Öcalan 2000’li yıllardaki çoğu metni gibi, 2025 tarihli Perspektif dökümanında da, kendi yarattığı bir Marx süper-egosu ya da imajı ile didişip duruyor. Marx’a karşı kullandığı argümanlara “Öcalan’ın Marx ve Marksizme dönük eleştirileri” diyemiyoruz, en fazla post-yapısalcı çekiştirme diyoruz

Marksist tarih bilimi çıkışını, insanların toplumsal-maddi yaşamlarını üretir ve yeniden üretirken birbiriyle girdikleri ilişkilerin bilimsel-eleştirel analizinden alır. Marksist tarih anlayışına, bilimsel niteliğini, yani toplumsal sistemlerin tarihsel hareket yasalarını (toplumsal sistemlerin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim süreç ve doğrultusunu) açıklama kudretini veren budur: Üretici güçlerin, üretim ilişkilerinin, güç ilişkilerinin öncelikli belirleyiciliği; asıl olarak da üretici güçler ile üretim ilişkileri karşıtlığının, altyapı üstyapı karşıtlığının ve sınıf mücadelelerinin açıklayıcı önemi.
Marx üretim süreç ve ilişkilerinin belirleyiciliğini hiçbir zaman üretim araçları ve tekniklerine indirgemez, ne de “ekonomi”ye indirger. Üretici güçleri ve üretim ilişkilerini insanın toplumsal faaliyetinin (sınıflı toplumlarda) birbiriyle çelişen iki farklı yönü olarak tanımlar. Üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin insan üzerindeki belirleyiciliğini de, hiçbir zaman birtakım kendinden menkul üretim araçlarının insan ve insan bilinci üzerindeki belirleyiciliği olarak değil, ama insanın toplumsal üretken faaliyeti yoluyla gerçekleşen bir belirlenim olarak ele alır.
Marx ve Engels, hemen tüm temel yapıtlarında “yaşamı belirleyen bilinç değil bilinci belirleyen yaşamdır (maddi yaşamın üretim ve yeniden üretim ilişkileridir)” diye yazmakla kalmazlar, maddi yaşamlarının üretim koşullarını ve ilişkilerini de değiştiren insanlardır, diye kuvvetle vurgularlar.
İnsanın kendisini belirleyen koşullar üzerindeki karşıt belirleyiciliği ve değiştiriciliği ise, yine üretken eylemiyle (emek), sınıf mücadelesi başta olmak üzere toplumsal-siyasal mücadelelerle, en üst düzeyde ise devrimlerle gerçekleşir.
Marx’ın tarih bilimsel-eleştirel kuramına karşı çarpıtma, demagoji, saldırı ve inkarlar tam da bu belirlenimsellik (determinizm) meselesi üzerinden yoğunlaşır. Marx’a dönük çarpıtma ve saldırıların ikinci sıradaki hedefinde Marx’ın bilimsel-eleştirel değer kuramı yer alır. Ancak değer yasası kapitalizmin tüm hareket yasalarının temelini oluşturan ve üzerine inşa edildiği yasası olduğundan, buna dönük çarpıtma ve inkarlar da aslında tarihsel maddi belirlenimi yok saymanın bir biçimidir.
Marx ve Engels tarih bilimlerinde insanın (doğrudan üreticilerin) üretken ve yaratıcı eylemine (toplumsal emek, üretim araçlarının ve yeni ihtiyaçların üretimi, yeniden üretim), mücadelesine ve devrimlerine en büyük önemi vermiş olmalarına karşın, onlara karşı ikide bir yöneltilen “determinizm” suçlamalarını nereye koymak gerekir?
Dikkat edilsin: “Kaba materyalizm/ekonomik-teknolojik determinizm” eleştirisi bile değil, bir bütün olarak “determinizm” suçlaması! Eskiden, eleştiriler en azından Marksizmin bir diğer vahim çarpıtılması olan mekanik determinist evrimci reformizme karşı yöneltilirdi. Neoliberal denilen kapitalizm ve post-yapısalcı ideo-kültürünün hakimiyetinden itibaren ise, en başta Marksist tarih bilimi (tarihsel-diyalektik maddecilik) olmak üzere, herhangi bir determinizmin “d”sini ima etmek bile, suç gibi gösterilmeye çalışıldı. Her türlü “determinizm otoritarizm, totalitarizm”di, “özgürlük görecilik ve belirsizlikte”ydi! Sovyetler Birliğinin çözülüşü eşliğinde, post-yapısalcılığın akademiye, küçük burjuva aydınların geniş bir kesimine, hatta eski Marksistlerin bir kısmına hakim hale gelmesiyle, determizm ile birlikte bilim de, tarih ve toplum gibi alanlardan bir bütün olarak kovulur hale geldi. Eh ne de olsa, toplum bilimleri demek toplumun maddi hareket yasalarının açıklanmaya çalışılması, yani toplumun yasalılığı, yani determinizm, o da otoritarizm totalitarizm demekti!!
