Devrimci Yol’un eksiklerini kendi siyasal başarısızlıklarına kalkan yapıp, ideolojik, politik ve örgütsel olarak başarısız yapıların idealize edilmesinin Türkiye devrimci hareketine hiçbir yararı yoktur. Üstünde durulması gereken mesele, Devrimci Yol’un yakaladığı şekilde bugünün ana halkasının yakalanması ve Devrimci Yol deneyiminde yaşanan eksiklerinin giderilmesi meselesidir

Yaşar Ayaşlı, 2025 yılında, “Türkiye Solundan Manzaralar. 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme” adlı bir kitap yayımladı.[1] Bu yazıda Ayaşlı’nın söz konusu kitabına eleştiriler yer almaktadır.
Çok kısaca okuru Yaşar Ayaşlı hakkında bilgilendirmek, söz konusu kitabın ve bu yazının bağlamının anlaşılması açısından, yararlı görünüyor. Ayaşlı, 1969-70 döneminde, sosyalist hareket içinde yaşanan ayrışmalarda, içinde yer aldığı Basın Yayın Komünü (AÜ Basın Yayın Yüksek Okulu merkezli olarak oluşan çevre) ile birlikte önce PDA’cılarla davranmış ancak bir süre sonra bu çevre PDA’cılardan ayrılmıştır. Basın Yayın Komünü çevresi 12 Mart muhtırası sonrasında Denizli Ziraat Bankası soygununu gerçekleştirmiştir ancak bir süre sonra yakalanmışlardır. Ayaşlı 1972’de tahliye edilmesinin ardından aranır duruma düşünce, Osman Yaşar Yoldaşcan’la birlikte, bir süre yurtdışına çıkmış ve 1974 affından sonra geri dönmüştür. Basın Yayın Komünü çevresi 12 Mart’tan çıkış sürecinde, 1975-77 döneminde, eski THKO’luların çoğunluğunun oluşturduğu yeni dönem THKO’da (1976 sonrası “Halkın Kurtuluşu” olarak bilinen çevrede) yer almışlardır. 1977’de THKO’dan ayrılmış ve TİKB’yi kurmuşlardır. Yaşar Ayaşlı bu örgütlenmenin öncülerinden birisi olarak 12 Eylül sonrasında mücadeleyi sürdürmüş, 1985 yılında yakalanmış, 1995’e kadar cezaevinde kalmıştır (Ayaşlı, 2011).[2]
Ayaşlı’nın kitabındaki genele ilişkin bazı sorunlar üzerinde duracaksak da özellikle Devrimci Yol hakkında yazdıklarına odaklanacağım. Bu arada, benim yazdığım “Darbeden Sonra Devrimci Yol 1980-1992” kitabına referans verilerek yapılan alıntı ve değerlendirmelerdeki sorunlar üzerinde de duracağım.
Ayaşlı kitabının girişinde, olaylar için “kendi zaman ve mekanlarından, dolayısıyla tarihsel ve sosyal bağlamlarından koparılmamalı” (s. 9) uyarısı yapmasına rağmen ele aldığı birçok olayı gerçekte içinde yer aldığı zaman diliminin dışında olmuş gibi değerlendiriyor. Yaptığı alıntı ve değerlendirmelerde kronolojiye özen göstermemiş olması da hatalı ve öznel bakış açısındaki yanlışları artırıyor. Yazı içinde örneklerini vereceğim… Yine Ayaşlı’nın aynı hatırlatmasında yer alan “kitap boyunca adı geçen örgüt ve bireylerin, kılavuz aldıklarını iddia ettikleri Marksizm ve Leninizmle kıyas içinde değerlendirildikleri akılda tutulmalıdır” (s. 9) ifadesi de gerçek durumu yansıtmıyor. Yaşar Ayaşlı, kendi düşüncelerinin “Marksizm-Leninizm” olduğunu düşünebilir tabii ki, ama olay, olgu ve düşünceleri, oldukça dar ve mekanik bir yerden bakarak değerlendiriyor.
“Manzara” devrimciler açısından önemli olan gizli örgütlenme, gözaltı/işkence süreçleri, cezaevi süreçleri, savunma gibi konular üzerinde duruyor. Ancak sorun şu ki, eğer doğru bir politik hattınız ve buna uygun bir örgütlenme tarzınız yoksa, söz konusu edilen önemli konuların hiç birisi devrimci hareketin gelişiminin ana sürükleyici halkası olamıyor. Bu önemli başlıklar ancak ülkeyi ve dünyayı doğru tahlil etme ve buna uygun strateji oluşturma, ülkedeki ana mücadele halkasını yakalama, uygun araçlarla müdahale ve buna uygun ittifaklar politikası geliştirme ile birlikte olduğunda mücadeleyi ilerletici oluyorlar. Tabii ki tersi de önemli oranda geçerli. Stratejik yaklaşımınız esasta doğru olduğunda da, faşizmin olduğu bir ülkede gizli örgütlenmenin temel gereklerini yeterince yerine getirmemişseniz, kadrolarınız için gözaltı ve işkencede direnme çizgisini sağlayacak bir bilinç ve mücadele güveni oluşturamamışsanız, önder kadrolarınızın çoğunluğu işkence sınavından başarısız geçmiş ve örgütsel yapının hızlı çözülmesine, diğer kadroların ve kitlelerin devrimcilere güveninin zayıflamasına yol açmışsa, cezaevinde direnişçi tutumunuzda önemli eksikler varsa, mahkeme savunmalarını aşırı kendini korumacı bir çizgide yapmışsanız siyasal başarısızlıkta önemli bir payınız var demektir. Yine de şunu ifade etmek gerekir ki, esas olan burada söz konusu edilen iki yanın birden tutarlı ve güçlü şekilde oluşturulmasıysa da, önceliğin doğru siyasal stratejide olması gerekir. Ayaşlı ile bu noktada ayrı düşünüyoruz. Ayaşlı, kendi içinde bulunduğu örgütlenmenin perspektifinden hareketle, manzarayı ikincil önemdeki meseleleri birincil düzeye taşıyarak, küçük bir pencereden ele alıyor. Bu ele alış doğrultusunda da olguları birbirine karıştırıyor.
