Öcalan’ın demokratik/komünal toplum’unda ücretli köleliliğin, özel mülkiyetin, sermaye ve devlet diktatörlüğünün, aşiretlerin, tarikatların, mevcut düzenin bilumum sacayaklarından hiçbirinin kaldırılması yok. Yalnızca demokratikleştirilmesi var ki, aşiretlerin, tarikatların dahi demokratikleştirilmesi istemi varken, işçilerin çalışma koşulları açısından en temel, en basit iyileştirme ve demokratikleştirme istemi bile yok. Demokratik komünalitede, aşiretlere, tarikatlara, din ve mezheplere herkese yer var, bir işçilere işçi olarak, sınıf olarak yer yok

Öcalan Perspektifi üzerine Marksist eleştiriler (I)’den devam
“Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum. Marksizm’i gözden geçirmeyi, bu kavramı yerine ikame etmeyi daha doğru buluyorum. Yani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir. Marksizm’in bu sınıf ayırımına dayalı çatışma teorisi, reel sosyalizmin çöküşünün ana nedenidir. Eleştirmeye bile gerek yoktur. Ama nedenlerinin başında, bu sınıf ayrımına dayalı sosyolojiyi inşa etmeye çalışması gelir.”
“Dikkat edelim öyle bildiğimiz sınıf yok, klandan sınıf doğmaz. Köleye de sınıf demek saçmadır. Marks da bu hatayı işliyor. İşçi denilen de aslında bir köledir. Hani bu köle hiçbir devrim yapmış mıdır? Yapmamıştır. Marks buna bir devrim bahşetmek ister; işçi sınıfı uyanacak, sayısı büyüyecek ve bir devrim yapacak... Yok böyle bir devrim. Devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları. Marks bir avukatın oğludur, Lenin de öyle bir orta burjuva ailenin çocuğudur, Mao da öyledir. Yani işçi sınıfının, sınıf olarak örgütlenip yaptığı tek bir devrim yok. Bu bir ütopya, bir hayali görüş; gerçeği de yok. Yanlış bir anlayış ama köle diye bir grup var. Hem de çok yaygın, orta çağda, ilk çağda çok yaygındır. Başlangıçta da köle kadınlar, çocuklar var, ama bunlara sınıf demeye gerek yok. Erkek kastik katilin eki, uzantısı olarak varlar. Onlar kastik katilin organları, cinsel objeleri, işlerini yapan köleleridir. Tapınak yapar, üretim yaparlar. Herhangi bir hak şurada kalsın, yaşam hakları efendinin elindedir. Mısır'da Firavunlar kölelere midelerini çalıştıracak kadar gıda veriyorlar. Kölelerin tek işi günün yirmi dört saati çalışmak. Kölenin sınıfı da, sendikası da olamaz.”
Yeni toplumun başlıca toplumsal temsilcisi (kurucusu, öznesi, belirleyicisi) kim olacak? Biz Marksist komünist devrimcilere göre işçi sınıfı. Narodniklere göre köylülük; küçük burjuva halkçılığın sonraki versiyonlara göre bu, kent ve kır küçük burjuvazisi, aydınlar, öğrenciler diye de çeşitlenebilir. Öcalan’a göre ise aşiretler, tarikatlar, din ve mezhepler, etnisiteler.
Marksist yaklaşım, kapitalizmin kendi kendisiyle çelişen gelişimi ölçüsünde (ve dolayısıyla kendi kendinin engeli olan gelişimi ölçüsünde), üretimin, emeğin, yeniden üretimin, bilginin, bireyin ileri toplumsallaşma niteliği temelinde, kapitalizmi yıkacak proleter devrim potansiyeline ve kapitalizmden çok daha gelişkin bir gelecek toplum ufkuna dayanır.
