Eğer klasik Bonapartizm savunma ve tahkim momentiyse, bugünün Bonapartist eğilimleri için kriz içindeki bir birikim rejiminin saldırgan yöntemlerle yeniden yapılandırma hamlesi diyebiliriz. Bu nedenle Bonapartizm tekil bir tarihsel olay olarak değil, kapitalist toplumun yapısal bir eğilimi olarak kavranmalıdır. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği; ekonomik krizin siyasal krize dönüştüğü; burjuva parlamenter mekanizmaların rıza üretme kapasitesinin zayıfladığı her momentte, yürütme erkine dayalı merkezileşmiş devlet biçimleri belirir

11 Aralık 2025’te Foreign Affairs’te, Lenin’in bir deyişiyle, adeta “burjuva demokrasisinin son mohikanları”nın kaleminden çıkmışa benzer, “The Price of American Authoritiarianism: What Can Reverse Democratic Decline”[1] [Amerikan Otoriterliğinin Bedeli: Demokrasinin Gerilemesini Ne Tersine Çevirebilir?] başlıklı bir makale yayımlandı. Doğrudan ABD’nin dış politika elitleri tarafından, ABD’nin emperyalist politikalarının meşrulaştırılması ve kısa bir süre önce kaybettiğimiz Michael Parenti’nin deyimiyle, “gerçekliğin icadı” için yayın yapan dergideki bu yazı ABD’nin, Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ile (Kanada ve Almanya gibi “tam demokrasinin” uygulandığı ülkelerin aksine) tıpkı Erdoğan Türkiye’si, Orban Macaristan’ı, Modi Hindistan’ı, Putin Rusya’sı vd. gibi otoriterleştiği tespitini yapıyor[2] ve (aralara serpiştirilmiş George W. Bush, Barack Obama ve Joe Biden aklamacılığının ardından) ABD vatandaşlarının ne karamsarlığa ne de rehavete kapılmalarını ve aynen 2018’de Malezya’da ve 2023’te Polonya’da olduğunu söyledikleri gibi, demokratik ve barışçıl yollar kullanarak “demokratik düzeni” yeniden tesis edebileceği mesajını veriyor.
Foreign Affairs’teki yazı, türünün ilk örneği değil. Benzer “demokrasinin gerilemesi, “otoriterleşme”, “otoriterleşmeyi yenme” ve “demokrasiyi yeniden tesis etme” tespit ve amaçları da yeni ya da ABD’ye özgü değil; “Demokrasi (elbette burjuva demokrasisi olarak okuyacağız) nasıl geriledi?”, “Özgürlüklerimiz elimizden nasıl alındı?” gibi birtakım sorular ve verilen cevaplar, Trump ve benzerlerini demokrasilerde “normalde” olmaması gereken istisnalar; ülkelerinin demokratik hak ve özgürlüklerine karşı savaş açmış ve böylece mevzubahis yazıdaki gibi demokrasinin gerilemesine sebep olmuş olarak gören yaklaşımlar; “eski güzel günleri” arayış, mutatis mutandis, neoliberal evreden geçen her ülkede; Türkiye’de muhalif basında karşımıza çıkan, hatta kimi sosyalist partilerin söylevlerinde de, zaman zaman görülebilen bir olgudur.
