Kitap boyunca Ayaşlı’nın kendi pratikleri açısından öne çıkardığı noktaların bazılarında haklılık payı vardır, ancak bunları da gerçeklikle orantısız şekilde değerlendiriyor. Örneğin militanca cuntaya direnen ve hayatını kaybeden devrimcilerden söz etmektedir. Saygı duyarız. Ancak, militan olmamak, kararsızlık gibi şekillerde eleştirdiği Devrimci Yolcuların çok daha fazla militanı cuntaya militanca direnmiş ve 100’e yakın kadro, militan ve taraftarı mücadelede hayatını kaybetmiştir

Ayaşlı, Devrimci Yol’u silahlı örgütlenmeye gitmediği konusunda ve Taner Akçam’ın DG Yazı İşleri Müdürü olması konusunda anlattığı geyiği aktarıp eleştiriyor (s. 101). Sonra devam ediyor:
Gerçi, anlattıklarımız Dev-Yol’un kuruluş yıllarına ait, sona doğru silahlı eylemleri örgütlemek üzere, direniş komiteleri bünyesinde “silahlı direniş birlikleri” kurulması öngörülüyor. Aralarında Ali Başpınar’ın da olduğu, soygun ve faşistlere yönelik askeri eylemler yürütecek “4 kişilik üst komite” kurulduğundan söz ediliyor. Yine de bu konuda belirsizlik ve karmaşa var. Kaldı ki, Dev-Yol gibi büyük bir harekette bu yetersizdir. (s. 101) (Dipnotta kaynak olarak Vehbi Ersan, s. 297 gösteriliyor.)
Burada bir yanlış anlama ve yanlış aktarma var. Vehbi Ersan’ın kitabında da sözü edilen “üst komite” Yaşar Ayaşlı’nın kitabında biraz önceki sayfalarda askeri işlerin Ali Başpınar üzerine kaldığı şeklindeki anekdotun anlatıldığı “merkez”dir, “askeri eylemler yürütecek” bir üst komite değil. Ali Başpınar’a bağlı olan yapılanma ise Zekeriya Aydemir öncülüğünde oluşturulan “Devrimci Savaş Birlikleri” yapılanmasıdır. Bu yapılanmanın darbe öncesinde en azından Ankara, İstanbul, Çukurova ve (biraz daha farklı işlevde bir yapılanma olmakla birlikte) Malatya bölgesinde oluşturulmuş olduğu bilinmektedir.
Ayaşlı, Devrimci Yol’a ilişkin farklı anlatıların birbiriyle çeliştiğini belirterek, aslında bir silahlı mücadele hazırlığı olmadığını kanıtlamaya çalışıyor:
Gerçi, Ertuğrul Bilir çalışmasında, Dev-Yol’un “Kır gerillası hazırlığına darbe öncesinde başlamış olduğu”nu, “Malatya’da Mahmut Memduh Uyan’ın önderliğindeki bir ekip 1980 ilkbahar aylarından itibaren faşist saldırıları püskürtmek ve bir askeri yapılanma oluşturmak için” hazırlandığını söylemektedir. Ancak, 27 Aralık 1979 muhtırası sonrası hakkında, Yaşathak Aslan’ın söyledikleri bunu doğrulamıyor:
“Bildiri yayımlanınca inisiyatif alıp Dersim tarafında açıkça kırda dolaşmaya başladık … Generallerin bildirisiyle birlikte daha açık hale getirmeye çalıştık. Merkez buna karşı çıktı. Nasuh abi bölgeye sık sık geliyordu. ‘Dağıtın,’ dedi, ‘bizim şehirlerde ihtiyacımız var o insanlara.’ Halbuki o anda bizim kırlarda tuttuğumuz arkadaşlara ihtiyaç yoktu.” (s. 101-102) (Alıntı: Yaşathak Aslan, Bir Uzun Yol Türküsü, s. 94)
Ayaşlı burayı da doğru algılamamış veya çarpıtıyor. Yaşathak Aslan, kitabında bu ifadeden biraz sonra ise “Merkezin dayatması sonucu onu minimuma düşürdük ama çekirdeği tuttuk. Dersim bölgesindeki kır faaliyetinin çekirdeği budur. Darbeden sonra o çekirdek yeniden harekete geçti” yazdıktan sonra devam etmektedir: “Bunun yanında Mahmutlar Malatya çevresinde bir zemin oluşturmaya çalışıyorlardı, orada da çok az bir mesafe alınabilmişti” (Aslan, s. 94). Görüldüğü gibi Yaşathak Aslan’ın aktardıkları Bilir’in Malatya için yazdıklarını çürütmemekte, bu ikisi birbiriyle örtüşmektedir. Bilir’in kitabında ise, özel bir ekip olmakla birlikte, aktarılan tek örnek Malatya değildir. Bu ekip dışında Sivas ve Tokat’ta da yapılan hazırlıklar üstünde durulmaktadır. Yine Uşak ve Denizli’de de hem kendini korumak amacıyla hem de olası askeri darbeye karşı hazırlık için kıra çekilmiş devrimcilerden söz edilmektedir (Bilir, 2024, s. 39).
Ayrıca Fatsa’daki Nokta Operasyonu sonrasında Fatsa ve Ordu bölgesinde çok sayıda devrimci kırlara çekilmiştir ve 11 Temmuz’dan 12 Eylül’e kadar geçen süreçte saldırılar ve çatışmalar sonucunda halk güçlerinden 30, faşistler ve resmi güçlerden de 30 kadar olmak üzere 2 aylık süreçte 60 kadar ölüm olmuştur. Bu kadar yoğun bir çatışmanın devrimciler tarafını yok saymak, önemsiz görmek doğru bir tavır değildir. Fatsa da dahil olmak üzere Ordu bölgesinde kırdaki devrimcilerin sayısının çokluğu darbe sonrasındaki ölümlere de yansımıştır. 12 Eylül’den yıl sonuna kadar geçen 3,5 aylık süreçte Ordu’da 15 Devrimci Yolcu çatışmalarda ve işkencelerde öldürülmüştür. Görüldüğü gibi, kırlardaki hazırlıklar yetersizdir ama vardır ve sadece Malatya ile sınırlı değildir.
Ayaşlı’nın yukarıdaki alıntıdan sonraki ifadeleri ise kasıtlı bir bilgisizlik gibi görünüyor:
Darbe yapıldıktan sonraysa fiili anlamda askeri bir örgütlenmeye rastlanmayacaktır. 1982 ortasında kurulan işlevi kısıtlı, kendini korumayı esas aldığı için silahlı mücadele kapasitesi olmayan Ana Gerilla Birliği’nin ise ömrü kısa sürecektir. (s. 102)
Ayaşlı bu paragrafın ardından da “Devrim zora dayanacaksa, parti örgütlenmesi baştan sona bunu hesaba katmak zorundadır” (s. 102) şeklinde ahkam kesmektedir.
Ayaşlı hem burada hem de göreceğimiz gibi daha ileride çarpıtmaya başvurmaktadır. Aslında Devrimci Yol’un kırlarda fiili anlamda askeri bir örgütlenmesinin olduğu sosyalist sol tarafından bilinmektedir. Bu konuda çok sayıda kaynak varken ve bu kaynakların bazılarını Ayaşlı’nın okuduğu da belliyken oralarda aktarılan çok sayıda bölgedeki çabayı yok saydığı anlaşılmaktadır. Ana Gerilla Birliği bahsine ise yeniden döneceğiz.
Ayaşlı Devrimci Yol’un (ve diğer grupların) darbe öncesi hazırlık ve darbe sonrası mücadelelerine dönük eleştirilerini yaparken 12 Eylül için şöyle yazmaktadır:
12 Eylül 1980 sabahı saat dörtte tanklar sokağa çıktığında kendini direnmeye hazır hisseden, aktif reaksiyon göstermeye hazır çok az örgüt vardı. (s. 112)
Eğer biz bu ifadeyi Eylül 1980’de duysaydık bir yandan devrimcilerin genel hazırlıksızlığına ve direnme eğiliminin zayıflığına hayıflanır öte yandan da “çok az” da olsa “reaksiyon göstermeye hazır … örgüt” olmasından dolayı umutlanırdık. Ancak hem söz konusu aylarda hem de sonraki yıllarda neler yapıldığını biraz bilecek durumdayız ve Ayaşlı’nın “direnmeye hazır … örgüt” iddiasının altının boş olduğunu biliyoruz.