Toplum bilimlerine saldırı tabii ki öncelikle ve aslen Marksizme saldırıydı. Burjuvazi bir dönem Marksizmin basıncıyla katlanmak zorunda kaldığı, tarih, sosyoloji, antropoloji gibi alanlara geçirmek zorunda kaldığı bilimsilik kılığına bile tahammül edemez hale gelmişti. Burjuvazi açısından artık tek bilim, doğayı olduğu gibi tarihi ve toplumu da, çok daha dolaysız ve bütünden, piyasaya ve kâra tahvil etme “bilimi”ydi. Toplum bilim alanlarına post-yapısalcılığın hakim kılınması, çok daha aleni biçimde bilim-dışılığın, hatta her türlü belirlenimselliğe karşıtlık ile anti-bilimselliğin hakim kılınması anlamına geliyordu.
Post-yapılsalcılık, tarihsiz bütünlüksüz nesnesiz öznesiz kuramsız bilimsiz açıklamasız temelsiz tutarsız eklektik senkretik spekülatif bir yapboz epistemolojisidir. Başlıca karakteristikleri; bilgiye, bilime ve gerçekliğe karşı derin kuşkuculuk ve inkârcılık (tabii ki başta Marx ve Marksizme, daha doğrusu Marksizmin post-yapısalcılığın bizzat kendisi tarafından karikatürleştirilen gölgelerine karşı), sübjektivizm (post-yapısalcılık yalnızca nesnelliği değil özneselliği de ortadan kaldırır, yerlerine keyfi bir öznelciliği geçirir), ve göreciliktir. Post-yapısalcılığın tanımlayıcı özelliği, göreciliktir. Hiçbir bilimsel, kuramsal, tarihsel, toplumsal-maddi, üretimsel, sınıfsal vd referans çerçevesinin olmamasıdır. Muğlaklık, kayganlık, tanımsızlık, belirlenimsizliktir. Bu yüzden post-yapısalcılık, göreci epistemoloji veya belirsizlik epistemolojisi olarak en iyi biçimde özetlenebilir.
Post-yapısalcılığın bazı yazarları diyalektiği ağızlarından düşürmese de, diyalektikten anladıkları “kafalarının geçmediği yerden kuyruklarını sokmaya çalışmak”tır. Post-yapısalcılık kendini özdeşlikçi belirlenim (kaba materyalizm, idealizm ve pozitivizm) karşıtlığıyla realize etmeye çalışsa da, bunun yerine geçirdiği diyalektik belirlenim (her tarihsel-toplumsal sistemin kendi iç çelişkilerince belirlenmesi ve değişimi) değil, özdeşmezlik/tekabüliyetsizlik (görecilik), dolayısıyla belirlenimsizliktir. Oysa diyalektik, özdeşlik ile özdeşmezlik’in (göreciliğin) birliğidir. Belli bir sürecin etmenleri birbiriyle tamamen özdeş olsaydı ya da birbirinden tamamen bağımsız olsaydı diyalektik bir çelişki de (uzlaşmaz bir çelişki) çatışma da, kriz ve değişim de olmazdı. Post-yapısalcılığın diyalektik olmayan, keyfi olarak eğip büktüğü, ortasını doldurduğu, çelişki anlayışı da uzlaşmaz çelişkileri içermez. Dolayısıyla devrimleri ve hatta az çok radikal değişimleri bile içermez.