Ayaşlı’nın olay ve olguların ele alışındaki önemli sorunlardan bir tanesi kronolojik sırası önem taşıyan olguları zamansal olarak alt üst ederek ele alması. 1974-80 gibi oldukça hızlı ve yoğun bir dönemde bir siyasal saptamanın veya örgütsel bir adımın 1976’da yapılmasıyla 1979’da yapılması arasında önemli fark ortaya çıkar. Ayaşlı bunları göz ardı etmeyi tercih ediyor.
Yine Ayaşlı’nın döneme ilişkin olarak hem beklentileri hem de çözümlemeleri çok öznel, yani nesnel gerçeklikle ilişkisi zayıf, olaylarla ve olgularla uyuşmuyor.
Ayrıca Ayaşlı’nın yazdıkları değerlendirilirken, uzaylı bir gözlemcinin gözlemlerini değil, kendisinin de sözünü ettiği dönemin bir aktörü olan ve o zamanki yaklaşımlarının diğerlerinden daha doğru olduğu iddiasıyla konuyu ele alan bir yazar olduğu da göz önünde tutulmak, yapılanlar ile yapılamayanlar bu kıstasla da değerlendirilmek durumundadır.
Şimdi iddialar üzerinde teker teker duralım.
12 Mart karşısındaki mücadelenin yenilgisi sonrası döneme ilişkin olarak “Manzara”daki tespitlerin bazıları üstünde durmakta yarar var.
Ele alacağımız eleştirilerden ilki “12 Mart sonrasında nedamet getirenlerin eleştirisinin yapılmaması, konunun üstünün örtülmesi” olarak özetlenebilir. Bilindiği gibi Kızıldere ve 6 Mayıs sonrasında THKP-C ve THKO tutukluları içinde önemli bir yılgınlık dalgası ortaya çıkmıştır. Özellikle İrfan Uçar, Münir Ramazan Aktolga, Yusuf Küpeli gibi (eski) THKP-C’lilerin bir bölümünde “biz emperyalizmin oyununa geldik, Türkiye’de aslında Abdülhamit ve Demirel ilericidir” şeklinde özetlenebilecek bir savrulma ortaya çıkmıştır. Ayaşlı THKP-C’nin sonraki devamcılarını, “nedamet getirenler” olarak tanımladığı bu kesimi açık şekilde eleştirmeyerek, bu düşüncenin etkinliğini sürdürmesine olanak vermekle eleştirmektedir.
12 Mart sonrasında yeniden toparlanılırken bu sapkınlıkla etraflıca hesaplaşmak, mirasçılarının ilk gündem maddeleri arasında yer alması gerekirken, Mahir Çayan çizgisine ve geleneğine sahip çıkanlar dışa taşırmadan kendi içlerinde tartışmakla yetindiler. Kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla, THKP-C içindeki ayrılıklar yokmuş veya önemsizmiş gibi davranıldı. Cephe kökenlilerin tarih yazımlarında ne Yusuf Küpeli ne Münir Ramazan Aktolga ne de Bingöl Erdumlu hakkında örgütten atılmalarına dair suçlayıcı/açıklayıcı ifadeler (son yıllarda özet değinmeler sayılmazsa) yer almaz. Hemen hiçbiri olup bitenler üzerindeki örtüyü kaldırmaya yanaşmadı. (s. 22)
Ayaşlı burada “Manzara”yı eksik/çarpık sunmanın bir örneğini veriyor. Kitap çalışmasını yaparken tüm DY külliyatını taramış olması beklenmeyebilir ama hiç olmazsa “Bildirge’de bir şey yazmışlar mı acaba?” diye düşünüp bakması beklenirdi. Eğer Bildirge’ye baksaydı şu ifadeleri ve devamındaki değerlendirmeleri görecekti:
1972 Martında oligarşiden yenen ağır darbeler ile birlikte “dışarda” herşeyin bittiği koşullarda “içerde” yenilginin getirdiği bulanıklık yaşanmaya devam etti. 12 Mart döneminin yılgınlık ortamı “dışarda”ki bölünmenin bir uzantısı olarak en çarpıcı biçimlerine kadar derece derece hapishanelerde yankı buldu. 40 yıllık oportünist-revizyonist tezler “yeniden” keşfedilmeye koyulunurken, (ve de kimi zaman “doktorda” kimi zaman da Ali Gevgilili gibi burjuva ideologlarında büyük sırlar keşfedilebilirken) bir bakıma yenilginin etkileri “içerde” ideolojik-teorik alanda da ortaya çıkmakta idi. (Devrimci Yol Bildirge, s. 25)
Gerek Bildirge’de gerekse de Devrimci Yol dergisinde geçmiş değerlendirmesi ile ilgili çıkan yazılarda (örn. Kızıldere’nin Yıldönümünde Geçmiş Değerlendirmelerine İlişkin Bazı Noktalar. Devrimci Yol, S. 17, 1 Mayıs 1978) Küpeli, Aktolga, Uçar gibi döneklerin isimleri de anılarak hem 71-72 döneminin yılgın ve dönekleri eleştirilmekte hem de 1974 sonrası yapılan bazı eleştiriler bu döneklerin eleştirileriyle benzerlikleri nedeniyle eleştirilmektedir. Bu örnekler “kol kırılır yen içinde kalır” ve “suçlayıcı/açıklayıcı ifadeler yer almaz” ithamlarını boşa düşürmeye yeterlidir.
70’ler solunun teorik düzeyi üzerinde duracağımız bu bölümde önce Ayaşlı’nın yaptığı bir değerlendirmeyle başlayalım:
Türkiye sosyalist hareketinin tarihi incelendiğinde, Marksist-Leninist öğretinin ilkelerine yakın durduğunda güçlendiğini, ondan uzaklaştığında cılızlaştığını ve marjinalleşerek acınası duruma düştüğünü, hatta ılımlı kanallardan düzene karıştığını göstermektedir. (s. 295)
Ayaşlı’nın bu tespiti hem Türkiye tarihine hem de Ayaşlı’nın kitap boyunca Türkiye soluna ilişkin yaptığı değerlendirmelere uymuyor. Türkiye sosyalist hareketinin ilk olarak güçlendiği 1961-69 dönemi ML’nin etkisinin çok zayıf olduğu bir dönemdir. Öte yandan Ayaşlı sol dalganın daha da büyük olduğu 1974-80 döneminde kendilerinin küçük ve etkisiz örgütü dışında ML görmüyor ama sol hareket güçleniyor. Gerçekte ise, Ayaşlı’nın değerlendirmesinden bağımsız olarak, 1970’lerde Türkiye’de Marksizm ve Leninizm’in etkisi güçlenmiş, sosyalist solda ve hatta Kürt yurtsever hareketinde, en azından söylemde, hakim hale gelmiştir. Dünya genelinde SBKP ve ÇKP/AEP’den esen şablonlaştırma, çarpıtma, içeriğini boşaltma, reformistleştirme eğilimlerine rağmen Marksist ve Leninist düşünceler Türkiye topraklarında ilk kez bu dönemde nispeten geniş kitlelere ulaşmıştır.