Bakalım sonra ne olmuş?
İrili ufaklı 50 dolayında fraksiyona bölünmüş sosyalist güçlerin ezici çoğunluğu bozguncu ruh haliyle kaçmayı seçti. Bunlar, kadro ve taraftarlarına “herkes başının çaresine baksın”* diyen, bir şeyler yapıyormuş gibi gözüken ama eskilerin deyimiyle, kafile kafile terk-i diyar eden en sağdakiler; koşullardaki köklü değişikliğe ayak uyduramayıp üst üste aldığı operasyonlarla birkaç ay içinde çökertilen ve bazı kadrolarını yurtdışına çıkararak içeride kalanlarla alt düzeyde, içe kapalı, düzensiz bir faaliyet yürüten ortadakiler ve Dev-Sol, MLSPB gibi direnme kararlılığında oldukları halde çabuk çökertilenler olmak üzere üç ana grupta toplanabilir. (s. 115-116 (*Alıntı: Ertuğrul Bilir’in kitabında Abdullah Aydın’la yapılan görüşmeden)
Bu sınıflandırmada, Abdullah Aydın’dan yapılan alıntıdan da anlaşıldığı kadarıyla, “kafile kafile terk-i diyar eden en sağdakiler” içinde Devrimci Yol da varmış. Ancak Abdullah Aydın, aktarılan ifadesinde “Merkez’dekiler yakalandıktan 1-1,5 ay kadar sonra kendisine ‘ikinci bir habere kadar herkes başının çaresine baksın’ denildiğini” ifade etmektedir. Devrimci Yol Merkez Komitesi’nin tamamı yurt içinde yakalanmıştır. MK’nın bir üyesi kasım ayının sonlarında Ankara’da yakalanmış, 204 kişilik operasyon olarak bilinen bu operasyon DY’nin Ankara merkezli omurgasını açığa çıkartarak çökertmiştir. Bu gelişme üzerine MK’nın kalan üyelerinin bir kısmının yurtdışına çıkarılmasına karar verilmiş ama 1981 Ocak ayı sonunda 5 MK üyesi, Şubat ayında da geriye kalan son MK üyesi yakalanmıştır.
Devrimciler, tarihin her döneminde gerektiğinde yurtdışına çıkmışlardır. Marx ve Engels de, Lenin ve Bolşevikler de, Castro da mücadelelerini sürdürmek için ülkeleri dışına gitmişlerdir. Devrimcilerin kendi ülkesindeki mücadelesi esas olmakla birlikte, ülkesindeki mücadeleyle bağını koparıp mültecileşmedikten sonra yurtdışına çekilmek her koşulda yanlış olan bir tavır değildir.
Ayaşlı, Oğuzhan Müftüoğlu’nun yurtdışına çıkış hazırlıkları ile ilgili söylediklerini de bağlamdan ve dönemden kopartarak aktarıp, yorumluyor. Bu konunun gündeme geldiği 1981 Ocak dönemi, Ankara’daki operasyonda pek çok şeyin açığa çıktığının belli olduğu, omurganın kırıldığı ve bir korunma ihtiyacının ortaya çıktığı dönemdir.
Devrimci Yol’un Genel Komite seviyesindeki kadrolarından Behçet Dinlerer 1980 Aralık ayında Ankara’da işkencede, Soner İlhan 1981 Mart ayında İskenderun’da kırda öldürülmüş, Devrimci Savaş Birlikleri sorumlusu Zekeriya Aydemir 1981 Şubat ayında İstanbul’da çatışmada öldürülmüştür. Bu aşamada Ayaşlı’nın iddia ettiği gibi bir “terk-i diyar” söz konusu değildir. Örgütsel yenilginin ardından çok sayıda devrimci yurtdışına çıkmıştır. Kırlarda ve kentlerde varlığını sürdüren Devrimci Yolcular ise mücadelelerini, 1984’e kadar sürdürmüşlerdir. 1981 ve 82’de, örgütsel yenilginin ardından yurtdışına çıkan bazı Devrimci Yolcular ise kır gerillasının oluşturulma sürecinde ve şehirlerdeki çalışmalar için Türkiye’ye geri dönmüşlerdir. Bu devrimcilerden Cavit Kaya 1983’te Fatsa kırsalında, Ahmet Pehlivan 1984’te Tokat kırsalında hayatını kaybetmiştir.
Ayaşlı “direnme kararlılığında olan gruplar” olarak yukarıdaki ifadede Dev-Sol ve MLSPB’nin isimlerinden söz ederken daha ileriki sayfalarda ise (s. 208-211) ayrıca TKP/ML’den söz ediyor. Ayaşlı, doğrudan ifade etmese de direnme kararlılığında olan örgütlerden birisinin TİKB olduğunu kitaptan anlıyoruz. TSİP’lilerin darbe sonrası gizli çalışma iddiasını eleştirirken kendi çalışmalarını şöyle özetlemektedir:
İnsanlar karşı tarafa zayiat verdirip direnerek ölürken, sayıca kat kat küçük ve sınırlı imkanlara sahip bizim grubumuz, her hafta, her ay silahlı korumalarla yıllarca Orak-Çekiç ve on binlerce bildiri dağıtırken, yazılama ve pullama yaparken, gazetesini en beklenmeyecek yerlere ulaştırırken, yeri gelince soygun yapar, yeri gelince çatışarak ölür ve öldürürken …. (s. 144)
Böylece TİKB’lilerin darbeye karşı mücadelesinin esas olarak ilişki sürdürme, yayın dağıtımı, yazılama, pullama, faaliyetleri sürdürebilmek için soygunlar şeklinde sürdüğünü öğrenmiş oluyoruz. Mücadeleye zor koşullarda verilen her katkı değerlidir ve saygı duyarız. Ancak, kendi grubunun faaliyetleri için ancak bunları yazabilen Ayaşlı’nın, bunlardan çok daha fazlasını yapan Devrimci Yol’u “kafile kafile terk-i diyar edenler” olarak değerlendirebilmesindeki saygısızlık üzücüdür.
Ayaşlı “direnme kararlılığında” olan gruplar olarak ifade ettiği grupların, darbenin etkilerinin en yoğun olduğu 1984’e kadar olan dönemde Devrimci Yolcuların gösterdiği direnişten daha fazla hangi direnişi gösterdiği konusunda hiçbir şey olmamasına (hatta çok daha zayıf varlıklarına) rağmen söz konusu grupları “direnme kararlılığında” Devrimci Yol’u ise “en sağdakiler” içinde sınıflandırabiliyor. Bir kere daha, kendilerinin ve kendileri gibi olan grupların siyaseten etkisizliklerinin üstünü kapatmak için yapılan bir çarpıtma. Bu sınıflandırma ancak keyfi bir değerlendirme olarak kabul edilebilir.