Post-modernizm ve post-yapısalcılık, hakikate ilişkin bilgi ve tasavvurların kuşkulu, değişken, göreli ve kurgusal olduğunu söylemekten başlar, gerçeklik ile kurgu arasındaki ayrımı kaldırıp iç içe geçirerek, gerçekliğin kendisini bulandırmaya ve değersizleştirmeye varır. Post-yapısalcılık hakikat üzerine eski bilgileri aşan yeni ve daha gelişkin bilgi ve açıklamalar üretemez. Zaten post-yapısalcı anlatılarda bilgi üretimi değil, hikaye, kurgu, yorum, uyarlama türetimi vardır. Onun tüm yaptığı, tarihsel, toplumsal-maddi ve doğal hakikatlar üzerine ne kadar az çok tutarlı, bütünlüklü, derinlikli, bilimsel bilgi, analiz, açıklama ve kuram varsa, tabii ki başta Marksizm olmak üzere, bunları sistematik olarak aşındırmak ve değersizleştirmektir. Hakikatin bilgisinin sorgulanmasına dair müthiş bir teknikmiş gibi lanse edilen yapı-sökümcülük, ele alınan kuram veya bilimsel disiplinlerin çarpıtılmış karikatürlerini yaratıp bunları dövüp durarak, her türlü tutarlı, bütünlüklü, derinlikli hakikat açıklamasına karşı kuşku, güvensizlik ve inkâr yaratmaktır. Bunun vardığı nokta ve asıl amacı ise, tarihsel ve toplumsal-maddi hakikatın kendisine dair bir kuşku ve güvensizlik yaratmak, hakikatin kendisini değersizleştirmektir. Böylece çember kapanır: Değersizleştirilen, önemsizleştirilen hakikatin hareket yasalarının bilgisi, kuramı ve bilimi, ve dahası, hakikatin kendisi yerine atraksiyoner, spekülatif, manipülatif “anlatılar” geçirilir.
Post-yapısalcılığın, bilimsel-eleştirel analiz ve açıklama yerine geçirdiği pop ve post-bilim (ki bilim-dışı ve anti-bilim olarak okunabilir) anlatılarında da kuşkusuz bir miktar “hakikat” parçacıkları bulunur. Ancak çoğunlukla kendi tarihsel-toplumsal maddi bağlamlarından kopartılan bu seçmece hakikat parçacıklarının, hakikati bulandırarak, okuru neyin gerçek neyin kurgu olduğunu anlayamaz hale getirerek, hakikat-dışı ve anti-hakikatçi kurgu anlatıları inandırıcı kılma dışında bir işlevi yoktur.
Post-yapısalcı tarih, antropoloji, sosyoloji vd anlatıların asıl karakteristikleri ise şunlardır: 1- İyi bir hikaye uydurucusu olmak; yazarın tarih anlatımının (seçmece hakikat parçacıklarından çıkışını alan, ama hakikatla alakası olmayan) parça parça çok sayıda fraktal, atraksiyoner, yer yer sansasyonal, hatta araya kendi fantezilerini katıştıran iyi bir hikaye uydurucusu/senaryo spekülatörü olması gerekir.
2- Bu post-yapısalcı hafif bilim soslu anti-bilimsel anlatıların yüksek dozda popülizm içermesi, her dönemin trendlerine uyarlanıp nabza göre şerbet vermesi gerekir. Örneğin bir tarih anlatısının uygun dozda radikal feminizm, küçülmeci ekolojizm, din ve geleneklere bolca taviz vb içermesi gerekir. Post-yapısalcı anlatılarda hiçbir tutarlılık gözetilmez; feminizm ile din övgüsü, ekolojizm ile piyasa güzellemesi aynı metinde hiçbir rahatsızlık duyulmadan yan yana boy gösterebilir. Önemli olan herkesin bu anlatılarda kendi eğilim ve arayışına göre psiko-terapik, ruhunu okşayıcı bir şeyler bulabilmesidir. Hem yazarın ele aldığı konuyla, hem de okurun metinle eleştirel mesafesinin ortadan kaldırılması, kurgu anlatıların çiğnenmeden yutulmasına dönüktür.
3- Post-yapısalcı anlatı, tarihi, toplumu analiz etmek ve açıklamak yerine, parça bölük kurgu imajlara indirgeyerek metalaştırır. (Harari’nin ilk komünal toplumlara “ekolojik seri katil” yaftası yapıştırması, Öcalan’ın da Harari’den alıp el artırarak “kastik katil” türetisi gibi.) Son derece karmaşık tarihsel-toplumsal süreçlerin bu aşırı basitleştirilmiş imajları, tarihin de Hollywood senaryoları benzeri metalaştırılmasında kullanılır.