Narodnizm devrimci demokratik olduğu klasik biçimiyle köy komünlerine dayanır. Halkçılığın devrimci demokratik olduğu diğer klasik biçimleri de, henüz doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin içinde olmayıp (en azından kapitalist üretim ve piyasa ilişkilerinin henüz tam hakim olmadığı) ve bununla çelişkisi olan küçük burjuva kesimlere (geleneksel kır ve modern kent küçük burjuvazisi, öğrenciler, aydınlar vd) dayanır. Ancak kapitalist üretim ve piyasa ilişkileri bu kesimleri de giderek daha fazla içine çeken ve üzerlerinde hakimiyet kuracak biçimde yaygınlaşıp derinleştikçe, Narodnizm/halkçılık, ya giderek liberalleşmek (halkçı devrimci demokrasiden halkçı demokratizme, oradan liberal halkçılığa, oradan liberalizme, oradan neoliberalizme) ya da bu kesimlerden büyüyen proleterleşme dalgaları ile de birlikte, proleter devrimciliğe doğru geçiş yapmak ikilemi ile karşı karşıya kalır. Halkçılık bu sıçramayı yapamazsa, devrimci niteliğini kaybederek liberalleşmeye, bu küçük burjuva kesimleri de sarıp çözmeye başlayan kapitalist ilişkilerin “muhalif bileşeni”, uzantısı haline gelmeye başlar.
Öcalan’ın yeni toplum tasavvuru da, aşiret gibi geleneksel prekapitalist ilişkilerinin bugün (Öcalan’ın kendi deyişiyle “tortuklaşmış, kalıntılaşmış”) biçimlerini canlandırma ütopizmine dayanıyor. Kapitalizmin gelişmemiş ya da az gelişmiş olduğu, sömürge ve işgal altındaki ülkelerde, belli kabile, aşiret, yerli halk (ve hatta belli yerli din ve inanç biçimleri) gibi prekapitalist komünal ya da bunların güçlü öge ve kalıntılarını taşıyan geleneksel ilişkilerin, anti-sömürgeci, anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadelelerde önemli bir dayanak olabileceği, önemli bir rol oynayabileceği doğrudur. Marx da bunu vurgulamıştır. Ancak Öcalan’ın anlamadığı, bunun mutlak bir durum olmadığı, tarihsel bir değişim sürecini de içerdiğidir. Nitekim kapitalist üretim, piyasa ve hakimiyet ilişkileri bu alanlarda da derinleşmesine hükmetmeye başladıkça, geleneksel prekapitalist ilişkiler de çözülür ve kapitalizme doğru uyarlanır. Örneğin aşiretlerin bir kısmı ortadan kalkar, bir kısmı biçimsel olarak varlığını sürdürür görünse bile kapitalist ilişkilere entegre olur, bir kısmında ise aşiret reisleri bizzat kapitalist rant işlerini büyütmekten başlayarak kapitalist şirket ve hatta holding patronlarına dönüşür (ama geleneksel aşiret uyruğu ilişkileri ağını da ucuz işçilik ve mafya ayakçılığı işlerinde kullanmaya da devam eder).
Nitekim kendisi de bir Kurmanç olan Öcalan PKK’nin ilk devrimci çıkış dönemlerinde aslen Kurmanç Kürtler içinde bir çekim merkezi haline geldiği, örgütlendiği, ancak bundan sonra belli aşiretlerin de desteklemeye başladığını söylüyor. Kurmanç Kürtler, eski geleneksel prekapitalist, geniş aile, aşiret vd bağlarından çözülmüş, büsbütün dayanıksızlaşmış, güvencesizleşmiş, genel eğilim olarak işçileşmekle birlikte, işsizlik ve kentlere gidip işçilik yapmanın zorlukları nedeniyle de yeni bir toplumsal ilişki biçimine de tam geçiş yapamamış Kürtlerdir. Dolayısıyla PKK’nin devrimci olduğu bu ilk dönemlerinde “İşçi” vurgusundan da görülebileceği gibi, yakaladığı güvencesiz yoksul köylü, yoksul emekçi, ırgat, yarı-proleter damarı çok doğru ve önemlidir.