Evet, geldik “ricat” meselesine…
Müftüoğlu’nun anlattığına göre, darbenin ertesi günü, “Cuntaya karşı bütün halkı mücadeleye çağıran bir bildiri” yayımlıyorlar. Bir de anlatmadığı, Dev-Yol liderlerinden değil, muhaliflerinden duyduğumuz iki çelişik tutum var. İlki “Fırtına Eken Kasırga Biçer” içerikli bildiridir. (s. 152)
Ayaşlı bu ifadenin peşinden Şehriban Teyhani’den bir alıntı yapıyor ve sonrasında devam ediyor:
Genel olarak içeriği de kır gerillasının geliştirilmesi, şehir gerillasının yaygınlaştırılması, direniş komitelerinin bulunduğu yerde güçlendirilmesi, olmayan yerlerde direniş komitelerinin hayata geçirilmesi. Bu arada şöyle bir örgütlülüğümüz de var: Devrimci istihbarat birliğimiz var, silahlı direniş birliklerimiz var, askeri kanadımız da mevcut. Bu bildiri büyük bir coşkuyla karşılandı, sokak eylemleri yapılmaya başlandı. (Teyhani, 2020, s. 335’den alıntı) (s. 152)
…
Fakat bu meydan okumaya karşın vaat edilenler yerine getirilmeyecek, “sokak eylemleri” dışında silahlı direniş adına hiçbir girişimde bulunulmayacaktır. Tersine, “Bir süre sonra ricat kararı” alınacaktır. Bunda, başka örgüt merkezlerinin (Örneğin MLSPB’den dört kişinin katli, Dev-Sol merkezinden başta Dursun Karataş olmak üzere büyük bölümünün Eylül ayında yakalanması) akıbetleri ve halktaki durgunluk sonucu barınma ve destek imkanlarının daralması rol oynamış olabilir. Bir de, ne kadar doğru olduğunu bilemediğimiz, “ikinci bir emre kadar silahlarınızı gömün, tüm ilişkilerinizi dondurun, ailelerinizin yanına dönün.” çağrısı iddiası var. (s. 152-153) (Ricat ve silahları gömmeye ilişkin iddiaların kaynağı: Şehriban Teyhani, 2020, s. 336)
…
Sonuçta, ricat kararından epey sonra, 1980 Kasım operasyonundan önce yayınlanan bir değerlendirme yazısında, umudun ekonomik krize bağlandığı görülüyor:
” … Türkiye’deki mevcut düzenin bunalımının olağanüstü derinliği karşısında faşist cuntanın da sömürücü sınıfların istediği şekilde bir bunalımdan çıkış yolu bulamayacağıdır. Tersine, muhtemelen bu cunta ve diktatör özentileri de düzenin bataklığa dönmüş bunalımında boğulup gideceklerdir.” (s. 153) (Alıntının kaynağı, Ertuğrul Bilir, s. 26)
…
Bundan 15-20 yıl sonra ad vermeden Marksizm-Leninizmi “ekonomik determinizm”le suçlayanlar, işte bu kadar açık ekonomik deterministtir. Faşist diktatörlüklerin toplumsal bir hoşnutsuzluk ve muhalefet olmadan salt bunalım sonucu çöktükleri görülmüş şey değildir. (s. 153)
Yaşar Ayaşlı, galiba anlamak için değil, kendisine uyan sonuçlar çıkarmak için okuyor. Şimdi buradaki karışıklıkları ve yanlışları çözelim.
“Fırtına Eken Kasırga Biçer” olarak anılan değerlendirme Kasım 1980 olarak tarihlenen, Devrimci Yol’un illegal olarak yayımlanan 38. sayısında da yayımlanan bildiridir. Devrimci Yol dergisinin bu sayısında ülkenin çeşitli yerlerinde cuntaya karşı direniş eylemlerine de yer verilmiştir. Bu eylemler içinde korsan gösteriler, muhbirlerin cezalandırılması, polis araçlarının taranması, Ünye Alankent karakolunun basılarak silahlara el konulması ve çıkan çatışmada bir askerin ölümü gibi haberler yer almaktadır. Bu bildirinin kimseden gizlendiği yoktur, 1991’den beri yayınlanan birçok Devrimci Yol derlemesinde yer almaktadır. Dolayısıyla bu bildiriyi Oğuzhan Müftüoğlu muhaliflerinden öğrenmeyi gerektiren bir durum yoktur.
1990’dan sonraki derlemelerde yer verilmeyen bildiri ise eylül veya ekim ayında yayımlanmış bulunan “Bugünkü Durum ve Görevlerimiz” başlıklı bildiridir. Bu bildiri Almanya’da yayımlanan Devrimci İşçi Dergisi’nin Aralık 1980-Ocak 1981 tarihli 11. sayısında da Devrimci Yol imzasıyla yayımlanmıştır. “1982 Politik Hattı” olarak bilinen yazılarda bu bildiriye eleştirel atıflar vardır. Ayrıca Devrimci Yol Ana Davasının dokümanları arasında da bulunmaktadır.
Ayaşlı “bir süre sonra ricat kararı alınacaktır” yazıyor ve bu durumun MLSPB’den dört kişinin katli ile Dev-Sol merkezinin eylül ayında yakalanmasıyla ilişkili olabileceğini yazıyor. MLSPB’li 4 devrimcinin öldürülme tarihi 1981 Haziran ayıdır, yani Devrimci Yol’un Merkez Komitesi’nin yakalanmasından 5 ay sonra… Dolayısıyla iddia edildiği gibi DY merkezinin bir “ricat” kararı olsaydı bile bu katliamdan önce olmuş olabilirdi. Devrimci Sol merkezinin önemli kısmı ise Ayaşlı’nın da yazdığı gibi 1980 Eylül ayında yakalanmıştır. Oysa, yukarıda olumlu olarak bahsi geçen “Fırtına Eken Kasırga Biçer” ifadeleriyle hatırlanan “Türkiye’de 12 Eylül Darbesi ve Devrimci Mücadele” başlıklı yazı kasım sonlarında, yani Devrimci Sol yöneticileri yakalandıktan 2 ay kadar sonra yayımlanmıştır; sözü edilen pankart, korsan, silahlı vb. eylemler ise eylül ayı ile kasım ayı sonu arasında yapılmıştır. Eğer Devrimci Sol’un merkezinin bir kısmının yakalanması Devrimci Yol’un geri çekilmesine yol açsaydı bu eylemler de yapılmazdı. Dolayısıyla Ayaşlı’nın “ricat” ile ilgili olduğunu iddia ettiği her iki olayın da böyle bir ilgisi olamaz. Sadece Ayaşlı’nın “direnme kararlılığında” olarak sınıfladığı grupların Devrimci Yol’a etkisini abartma isteği söz konusu olabilir.
Diğer mesele ise Devrimci Yol merkezi yakalanana kadar bilinen bir “ricat” çağrısının olmamasıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi Devrimci Yol merkezinin çoğunluğunun yakalanmasından kısa süre önce yayımlanan son merkezi değerlendirme yazısı Ocak 1981’de yayımlanmıştır ve bu değerlendirmede “ricat” yoktur. Melih Pekdemir ve Nasuh Mitap’ın 21-22 Ocak gecesi yakalandığı baskında polisin eline geçen Taner Akçam mektubu, kırdakiler için temin edilmeye çalışılan uyku tulumlarına ilişkin gelişmeleri ve şehirlerde yayın yapabilecek seyyar radyo vericisi gibi girişimleri içermektedir (Pekdemir, 2014, s. 266-267)[1]. (Not: Seyyar radyo vericisi temin edilmiş ve 1982 Kasım ayındaki Anayasa referandumu döneminde İstanbul ve Ankara’da yayınlar yapılmıştır.)