Düzen politikacılarının demokratik maskelerini takmaya bir son verip gerçek yüzlerini filtresiz olarak, “uluslararası normları, anlaşmaları umursamadıklarını” söyleyecek rahatlıkla sergilemeleri;[3] Trump rejimi nezdinde bunun Venezüella’nın seçilmiş başkanının kaçırılması; İran’a İsrail ortaklığında Kongre’ye bile tenezzül etmeden savaş açması; savaşın ilk günlerinde Savaş Bakanı Pete Segeth’in “Aptal angajman kuralları yok, ne bir ulus inşa etme çıkmazı, ne de bir demokrasi inşa etme çabası, politik olarak doğru savaşlar yok”[4] ifadesi; Küba’yı açık açık yok etmeye çalışması gibi daha 2026’nın sadece ilk birkaç ayında yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz gelişmeler, Foreign Affairs’ten New York Times’a kadar burjuva basın ve yazarlarının kafasını karıştırmaya; yaşananları bir faşistleşme sürecinin momentleri olarak değerlendirmek ve ona göre stratejiler üretmek yerine, Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sı gibi doğrudan benzetmeler yaparak ya tamamlanmış bir faşist dönem olarak görmeye ya da Robert Paxton’ın yaptığı gibi[5] devletin sınıfsal çözümlemeleri yerine kişilerin (örn. Trump) faşist olup olmadıkları üzerinden tartışmaya devam edecek gibi görünüyor; yani deyimi yerindeyse, ağaçlara bakmaktan orman görülemiyor. Zira bunların ideallerindeki burjuva düzeni bu olmamalıydı; özgürlük, demokrasi, eşitlik naralarıyla kurdukları ve pazarladıkları egemenlikleri şimdi “otoriter”, tek adamlar” tarafından oyuncak haline getirilmemeliydi. Hele hele özgürlük, demokrasi, eşitlik retoriğiyle parlatılmış, bir özgürlük cenneti olarak pazarlanmış neoliberalizm buraya doğru evrilmemeliydi.[6] Ancak özgürlüğü, demokrasisi ve eşitliğiyle birlikte başından beri sadece lafta var olan; zenginler, yönetici sınıflar için var olan; onlar istemediğinde emekçi sınıflara uygulanışı derhal hukuka uygun bulunarak rafa kaldırılabilecek olan ve kaldırılan, burjuva demokrasisinin başka bir tarafa doğru evrilmesi beklenemezdi.
Zira neoliberal düzenin varoluş nedeni, kapitalist sınıfın iktidarını mülksüzleştirme yoluyla pekiştirmek, sermayeyi merkezileştirmek ve düşen kâr oranlarını toparlamak kadar, işçi ve emekçi sınıfları ezmektir. Bunun en çarpıcı örneği, 1973’te Şili’de yaşandı: CIA destekli darbeyle Salvador Allende devrilirken, Pinochet rejimi neoliberalizmi laboratuvar koşullarında değil, açık terör, işkence ve kan üzerine inşa etmişti.
Ne var ki neoliberal dönem, ideolojik hegemonyasına, baskı mekanizmalarına sahip olmasına ve küresel düzeydeki kurumsal yapılanmasına karşın, kapitalizmin yapısal bunalımlarını aşmayı başaramadığı gibi arzu edilen servet birikimini de gerçekleştiremedi. Finansal piyasaların egemenliği, borçlanma sistemleri ve spekülatif büyüme geçici çözümler sunsa da gelir adaletsizliği arttı, sınıfsal karşıtlıklar belirginleşti ve siyasal temsil yapıları işlevsizleşti. 2007-2009 küresel ekonomik krizinden (Great Recession) itibaren kapitalizmin dünya çapında biriktirdiği yapısal çöküş, yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda politik ve ideolojik bir kriz biçiminde ortaya çıktı. Burjuva demokrasisinin kurumları, sermaye birikiminin devamlılığını güvence altına alacak kapasiteyi yitirdiğinde, bu kurumlar kriz karşısında sertleşti; egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandı; yürütme organını güçlendirip yasama ve yargı denetimini işlevsiz hâle getirdi ve halk kitlelerini denetlemede yeni araçlar geliştirdi. Bu durum, liberal söylemde “demokrasinin gerilemesi” ya da “otokratik eğilimler” diye adlandırılsa da kapitalist devletin kriz yaratma ve krizle baş etme stratejisinin belirli bir aşamasını ifade eder. Neoliberalizm, kendine tarihsel meşruiyet sağlayan liberal-demokratik kabuğu aşındırarak, giderek daha fazla açık baskı, askerî güç ve hukuk dışı uygulamalara dayanır hâle gelmiştir. Bu nedenle bugün karşımızda duranı basitçe, “demokratik gerileme” ile açıklamak yeterli değildir, çünkü yaşanan, sermayenin yeni bir kriz yönetimi stratejisi arayışının ta kendisidir.