Döneme ilişkin ileri sürülen ve cevaplanmasında yarar gördüğüm bazı iddialar da şu ifadelerin içinde yer almaktadır:
Darbecilerin en seçkin, en birikimli devrimci önderleri fiziken veya manen imha etmeleri, önderlik düzeyinde ciddi bir boşluk yarattı. Parlamentarist-yasalcı kanat az bir fireyle kaldığı yerden yola devam etti. Devrimci kanattakilerse liderlik düzeyinde oluşan boşluğu bir adım geri atarak, “74 Affi”yla dışarı çıkan ikinci-üçüncü sıradaki kadrolarla doldurmak zorunda kaldılar. Eskinin devamı iddiasındaki yeni oluşumların kumanda odasındakilerin çoğu (reformist, parlamentarist kanat hariç) önceki dönemin teorik düzeyinin gerisindeydi. (s. 13-14)
Burada özellikle üstünde durmak istediğim iddia “yeni dönemin önderliklerinin önceki dönemin teorik düzeyinin gerisinde kaldığı” iddiasıdır. Bu iddia Ayaşlı’ya has bir iddia olmayıp, döneme ilişkin yazan değişik yorumcularca tekrarlanarak tartışılmaya gerek duyulmayan bir gerçek durum gibi sunulmaktadır ancak sorunlu, yanlış bir iddiadır.
Tartışmayı önemsediğim ana iddiaya geçmeden, kısaca, diğer yan iddialar üzerinde durmakta yarar var. Öncelikle, 12 Mart döneminde devrimci hareketin o dönemdeki “en seçkin, en birikimli devrimci önderlerinin fiziken” imha edildikleri ve bunun ciddi bir boşluk yarattığı bir gerçekliktir. Parlamentarist-yasalcı kanadın az bir fireyle yoluna devam ettiği, devrimci kanattakilerin ise liderlik düzeyinde oluşan boşluğu, 74 affı ile dışarı çıkan kadroların doldurduğu ve bu kadroların bir kısmının önceki dönemin “ikinci-üçüncü sıradaki kadroları” olduğu da doğrudur. Ancak yine de meselenin ele alınışı “teorik düzeyin geriliği” iddiasıyla birlikte yanlıştır. Elbette ki Mahir, Hüseyin Cevahir, Ulaş, Deniz, Hüseyin İnan, Yusuf, Sinan Cemgil, İbo seviyesinde öncü kadrolar çok sık çıkmazlar. Ama ideolojik politik önderlik yapan bu türden kadrolar bir kere yolu açtıklarında sonrakilerin yolları da kolaylaşmış olur. Öte yandan devrimci mücadele statik bir mücadele değildir. İnsanlar gelişirler, tecrübe kazanırlar, teorik birikimlerini artırabilirler. Bir dönem “ikinci-üçüncü sıradaki kadrolar” olanlar, tutarlı ve istikrarlı gelişmeleri ve cesaretleriyle, 1-2 yıl içinde öndeki kadrolar olabilirler. Söz konusu dönemde sadece cezaevinden çıkanlar değil darbe döneminde dışarıda kalanlar içinde de çok hızlı gelişim gösteren kadrolar ortaya çıkmıştır. 1970 yılı sonlarında, Mihri Belli’yle bağlar koparılarak yeni bir devrimci hareket oluşturulurken, Mahir Çayan’ın ve birlikte hareket ettiği devrimcilerin aktif mücadele geçmişi 5-6 yıldır. Bu sürenin ilk yılları da Türkiye’deki Marksist bilgi birikiminin zayıflığı nedeniyle ağırlıklı olarak Kemalist etkilenmelerin yoğun olduğu bir ortamda geçmiştir. 1971 sonrasında mücadeleyi sürdüren ve mücadeleye yeni katılan kuşak ise ideolojik alanda Kesintisizler’in yazılmış olduğu, pratik alanda devrimci politikanın ete kemiğe bürünmüş olduğu bir ülkede mücadeleye girmiş olmanın avantajlarını taşımaktadır.
Peki “ikinci-üçüncü sıradaki kadrolarla doldurmak zorunda kaldılar” şeklindeki küçümseyici ifade kimin için kullanılmaktadır? THKO’da Mustafa Yalçıner, Gökalp Eren gibi kadrolar THKO’nun kurucu kadrolarındandır ve 1974 sonrasında da THKO-GMK/Halkın Kurtuluşu ekibinin kurucularındandırlar. Kurtuluş’u oluşturan kadrolardan İlhami Aras, P-C’de Genel Komite düzeyinde adı geçen bir kadrodur. Ayaşlı’nın da içinde olduğu “Basın Yayın Komünü” ekibindekiler Denizli Ziraat Bankası soygununu yapmıştır ve hayattadır. Söz konusu ifade esas olarak Devrimci Yol’a öncülük eden kadrolar için kullanılıyor gibi görünmektedir ve doğruluk payı vardır. Oğuzhan Müftüoğlu, kendi anılarında da belirli bir mütevazılıkla aktardığı gibi, THKP-C’nin en önde gelen kadrolarından değildir. Nasuh Mitap, Ali Başpınar ve Devrimci Yol’da yer alan diğer P-C kökenli kadrolar ise daha da geride yer almaktadır. Ancak siyasal mücadelede de “eşitsiz gelişim” olmaktadır. Bir dönemin ileri kadroları geride kalırken başkaları daha doğru politik önderlikler geliştirebilmektedir. Eğer mesele “birinci sıradaki kadro” meselesi olsaydı 1974-80 döneminde, az olsa da, önceki dönemin bu sıradaki kadroları vardı ama mücadeleye katkıları sınırlı olmuştur.