Ayaşlı’nın kaynak olarak gösterdiği Şehriban Teyhani, Devrimci Yol’un önde gelen İstanbul kadrolarından Kamer Teyhani’nin eşidir ve atıf yapılan kitabı Kamer Teyhani anısına yapılan görüşmelerle yayımlamıştır ancak kitapta çok sayıda yanlış bilgi bulunmaktadır.[2] Kitapta konuşulan kişilerin sözünü ettiği ricat tarihleri ile kitabı hazırlayan Şehriban Teyhani’nin ifadeleri birbirini tutmamaktadır. Şehriban Teyhani, “Fırtına Eken Kasırga Biçer” yazısından bir süre sonra “ricat” yazısı çıktığını yazmasına karşın böyle bir yazı yoktur. Bu yazıdan sonra yayımlanan tek merkezi yazı Ocak 1981 tarihli “Bir Değerlendirme” yazısıdır ve bu yazıda da Teyhani’nin sözünü ettiği şekilde bir ricat çağrısı yer almamaktadır. Öte yandan, Teyhani’nin görüştüğü kişilerin anlatımları değerlendirildiğinde kimisine göre bu karar Eylül 1980’de, kimisine göre Merkez Komite yakalandıktan (1981 Ocak) sonra, kimisine göre 1982’de alınmıştır. Yaptığım araştırma ve görüşmelerden vardığım sonuca göre, böyle bir yazılı metin yoktur. Ancak Merkez Komite yakalandıktan sonra İstanbul Komitesi’nden kalanların aralarında yaptığı görüşmelerde “ricat” önerisi konuşulmuştur. Kısa süre sonra da İstanbul Komitesi üyeleri yakalanmışlardır. Merkez Komite’nin yakalanmasının ardından, geri kalan bazı örgütlenmelerin durma, bekleme, ricat gibi tavırlar almış olması muhtemeldir. Merkez Komite’nin yakalandığı 1981 başlarından 1982 Haziran ayına kadar geçen sürede Devrimci Yol’un merkezî sayılabilecek bir açıklaması yoktur.
“Ricat” konusunda, Şehriban Teyhani’nin kitabındaki birbiriyle tutarsız iddialardan kaynaklanan karışıklık Ayaşlı’nın yazısına da yansımaktadır. “… ricat kararından epey sonra, 1980 Kasım operasyonundan önce yayınlanan bir değerlendirme yazısında” cümlesinden anlaşılan şey, ricat kararının 1980 Kasım operasyonundan önce alınmış olduğudur. Durumun böyle olmadığını yukarıda açıkladık. Alıntı yaptığım cümleden sonra Ayaşlı’nın aktardığı metin ise Devrimci Yol’un Eylül veya Ekim ayında yayımladığı ve dönemin belgelerinde “darbeden sonraki ilk değerlendirme” olarak tanımlanan “Bugünkü Durum ve Görevlerimiz” yazısındandır. Bu yazıda da “ricat” olarak anlaşılacak herhangi bir ifade yoktur.
Yine Ayaşlı, cuntanın ekonomik krizin içinden çıkamayacağı konusundaki paragrafı alarak Devrimci Yol’u ekonomist olmakla suçluyor. Oysa yazının bu paragraftan sonra devamı vardır ve yazı cuntanın kendiliğinden çökeceği iddiasında bulunmamaktadır. Devrimci Yol, cuntayı yenmek için dikkatli bir eylem çizgisinin gerekli olduğunu belirtmekte ve bu konu üstünde durmaktadır. Görmeden inanmayacaklar için alıntı aktaralım:
… devrimci eylemlerimiz ilk elde devrimci halk kesimleri içindeki yılgınlık – moral bozukluğu – teslimiyet gibi askeri açık faşist diktatörlüğü bozucu etkilerinin giderilmesine yönelmelidir. Küçük de olsa başarılı ve anlamlı eylemler cuntanın psikolojik yıldırma faaliyetlerini dağıtıcı bir rol oynayabilir.
Bu anlayışla geliştireceğimiz eylemler devrimci mücadelenin yavaş da olsa yeniden yükselmesine ve yaşanan olağanüstü bunalımın sonucu olarak doğan geniş devrimci halk muhalefetinin askeri açık faşist diktatörlük eliyle ezilmesi çabalarının başarısızlığa uğratılmasını sağlayacaktır. (akt. Devrimci İşçi, S. 11, Aralık 1980-Ocak 1981, s. 3)
Demek ki, Devrimci Yol’u “ekonomik determinist” olarak suçlamadan önce biraz daha düşünmek ve araştırma yapmak gerekirmiş.
Ayaşlı değişik vesilelerle “Devrimci Yol’un geri çekilmesi” konusu çevresinde dolaşmakta ve dikkatsiz davranmaktadır.
Ortada “biraz geri çekilerek direnişi tedricen geliştirme siyaseti”nden çok kaos, kendi kendini tüketme, kontrolsüz bir gidiş var. Öyle ki “geri çekilme” den ne anlaşıldığı bile belli değil. İlk günlerden itibaren olumsuz anlamda geri çekilindiği halde, Yaşathak Aslan “geri çekilme fikri”nin 1984 Ekim başlarında, yani nihai darbeyi yemeden 4 ay önce oluştuğunu söylüyor. Hangisi doğru, anlayamıyoruz. (s. 161)
Burada Ayaşlı yine iki ayrı dönemi karıştırıyor. Yaşathak Aslan’ın sözünü ettiği “geri çekilme fikri” ne zamandır? 1982’de Toparlanma Süreci gerçekleştirilip, kırlarda Ana Gerilla Birliği oluşturularak yerel birimler yeniden organize edildikten, yurtdışında başlayan tartışmalar hareketin bölünüp dağılmasına yol açtıktan, bu haber kırlara Yaşathak Aslan tarafından ulaştırıldıktan, kırlarda az sayıda kişi bırakarak şehirlere gidilirken değişik bölgelere (Fatsa, Tokat) bilgi taşımaya giden ekiplerin çatışmalarda kayıplar vermesinden sonradır. Yaşathak Aslan, sözü edilen kayıplardan sonra, 1984 sonbahar aylarında kırda bir konferans yapılması yönündeki kararın uygulanamayacağının görülmesini anlatmaktadır. Yani bu Devrimci Yol’un darbenin hemen peşinden aldığı iddia edilen “ricat” kararı değildir.
Ayaşlı, Merkez’dekilerin yakalanmasından sonra yurt dışına çıkan ve yakalanan bazı ileri kadrolardan söz ederek şu sonuca varıyor:
Biri diğerini izleyen bu yakalanmaların ardından, 1981 sonuna gelindiğinde, 1979’da “Kızılcahamam Toplantısı” diye anılan adı konmamış “Genel Komite” toplantısına katılanlardan geriye kimse kalmıyor. Demek ki mesele “merkez” oluşturacak adam yokluğundan değil, acele edilmeyip ağırdan alınmasından, kimin ne yapacağını bilmemesinden kaynaklanıyor. (s. 161)
Ayaşlı’nın buradaki yaklaşımı “bir kusur daha nereden bulayım?” şeklinde bir mantığı yansıtıyor. “Hareketin en önde gelen kadrolarından Veli Eskiili, Soner İlhan, Zekeriya Aydemir, Selim Martin gibi kadroların bu dönemde çatışmalarda öldürülmüş olmasının üstünden atlayalım ki, “Devrimci Yol direnmedi” tezi ayakta durabilsin” şeklinde düşünüyor olmalı. Ayaşlı’nın da sözünü ettiği Timur Semerci, Mehmet Biter, Kamer Teyhani, İsmail Hakkı Ortaköy, Çetin Uygur’un yakalandığı (1981 Haziran) operasyon yeni bir merkez oluşturmaya çalışırken yenilen bir operasyondur. Ayrıca Kürt illerinin bir bölümünden sorumlu olan Mazhar Naci Yalman’ın “merkez yakalandı, en örgütlü bölge olarak biz kaldık” düşüncesiyle diğer bölgelerle kurmaya çalıştığı ilişkiler de yeni yakalanmalara ve bazı bölgelerin çökmesine yol açmıştır. Yani ortada “ağırdan alma” durumu yoktur. Ancak darbe sonrası koşulların ağırlığı ve çözülmeler sonucu ilişkilerin önemli kısmının açığa çıkması gibi nedenlerle örgütlenmenin sağlanamaması durumu vardır. Yine Ayaşlı’nın benim kitabıma atıfla yurtdışına çıkan “hareketi toparlama potansiyeline sahip … ileri kadrolar” olarak tanımladığı Ahmet Pehlivan, Ayhan Yalım, Aydın Erol ve İbrahim Çınar yurtdışına çıktıktan sonra 1981 sonlarına doğru başlatılan Suriye’deki toparlanma çabaları içinde yer alıyor. Ahmet Pehlivan buradaki tartışmalar ve alınan askeri eğitimden sonra Türkiye’ye dönerek gerilla birliğinde yer alıyor ve daha yukarıda da söz ettiğimiz gibi, 1984’te çatışmada Ayhan Gökvelioğlu ile birlikte öldürülüyor. Sözü geçen diğer kadrolar da 1983 yılında hareket bölünüp dağılıncaya kadar örgütlenme çalışmalarında aktif olarak yer alıyorlar.