Bu kriz yönetimi için geliştirilen strateji ise, burjuva devletlerin faşistleşme eğiliminde somutlaşmaktadır. Faşistleşme, kapitalist devletin kriz halinde sermaye birikimini korumak ve artırmak için geliştirdiği yeni siyasal-ideolojik-askeri araçlar toplamıdır. Faşistleşme, neoliberal çerçevenin bağrından çıkan bir kriz yönetimi stratejisidir ve sermayenin yeniden üretimini sağlamak için devletin neoliberal kriz yönetimini otoriter biçimlerle bütünleştirir. Sermaye, üretim ve dağıtım krizini yalnızca ekonomik araçlarla çözemediğinde, devletin zor aygıtı ile kitlelerin gerici mobilizasyonu arasında yeni bir ilişki kurma ihtiyacı duyar, bu da neoliberal birikim rejimini korumak (ve artırmak) için devletin doğrudan yeniden örgütlenmesi, ideolojik hegemonya mekanizmalarının sertleşmesi ve sınıfsal muhalefetin baskı altına alınmasıyla sonuçlanır. Bu eğilim yalnızca bir siyasi sapış veya liberal düzenin geçici olarak bocalaması değildir. İçinde bulunduğumuz momentteki kapitalist kriz de devletin doğrudan sermaye lehine yeniden biçimlenmesini, hukukun ideolojik yüzünün sertleşmesini ve kitlelerin gerici motiflerle siyasal alana kanalize edilmesini zorunlu kılmaktadır. Yani, Foreign Affairs olsun, Washington Post ya da New York Times olsun, ne yazılırsa yazılsın, anlatılan hâlâ kapitalizmin ve krizlerinin hikayesidir.
Kapitalist devletin kriz anlarında faşistleşme olgusunu kavramak için, August Thalheimer’ın 1920’lerde yazdığı gibi, bugün de en iyi başlangıç noktasının hala Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olduğunu düşünüyorum.[7] Marx’ın bu eseri yalnızca 1848-1851 Fransa’sının tarihsel bir çözümlemesi değil, burjuva devlet biçimlerinin kriz koşullarında nasıl dönüşebileceğini de gösteren bir metindir. Anlatılan, Louis Bonaparte’ın adım adım nasıl “tek adam rejimi”ni tahsis etmiş olmayı başarmış olması gibi görünse de anlatının temelinde yatan, burjuva devletin monarşik olsun, parlamenter cumhuriyet olsun aldığı biçimlerin birincil önem taşımadığı, onun burjuva içeriği, sınıfsal özü olduğudur. Zira ister monarşik ister parlamenter biçimde olsun, burjuva cumhuriyetleri burjuvazinin işçi ve emekçiler üzerindeki kurduğu egemenliktir.[8]
Marx bu tarihlerde Fransa nezdinde, sınıf mücadelesinin belirli bir düğüm noktasında, burjuva egemenliğinin parlamenter biçimlerinin işlemez hale geldiğini, fakat buna rağmen proletaryanın da henüz iktidarı ele geçirecek güçte olmadığını gösterir. Tam da bu aralıkta, yani sınıf güçlerinin birbirini bloke ettiği bir konjonktürde, yürütme erkine dayanan, görünürde “sınıflar üstü” bir siyasal form belirir: Bonapartizm. Bu form, bir tesadüf değil, sınıf mücadelesinin özgül bir dengesi içinde ortaya çıkan tarihsel bir zorunluluktur.
18 Brumaire’in sayfalarında, proletaryanın daha dumanı üzerinde tüten Cumhuriyet’ten, burjuvazinin “Düzen Partisi” tarafından nasıl dışlandığını, bir figürana dönüştürüldüğünü; işçi sınıfının pasifize edilmesinin ardından burjuvazinin kendi içindeki çelişkilerinden dolayı kaçınılmaz olarak[9] birbiriyle mücadeleye giriştiğini ve bu mücadeledeki çelişkileri ve korkularını (“Ya sosyalistler, hem de güçlü bir şekilde, geri dönerlerse?”) kullanmasını bilen “die verselbständige Macht der Exekutivgewalt”ın, yani yürütme erkinin özerkleşen gücü Louis Bonaparte’ın, yasama ve baskı aygıtlarını adım adım kontrolüne de alarak nasıl “tek adam”, “diktatör” haline geldiğinin anlatısını okuruz.