Teorik gerilik iddiası, 1970’li yıllar hakkında yazanların bir kısmı tarafından tekrarlandığı için tartışılmaz bir doğru gibi görünüyor. Oysa bu iddia “yanlış” en azından “tartışmalı”dır. Türkiye sosyalist hareketinin tamamı için doğru değildir ve özellikle de Devrimci Yol bu iddiayı yanlışlayan bir örnektir. Yine de tartışmaya değer bir iddia olarak üzerinde durmayı yararlı görüyorum.
Ayaşlı, daha önce yayımlanan “Yeraltında Beş Yıl. 12 Eylül Anıları” kitabında Osman Yaşar Yoldaşcan’ın zaman içindeki gelişimini anlatırken şöyle yazıyor:
… profesyonel devrimciliğin zirvesine 1971-73 yıllarında varıldığını, ondan sonrasının gerilemeye tekabül ettiğini söyleyenlere asla katılmam. Sadece 1968-71’i yaşamış bir devrimcinin, hem onu hem de 1974-80 yükselişini yaşamış bir devrimciden üstün olması diyalektiğe aykırıdır. (Ayaşlı, 2011, s. 64)
Ayaşlı’nın buradaki değerlendirmesi, tekil düzeydeki devrimciler için her durumda geçerli olmamakla birlikte, devrimci hareketin genel düzeyi göz önünde tutulduğunda doğrudur. Ancak Ayaşlı “teorik düzey” söz konusu olduğunda “önceki dönemin teorik düzeyinin gerisinde” olma iddiasını ileri sürmektedir.
Manzara’dan alıntıladığımız paragrafın bu konuyla ilgili bölümünü yeniden aktaralım:
Eskinin devamı iddiasındaki yeni oluşumların kumanda odasındakilerin çoğu (reformist, parlamentarist kanat hariç) önceki dönemin teorik düzeyinin gerisindeydi. (s. 13-14)
1960-80 dönemi Türkiye sosyalist hareketi üzerine Haluk Yurtsever de benzer tespiti solun geneline yayarak yapıyor[3]:
1960-1971 döneminin YÖN ve TİP örneklerinde kendini gösteren bir başka özelliği solun nicel gücünün çok ötesinde ve ilerisinde bir entelektüel, kültürel ve siyasal etkiye sahip olmasıydı. Öyle ki, sol zaman zaman ülke gündemini belirleyebiliyor; burjuva siyaset yelpazesinin dizilişinde etken oluyor, toplumsal bir etki ve tepki yaratabiliyordu. 1974’ten sonra ise, genel olarak solun entelektüel ışıltısında ve etkisinde ciddi bir düşüş yaşandı. Örgütler önder ve militan kadrolarıyla, orta ve ortalamacı bir profil gösterdiler. (Yurtsever, 2008, s. 177)
Ayaşlı’nın iddiasında ise daha daraltılmış bir kapsam var. Kimin kast edildiğini netleştirelim. Öncelikle “eskinin devamı iddiasındaki yeni oluşumlar”, sonrasında ise “reformist, parlamentarist kanat hariç” denilerek daha spesifik bir kesim tanımlanıyor.
Bu konuda öncelikle belirtmek gerekir ki, dünya genelindeki sosyalist hareketin krizi 1970’li yıllarda SSCB ve Çin/Arnavutluk gerilimiyle giderek belirgin hale gelmekteydi. 1971 öncesinde bu odaklar arasında bir ayrılık olmakla birlikte bu ülkeler arasındaki ve onların ülkelerdeki taraftarları arasındaki gerilim 1974 sonrasındaki kadar yükselmemişti. 1970’lerde sosyalist hareketin önemli kısmı Çin-Sovyet düşmanlığı baskılanması altında söz konusu iki odak tarafından ve her iki tarafın şablonlarıyla tartışma eğiliminde olmuştur ve bu durum ideolojik tartışmaları olumsuz etkilemiştir. Peki 1960’lar hangi açıdan daha ileriydi?
1960’larda Türkiye’de ilk defa uzun süre açık ve yasal çalışma olanağına sahip olan sosyalistler ilk defa kitlelerle buluşmuş olmakla birlikte halen TCK 141-142 baskısı, Marksist klasikler için yayıncılara verilen cezalar, Kürt sorununun ilk dönemlerde ancak Ezop diliyle konuşulabilmesi vb. gibi engelleri yaşamıştır. Sosyalist hareket bu yıllarda kısmen el yordamıyla ilerlemiştir. TİP’in parlamentarizmi aşamayan, MDD’nin Kemalistlere bel bağlayan ve işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesini geri plana atan bakış açısı ortamında genç militanlar geçmişten güçlü bir tecrübe aktarımı olmaksızın el yordamıyla ilerlemek zorunda kalmıştır. Dünya çapında sömürge ve ezilen halkların mücadelesinin esinlendirici etkisinin de katkısıyla genç devrimciler dönemin zincirlerini kırabilmişlerdir. İşçi sınıfının ve emekçi halkın Türkiye’nin somut şartlarına dayanan bağımsız ve devrimci stratejisinin adımları ancak 1970’e gelindiğinde atılabilmiştir. Dolayısıyla, 1974 sonrasının karşılaştırıldığı 1960’ların Türkiye sosyalist hareketi, aslında, sosyalist ve devrimci anlamda gelişkin bir teorik ve ideolojik biçimlenmeye sahip değildir. 1971-72 devrimci çıkışı bütün 1960’ların en önemli birikimini temsil etmiştir. 1974 sonrası süreç ise, yenilginin devrimci saflarda yarattığı kayıplar, yılgınlık ve savrulmalara rağmen bu tarihsel sıçramanın üzerinde gelişmiştir. 1971 sonrasında mücadeleye katılan binlerce genç, sosyalizm tartışmalarına “asker-sivil aydın zümrenin öncülüğü”, ATÜT, Türkiye’de işçi sınıfının olup olmadığı, “doğu sorunu” gibi başlıklardan çok daha ileriden başlamıştır.