4- Post-yapısalcı tarih ve toplum anlatılarının asıl altın vuruşu ise şudur: Günümüz insanlığının kapitalizm koşullarında içinde bulunduğu derin krizi, kaygı ve korkuları, merak ve sorgulamaları, çırpınış ve arayışları; kapitalizmle kökten savaşarak ondan ileriye doğru değil, ondan geriye ve onunla uzlaşmaya doğru istismar ve manipüle etmek. Günümüz tarihsel eşiğinde, çoğu insanın ve genç kuşakların ilgi, kaygı, merak konuları (felsefenin ilk ve en temel sorularının yeniden canlanması dahil), insan nedir, biz kimiz, neyiz, nereden geldik nereye gidiyoruz, bütün bu yaşadıklarımız, olup bitenler neden ve nasıl oluyor, ne anlama geliyor, bir şeyler değişecek mi, daha mı kötüye gidecek, vb vb… Burada genellikle iki yöntem izlenir:
Birincisi, post-yapısalcı metinlerde birbiriyle tutarlılığı ve içsel bağlantısı gözetilmeden, en fazla teğellendirilmekle yetinilen parça parça çok sayıda hikaye anlatımına, mizansene, kurguya yer verilirken, bunların önemli bir bölümü bir sonuca bağlanmaz, bolca belirsizlik ve bulanıklık bırakılır. Post-yapısalcılar belirsizlik ve bulanıklığa bayılırlar, çünkü bunlar hem ele alırmış gibi göründükleri “hakikate” ve dolayısıyla buna dair anlatılarına gizemli ve tılsımlı bir hava verir. Hem de bu belirsizlikçilik üzerinden “serbest piyasa ve serbest birey iradesi” realize edilmiş, onaylanmış görünür. Oysa belirsizlik ve bulanıkların bolluğu okuru aktifleştirmek bir yana, büsbütün paralize eder, hakikatın kavranamaz gizemleri olduğu, bu gizemlere ancak yazar gibi “üstün insanlar”ın vakıf olabileceği inancına doğru geriletir.
İkincisi, onca belirsizlik, bulanıklık, tutarsızlık, somut bağlamından kopartılmış hikayeler arasında, tarihin ve toplumun karmaşık süreçlerinin sorularına ilkokul düzeyinde verilen aşırı basit, bu yüzden yanlış ve yanıltıcı, genellikle de manipülatif yanıtlardır. Önce belirsizlik, tutarsızlık, anlaşılmazlık, gizem havası içinde komplekse sokulan okur, bu aşırı basit, ve ne kadar basitse o kadar yüzeysel ve yanıltıcı yanıtlara dört elle sarılmaya itilir. Harari, ABD dolarının üzerinde “Tanrıya inanıyoruz” yazmasından hareketle, paranın insanlar arası ilişkide tek güven aracı olarak gerekli olduğunu ileri sürer. Öcalan ise kadın erkek eşitsizliği ve kadınların erkekler tarafından köleleştirilmesinin “avcı erkekler klübü”nün obsidyen bıçaklarla anaerkil topluma ve kadınlara karşı yaptığı darbenin sonucu olduğunu, o günden bugüne bu “kastik katillerin” kölelik, yamyamlık, savaş, katliam, devlet vb her türlü kötülüğün başlıca sorumlusu olduğunu ileri sürer. Paranın veya erkek egemenliğinin ve kadın üzerindeki zulmünün neden ve nasıl ortaya çıktığını, kabilenin, aşiretin, en sonu sınıflı devletli toplumun nasıl ortaya çıktığını, neye göre nasıl tanımlanması gerektiğini açıklamak için insanların üretim araçlarını, ihtiyaçlarını ve birbirlerini üretir ve yeniden üretirken birbiriyle girdikleri ilişki biçimleri ve bunlardaki değişim dinamiklerinin yasalarını uzun uzun inceleyip araştırmaya, analiz edip açıklamaya ne gerek var? Post-yapısalcı anlatılarda her şey bu kadar basit işte. Ne kadar basitse o kadar yavan ve cahilce. Yazarların kendileri bu yavanlıklarına gerçekten inanıyor mu bilemeyiz, ama okurlarını aptal yerine koydukları kesin.