Gerek Avrupa ve Orta Doğu’ da gerekse dağlarda az buz insan yoktu. Ülke dışındakiler ve dağdakiler hiçbir şey yapmıyorlar demiyoruz, çalışıp çabalıyorlar, kayıplar veriyorlar, ama her şey yarım yamalak, plansız programsız. İçeridekilerse buna sessiz kalıyorlar. (s. 162)
Ayaşlı aslında tam da bu paragrafta “demiyoruz” dedikten sonra yapılanları “her şey yarım yamalak, plansız programsız” şeklinde değerlendiriyor. İçeridekilerin de (MK üyeleri) buna sessiz kaldığını belirtiyor. Ortada ağır bir yenilgi ve peş peşe başarısızlıklar olduğu için, planlı veya plansız başarılı bir siyasal çalışma yürütememiş olanların da rahatlıkla eleştirebileceği ve “plan, program” diye akıl öğretebilecekleri bir durum varmış gibi görünüyor. Bu da “darbenin muhatabı” olanların katlanması gereken bir ceza herhalde.
Ayaşlı’nın yine işine geldiği gibi yorumlama isteği nedeniyle kronolojiyi karıştırarak çıkardığı, nispeten tali, bazı yanlış değerlendirmeleri şimdilik atlıyoruz.
Ayaşlı 12 Eylül darbesi yenilgisi konusunda halkın hayırhah yaklaşması ve kitlelerin geri çekilmesinden söz eden Mahmut Memduh Uyan, Mehmet Ali Yılmaz, Seyfi Öngider (Kurtuluşçu) ve Mehmet Süreyya Karakurt’tan alıntılar yaptıktan sonra şöyle bir değerlendirme yapıyor:
Yukarıda söylenenler, özeleştiriden kaçarak suç ve kusurları halkın üzerine atmaktan başka bir şey değil. Halkın cuntada umut bulduğu görüşü, solda alıcısı bol bir klişedir. 1971’de “Biz savaşalım halk arkamızdan gelir” zihniyeti yaygındı. 12 Eylül’de bu tersine döndü ve “Halk cuntanın arkasına takıldı.” şeklini aldı. Öznel etmenin rolünü abartan “volontarizm” gitti, yerini “determinizm” aldı. (s. 117)
Ayaşlı’nın burada yaptığı 12 Mart ve 12 Eylül karşılaştırması yanlıştır. Yine zaman mefhumunu karıştırıyor. 12 Mart için ifade ettiği “biz savaşalım, halk arkamızdan gelir” düşüncesi henüz savaşın sürdüğü zamandaki devrimcilerin düşüncesinin kabalaştırılmış halidir. Örneğin THKP-C/Mahir Çayan’ın çok kısa zamanda bir halk desteği beklemediği, mücadelenin süreklileştirilmesiyle zaman içinde halkın en ileri kesimlerinden başlayarak bir desteğin ortaya çıkabileceğinin düşünüldüğü, dönem içinde yazılan yazılardan görülmektedir. Devrimci Yol’un 1980 Eylül-Ekim’deki ilk değerlendirmesinde, 1980 Kasım’daki değerlendirmesinde ve Ocak 1981 tarihli son merkezi değerlendirmesinde darbe sonrasında halkın değişik kesimlerinde bir rahatlama ve gevşeme oluştuğu ancak devrimci mücadelenin bu havayı değiştireceği belirtilmektedir. Ocak 1981 tarihli değerlendirmede ise mücadelenin zemininin 12 Eylül darbesi öncesine göre değiştiği belirtilerek şehirlerde ve kırlarda mücadelenin yeni dönemine göre örgütlenme ve eylem yapısında değişiklikler üzerinde durulmaktadır. Ayaşlı’nın aktardığı değerlendirmeler ise darbenin üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçtikten ve bütün bu zaman diliminde sosyalist hareket belini doğrultamadıktan sonra yapılmış soğukkanlı ve gerçekçi değerlendirmelerdir. Bunlarda bir teslimiyet değil bir analiz söz konusudur.
Ayaşlı, Devrimci Yol’un Ünye bölgesindeki bir kadrosunun, ilişkide oldukları ve seminerler verdikleri insanların bile “ordu tarafsız kalır” düşüncesiyle darbeye sevindiklerine ilişkin, gözlemini aktardıktan sonra kendi iddialarını ifrata vardırıyor.
Aslında bu, Dev-Yol’da örtük, Kıvılcımlı ve Belli’de açık olarak görülebilen, devrimcilerle faşistler arasındaki kavgada ordunun tarafsız kalabileceği görüşünün dolaylı bir yansımasıdır. (s. 121)
Kıvılcımlı ve Belli’nin 12 Mart cuntasına karşı ilk tepkileri, ordu içindeki Kemalistlerden darbe bekledikleri için verilen yanlış tepkilerdir. Ancak, 12 Mart yaşandıktan sonra 12 Eylül’e gelindiğinde Mihri Belli’nin ve eğer yaşasaydı Hikmet Kıvılcımlı’nın benzer şekilde düşüneceğini iddia etmek onların siyasal bilinçlerine haksızlıktır. Devrimci Yol’un ise açık veya örtük olarak böyle bir görüşü yoktur. Ayaşlı’nın buradaki iddiayı yanlışlıkla bile olsa ileri sürebilmesi için Mahir Çayan’ın 12 Mart cuntasından sonraki değerlendirmelerinden, kurumsal faşizm tespitinden vb. tümüyle habersiz olması gerekir. Ama Ayaşlı’nın bunlardan haberi vardır ve bu durumda bilinçli olarak Devrimci Yol’u karalamaya çalışmaktadır.
Ayaşlı’nın yaralarından birisine geldik. Ayaşlı bu bölüme “Gerilla Efsanesi” (s. 170) adını vermiş.
Bu ara başlıktan hemen önce “ … birçok gereksiz kayıplar veriyorlar” (s. 170) ifadeleriyle aslında önemsemediği ve sempati duymadığını ortaya koyduğu, kır gerillası girişimine geliyoruz. Yaşar Ayaşlı bu konuda çok dertli:
Yalın gerçek buyken, sonradan Adıyaman, Malatya ve Sivas’tan Batı Karadeniz sahillerine uzanan bir şeritte dağa çıkılarak “gerilla mücadelesi” yürütüldüğü efsanesi icat edildi. Dev-Yol’un, 12 Eylül’den sonra, dağda varlığını ve mücadelesini sürdürdüğü hakkında, “Gerilla Kartaldır” başlıklı havalı broşürler, nostaljik kitap ve makaleler yazıldı. O dönemi yakından bilenler değilse bile, fazla bilmeyenler ve özellikle sonraki nesiller buna inandırıldılar. Dağa çıkıldığı doğru, ama dağa niçin çıkıldığı, gerilla olmanın gereklerinin yerine getirilip getirilmediği araştırılmadan doğru bir hüküm verilemez. İçlerinde olmadığımıza göre, kendimizden bir şey katmadan, sözü sahiplerine bırakmak doğru olacaktır. (s. 170)
Sonrasında Bilir’in kitabından ve Memduh Uyan’ın yazılarından alıntılar yapılmaktadır:
Darbe sonrasında ilk aylarda kırlara çekilen Dev-Yolcuların sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. Ancak ilk 1-2 ay geçtikten sonra, kırlara çıkanların önemli bir kısmı yakalanır veya köylerine döner, bazıları ise teslim olurlar. 1980 Kasım-Aralık aylarından itibaren geride, çoğunlukla, daha uzun vadeli bir mücadeleye kararlı olanlar kalmıştır. Ancak bu gruplar, önceden gerilla hazırlığı olmamasının etkisiyle, hızlı şekilde darbe alırlar. (Bilir, 2024, s. 33’ten alıntı, s. 170-171)
Türkiye solunda özeleştirel olmak zor iş. Siz kendi geleneğinizin eksiklerine dikkat çekmeye çalıştığınızda, sizin eksiklerine dikkat çekmeye çalıştığınız pratikleri yapmaya hiç yaklaşamamış olanlar böyle havalara zıplarlar. Tabii ki, biz bu tür tavırlardan dolayı kendimizi ve kendi geleneğimizi eleştirmekten geri durmayacağız. Çünkü devrimci mücadele samimiyet, tutarlılık ve ciddiyet gerektirir.