Ancak Kürt ulusal direniş hareketi önderliği, yüzünü Kürt yoksul emekçilerin ulusal olduğu kadar sınıfsal özlemlerinden geleneksel aşiret ilişki ve güçlerine doğru çevirdikçe, bu geleneksel ilişki biçimlerinin de kapitalist dönüşümü, bir Kürt küçük burjuvazisi ve burjuvazinin oluşumu ile de birlikte, giderek reformistleşmeye başlamıştır. Öcalan’ın PKK’nin 90’lı yıllarda giderek derinleşen ve uluslararası komployla yakalanmasıyla tam bir kırılmaya dönüşen ideolojik-siyasal krizi, “reel sosyalizm” ve Marksizm’e atfederek örtmeye çalışsa da, krizin farkında olmadığı ya da çarpıtmaya/örtmeye çalıştığı asıl temelinde (kirli savaş ve zorla köy boşaltma ve göç ettirmelerin de hızlandırdığı) bu dönüşüm vardır. Kürt nüfus içinde Kurmançların, güvencesiz işçi-işsiz ve yarı-proleter kent ve kır yoksullar büyük çoğunluğu oluştururken, Kürt hareketinin önderliği içinde ve üzerinde ise, tam tersine, liberalleşen Kürt orta sınıfları ve burjuvazi ilişki ve çıkarlarının ideolojik-siyasal etkisi ve ağırlığı giderek artmıştır. Kürdistan’ta sermaye ilişkileri giderek daha dolaysız ve derinlemesine hakim ve Kürt nüfusunun artan bölümü işçi-işsiz-güvencesiz-yarı işçi haline gelirken, Öcalan’ın Marksizmden giderek daha fazla uzaklaşması, Bookchin’in liberter (anarko-liberal) halkçı beledi komünalizminden başlayıp Laclau’nun Post-Marksist “radikal liberal demokrasi”sinden vb (katılımcı, çoğulcu, müzakereci liberal demokrasi) geçip, Jaspers’ın ve çiçek çocukların yeni çağ dinlerine ve en sonu Harari’nin neoliberal metafizik post-yapısalcılığına kadar gelmesi, maddi üretim temeli ve bunun içindeki uzlaşmaz çelişkilere dayalı tarih anlayışını ve sınıf karşıtlıklarını inkar etmesi, bu krizin asıl nedenidir.
Öcalan’ın bugün ileri sürdüğü, aşiretler gibi prekapitalist ilişki kalıntılarını, dinsel, mezhepsel, etnik tarikat ve cemaat ilişkilerini Proudhonvari kooperatifçilik vb ile canlandırarak, kapitalizme dirençli ve alternatif bir ekonomi, ve “demokratik komünler birliği” tarzında alternatif bir toplum yaratmak, artık halkçılık kalıntıları da çokca zayıflamış bir liberal-reformist ütopizmdir. Öcalan önerdiği aşiret, tarikat cemaat ilişkilerine “devlet dışı” olma şerhi düşerken “sermaye dışı” olma koşulu bile getiremiyor. Çünkü komünün indirgendiği “geçimlik aile kooperatifçiliği”, kapitalist banka, şirket ve piyasaya tabiyetle, bağımlı, taşeron küçük sermaye kooperatifçiliğinin ötesine geçmeyecektir. Öcalan, kapitalizm koşullarında geçimlik komünal ekonomi derken, kapitalist üretim, piyasa, para, kredi vb’nin olmadığı bir ekonomi hayal ediyor olabilir, ama günümüz Kürdistan’ında küçük çiftçilerin fahiş elektrik ve sulama paralarını bile ödeyemediğinin farkında görünmediği gibi, enerji-su dahil yer altı yer üstü kaynaklarının topluma mal (ve parasız) olması için bile sınıf mücadelesi öngörmüyor.
Öcalan “geçimlik aile kooperatifçiliği” derken, Kürt emekçi halkının büyükçe bir bölümünün “geçim” diye bir sorun ve ihtiyacının olduğunu hatırlamış olması bir ilerleme sayılabilirdi, tabii bunu Marx’ın analiz ettiği sermaye birikiminin mutlak genel yasası ve buna karşı sınıf mücadelesi ile ilişkilendirebilecek olsaydı eğer. Ancak Öcalan’ın liberal komünalizmi tam da burjuvazi-proletarya uzlaşmaz ayrım ve çelişkisini örttüğü ve yasakladığı için, emek değil, sermaye kooperatifçiliğinin ötesine geçmiyor.
Öcalan’ın komün anlayışı da son derece sorunlu ve kırılgan. En başta gerçek komün ile komüniteyi (topluluk/cemaat) birbirine karıştırıyor. Gerçek komünde yönetim konseyleri bir takım kendinden menkul yetkilere değil tabana sorumluluğa dayanır, tabanın ortalama yaşam koşullarına göre maddi-manevi bir ayrıcalığı yoktur, tabanın delege ettiği istem ve kararları yerine getirmediğinde görevden geri çağırılabilir. Bireysel emek ile toplumsal emek arasında, herkesin toplumsal emeğe ne kadar katkıda bulunduğu ve toplumsal zenginlikten ne kadar pay aldığı arasındaki ilişkiyi perdeleyecek bir dolayım yoktur. Öcalan kabile, aşiret, tarikat, cemaat gibi oluşumları “komün” ilan ederken en başta gerçek komünün bu içini boşaltıyor.