Post-modernizm, post-yapısalcılık ve post-Marksizmin akademide, küçük burjuva aydınlar ve Marksizm dönekleri ve tasfiyeci akımlar arasında hakim olduğu dönem, bir cehalet çağıdır. Post-yapısalcılık insanlığın tüm sahici bilgi birikiminde ağır bir tahribat ve gerileme yaratmıştır. Post-yapısalcı yazının, gerçekliğin sahici bilgisi ve kavranışı kadar gerçekliğin kendisini de değersizleştirmesi ve keyfe göre eğip bükülebilir hale getirmesi, günümüzde kapitalist güçlerin, gerici ve faşist iktidar ve hareketlerin “post-hakikat”çiliğine (post-truth: “gerçeklik yitimi”, fikirlerin söylemlerin haberlerin politikanın gerçeklikle bağının tama yakın kopması, nesnel gerçeklerin değersizleştirilmesi ve bulandırılması, en bariz yalanların gerçekmiş gibi sunulması vd) zemin oluşturan etmenlerden biridir.
Öcalan’ın 2000’li yıllardaki tüm ana metinleri gibi, “Perspektif” ve bunun özeti olan “Manifesto” metinleri de (2025) post-modernizm, post-yapısalcılık ve post-Marksizmin yukarıda vurguladığımız tüm temel karakteristiklerini taşıyor.
“Geist dediği evrensel ruh, evrensel tin aslında beynin dışında bir gerçeklik. Varlık da bir gerçekliktir. Anlam varlığın içindedir. İnsan beyni tarafından üretilmiyor. Bir nevi idealizm de denir buna. Hegel idealizmi diyorlar. Bir gerçeklik payı da yok değil. Marks bunun tam tersini ifade eder. Yansıma olarak ifade eder düşünceyi. Zaman, insan beyninde olup biten bir şeydir. Bunu dışa yansıtır ve düşünce oluşur. Biraz buna terstir. Anlamın kendisi doğadadır. Burada bir felsefi tartışma var, devam ediyor. Bu tartışmaların devam etmesi iyi bir şeydir. Materyalizm ya da idealizm diye dondurmak doğru değildir. Bu ikilem yanlışa götürür, götürüyor.”
“Diyalektikte bir’in anlam kazanması iki’ye bağlıdır. İki bir’i akla getirir. Bunu düşünceye uyguladığımızda; işte düşünce maddeyi gerekli kılar, özne nesneyi gerekli kılar.”
“Ama toplumsal doğa düşünce ile örülen, bizzat insanın önce simgesel sonra bilimsel, felsefi, dini bütün düşüncelerini temeline yerleştirdiği bir doğadır. Toplumsal doğa bir taş değil, bir bitki değil, bir hayvan değil. Düşünce temelli oluyor. Toplumsal doğanın böyle bir farkı var. Toplum dedin mi hemen akla düşünce gelir.”
“Toplum bir araya gelen insanların ürettiği ve etrafında ortaklaşarak kendilerini kollektivite üzerinden gerçekleştirdikleri bir değerler sistemidir. Tüm toplumsal oluş ve yapılanmaların kurucu, taşıyıcı, geliştirici unsuru anlamdır.”
“Bilim ölçüme dayanır. Bilim deyince ölçü, matematik akla geliyor. Ölçebildiğin şey bilimdir. Ama bu da her şeyi ifade etmiyor. Çünkü ölçülemeyen bir zaman var, zaman ötesi; ölçülemeyen bir mekân var, mekân ötesi. İşte bunun arasında metafizik dediğimiz kurgusal düşünce geliyor: Hayal, inanç, inanış. Ölçülen şeyler de yani bilim de var.”
“Daha da somutlaştırırsak; insan bilinci mi evreni mümkün kılıyor; evren mi insan bilincini? Sorun buradadır. Kesin bir yargıya kavuşmaktan uzağız. Farklı evrenler hayali, farklı evrenler düşüncesi çıkmaktadır; gördüğümüz bildiğimiz evrenler, hayali evrenler, yapay evrenler. Jean Baudrillard, Simulakr Teorisini geliştirmiş, simülasyonlardan bahsediyor, ‘Her şey simulakrlardan ibarettir’ diyor. Bilimin peşine düştüğü ise ölçümdür. 13.8 milyar yıl öncesinden, Big Bang’dan günümüze kadar getiriyor. Buna da ‘fizik bilimsel yaklaşım’ deniliyor. Ama her geçen gün yeni bulgular ortaya çıkıyor. Durumun pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. Big Bang teorisi çöküşle karşı karşıya. İşte farklı evrenler, simulakr, yapay zekâ… Neye inanacaksın?”