Ayaşlı Devrimci Yol’un 1983’te yapılandırdığı gerilla oluşumuna “Gerillanın varlık sebebi eylemdir, ama en çok tartıştıkları da bu oluyor” (s. 171) şeklinde bir eleştiri getiriyor. Uyan’ın ve AGB komutanlarından Merih Cemal Taymaz’ın, değişik yerlerde “asker öldürmemeyi tercih ettikleri” doğrultusundaki ifadelerini alıp araya, anlaşıldığı kadarıyla, darbenin ilk aylarında Fatsa bölgesinde yakalanan bir Devrimci Yolcunun sözlerini sıkıştırıyor.
Bizim askerlerle çatışmak gibi bir politikamız yoktu. Aksine elden geldiğince onlarla karşılaşmamak için yoğun bir çaba gösteriyorduk. Bu ağırlıklı olarak devrimci hareketin o güne kadar hep sivil faşistlerle çatışarak kendisini geliştirmiş, devletle karşı karşıya gelmemiş olmasının yarattığı bir sonuçtu … Öte yandan, karşımıza çıkan askerler aslında halk çocuklarıydı … O dönemde askerlerle aramızda herhangi bir çatışma yaşanmadı. (s. 172) (Kaynak: Ertuğrul Mavioğlu, Bizim Çocuklar Yapamadı içinde, İthaki Yayınlan, s.265-266.)
Burada görüşülen devrimcinin söyledikleri tartışmalı olmakla birlikte 1982 sonrası dönemi yansıtmadığı ortadadır. Ayaşlı, biraz sonra da Ali Alfatlı’nın darbeye doğru giden süreçteki yetersizliklere ilişkin değerlendirmesini ve kır gerillası sürecine ilişkin değerlendirmesini “gerçeği dobra dobra söylüyor zaten” diyerek aktarıyor. Ayaşlı’nın Alfatlı’nın sözleriyle doğrulatmaya çalıştığı düşünce şudur:
İktidar faşist komutanların elinde, kırlar sıkıyönetimin ve jandarmanın yetki alanında olduğuna göre, devlet demek asker demek. Onca kayba karşın çatışmayacaksan dağda işin ne? Dünyada, dağa çıkıp, askerle çatışma diye bir politikası olmayan, devletle karşı karşıya gelmekten sakınan gerilla yoktur, bizden başka örneği de olmamıştır herhalde. Bildiğimiz taciz ve bastırma ateşi “gerilla”dan gelir, burada tersi oluyor. (s. 172)
…
Dağa çıkanların yapmaları gerekenler arasında sözlü ve yazılı propaganda da var, bunu kısmen yapıyorlar. Ancak gerilla savaşı demek, her şeyden önce karakol basmak, işkencecileri ve muhbirleri cezalandırmak, düzenin sembol kurumlarına sabotaj düzenlemek, rejimi sürekli taciz etmek, Kenan Evren’in “sildik, süpürdük” palavralarını deşifre etmek (vs.) demek. (s. 173)
…
Asıl yapılması gereken yapılmadığı gibi, satır araları okunduğunda altından geleneksel Türk oportünizminin müflis klasiği “ordunun devrimciliği”, “üniformalı halk çocukları” varsayımı çıkıyor. Dağdaki kayıplar bir bir sayılabilirken, karşı tarafa verdirilen zayiatın bilançosu bir tarafa, iması bile yapılmıyor. “Kır gerilla grubu dört yıl içinde 76 kişiyi çatışmalarda ve gözaltında kaybetmişti.” deniliyor ama karşı tarafa verdirilen kayıplar konusunda bilgi bulunmuyor. Ertuğrul Bilir kitabında kırda çatışmalarda ve işkencede öldürülenler hakkında sayfalar boyu liste veriyor, buna karşılık eğer dikkatimden kaçmadıysa bir karakol baskınında öldüğü söylenen asker sayısı sadece bir kişi. (s. 173)
Burada Ayaşlı’nın tezlerinden birisi şudur: Gerilla demek saldırmak demektir, saldırı olmadığına göre bunlar gerilla değildir.
Öncelikle Ayaşlı’nın Bilir’in kitabından aktardığı daha yukarıdaki bölümden iki paragraf yukarıdaki bir bölümü de biz verelim ve olmadığını iddia ettiği şeylerin hem gerçekte hem de sözü edilen kitapta olduğunu gösterelim:
Ülkenin pek çok yerinde yüzlerce Devrimci Yolcu kırlara çekilir. Kırlardaki faaliyetler kendini savunma ağırlıklı olmakla birlikte karakol baskınları, muhbir ve faşistlerin cezalandırılması gibi eylemler yapılır. Aybastı Alankent jandarma karakolu basılır, bir asker ölür, bir miktar silah ele geçirilir. Ankara, Ordu, Rize ve Artvin’de muhbirlerin cezalandırılmasına yönelik eylemler gündeme gelir (Devrimci Yol, 1980 Kasım). (Bilir, 2024, s. 33)
Ayaşlı’nın yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, eğitim, araziyi tanıma, hazırlık, organizasyon, diğer alanlarla koordinasyon vb. hiç gerek yok. Darbeden sonra kırlara çekilmiş, hareketin merkezi yapısını kaybettiği koşullarda esas olarak varlığını koruyarak bağlantılar kurmaya çalışan devrimciler var. Söz konusu dönemde kırlarda varlığını sürdürmenin bile ne kadar zor olduğu bilinmektedir. Bu devrimciler şehirlere dönmüyorlar, yurt dışına çıkıp kendilerine farklı hayat kurmuyorlar, bütün zorluklara rağmen kırlarda kalıyor ve bir direniş odağı oluşturmanın zeminini kolluyorlar. Sonra 1982’de bu olanak ortaya çıkıyor. Kırlardakilerin bir kısmı Suriye’ye çağrılıp hareketin yeniden organizasyon tartışmalarına katılıyor, askeri eğitim alıyor ve daha eğitimli, daha iyi silahlanmış olarak geri dönüyor. Suriye’de yapılan toplantılarda, şehirlerde de yeniden organizasyon için planlama ve görev bölüşümleri yapılmış. Bu yeni yapılanma Malatya, Dersim, Sivas, Tokat, Ordu bölgesinde omurgayı hareketli bir grubun (Ana Gerilla Birliği) oluşturduğu, bölgelerde yerel hareket eden grupların bulunduğu bir organizasyon oluşturuyor. Hareket ettiği alanlarda kendisi zaten bir odak oluyor ve halka devrimcilerin düşüncelerini aktarıyor. Zaman zaman saldırıya uğruyor, çatışmaya giriyor, kayıplar veriyor. Bu süreç eğitim alanların ülkeye dönmeye başladığı 1983 başından 1984 başına kadar sürüyor. Şimdi bu süreçte hazırlıklarla geçen, askerlerin binlerce kişiyi gözaltına alıp işkence yaptığı operasyonlara uğrayan bu dönemin “gerilla” olarak değerlendirilmesi Ayaşlı’yı ve soldaki bazı kesimleri rahatsız ediyor. Ayaşlı’nın eleştirisi somut durumda haksız bir eleştiridir.
Ayaşlı’nın ilkinin devamı olan ikinci tezi şöyle tanımlanabilir: Devrimci Yol “ordunun devrimciliği” ve “üniformalı halk çocukları” düşüncesi nedeniyle saldırmıyor.