1971 devrimci çıkışından 1974’e kadar olan dönemde öldürülen devrimcilerin sayısı 25 kadardır. 1971 devrimci çıkışına ideolojik ve politik olarak öncülük yapan kadroların bir kısmının öldürülmesine rağmen, 1960’ların kendisinden öncekilerden devraldığı deneyim birikiminden çok daha fazlasını taşıyan bir kısım devrimci 1974 sonrasına devredilmiştir. Bu durum teorik birikim açısından da geçerlidir.
Marksist klasiklerin 1960’larda çevrilip yaygın olarak okunmaya başladığı ülkemizde bunların özümsenme düzeyi zamanla ilerlemiştir. 1970’li yıllar temel eserlerin çoğunun artık çevrilmiş ve üstüne belli tartışmaların yapılmış olduğu yıllardır. Bu durum da “1970’lerin teorik düzeyinin 60’lardan geri olduğu” iddiasını geçersizleştiren bir faktördür.
1970’lerin 1960’lara göre bir farkı da, 1960’larda CHP’den daha solda, antiemperyalist yanlar barındıran, iktidarı devirmeyi hedefleyen bir Kemalist hareket var iken 1970’lerde bu hareketin düzen içileşmiş olmasıdır. Bu hareket, 1960’larda gençlik kitlelerini de etkilemiş ve gençlik hareketini bir sol cunta amacı doğrultusunda manipüle etmeye çalışmıştır. Dev-Genç’in 1969’da seçilen ilk başkanı Atilla Sarp, Genel Sekreteri Ruhi Koç, ayrıca deniz subayı Sarp Kuray gibi birçok gençlik önderi bu kesimle bağlantılıdır. 12 Mart muhtırası sonrasında bu Kemalist ve cuntacı hareket yenildi, ordu içindeki dayanaklarını iyice kaybetti, moralini ve iddiasını yitirerek 70’li yıllarda CHP’ye ve Cumhuriyet gazetesi gibi zeminlere doğru geri çekildi. 1960’ların soldaki canlı tartışmalarının önemli odaklarından birisi, Doğan Avcıoğlu’nda simgeleşmekle birlikte önemli Kemalist aydınları barındıran bu odak idi ve 71 sonrasında artık “radikalliğini” yitirmişti. Yine bu çevrelerin de etkisinde olan ancak sosyalist hareketle de teması olan aydınların bir bölümü de 12 Mart yenilgisi altında sosyalist hareketle mesafesini artırdı. Sonuçta sosyalist soldan 70’li yıllarda uzaklaşmış olanların önemli bir bölümü aslında Kemalist olan aydınlardı. Bu aydınlar kendi açılarından ülkenin düşünsel dünyasına katkı vermiş olsalar da Marksistler açısından “teorik gelişkinlik” örnekleri ortaya çıkaramazlar. “Kemalistlerin soldan uzaklaşması nedeniyle sosyalist hareketin teorik parlaklığı geriledi” diye düşünmek, dünyayı ve ülkeyi algılama ve açıklama konusunda sorunlu olan Kemalizm’e fazlasıyla bir teorik düzey atfetmek olur.
12 Mart sonrasındaki yenilgi ve yılgınlık ortamında, önceki dönemde devrimci saflarda yer alanların bir kısmı yılgınlık, teslimiyet, Abdülhamitçilik gibi savrulmalarla devrimci saflardan uzaklaştılar. Ancak bu kişilerin 12 Mart öncesinde de teorik bir liderliğinden söz etmek mümkün değildir. En ileri örnekler olan Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga’nın bazı yazıları olmakla birlikte Mahir Çayan’da simgeleşen teorik seviye ve ideolojik çizgiyi aşan bir konumda değillerdir.
Türkiye sosyalist hareketinin teorik seviye olarak en ileri kişilerinden olduğu yaygın kabul gören Hikmet Kıvılcımlı 1971’de kanser nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Ancak, özgünlüğüne rağmen 1970’ler Türkiye’sinde somut tahlil açısından aşılmış bir sosyalisttir. 1960’larda tartışmaların ön saflarında olan Aybar, Aren, Boran, Belli bu dönemde de hayatta ve siyasal olarak aktiftirler ancak 1974 sonrasında sosyalist hareket içindeki etkileri önceki döneme göre çok daha zayıftır. Bu durum onların teorik seviyelerinin gerisine düşüldüğünden değil onlar hem ideolojik hem pratik olarak aşıldığından dolayıdır.
1974 sonrasında solun 60’lara göre daha “halklaşması”, daha yoksul, daha az eğitimli devrimcilerin mücadeleye katılmasıyla ortalama teorik seviyenin düşmesinden ve önderliklerin de buna uygun şekilde ideolojik üretime yönelmelerinden söz edilebilir. Ama bu durum da ne önder kadroların teorik düzeylerinin düşüklüğü iddiasını ne de solun entelektüel ışıltısındaki düşüş iddiasını destekler.
Benim iddiam, Devrimci Yol’un “direniş komiteleri” üzerinden, o dönem mevcut sosyalizmdeki yozlaşmayla da araya mesafe koyan “geleceğin toplumunun nüvelerini oluşturmak”, işyeri komite ve konseylerine “işçi sınıfının yönetici sınıf olmaya hazırlanması” gibi işlevler yükleyen yaklaşımları dönem için teorik olarak ileri ve ideolojik açıdan cesur adımlardır. Böyle bir çıkışın “teorik olarak geri” genellemesi içerisinde kaynamasını doğru bulmuyorum. (DY’nin 83’te kuvvetli bir sivil toplumcu damarla çarpılmaya uğramasının ise bir yandan bu ideolojik adımların sindirilmemiş olması öbür yandan yenilginin ağırlığı altında yaşanan bir savrulmadan kaynaklandığını düşünüyorum.)
Peki bu dayanaksız iddialar hangi nedenle tekrarlanıp duruyor? Bunu net olarak tespit etmek zor olmakla birlikte bu iddia sahiplerinin bir bölümünün 1970’li yıllarda Türkiye solunda etkili olamayan odaklardan kaynaklandığını düşündüğümüzde “herkesi olumsuzlayarak kendi başarısızlığını temize çekme ihtiyacı” olduğu izlenimi oluşmaktadır.