Öcalan kuşkusuz bu oluşumları “demokratik komünalite” anlayışına dayanak yaparken, “devlet dışı” olanlar diye bir ayrım yapmaya çalışıyor; ancak bu da, üretim ilişkilerini hesaba katmadığı gibi, bu (“devlet dışı” olacağı varsayılan) kabile, aşiret, tarikat ve cemaatlerdeki derin eşitsizlikleri de gözlerden gizliyor. En başta Öcalan’ın “savunma organizasyonu” olarak tanımladığı kabilelerde de, kalıcılaşmış (görevden alınamaz, sorgulanamaz) beylik/şeflik sistemi, soyadayalılık, erkek-kadın, yaşlı-genç, yakın ve uzak akrabalık ilişkileri ve başklan ile diğer klanlar arasında derin eşitsizlik vardır. Öcalan’ın komünü “anacıllık” ile tanımlayıp ardından ataerkil kabile, aşiret, tarikat, cemaatleri ve hatta İslamı dahi komün diye sunması, “perspektif”indeki sayısız tutarsızlık ve ciddiyetsizliklerden sadece birisi.
Öcalan’ın perspektifinde, günümüzde isterse “devlet dışı” görünsün, açık veya örtük olarak büyük ölçüde kapitalize olmuş, kapitalist ilişkilere uyarlanmış ve entegre olmuş aşiret, tarikat, cemaat ilişkilerinde sınıf ayrımları ve çelişkilerinin örtülmesi ise, işçilerin bu tür “sınıflar üstü”ymüş gibi sunulan kurum ve oluşumlar içinde, aşırı ucuza çalıştırılması ve sömürülmesi tehlikesini de doğuruyor. (Örneğin Öcalan’ın “komün” diye övdüğü Ortaçağ manastır sisteminin, “devlet dışı” da olmadığı gibi, nasıl yığınsal sömürü merkezleri olduğu, sabahın köründen hava kararıncaya kadar saate dayalı ve yarı-askeri despotik yığınsal çalışma disiplini ile, kapitalist fabrikasyon plantasyon sisteminin de bir öncülünü oluşturması bir fikir verebilir.)
İkincisi Öcalan’ın komünaliteleri, prekapitalist, kan bağına/akrabalık ilişkilerine veya dar yerelciliğe dayalı üretim ilişkileridir. Bunlar altında oldukça sınırlı bir üretici güç gelişimi sağlanabilir. Üretici güçlerin daha ileri gelişimi, hele ki kapitalist üretim tarzıyla artan temas ve kapitalist ilişkilerin bunlara nüfus etmeye başlamasıyla, bu tür komünler, (hele ki sınıf mücadelesi organları haline getirilmeyip, kendi başlarına fetişleştirildiklerinde) kaçınılmaz olarak yozlaşma ve çözülme sürecine girerler. Günümüzde üretimin (tarımsal üretim dahil) geldiği toplumsallaşma koşullarında, salt geçimlik üretim imkansızdır, çünkü o da tohum ister, gübre ister, elektrik ve sulama ister, tarım araç gereçleri, traktör gibi üretim araçları, cep telefonu gibi iletişim araçları vb ister. Geçimlik, yani toplumsal artı üretmeyen üretim koşullarında, bunlar, ki tarım ürünü fiyatları dibe bastırılırken maliyetleri göğe vuruyor, nasıl karşılanacak? “Demokratik komünler/kooperatifler birliği” fikri açısından ise, ürünlerin değiştokuşunun, toprak dahil üretim araç ve koşullarının kolektif mülkiyeti ve merkezi planlı organizasyon ve yönetimi olmadıkça, kapitalist değer ve artı-değer yasasından başka çözümü yoktur. Bu da bu tür kooperatifçiliğin kapitalist banka ve tekelleri ihya edeceği, kendi içlerinden de birilerinin (bir takım aşiret, tarikat, cemaat reis ve ileri gelenlerinin) köşeyi döneceği, artan bölümünün de borç ve ipoteklerle boğuşacağı, ve sömürüleceği anlamına gelir.