Öcalan’ın buradaki felsefi görüşlerin bazıları materyalizm ile nesnel idealizm ve sübjektif idealizm arasında bocalayan ya da idealizm ile materyalizm arasındaki ayrımı kaldırıp ikisini iç içe geçirmeye çalışan, bazıları kuşkucu (septik), bilinemezci, mistik veya kamutanrıcı, bazıları ise safi idealist ve metafizik. Öcalan’ın “bilim” anlayışı da burjuvazinin teknisizme indirgenmiş bilim anlayışından ayrışmıyor: “Ölçülebilen şey bilimdir”. Öcalan’ın felsefenin en kadim ve temel sorularında bile kendi yarattığı belirsizlik, kararsızlaştırma, görecilik, bulanıklık, soyutsuluk, kuşkuculuk, gizemcilik, çarpıtma (Marx’a atfettiği karikatürleştirilmiş “yansıtmacı” materyalizm) ve keşmekeşin içinden çıkamayıp “neye inanacaksın” diye sorması ise epey ironik.
Post-yapısalcılık budur işte: Felsefenin en kadim ve en temel sorularına dair bile, açık, net, iç tutarlılığa sahip bir yanıtın, bir tavır ve duruşun olmaması.
Toplum denilince Öcalan’ın aklına “düşünce” geliyor. Kolektif olarak gerçekleştirilen değerler, anlamlar ve düşüncenin temelinde yer aldığı toplum anlayışı, spekülatif ve idealist. Öcalan’ın “toplum”u maddi üretim olmadan da yaşayabiliyor!
Burada asıl sorun Öcalan’ın Marx ve Engels’in felsefede yaptıkları devrimsel açılımın ayırdında olmaması. Ayırdında olmayınca da tüm yapabildiği büyük bir geri sıçramayla, Marx öncesi spekülatif felsefeye geri dönmek oluyor. Oturduğu yerden varlık mı bilinci belirler bilinç mi varlığı belirler diye derin düşüncelere dalan filozofun tüm yapabildiği spekülasyondur. Oysa;
“Felsefe gibi doğabilim de şimdiye kadar insan faaliyetinin kendi düşünceleri üzerindeki etkisini tamamen ihmal etmiştir; her ikisi de ancak bir yanda doğayı, öte yanda düşünceyi bilirler. Oysa insan düşüncesinin en dolaysız ve asli temeli doğanın insan tarafından değiştirilmesidir.” (Engels, Doğanın Diyalektiği)
Doğa ve zihne indirgediği toplumu pozitivist bir düalizmle adeta mutlak biçimde birbirinden ayrı tutarak bunlar arasındaki ilişki üzerine spekülatif düşüncelere dalan Öcalan’ın unuttuğu “küçük ayrıntı”, aslında materyalist felsefenin doruğu olduğu kadar felsefenin (insanlığın ulaştığı en gelişkin felsefi sistemlerinin) devrimci diyalektik tarih bilimine özümsenerek aşılmasının can damarıdır: İnsanların toplumsal-maddi üretken eylem ve ilişkileri!
“Biz tek bir bilim tanırız: Tarih bilimi!” (Marx ve Engels, Alman İdeolojisi)
Öcalan Marx’ı post-yapısalcılığın birbiriyle bağdaşmaz çoğul perspektifli göreci felsefi spekülasyonla aştığını iddia ede dursun, Marx ve Engels’in felsefeyi bilimle, en gelişkin tarih bilimiyle aşmış olduğunun halen ayırdında bile değil.