Yaşar Ayaşlı’nın Devrimci Yol’a eleştirilerinde, üstünde durmanın yararlı olacağı konulardan birisi de Devrimci Yol’un örgütlenme ve devrim anlayışına karşı öne sürdüğü eleştirilerdir.
Sadece Cephe geleneğinin değil, Türkiye solunun en fazla taraftara sahip grubuydu. Sağlıksız büyümesi hesaba katılmazsa, hanesine yazılması gereken bir başarı örneğidir bu. Herkesi geride bırakan gelişmesini, Mahir Çayan mirasını saymazsak, biraz da son derece verimli üniversite ortamını iyi değerlendirmesine borçludur. Büyüme dinamiğinin sırrı, sınıf karakterinde ve Marksizm-Leninizmi en iyi uygulayan olmasında değil, ideolojik sınırlarının belirsizliğinde, kadrolarını ve taraftarlarını dönüştürmek için hem onlara fazla bir şey vermemesinde hem de onlardan fazla bir şey istememesindedir. (s. 68)
Ayaşlı, bu pasajda başka pek çok eleştiricinin yaptığından bir farklılıkla, Devrimci Yol’un gelişmesini “sadece Mahir Çayan’a saygıyı örgütleme” kolaycılığına kaçmıyor, hiç olmazsa “son derece verimli üniversite ortamını iyi değerlendirmesi”ni de bir faktör olarak değerlendiriyor. Bu değerlendirmede önemli bir haklılık payı vardır. Gerçekten de Devrimci Yol üniversite ortamını iyi değerlendirmiş ve ilk başladığı zemin olan gençlik hareketinden ülke genelinde bir siyasal harekete sıçrama noktasında üniversitelerde kazandığı etkinliğin yanında buralarda gelişen kadroları ülkenin dört bir yanına göndererek örgütlenmesini güçlendirmiştir. Ama Ayaşlı bu doğrunun ardından Devrimci Yol’un gelişmesini “ideolojik sınırlarının belirsizliği”, “kadrolarını ve taraftarlarını dönüştürmek için … onlara fazla bir şey vermemesi” ve “onlardan fazla bir şey istememesi”ne bağlıyor. Bu ve benzeri fikirler bu yazıda ele aldığımız kitapta Ayaşlı tarafından dile getirilmiş olmakla birlikte, 80’lerden bugüne çok sayıda kişi tarafından da dile getirilmiştir. Örneğin 1986 yılında Adem Kalfa imzasıyla “Türk Solu, Dünü, Bugünü” isimli bir kitap yayımlayan Mihri Belli, Devrimci Yol’un antifaşist mücadeledeki militanlığına saygısını ifade ettikten sonra, şöyle yazmaktadır:
Ancak, örgüt tabanının sınıfsal bileşiminden ötürü (ne işçi, ne köy emekçisi hatta ne de gerçek anlamıyla öğrenci olmayan, kendisi dağınık ve durmadan dağınıklık üreten bir gençlik tabanıdır bu), yalnızca sola dayatılan koşullara boyun eğerek etkinliklerde bulunabilen, askeri darbe sonucu bu koşullar kalkınca açık faşizmin gerektirdiği mücadele biçimlerine kendini anında uydurma yeteneğinden yoksun, siyasi çizgisi bulanık teorik temeli eklektik, dolayısıyla çok önemli iç çelişkileri olan laçka bir örgüttü Dev-Yol. Bu da doğaldı. Tabanının sınıfsal bileşimi esas olarak üretim ve eğitim dışı gençlik kesiminden oluşan bir örgüt ancak bu kadarlık olabilirdi. (Kalfa, 1987, s. 23-24)
Bu yazımızın odağında Mihri Belli’nin eleştirisi olmadığı için bu paragraftaki ve diğer bölümlerdeki yanlışlar üzerinde ana metinde durmayıp “siyasi çizgisi bulanık teorik temeli eklektik” iddiasına dikkat çekmek istiyoruz. [4] Ayaşlı ve Belli gibi yazarların “ideolojik sınırların belirsizliği”, “siyasi çizgisinin bulanık olması” gibi iddiaları ancak kendilerinin görme gücündeki bulanıklığı, kafalarındaki şablonların dışında kalan düşünceleri anlama güçlerinin zayıflığını göstermektedir. Oysa Devrimci Yol’un çizgisi o dönemdeki sosyalist sol içinde oldukça belirgin şekilde iç ve dış tutarlılığa sahiptir. Devrimci Yol, Mahir’in Kesintisizler’de çizdiği çerçevenin üstüne, sapma ve bunalım içindeki sosyalist sistemin eleştirisini, sosyalizmin bürokratikleşme ve yozlaşmasına karşı önerileri, kadrolaşma için geliştirilen düşünceleri eklemiştir.