Üçüncüsü, Öcalan, erken neolitik kabileleri arasında, “kastik katil” diye metafizikleştirdiği biçimde sınıflı ve devletli toplumlara doğru evrilenler ile, dağlara, ormanlara, çöllere çekilerek bunlara karşı direnen, “savunma organizasyonu” olarak tanımladığı kabileler arasında bir ayrım yapıyor. Tarihi “kastik katil/devlet” ile “komün” dediği kabile arasında başlatıp bu minvalde realize etmeye çalışırken, bizzat o sınıflı-devletli toplumlar içindeki sınıf mücadelesini gözlerden gizlemekle kalmıyor, savunmacı kabile vdleri içindeki eşitsizliklere karşı direnişleri de gözlerden gizliyor. Dahası, “komünal tarih” adı altında, sınıflı toplumlar tarihi boyunca sömürülen sınıfların sömürücü sınıf ve devletlerine karşı komünal hareketlerine de hiç yer vermiyor, gözlerden gizliyor. Örneğin Abbasiler döneminde Afrikalı siyah kölelerin ayaklanması ve Basra dahil bir dizi Abbasi şehrini ele geçirerek komün kurması, örneğin Avrupa ortaçağının son aşamasında derebeyliğine karşı kent ve kır komünleriyle yürütülen isyan ve direniş hareketleri, örneğin Munzer liderliğinde toplanan köylülerin egemenlere karşı ayaklanma dalgalarında ortaya çıkan köylü komün konseyleri, örneğin Börklüce, örneğin Paris Komün Devrimi, örneğin Sovyet, Bulgaristan, Macaristan devrimleri, örneğin ABD’de siyah emekçilerin Kara Panterler hareketindeki komünler, ve sömürülen ve ezilen sınıfların sömürücü sınıf ve devlet iktidarına karşı sayısız ayaklanmasında ortaya çıkan emekçi komün ve konseyleri Öcalan’ın perspektifinde yok hükmünde, ve tarihten silinmeye çalışılıyor. Neden? Çünkü bu gerçek komünler, sömürülen ve ezilen sınıfların devrimci komünleridir, sınıf savaşımı komünleridir, sömürücü ve ezenlere karşı iç savaş komünleridir. Öcalan’ın liberal komünalist tarih anlayışı ise, sınıf savaşımı temelli komünleri tümden dışlıyor, “demokratik/komünal toplum”da özsavunmayı ise “hukuk mücadelesi”ne indirgiyor.
Öcalan, sanayiyi, teknolojiyi ve bir bütün olarak üretimin ileri toplumsallaşma niteliğini, sınıf mücadelesini, toplumsal ve ulusal devrimi, proletarya diktatörlüğünü, komünizmi inkar ettiğine göre – ki bunlar, kapitalist diktatörlüğün yıkılarak aşılması ve yepyeni ve çok daha gelişkin bir toplum perspektifinin inkarı anlamına geliyor- geriye ne kalıyor? Kapitalizmin geriye doğru bazı prekapitalist cemaatleşme öğeleriyle sentezlenmesi ve çoğu post-Marksist yaklaşımda olduğu gibi liberalizmin biraz daha genişletilmiş bir kurgusundan ibaret bir tür anarko-liberal ütopik-reformizm ile kapitalizmin düzeltilebileceği dileği.
Öcalan “kapitalist modernite” dediğini “kapitalizm, endüstriyelizm, ulus devlet” üçlüsüyle tanımlar. “Kapitalist modernite”ye karşı “Demokratik modernite”yi önerir. “Demokratik modernite”yi; endüstriyelizme karşı eko-ekonomi, ulus devlete karşı demokratik ulus, kapitalizme karşı demokratik toplum diye birbirinden ayrıştırılmış parçaların toplamı olarak tanımlamaya çalışır.