Burjuvazinin pek çok şey olmadığını söyleyebiliriz ama fedakâr olmadıklarını asla söyleyemeyiz; zira Fransız burjuvazisi 1848-9’da işçi sınıfının yükselişi karşısında kendi sosyal varlığını kurtarmak için, siyasi varlığından fedakârlık etmesini bilmiş ve Bonaparte’ın diktatörlüğüne giden yolun taşlarını döşemiştir. Burjuvazi, işçi sınıfını ebediyen ücretli kölelik koşullarında tutmak, toplumdaki egemenliğini muhafaza edebilmek, yani kapitalist düzenin devamlılığı için, “tek adamlara” dümeni bırakmakta sakınca görmemiş, görmeyecektir. Çünkü onlar için aslolan düzenin, hangi biçimde olursa olsun, devam etmesidir.
Dümenin “tek adamlara” bırakılması, burjuvazinin sınıf olarak sahneden çekilmesi demek değildir. Bonapartizm, Marx’ın çözümlemesinde de burjuvazinin iktidarı kaybetmesi değil, onu dolaylı bir biçimde, aracı bir siyasal yapı üzerinden sürdürmesidir. Burjuvazi, doğrudan ve çıplak sınıf egemenliğini sürdüremediği, parlamenter mekanizmalar üzerinden rıza üretiminin zayıfladığı koşullarda, siyasal iktidarı görece özerk bir yürütme aygıtına devreder. Bu yürütme aygıtı, Louis Bonaparte şahsında ayrı olarak cisimleştiği (verselbständigen) üzere, kendisini “milli birliğin temsilcisi”, “kaosun sonlandırıcısı”, “düzenin, istikrarın garantörü” olarak sunar. Ancak bu görünürdeki sınıflar-üstü konum, Marx’ın gösterdiği gibi, gerçekte burjuva mülkiyet ilişkilerinin korunmasını güvence altına alan bir siyasal biçimden ibarettir. Bonapartizm, burjuva toplumun çelişkilerini çözmez, onları yönetilebilir kılar.
Burada kritik olan nokta ise devletin göreli özerkliğidir. Marx, Bonapartizm'de yürütme erkinin, parlamenter fraksiyonlardan ve doğrudan sınıf temsilcilerinden kısmen bağımsızlaşarak merkezileştiğini vurgular. Ancak bu özerklik mutlak değildir, yapısal olarak kapitalist üretim ilişkilerinin sınırları içinde kalır. Ne burjuvazi doğrudan egemenliğini sürdürebilecek ölçüde istikrarlıdır, ne de proletarya iktidarı alabilecek ölçüde örgütlüdür. Bu nedenle devlet, iki temel sınıf arasındaki açık çatışmayı geçici olarak askıya alır, fakat askıya alınan şey sınıf egemenliği değil, onun görünür siyasal formudur. Egemenlik sürer, fakat biçim değiştirir.
Bonapartizm bu anlamda devletin tarafsız hakem olduğu yönündeki liberal yanılsamayı da paramparça eder. Devlet, krizi çözen değil, krizi siyasal bir forma sokarak yönetilebilir hale getiren bir aygıttır. Marx’ın çözümlemesinde Bonapartist devlet, sınıf mücadelesinin belirli bir konjonktürde aldığı siyasal biçimdir. Parlamenter rejimin çözülmesi, yürütmenin merkezileşmesi, bürokrasinin şişmesi ve güvenlik aygıtının genişlemesi, tesadüfi değil, kriz anında sermaye düzeninin kendini yeniden üretme refleksidir.
Bu noktada Bonapartizm, çağdaş “tek adam”, “otoriter” rejimlerini anlamak için tarihsel bir anahtar sunar. Günümüzde yürütme erkinin olağanüstü yetkilerle donatılması, parlamentonun işlevsizleşmesi, hukukun olağanüstü hâl mantığıyla yeniden yorumlanması ve “milli birlik beraberlik” retoriğiyle toplumsal muhalefetin bastırılması, 19. yüzyıl Fransa’sından bütünüyle kopuk değildir. Elbette tarih tekerrür etmez; fakat biçimsel benzerlikler de rastlantı değildir.