Ayaşlı’nın bu varsayımlarından ikincisi (üniformalı halk çocukları) ülkemiz gerçeklerine de uyan, Devrimci Yol’un mücadele anlayışına da uyan bir düşüncedir. Devrimci Yolcular “mümkün olan en fazla asker öldürme” şeklinde bir anlayışa sahip değil. Onları da, şartlar uygun olduğunda propaganda yapılacak, kazanılmaya çalışılacak halk çocukları olarak görüyorlar. Bu yaklaşım savaşmayı imkansız kılmadığı, gerillayı tehlikeye atmadığı sürece uygulanabilir bir yaklaşımdır. Aynı yerde, Yaşar Ayaşlı’nın esas gelmek istediği nokta ise “Devrimci Yol ordunun devrimciliği iddiasında” tezidir. Bu tezi desteklemek için de, “gözümden kaçmadıysa” çekincesiyle birlikte, Bilir’in kitabında sayfalarca ölen Devrimci Yolcu ismi verilmiş olmasına karşın sadece, o da AGB öncesinde ölen bir askerden söz edildiği şikayetini dile getirmiş. Oysa “Darbeden Sonra Devrimci Yol. 1980-1992” kitabında, esas amaç Devrimci Yol’un saldırılarını listelemek değilse de, yukarıda aktardığım paragrafta olduğu gibi, gerektiği yerlerde başka ölümlerden de söz edilmişti. Örneğin Samsun Vezirköprü’de polisle girilen çatışmada 2 polisin ölümü (Bilir, 2024, s. 36), Giresun’da 31 Mayıs 1981’de 7 devrimcinin ölümüne yol açan ihbarcı muhtarın 2 ay sonra öldürülmesi (Bilir, 2024, s. 36) gibi olaylardan söz edilmektedir. Devrimci Yolcular pek fazla saldırı ve ölüm olayı anlatmaz ama madem “Devrimci Yol ordunun devrimciliği düşüncesi nedeniyle savaşmamış” şeklinde bir iddia var, 1-2 örnek daha verip bu konuyu geçeyim. Antep’te 30 Aralık 1980 tarihinde Ali İhsan Özer ve Veysel Güney’in bulunduğu eve baskın yapılır. Çıkan çatışmada Ali İhsan Özer öldürülür ve Veysel Güney yaralı yakalanırken bir de üsteğmen ölür. Veysel Güney de, üsteğmenin ölümü nedeniyle idama mahkum edilerek 10 Haziran 1981’de idam edilir. Tarsus’ta Mustafa Özenç 1981 Ocak ayında yakalanır, ancak sakladığı silahıyla iki astsubay, 1 er ve 1 bekçiyi vurarak kaçar. Mart ayında yakalanan Mustafa Özenç 20 Ağustos 1981’de idam edilir. Veli Eskiili ise Malatya’da bir karakol baskını hazırlığı sırasında keşif yaparken çıkan çatışmada öldürülmüştür. Görüldüğü gibi Devrimci Yolcular gerekli gördükleri durumlarda çatışmalara girmektedir.
Dolayısıyla, sosyalist hareket içinde ancak küçük bir sekt oluşturup yönetebilen bir kafa yapısının kriterleriyle ülkedeki milyonlarca insanı kazanmayı ve gerçek anlamda bir devrim yapmayı hedefleyen bir hareketin yaklaşımı anlaşılamıyor.
Ayaşlı 1980’lerin sonlarına doğru yapılan birlik görüşmeleri hakkında da yanlış bilgiler aktarıyor. Örneğin 1989’da başlayan Kuruçeşme Toplantıları için şöyle yazıyor:
Kuruçeşmecilerin ufku Mevlana’dan daha genişti. Aralarında TKP, TİP, TSİP kökenliler, Kurtuluşçular, Dev-Yolcular, MDD’ciler, sol Kemalistler, parlamentaristler, eski Aydınlıkçılar, radikal soldan gelenler, Kıvılcımlıcılar, Gelenekçiler, Troçkistler, bağımsız bireyler, öğretim üyeleri, hatta kendini özbeöz Marksist-Leninist sananlar bile vardı. (s. 267)
Ayaşlı Devrimci Yol’u reformist birlik süreçlerine katmak için biraz zorlama yapıyor. 1983’ten itibaren birbirinden çok farklı yerlere savrulan Devrimci Yolcular arasından Kuruçeşme Toplantılarına bireysel olarak katılan Devrimci Yolcular olabilir ama az çok belirli bir çevreyi temsil edebilecek bir katılım olmamıştır. Eğer olsaydı Kuruçeşme Toplantıları üzerine yazılan birçok yazı ve yayımlanan söyleşilerde bir yansıması olurdu. Aksine, toplantıların aktif katılımcılarından olan Kurtuluş’un “Devrimci Yol bu işin içinde olmadan olmaz” ısrarı değişik kaynaklarda belirtilmektedir. Sürecin katılımcılarından olan Metin Çulhaoğlu da Devrimci Yolcuların bu süreçte olmadığını belirtmektedir:
Kuruçeşme Toplantıları’ndan bir sonuç çıkmamasının görünürde tek bir nedeni vardır: Dev-Yol geleneği bu işin içinde değildi ve onlar olmadan başlatılacak herhangi bir partileşme girişimi güdük kalacaktı. (Metin Çulhaoğlu, 13 Mart 2021, https://birartibir.org/gogol-un-paltosu-uc-dinamik-ve-gezi-dersleri/ )
Kuruçeşme Toplantılarının başladığı 1989 itibariyle Devrimci Yolcuların geniş kesimlerini içeren ortak bir örgütlenme olmamakla birlikte öğrenci hareketi içindeki Devrimci Yolcular büyük oranda Devrimci Gençlik çalışmasında; işçi hareketindekiler Çetin Uygur öncülüğünde yayınlanan İşçilerin Sesi gazetesi çevresinde toparlanmıştır. Mahalle-bölge çalışmaları ise henüz merkezi bir yapı oluşmamış olmakla birlikte Yaşathak Aslan ve mücadele arkadaşları öncülüğünde yürütülen Devrimciler çalışması ve diğer bazı otonomlar çevresinde sürmektedir. Bu çevrelerin hiçbirinin Kuruçeşme Toplantıları’na katıldığına ilişkin bir veri yoktur. 1990 Haziran ayında Melih Pekdemir’in öncülüğünde yayınlanmaya başlayan “Demokrat! Muhalefet” dergisi bünyesinde Kuruçeşme sürecinde yer alan Ertuğrul Kürkçü de yer almaktadır ancak Melih Pekdemir’in de Kuruçeşme sürecinde yer aldığı konusunda bir veri yoktur. Devrimci Yolcuların çoğunluğunun 1994 yılında bir yasal parti kararı almış olması buradan ayrı bir süreçte gerçekleşmiştir.
Kuruçeşme sürecinin sonunda bir gruplar, dergiler, aydınlar koalisyonu olarak Haziran 1994’te kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) … TBKP kökenli SBP’lilerin kurduğu Birleşik Sosyalist Parti, “Geleceği Birlikte Kuralım”cılar (Kurtuluşçular), Dev-Yolcular, sabık Aydınlıkçılar, insan hakları savunucuları, eski tüfekler, Troçkistler, kemik mülteciler, 68’liler/78’liler, kimliksizler festival havasında bir araya gelmişlerdi. (s. 269)
Bu paragrafta birkaç düzeltmeyi birden yapmak gerekiyor… ÖDP, Kuruçeşme sürecinden gelen gruplarla o süreçte yer almayan Devrimci Yolcuların bir kesiminin (çoğunluğunun) bir araya gelmesiyle, Haziran 1994’te değil Ocak 1996’da kurulmuştur. “Geleceği Birlikte Kuralım”cılar Kurtuluşçular değil, başını Devrimci Yolcuların çektiği bir girişimdir. Kurtuluşçular BSP’nin kurulmasında yer almışlardır.