Perspektif ve Manifesto metinlerinde “eko-ekonomi”ye ilişkin şunları söylüyor:
“... böyle bir endüstriyel kapitalist canavara karşı geliştirilmesi gereken "eko” yani aileyi geçindirecek küçük komünün ekonomisidir. Böyle bir canavar kapitalist endüstrisiyle mi yoksa ona karşı bir endüstriyle mi? Eko-endüstri genel bir kavram ama doğru bir kavram. Çevreyi kirletmeyecek, ailenin geçimini sağlayacak bir ekonomiden bahsediyorum. Ekonomi aile yasasıdır. Mutfağı çalıştırma, idare etme sanatı.”
“Komünalizme dayalı eko-ekonomi, endüstriyalizmin alternatifi olarak geliştirilmektedir. Bu ekonomi biçimi, Ortadoğu toplumsallığının komünal ekonomik geleneğine de uygundur. Geliştirilecek komünlerle hem yeraltı ve yerüstü kaynaklar topluma ait kılınacak hem de komünal paylaşıma dayalı üretim gerçekleştirilecektir. Böylece endüstriyalizmin toplumda ve ekolojik alanda yarattığı tahribatları da giderebilecektir.”
Emperyalist kapitalizm, kapitalizm ve mali oligarşisi, bağımlı Türkiye ve Kürt burjuvazileri, kapitalist devlet, özel mülkiyet vb yerlerinde dururken yer altı ve yerüstü kaynakları nasıl topluma ait kılınacak? Öcalan “geliştirilecek komünlerle” diyor, bunu da “mutfak ekonomisi”ne indirgediği “aileyi geçindirecek küçük komünün ekonomisi” olarak tanımlıyor.
Bu, Proudhoncu anarko-liberal ütopik-reformizmden bile daha geri bir (“komün” adı altında) aile kooperatifçiliği versiyonudur. Bırakalım büyük kapitalist güçlerin ve kapitalist devletin mülkiyet ve denetimindeki yer altı yer üstü zenginliklerini topluma mal etmeyi, kapitalist endüstriye de bir karşıtlık, alternatif veya ondan özerklik uzaktan yakından sergileyemez.
Öcalan’ın iktidar, planlama ve (yalnızca yer altı ve yer üstü zenginlikleri değil) üretim araçlarının mülkiyeti sorunlarından kaçışı, kapitalizm ve kapitalist sanayi ile gerçek bir yüzleşmeden de kaçtığını gösterir.
Öcalan “demokratik ulus”u, “devlet eliyle ve zoruyla olmayacak, içine iktidar değil demokrasi girecek ulus” diye tanımlıyor ve İskoçya ve İsviçre’yi demokratik ulusa örnek gösteriyor. Öcalan bir dönemki demokratik özerklik yaklaşımının bile arkasında duramaz hale gelse de, bu örnekler üzerinden, örtük olarak, demokratik ulusu bir özerklik biçimi olarak tanımlamaya çalışıyor. Ama Öcalan’ın Marx’ın devrimci komünizmine alternatif olarak sunduğu “sosyalizm” (demokratik toplum sosyalizmi) bu safkan kapitalist örneklerin neresinde? Kaldı ki ulus devletten (ve sermaye oligarşisinden) özerklik, onların devamını ve yönetimini varsayar. Bu nedenle, demokratik ulus önermesi, sınırlı bir özerklik biçimiyle sermaye oligarşisi ve devletinin hegemonyasını onaylar ve kaçınılmaz olarak bu hegemonyanın bir parçası ve parseli haline gelir.
Hepsi bir yana, Öcalan, demokratik ulusu “devlet eliyle, zoruyla olmayacak, içine iktidar girmeyecek” diye tanımladığı aynı paragrafın sonunda, bu görüşlerine “acaba devlet ne diyecek?” diye sorarak, kendini çürütüyor.
Ama en kötüsü henüz bu değil. Öcalan demokratik ulusa, ABD himayesinde İsrail ile BAE, Bahreyn, Sudan, Fas gibi Arap-Müslüman devletler arasında imzalanan, Siyonizmi ve Filistin soykırımlarını normalleştiren, güvenlik, silah ve teknoloji boyutlarını da içeren İbrahim Anlaşmalarını da örnek gösteriyor:
“Mesela Filistin-İsrail ilişkisi. İbrahim Yolu antlaşması buna dayanıyor ki Suriye'de bunu düşünebiliriz diyor. Demek ki bu kavram giderek Ortadoğu'da yayılacak ve bunun öncüsü de biziz. Bunun teorik temelini attığıma inanıyorum. Mevcut ulus-devletler varlığını sürdürecek; İsrail varlığını sürdürecek, ama Filistin halkı da demokratik ulus olarak örgütlenecektir.”