Gelelim “Büyüme dinamiğinin sırrı, … kadrolarını ve taraftarlarını dönüştürmek için hem onlara fazla bir şey vermemesinde hem de onlardan fazla bir şey istememesindedir.” iddiasına. Soralım: “Bir devrimci hareket veya örgüt taraftarlarını dönüştürmek için onlara ne verir?” İdeoloji (bütünsel bir bakış açısı), çalışma tarzı, eylem biçimi verir. Peki bunların verilip verilmediğini nasıl anlarız? Kaç sayı dergi çıkarıldığıyla mı, kaç tane kitap yayımladığıyla mı, kaç tane eğitim çalışması yaptığıyla mı? Bunlar da anlamlıdır ama esas olarak sonuçlardan görmek mümkündür. Yani kadrolar ve taraftarların mücadeleye ne kattıklarından anlaşılır. A ve B grupları aynı toplum kesimlerini kazanmaya çalışıyorsa bu kesimlerin mücadeleye ne kadar katkı verdiklerine bakarak örgütün onlara ne verdiğini anlamak mümkündür. Devrimci Yol, oligarşinin 1970’lerde kurumsal faşizmin bir uzantısı olarak sivil faşist çeteler eliyle ülkedeki ilerici kitle hareketlerini bastırma, onları pasifize etme çabası karşısında mücadelenin koç başı olmuştur. Bu mücadele de uzaydan gelen desteklerle değil değişen, dönüşen, canını ortaya koyan insanlarla verilmiştir. Ülkenin en iyi üniversitesinden iyi ve başarılı bir mühendis, mimar vb. olma hayaliyle ODTÜ’ye gelmiş yüzlerce üniversite öğrencisi herhangi bir siyasal bilinç almadan mı söz konusu gelecek hayalini bir yana bırakıp ülkenin değişik bölgelerine dağılarak örgütlenme çalışmasına girişmiş ve üstelik bu çabalarında önemli ölçüde başarılı da olmuştur. Ülkenin dört bir yanında yoksul köylüden, gecekondudaki yoksula (ki önemli kısmı işçi veya işçi adayıdır), kamu çalışanından sendikalı işçiye toplam sayıları on binlerce olan taraftar ve kadro, faşizmin olduğu bir ülkede ön cephede mücadele etmiştir. Kısacası durum şudur: Sözü edilen örgütlenme piyangodan çıkmamıştır, kitlelere dönemin en kritik konusunda politika götürülerek, bunlar uygulanarak, mahallelerde gece nöbetleri tutularak, okula gitmeye çalışan öğrencilere silahlı koruma sağlanarak, gerek görüldüğünde faşist odaklara karşı saldırı eylemleri yapılarak, yoksul halkla birlikte gecekondu ve onlara yol yapılarak, kitleler mücadele içinde teorik ve pratik açıdan eğitilerek sağlanmıştır. Halkın en yiğit evlatlarına sunulan bu politika karşılık bulmuş onlardan binlercesi de kadro adayları olmuştur. Devrimci Yol’un kitle ve kadrosundan neyi isteyip neyi istemediğinin en net dökümü devrim şehitlerinin listesindedir. Kendi küçük örgütlenmesinin dışında bir model bilmeyen, terazisi ve dirhemi kendince olan bir anlayış ülke çapında verilen bu mücadeleyi anlamaya çalışmak yerine her şeyi, ağırlıklı olarak iç ilişkilerine odaklanmış olan kıstaslarla tartmaya çalışarak yanlış kriterler uygulamaktadır.
Yine kadrolaşma konusunda şöyle bir eleştiri getirmektedir:
Binlerce, on binlerce kadro ve aktif elemanı ve yaygın kitle desteği olan Türkiye’nin en kalabalık devrimci grubunun, parti kuracak durumda olmadığını söylemesi, büyümeyi, ideolojik-siyasi yetkinleşme ve parti kadrosu yetiştirmenin önüne koymasından dolayıdır. (s. 72)
Diğer yerlerde olduğu gibi, sürecin başıyla sonunu karıştıran, içinde yaşanan nesnel durumu gözetmeyen bir değerlendirme. Devrimci Yol, sürecin başında (1975) henüz en kalabalık grup olmak bir yana ülkenin birçok yerinde ilişkisi olmayan, ağırlıkla gençlikten oluşan ve yola Devrimci Gençlik’le çıkan bir çevredir. Kalabalık olma durumu süreç içinde kazanılmıştır. Yaşar Ayaşlı ve arkadaşları da aynı dönemde Türkiye’de ve siyasal mücadelenin içindedirler. Anlaşıldığı kadarıyla derin bir Marksizm-Leninizm bilgisiyle donanmış, profesyonel devrimciliğe dayalı bir çevreymişler, kitle hareketleri de oldukça canlıymış ama (hay aksi!!!) kitleler yanlışlıkla Devrimci Yol saflarında yer almışlar. Devrimci Yol’un örgütlenmesinde nitelik sıçraması oluşturabilme açısından yetersizliğinin aşikar olması, dönemin siyasal ihtiyaçlarını algılayamadığı için çok daha zayıf örgütlülük düzeylerinde kalan yapıların sanki doğru bir çizgi oluşturmuş gibi görülmesine neden olmamalıdır.
Yine kadrolaşma ve örgüt bahsinde Ayaşlı, Taner Akçam’ı da kendi iddiasına tanık olarak göstermektedir:
Taner Akçam daha açık sözlüdür:
“Biz aslında öyle tahmin edildiği gibi bir örgüt değildik. Ne Merkez Komite vb. organlarımız vardı, ne de üyelik prensibimiz. Her ne kadar ‘üst’ düzeylerde çok sıkı Leninist kurallar geçerli idiyse de [bu doğru olsaydı kendisi tepede olmazdı, YA] her isteyenin katılabildiği bir harekettik biz … ” (s. 73) (Alıntı Can Dündar, Sol Geçmişiyle Hesaplaşıyor/4. Bölüm)
Ayaşlı, Taner Akçam’ın bu söyleşisinden çokça yararlanmış. Ancak Akçam’ın 1983’ten itibaren yaşadığı savrulmayı ve bu röportajı verirken de yeni dünya görüşüyle olaylara baktığını unutuyor. Yani burada Ayaşlı bir Devrimci Yol yöneticisinin tanıklığına başvurmuş olmuyor, bir liberalin iddiaları üzerinden devrimci bir yapıyı değerlendirmeye çalışıyor ve yanlış yapıyor.
Ayrıca önemli bir mesele de Taner Akçam’ın Türkiye’deki örgütlü yaşamının 1976 ortalarına kadar sürmüş olmasıdır. Söz konusu tarihte Taner Akçam, DG Yazı İşleri Müdürü olmasından dolayı tutuklanmış, bir süre tutuklu kaldıktan sonra Mart 1977’de cezaevinden firar etmiş, bir süre DG/DY ilişkileri içinde saklandıktan sonra yurtdışına çıkarılmıştır. Taner Akçam’ın tutuklandığı 1976 yılı başlarında Devrimci Gençlik grubu yeni oluşmuş bir gruptur. Sonraki süreci tabii ki takip etmiştir ve örgütlenmenin giderek daha organize ve daha tanımlanmış bir yapıya dönüştüğünü bilir. Kendisinin öncülük ettiği 1981-82’deki Toparlanma Süreci gayet “örgüt” olarak yürütülmeye çalışılmıştır. Taner Akçam alıntı yapılan pasajda, gerçekte olanı değil kafasındaki yanlış bilgiyi yansıtmaktadır.