“Muhammed’in Allah kavramı büyük oranda enerjiyi çağrıştırıyor. Muhammed’teki Allah kavramı enerjiye işaret ediyor. Sosyolojik bir inceleme bunu gösterebilir. Allah bir enerji yoğunluğudur. Enerjinin yoğun nüfuz etmediği hiç bir şey yok. Tamı tamına Muhammed’in Allahı enerjidir. Bundan şüphem yok. Geliştirilip felsefik dile çevrilirse, Muhammed şunu söylüyor: her şeyi yaratan enerjidir, her şeyi an be an yürüten enerjidir, enerjisiz bir saniye bile geçirilemez. Enerjinin bittiği an, her şey biter. Enerjinin bitmesi de düşünülemez. Bu, dört dörtlük bir Allah kavramıdır. Kuantumda her şey çözümleniyor. Enerjinin görünmez bir karakteri, tanımı var. O da Muhammedî Allah’a çok yakın. Görünmez ama her şeye hükmeder. Tamamen bir enerji kavramı; “şah damarımızdan daha yakın” bize. Enerji eşittir Allah. Bundan kuşku duyulamaz. Enerjinin yoğunluğunu da Einstein formüle etti; E = mc2. O da Yahudi Tevrat kökenlidir. Dini bir kavramı geliştirmiştir. Ama kendisi de şüphe içinde kalmıştır. Özellikle kuantum fiziğinde, ‘dolanıklılık ilkesi’nde, ‘belirsizlik ilkesinde’; kanıtlanan gerçekleri öleceği zamana kadar kabul edememiştir. ‘Tanrı zar atmaz’ diyor. Yani enerji formülünü bulan Einstein, arayış içindedir.”
“Hz. Muhammed İslam felsefesinin (din diyorlar, ona ben felsefe diyorum) temelini Hegel’den çok önce atmış. Fakat biçtiği anlam Hegel diyalektiğinin bir ön biçimi. Hz. Muhammed’in büyük uğraş verdiği tanrının tekliği, ‘tevhid ilkesi’ tinin fenomenolojisinin bir taslağı. Ulaştığım en çarpıcı sonuç budur. Bu hayli önemli; çünkü tevhid ilkesi halen bütün Müslümanlarca hem inanılır hem de uygulanır bir esastır. Tinin Fenomenolojisi de Almanlar için bir imandır. Bunları bir araya getirince, geçerli olan bir ilke, hem dini bir ilke hem felsefi bir ilke, tarihi olduğu kadar güncel ve hatta geleneksel bir ilke olduğu anlaşılır.”
“Hz. Muhammed insanın türeyişini de fark etmiş. ‘Eşrefi mahlûkat’ diyor insan için. Bunu anlamış. İfadelendirmesi de çok doğru. Yani farklı bir varlık. Darwinciler ‘herhangi bir varlık’ diyor. Ama herhangi bir varlık değil, eşrefi mahlûkattır. Hz Muhammed’in bu felsefi değerlendirmesi belki de Darwin analizinden daha üstündür. Tek varlıktır bu, üslubu düşünce dünyasını ortaya çıkartan. Halen bunu aşan bir varlık yok.”
“Muhammed ‘her şey tanrıdan çıkar’ der. Her şey tanrıya bağlanır. Bu daha çarpıcı. Bir toz zerreciği bile Allah’ın izni olmadan oluşmaz. Bu da mükemmel bir felsefe aslında. Belki de doğanın diyalektiğinin en iyi felsefesi. İslam’ı bu yönüyle yoruma tabii tutmak mümkün ve oldukça da değerli olacak.”
“Peygamberler geleneği de komünalisttir. Muhammed neden bu kadar büyüktür? Çünkü Hz.Muhammed’in kendisi son büyük komünalisttir. Klasik köleliği sona erdirmiştir. Afrika ve Arabistan’da kabileler toplumsal gelişim önünde artık engel haline gelmişlerdir. Muhammed bu engeli büyük umut ve ilhamla kaldırıyor. Muhammed’in Medine toplumu enteresandır. Mekke’de propaganda dönemini yazıyor, Medine’de de komünleştiriyor. Bu, İslam komünüdür. Avrupa’da da belediyelere komün denir. Onun başlangıcı Muhammed Medinesi’dir. Medine baştan sona bir komündür. Medine Sözleşmesi, komün sözleşmesidir, yani anayasasıdır. Tarihsel sosyoloji böyle yapılır. Ali Şeriati de yapmaya çalışmıştır ama tam başaramamıştır.”