Marx, Fransa’da İç Savaş adlı eserinde Louis Bonaparte ile ilgili şu sözleri söyler:
Parlamentarizme ve onunla birlikte hükümetin mülk sahibi sınıflara açıkça kul köle olmasına son vererek işçi sınıfını kurtardığını iddia etti. İşçi sınıfı karşısındaki iktisadi üstünlüklerini koruyarak mülk sahibi sınıfları kurtardığını iddia etti ve son olarak, ulusal şan sanrısını yeniden canlandırma yoluyla tüm sınıfları birleştirdiğini iddia etti. Gerçekte, imparatorluk, burjuvazinin ulusa hükmetme yeteneğini kaybettiği ve işçi sınıfının bu yeteneği henüz kazanmamış olduğu bir dönemdeki olanaklı tek yönetim şekliydi. [10]
Thalheimer, Marx’ın bu sözlerinin faşizmin özünü anlamak çok önemli olduğunu vurgular: Marx burada, Bonapartizm'in genel, evrensel özelliklerinin altını çizmiştir; bunları kapitalist toplumun belirli bir gelişme aşamasında devlet iktidarının aldığı tipik bir biçimi olarak ele almıştır.
Thalheimer, Bonapartizm için “Burjuva toplumu, proleter devrimin saldırısı karşısında en güçlü tehdit altında olduğu ve burjuvazi bu saldırıyı savuşturmak için gücünü tükettiği, tüm sınıflar yorgun ve güçsüz bir haldeyken ve burjuvazi, toplumsal egemenliği için en güçlü siperleri aradığı aşamada ortaya çıkar. Bonapartizm, proleter devrime karşı savunma, siper alma, yeniden güçlenme durumunda olan burjuva devlet iktidarının bir biçimidir. Sermayenin açık diktatörlüğünün bir biçimidir. Diğer, ancak yakından ilişkili biçimi ise faşist devlet biçimidir” der.
Ancak her tarihsel kategori, kendi maddi bağlamı içinde değerlendirilmelidir. Bonapartizm'in bugünkü biçimsel tezahürleri, 19. yüzyıldaki klasik biçimiyle belirli benzerlikler taşısa da günümüzün nesnel koşullarında aldığı içerik son derece farklıdır. Zira Lenin’in ustalıkla ana hatlarını çizdiği emperyalizm; yani tekelci kapitalizmin, finans kapitalin egemenlik çağında, karşıdevrim sürecinin özgül bir momentindeyiz. Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıyla birlikte kapitalist dünya sistemi, on yıllar boyunca SSCB’nin varlığından ötürü takmak zorunda kaldığı “sosyal devlet, refah devleti” maskesini artık takmak zorunda değil; işçi sınıfına, işçi sınıfının militan mücadelesiyle verilmek zorunda kalınan tarihsel tavizlerin önemli bir bölümünü geri almıştır ve almaya da çeşitli bahaneler sunarak adım adım devam etmektedir. Dahası, bugün kapitalist devletlerin yağma, yıkım ve soykırım politikalarını dengeleyecek, onları jeopolitik ve ideolojik düzlemde sınırlayacak bir sosyalist devlet kutbunun mevcut olmaması da unutulmamalıdır.
Bu nedenle Thalheimer’ın Bonapartizm'i tanımlarken kullandığı çerçeve (“proleter devrime karşı savunma, siper alma, yeniden tahkim olma durumundaki burjuva devlet iktidarının bir biçimi”) kendi tarihsel momentinde son derece açıklayıcıdır. O dönemde Bonapartizm, doğrudan doğruya devrim tehdidinin basıncı altında şekillenen bir savunma formuydu; “gegenüber”, yani karşısında örgütlü ve tarihsel bir alternatif olarak proletarya bulunuyordu; bugün ise karşısında aynı yoğunlukta ve aynı kurumsal düzeyde mevcut değildir. Günümüz otoriterleşme eğilimleri, bulunduğumuz momentte, neoliberal evrenin kendi yapısal tıkanıklıklarının ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.
