünist olarak doğmadığı ve bu dünya bakışına en uzak sanılabilecek kişilerin bile dönüştürülebildiği, dönüştüğü gerçeği karşımızda dururken bunun yapılamayacağını inkâr etmek ya kitlelere, insanlara ve ideolojilerine sabit, değişmez yığınlar olarak bakmak demek ya da bu yorucu ve uğraştırıcı olduğu su götürmez işle uğraşmak istememek demektir. Lenin’in açıkça uyardığı gibi, eğer ölçüt “kitlelere en kolay, en dolaysız ve en geniş biçimde ulaşmak”[14] olsaydı, o zaman günümüz Türkiye’sinde göçmen karşıtlığını, sokak hayvanları düşmanlığını, milliyetçiliği vb. yaymak ya da bunlara yaslanmak da gayet meşru bir kitlelere ulaşma stratejisi sayılabilirdi. Ancak devrimci siyasetin kitlelerin mevcut bilincine teslim olmak değil onu dönüştürmek, ileriye taşımak ve sınıf mücadelesinin perspektifiyle yeniden kurmak olduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz görev, kitlelerin “hassasiyetlerini” (ne tür ideolojik, toplumsal, inançsal vs. bir “hassasiyet” olursa olsun) yeniden üretmek değil; onları dönüştürmektir. Bu dönüşüm ise ancak, sınıf mücadelesini keskinleştiren, sınıf mücadelesini görünür kılan ve kitleleri bu mücadelenin aktif öznesi haline getiren bir hat üzerinden mümkündür. Aksi her yaklaşım, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, faşistleşme sürecine karşı gerçek bir set oluşturmak bir yana, onun içinden çıktığı ideolojik üstyapıyı yeniden üretme riskini taşıyacaktır.
* * *
Bugün içinde bulunduğumuz ve sıcak gündemin de etkisiyle kaçınılmaz olarak ABD ve Trump üzerinden (kapitalist krizin yönetimine dair her gün hatta her saat yeni örnekler sunmaları sayesinde!) okuduğumuz uğrak, kapitalizmin neoliberal evresindeki krizi yönetme çabasının bir ifadesidir: Sermayenin kendi varlığını sürdürebilmek için devleti otoriterleştirdiği ve emperyalist savaşları bu krizi aşmanın bir aracı haline getirdiği bir tarihsel moment. Bu uğrakta mesele, yazı dizisinin ilk bölümünde değinerek açılışı yaptığımız Foreign Affairs yazarları gibi “tek adamlar” yüzünden “gerilediği” hatta “kaybedildiği” iddia edilen (burjuva) demokrasisini geri kazanmak değil; kapitalizmin kendisini hedef almaktır. Faşistleşme bir süreçtir ve her süreç gibi, örgütlü bir halkın müdahalesiyle kesintiye uğratılabilir, yenilebilir. Ancak bu müdahale, ancak sınıf bilincinin sistematik olarak yükseltildiği, kitlelerin edilgen destekçiler değil, bilinçli öznelere dönüştüğü bir siyasal hat üzerinden mümkün olacaktır. Aksi takdirde tarih, bir kez daha, hazırlıksız yakalananların değil, hazırlananların lehine yazılacaktır.
[1] Vardığı sonuçlarda Batı Avrupa’daki devrimci coşkunun yenilgisi, Avrokomünizm ve 1968 sonrası burjuva demokrasisin ideolojik baskısının etkisi olduğunu da unutmamak lazım.
[2] Georgi Dimitrov, Gegen Faschismus und Krieg. Ausgewählte Reden und Schriften, Leipzig, 1982, s. 53.
[3] https://www.marxists.org/deutsch/archiv/zetkin/1923/06/faschism.htm (Erişim: 2 Nisan 2026).
[4] Agy.
[5] Marx, Engels, Collected Works, 17. Cilt, Moskova, 1981, s. 81.
[6] Marx, Engels, Collected Works, 11. Cilt, s. 449.
[7] V.I. Lenin, Collected Works, 4. Cilt, 1964, Moskova, s. 177.
[8] Marx, Engels, Werke, 32. Cilt, s. 331.
[9] Marx, Engels, Collected Works, 11. Cilt, s. 378 [=Almanya’da Devrim ve Karşıdevrim, İstanbul, 2022, s. 141].
[10] Pratik ve teorinin birlikteliği. İtalikler bana ait.
[11] Karl Liebknecht, Militarism and Anti-Militarism, New York, 1969. s. 146.
[12] V.I. Lenin, Collected Works, 4. Cilt, 1964, Moskova, s. 288.
[13] V.I. Lenin, Collected Works, 4. Cilt, 1964, Moskova, s. 281.
[14] V.I. Lenin, Collected Works, 4. Cilt, 1964, Moskova, s. 291. Lenin burada, Rusya nezdinde, antisemitizmi örnek veriyor.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.