Ayaşlı’nın yazısı devrimciliğe ilişkin bazı genel doğrular içeriyor:
Kadroların sağlamlığı sosyalist ideoloji ve örgüt bilinci ile donanmalarına, devrimci eylemle yoğrulmalarına, davaya sadakat, cesaret, disiplin, sorumluluk duygusu gibi özellikler edinmelerine bağlıdır. (s. 74)
Ayaşlı genel doğruları tekrarlamakla kalmıyor bu özelliklerin muhatabında (Devrimci Yol kadrolarında) olmayıp kendilerinde (TİKB kadrolarında) olduğunu iddia ediyor. Orada durmak gerek… TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum. Ancak kadronun iyiliğinin kitle ilişkileri kurup geliştirebilme, bu ilişkiler içinde yeni kadrolar çıkarabilme, siyasal mücadelenin ülke çapında gelişmesini sağlayacak politikalar geliştirip bunları uygulayabilme gibi yanları da var. Bu açılardan açıkça başarısız olan bir yapıyı tek boyutlu şekilde tüm politikanın önüne koymak doğru değildir. Devrimci Yol’un Nizamettin Orhangazi, Necdet Erdoğan Bozkurt, Şehittin Tırıç, Ali Uygur, Mine Bademci, Özgüç Tuncay, Ayşe Makar, Behçet Dinlerer, Erkan Uzuneminağaoğlu, Ali İhsan Özer, Ahmet Uzun, Veli Eskiili, Zekeriya Aydemir, Soner İlhan, Selim Martin, Ensar Karahan, Veysel Güney, Mustafa Özenç, Gökalp Çiftçioğlu, Erdinç Coşkun, Orhan Keskin, İlhan Durmuş, Cavit Kaya, Ayhan Gökvelioğlu, Ahmet Pehlivan, İbrahim Levent, İlyas Has, Hıdır Aslan, Ali İşçi, Fikri Sönmez, Recep Demir ve devrim mücadelesinde yaşamını kaybetmiş daha yüzlerce kadroyla, yaşamını kaybetmeyen ama mücadeleyi en zor koşullarda sürdürmüş olan kadroları çıkarmış bir yapı olduğunu yok sayarsak, Ayaşlı’nın yazdıkları oldukça doğru şeyler. Ama bunları yok sayma yaklaşımını Ayaşlı’ya bırakalım, biz gerçekleri yok sayamayız…
Devrimci Yol’un örgütlenme yapısının önemli eksikler barındırdığı darbe sonrasındaki yenilgide görülmüştür. Devrimci Yolcular bu meseleleri tartışmalıdır ve tartışmaktadır. Devrimci Yol “partileşme süreci”ni tamamlayamadığını ifade etmiştir. Partileşme sürecinin yeterince iradi ve sistematik şekilde ilerletilmediği de doğrudur. Ancak, Devrimci Yol’un eksiklerini kendi siyasal başarısızlıklarına kalkan yapıp, ideolojik, politik ve örgütsel olarak başarısız yapıların idealize edilmesinin Türkiye devrimci hareketine hiçbir yararı yoktur. Üstünde durulması gereken mesele, Devrimci Yol’un yakaladığı şekilde bugünün ana halkasının yakalanması ve Devrimci Yol deneyiminde yaşanan eksiklerinin giderilmesi meselesidir.
Devam edecek.
[1] Ayaşlı, Yaşar. 2025. Türkiye Solundan Manzaralar. 12 Eylül’de Yenilenler Üzerine Tarihsel Bir Deneme. İstanbul: Belge Yayınları. Yazıda bu kitap kısaca “Manzara” olarak anılacak ve yapılan alıntıların yalnızca sayfa numaralarına yer verilecektir.
[2] Ayaşlı, Yaşar. 2011. Yeraltında Beş Yıl. 12 Eylül Anıları. İstanbul: Yordam Kitap
[3] Yurtsever, Haluk. 2008. Türkiye Solu 1960-1980. Yükseliş ve Düşüş. İstanbul: Yordam Kitap
[4] Yine de bu paragraftaki sınıf tahlilinde yansıyan soruna da dikkat çekmekte yarar var. Devrimci Yol’un örgüt tabanının bileşiminin “ne işçi, ne köy emekçisi hatta ne de gerçek anlamıyla öğrenci olmayan” ve “esas olarak üretim ve eğitim dışı gençlik kesiminden oluşan” şeklinde tanımlanması gerçek olgulara tümüyle terstir. Mihri Belli’nin 1970’lerin başlarında THKP-C’lilerden koptuktan sonra, kişisel atılganlığı ve mücadeleci kişiliğine rağmen, Türkiye solu içinde etkili olamamasında gerçeklikle bağının kopukluğu da etkili olmuş olmalıdır. Belli, dolaylı olarak Devrimci Yol’un kitle tabanının “lümpen proletarya” olduğunu ima etmektedir. Elbette ki o dönemin “kitleselleşebilen” örgütlenmelerinin hemen hepsinin tabanında “lümpen proleter” unsurlar da var olmuştur. Bu kesimlerin bir kısmı örgütlü mücadele içinde dönüşmüş, bir kısmı ise 12 Eylül yenilgisinden sonra aslına rücu etmiştir. Ama Devrimci Yol’un kitle tabanının içinde çoğunluğun üniversite öğrencisi ve lise öğrencisi, öğretmen, memur (kamu çalışanı), mühendis-mimar, işçi, yoksul köylü olduğu görmek isteyen her göz için açıktır. Mihri Belli kendisinin kaba materyalizmi nedeniyle “sınıf tavrı” ile “siyasal tavır” arasında çok kısa mesafede, doğrudan ve otomatik bir ilişki kurmaya kendini zorunlu tutmakta ve somut gerçeği çarpıtmaktadır. Bu çarpıtmanın parçası olarak, içinden yüzlerce devrimci kadro çıkaran ODTÜ’lüleri, erken yaşta eli ekmek tutması için hızla öğretmen olmak isteyen yoksul aile çocuklarının yoğunlukta olduğu Erkek Teknik Öğretmen Okulu’nun öğrencilerini, bir somun bir miktar peynirle bir haftayı geçirmeye çalışan Artvinli lise öğrencilerini “öğrenci” saymamayı; kendi ailesinin tarlalarında çiftçilik ve hayvancılık yapıp iş buldukça ücretli işlerde çalışan yoksul köylü gençlerini “köy emekçisi”, gecekondularda yaşayıp atölyelerde, inşaatlarda çalışan genç işçileri “işçi” saymamayı vb. tercih etmektedir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.