Faşist darbe ilk aylardaki şoktan, bocalama ve şaşkınlıktan yararlandı. Ancak bozgunun sebebi burada değil, düşük düzeydeki örgütlenmede, hazırlıksızlıkta, kararsızlıkta ve en çok da mücadele azmindeki zayıflıkta aranmalıdır. (s. 283)
Yaşar Ayaşlı’nın öznelciliği burada da kendini gösteriyor. Birincisi faşist darbenin gücünü küçümseyip sosyalist hareketin gücünü abartıyor. İkinci cümle ise başka bir açmazı ortaya koyuyor. Bozgunun sebebi “düşük düzeydeki örgütlenmede, hazırlıksızlıkta, kararsızlıkta ve en çok da mücadele azmindeki zayıflıkta aranmalı” diyor. Bu ifadeleri, örgütlü sosyalist hareketin dışındaki bir aydın ya da Türkiye dışından bir yazar yazsa biraz olsun anlaşılır, ve bu pozisyonlarına göre cevap verilir. Ancak, tam da saydığı eksikleri yaşamadığını iddia ettiği bir örgütlenmenin liderlerinden birisi bunları yazdığında ne denebilir? Doğal olarak “madem sizde bu özellikler vardı neden bozgunu engellemediniz?” sorusu akla gelir. Muhtemel cevap “biz elimizden geleni yaptık ama gücümüz sınırlıydı” olacaktır. O zaman “Siz de 1960’ların sonlarından beri bu ülkede devrimci hareket içinde değil misiniz? Neden gücünüzü artırmadınız? Neden kitleselleşmediniz? Neden silahlı güçleriniz çok daha fazla değildi?” şeklinde devam eden bir tartışma olur.
Kitap boyunca Ayaşlı’nın kendi pratikleri açısından öne çıkardığı noktaların bazılarında haklılık payı vardır, ancak bunları da gerçeklikle orantısız şekilde değerlendiriyor. Örneğin militanca cuntaya direnen ve hayatını kaybeden devrimcilerden söz etmektedir. Saygı duyarız. Ancak, militan olmamak, kararsızlık gibi şekillerde eleştirdiği Devrimci Yolcuların çok daha fazla militanı cuntaya militanca direnmiş ve 100’e yakın kadro, militan ve taraftarı mücadelede (çatışmada, cezaevinde, ölüm orucunda, işkencede, idam sehpasında, mücadele içinde kaza kurşunuyla vb.) hayatını kaybetmiştir. Öne çıkardığı diğer iki nokta gözaltında çözülmeler ve cezaevindeki geri tavırlardır. Türkiye sosyalist hareketinin, içinde Devrimci Yolcuların da olduğu, büyük kısmının darbe döneminde gözaltı ve işkencelerde yoğun olarak çözüldüğü, Yaşar Ayaşlı’nın içinde yer aldığı TİKB’lilerde ise çözülmenin daha az olduğu doğrudur. Çözülmelerin yenilgiyi şiddetlendirdiği de doğrudur ve devrimciler hem bu konuda özeleştirel değerlendirme yapmalı hem de gelecek için bu zaaflardan dersler çıkarmalıdır. Bunlara rağmen doğru siyasetle desteklenmemiş bir sağlamlığın da çok yetersiz olduğu aynı pratikte kendini göstermiştir. Cezaevi ve savunma değerlendirmesi de çok özneldir. Beni esas olarak ilgilendiren Devrimci Yolcuların, başta merkez kadroların bulunduğu Mamak olmak üzere, cezaevindeki direniş çizgisi ve savunma çizgisinin “geri” olmasıdır. Birçok cezaevindeki Devrimci Yolcular Mamak’tan daha ileri bir direniş çizgisi sürdürmüşlerdir. Ancak söz konusu geriliğin, sonraki süreçte hem 70’lerden kalan devrimcilerin cezaevi sonrası mücadeleye katılımında hem de 80 ve 90’larda Devrimci Yolcu saflarda mücadeleye katılanların gelişiminde olumsuz etkileri olmuştur.[3] Devrimciler bugün ve gelecekte daha başarılı mücadeleler verebilmek, devrime ulaşabilmek için örgüt sorunu gibi geniş kapsamlı, gözaltı ve cezaevi tavrı gibi daha özel alanlara ilişkin de değerlendirmelerini yapmalıdırlar.
Yukarıdaki değerlendirmeyi “sen ne yaptın peki? Yapamadıysan niye yapamadın?” diyebileceğimiz birisi yapmamış olsaydı, değerlendirme haklı olur muydu? Hayır. Yine o dönemde Türkiye’deki sınıfsal, siyasal durumu doğru değerlendirmeyen cuntacıların gücünü (ve arkasındaki sınıfsal, siyasal güçleri) hafife alıp devrimcilerin gücünü fazla abartan bir değerlendirme olmuş olurdu.
Devrimci Yol’un bütün eksiklerine rağmen 1980-84 döneminde verilen mücadele, örgütsel dağılmadan sonra da, sivil toplumcu tezlerin oluşturduğu ideolojik savrulmalara rağmen, 1985 sonrasında yeni devrimci damarların ortaya çıkma zeminini güçlendirmiştir. THKP-C’nin 1971-72’deki mücadelesi, Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol’un hem 1975-80 dönemindeki hem de 12 Eylül darbesinden sonraki mücadelesi, az çok merkezi bir örgütlenmenin oluşturulamadığı dönemde önce “otonomlar” sonra “alan çalışmaları” temelinde yeni bir mücadele kuşağının oluşmasına katkı sağlamıştır. Devrimci Yolcular, mücadelenin kitlesel, meşru, militan temelde gelişmesi konusunda gençlik mücadelesinde, işçi hareketinde, kamu çalışanları mücadelesinde, bölge çalışmalarında mücadeleye katkı sunmaya devam etmiştir. Bugünkü gerilemelere ve savrulmalara rağmen de ideolojik temel hattından ve tarihinden aldığı ilhamla önemli bir mücadele potansiyelini barındırmaktadır.
Ayaşlı’nın, diğer sosyalistlerin eleştiri ve değerlendirmelerindeki yanlışlıklar, haksızlıklar bir yana devrimciler hem devrimci geçmişlerine sahip çıkmalı hem kendi eleştirilerini yapmalıdır. Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin farklı damarlarının mücadelelerinden (doğrularından, yanlışlarından, yetersizliklerinden) dersler çıkarılmalı, olumlu yanlar sahiplenilmelidir. Bütün bunlar yapılırken, gerek eski Devrimci Yolculardan gerekse diğer siyasal geleneklerden gelen haksız eleştiriler geçiştirilmemeli, üstünde titizlikle durulmalı, cevaplanmalı, devrimci damara sahip çıkılmalıdır.
Bilindiği gibi “devrim yolu engebeli, dolambaçlı ve sarptır…”. Gerek Mahir’in gerekse Devrimci Yol’un tezlerinin bugünkü karşılıklarının değerlendirilmesi, dünyada ve ülkede yeni yaşanan gelişmelere her rüzgarla savrulmayan, tutarlı ve devrimci cevaplar üretilmesi için ideolojik mücadele bugün özel bir önem taşımaktadır.
Önceki yazı:
[1] Pekdemir, Melih. 2014. Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim (4. Basım). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[2] Bu konudaki ve diğer yanlışlar kitap hakkında sendika.org’da Özbil Çoruh imzalı olarak yayınlanan “İstanbul’da Devrimci İşçi Çalışması: Kamer Teyhani Kitabı” (16.09.2020) başlıklı makalede eleştirilmiştir.
[3] Buradan 1990 sonrasındaki bütün başarısızlıkları da önceki dönemin lider ve kadrolarına yıktığım sonucu çıkarılmasın. Bizim kuşağımız 1990 sonrası için kendi yetersizliklerinin değerlendirmesini yapmak ve özeleştirisini vermek, mücadelenin gelişimine katkı sunmak sorumluluğundadır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.