Çünkü kapitalizmin neoliberal evresi, burjuvazinin beklediği istikrarlı sermaye birikimini ve sürdürülebilir büyümeyi sağlayamamıştır. Bu koşullarda burjuvazinin modus operandi’si artık liberal-demokratik masalları sürdürmek değil; doğrudan zor, mülksüzleştirme, militarizm ve açık yağma politikalarıdır. Bu politikalara, ırkçı, cinsiyetçi, milliyetçi yaklaşımlarla “ötekilerden” günah keçisi yaratma, rızanın zor ile yer değiştirmesi ve olağanüstü halin yönetim biçimi olarak kalıcılaştırılması da sık sık eşlik etmektedir. Eğer klasik Bonapartizm savunma ve tahkim momentiyse, bugünün Bonapartist eğilimleri için kriz içindeki bir birikim rejiminin saldırgan yöntemlerle yeniden yapılandırma hamlesi diyebiliriz.
Bu nedenle Bonapartizm tekil bir tarihsel olay olarak değil, kapitalist toplumun yapısal bir eğilimi olarak kavranmalıdır. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği; ekonomik krizin siyasal krize dönüştüğü; burjuva parlamenter mekanizmaların rıza üretme kapasitesinin zayıfladığı her momentte, yürütme erkine dayalı merkezileşmiş devlet biçimleri belirir. Bu, faşizmin otomatik olarak ortaya çıkacağı anlamına gelmez, fakat Bonapartist eğilim, faşistleşmenin maddi zeminini hazırlar. Krizin siyasal bir biçimi olarak Bonapartizm, burjuva egemenliğinin doğrudan değil dolaylı, çoğu zaman kişiselleşmiş bir form altında sürdürülmesidir. Dolayısıyla Marx’ın ilk tarihsel çözümlemesini sunduğu Bonapartizm olgusu, bugün de çağdaş otoriter neoliberalizmi ve faşistleşme sürecini kavramanın teorik başlangıç noktasını oluşturmaya devam etmektedir.
Yazı dizisinin ikinci bölümünde “Neoliberal evrede faşizm” başlığıyla kaldığımız yerden devam edeceğiz.
[1] https://www.foreignaffairs.com/united-states/american-authoritarianism-levitsky-way-ziblatt (Erişim: 26 Şubat 2026).
[2] Netanyahu’nun isminin Foreign Affairs’in demokrasi için çok kaygı duydukları belli olan bu değerli yazarlar tarafından anılmamış olması “şaşırtıcıdır.”
[3] https://www.nytimes.com/2026/01/08/us/politics/trump-interview-power-morality.html (Erişim: 26 Şubat: 2026).
[4] https://www.france24.com/en/live-news/20260302-pentagon-chief-refuses-to-rule-out-boots-on-ground-in-iran (Erişim: 2 Mart 2026)
[5] https://www.nytimes.com/2024/10/23/magazine/robert-paxton-facism.html
[6] Burjuvazinin ideologları, sınıflarının egemenliklerini liberal maske takmadan tahkim edip, savunan Trump ve türevlerinden hoşlanmıyor gibi görünseler de asıl sorun, özellikle dış politikada ABD’nin emperyalist çıkarları söz konusu olunca, örneğin Küba’nın ambargolarla yok edilmesini, “En sonunda!” “Altın fırsat!” şeklinde desteklerler. Bkz. https://www.washingtonpost.com/opinions/2026/02/11/trump-cuba-castro-miami-diaspora/ (Erişim 12: Şubat 2026). Tabii çıkarları söz konusu olunca, emperyalist bir tutum almak, ABD burjuvazisine özgü değildir. Suriye ve bölgedeki Kürtler meselesinde Türkiye’nin ana muhalefet düzen partisi CHP de benzer, ama oy hesabı da gütmek zorunda olduğundan Washington Post yazarı kadar açıktan olmayan, bir tutum sergilemiştir: https://x.com/NamikTan/status/2013349018986811817#m (Erişim: 12 Şubat 2026).
[7] August Thalheimer’dan alıntılar ve atıflar için kullanılan kaynak: https://www.marxists.org/deutsch/archiv/thalheimer/1928/xx/fasch.htm (Erişim: 2 Mart 2026).
[8] Karl Marx, Der Achtzente Brumaire des Louis Bonaparte. Bulunduğu Eser: Karl Marx/Friedrich Engels, Ausgewählte Werke, Moskova, 1975, s. 106.
[9] Der Achtzente Brumaire des Louis Bonaparte, s. 153.
[10] Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 2016, İstanbul, s. 82.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.