Öcalan Gazze soykırımı bütün hızıyla sürerken, tekrar gündeme gelen İbrahim Anlaşmalarının gerçek karanlık mahiyetini incelememiş ve anlamamış olamaz. Buna karşın Perspektif metninde İsrail-Filistin sorunu, Filistin direnişi ve İbrahim Anlaşmaları üzerine tam 3 yerde söyledikleri, talihsizliğin ötesinde, daha da derinleşmiş bir siyasal çözülmenin ifadesidir.
Öcalan kapitalizme karşı demokratik/komünal toplumu ise şöyle tanımlıyor:
“Demokratik toplum, klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl-toplum özelliklerinin yeniden topluma hakim getirilmesini hedefler. Toplumun kök hücresi komün ise, bugün de toplumsal varlığın yaşaması için yeniden kök hücrenin aktif hale getirilmesi gerekir. Demokratik toplum esas olarak öz-yönetime ve öz-savunmaya dayanır. Komünalite, farklılıkları içeren, inanç veya etnik temelli ayrışmaları tercih etmeyen demokratik toplumsal sistemin adıdır.” “Biz önceleri ‘aşiretçilik kötüdür’ diyorduk. ‘Hemen ortadan kaldıralım’ diyorduk, oysa binlerce yıllık bir kültürdür. Pozitif yönleri de var. Onu demokratikleştirmek, çağdaşlaştırmak gerekiyor. Demokratik ulus kavramı da bunlarla ilgilidir. Bütün bu etnisiteleri, tarikatları, mezhepleri hatta dinleri kapsayacak bir derinlik ve genişliktedir.” “Tarihsel sosyolojinin temel konusu olan toplumsal yarılmanın bir ucu olan komünal toplum, Ortadoğu’da temel bir varlık ve direniş gücüdür. Toplumun direniş dinamiği olan kabile, aşiret, devlet dışı inanç, mezhepler ve tarikatlar tortu halinde de olsa günümüzde varlığını korumaktadır. Demokratik komünalizmin dayanacağı temel toplumsal unsur bunlardır.” “Kapitalizmin korkunç yokedici gücüne karşı tekrar komünaliteye dönüş -ki burada burjuva ve proletarya ayrımı yok-.”
Öcalan’ın demokratik/komünal toplum’unda ücretli köleliliğin, özel mülkiyetin, sermaye ve devlet diktatörlüğünün, aşiretlerin, tarikatların, mevcut düzenin bilumum sacayaklarından hiçbirinin kaldırılması yok. Yalnızca demokratikleştirilmesi var ki, aşiretlerin, tarikatların dahi demokratikleştirilmesi istemi varken, işçilerin çalışma koşulları açısından en temel, en basit iyileştirme ve demokratikleştirme istemi bile yok. Demokratik komünalitede, aşiretlere, tarikatlara, din ve mezheplere herkese yer var, bir işçilere işçi olarak, sınıf olarak yer yok. “Burada burjuva ve proletarya ayrımı yok” demek, işçilerin işçi olarak, işçi sınıfı olarak kendilerini sömüren, ezen, sefilleştiren, yok sayan sermaye güçlerine karşı bağımsız bir varlığı, bilinç, örgütlenme ve mücadelesi tanınmıyor, inkar ediliyor, yasaklanıyor demektir. İşçiler demokratik komünalitede işçi ve işçi sınıfı olarak değil, aşiret, tarikat, din, mezhep vd olarak var olabilecek ve bunların şefleri, ileri gelenleri ve tabii aslen de sermaye tarafından “temsil edilir” görünecek, yani aslında işçilerin sınıfsal varlığı, bilinci, örgütlenmesi ve mücadelesi yok sayılacak, inkar ve tasfiye edilmeye çalışılacak demektir.
Demokratik komünitenin demokrasisi, işçilere gelince yok. Tarih aşiretlere gelince var, ama emeğe, emeğin ve sınıflı toplumlar boyunca sömürülen emekçi sınıfların mücadele tarihine gelince yok. Demokratik komünitenin komünitesi ise emeği ve emek-sermaye uzlaşmaz karşıtlığını yok saymak, örtmek için var.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.