İslam’daki tanrı inancının “enerji yoğunlaşması” olarak sunulması, İslam dini ve peygamberinin evrim, kuantum, özel göreliliğin enerji ve kütle denkliği formülü gibi bilimsel çağrışımlarla katıştırılıp karıştırılması, yenilgi dönemlerinde ortaya çıkan Yeni Çağ (New Age) dinlerinin bir prototipidir. Pasifist, kamu tanrıcı (Paganist), spritüalist, mistik, eklektik, senkretik Yeni Çağ dinleri, 1968 isyan ve ayaklanmalarının yenilgisinin ardından 1970’li yıllarda Amerika ve Batı Avrupa’dan başlayıp dünya çapında yaygınlaşmıştı. Batıdaki Yeni Çağ dinleri/hareketlerinin, din, paganizm, spritiüalizm, felsefe ve bilimden seçmece öğeleri eklektik ve senkretik biçimde bir araya getirmesi; tek tanrılı dinlerin çıkış dönemleri (“öze dönüş”), Budizm, Taoizm gibi eski Asyatik din ve mistik felsefeleri ve kamu tanrıcılık/paganizm (bir başka “öze dönüş”çülük) ile Hegel’in Tinin Fenomenolojisi gibi yüksek felsefi ve kuantum, frekans, enerji, evrim gibi yüksek bilimsel çağrışımlar yapan kavramları bir araya getirmesi, Öcalan’ın yaklaşımının prototipidir.
Öcalan’ın “eksen çağı” olarak tanımladığı Zerdüşt, Sokrates, Budha, Lao Tsu (ve örtük olarak da Muhammed’i) “Marx’tan 40 kat daha fazla komünist” diye sunması, komünist devrimci ve sınıfsal-ulusal savaşımcı akımlar yerine bunların okunmasını ve pratikleştirilmesini teşvik etmesi, onu Yeni Çağ din ve akımlarına daha fazla yaklaştırıyor. (Öcalan’ın “eksen çağı” yaklaşımı, aslında tümüyle Almanya’da 2. Emperyalist Savaş ağır felaket ve yenilgisi sonrası, varoluşçu, pozitivist ve mistik düşünür ve tarihçi Jaspers’ın ortaya attığı o dönemin Yeni Çağ ve psikolojik rehabilitasyon ekseninden alınmadır.)
Yeni Çağ din ve akımları, geleneksel katı din anlayışı yerine daha esnek ve seçmece kurgulanması, “öze ve içe dönüş”çülüğü, ruhani ve içsel olana yaptığı vurgu ile bireylerin yaşadığı tarihsel ve toplumsal referans ve anlam çöküntüsüne karşı manevi-duygusal boşlukları doldurma ve yeni bir anlam dünyası şekillendirme vaatleri ile rağbet görür. Yeni çağ din ve akımları da oldukça “komünalist” efektlidir; çiçek çocukların pasifist, doğayla ve kendileriyle barışık, akıldan çok sezgiye, maddilikten çok maneviyata, gerçeklerden çok aşkıncılığa dayalı, dışa dönük öfke ve şiddet gibi eğilimleri pasifize edip iç huzura yöneltici, psiko-terapik sevgi ve hoşgörüyle ruhsal arınmacı, spritüel şifacı (alternatif tıp, bioenerji vd), ezoterik (gizemli içrek, varlığın ve insanın içinde saklı mistik-tanrısal bilgi felsefeleri), çeşitli ortak dini-psişik ritüellerin gerçekleştirildiği ortak yaşam “komünleri” bir dönem çok revaçtaydı. Yeni Çağ din ve akımları çok çeşitli ve karmaşık biçimler alabilir, ancak hepsinin özü özeti şu noktalarda toplanabilir: Yenilgi dönemlerinde yaygınlaşan, toplumsal-maddi ve sınıfsal-siyasal gerçekleri kamufle eden ve aktif mücadeleden kaçış akımlarıdır.
Öcalan’ın yaklaşımlarında da, İslam din, tanrı ve peygamberine, idealist yaratılış mitolojisine “bilim” ve “felsefe” kılığı geçirmeye çalışılıyor. Dini yaratılış mitolojisine peygamberin bir “eşref-i mahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) sözüne dayanarak Darwin’in evrim kuramından üstün bir mertebe veriliyor. İslamın tevhid (tanrının tekliği) ilkesini, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nin taslağı gibi sunuluyor. İslam tanrısı bir “enerji yoğunlaşması” ilan edilip, “Tevrattan çıkan Yahudi” diye sunulan Einstein’ın (oysa Einstein materyalistti) dünyanın en ünlü bilimsel formülü olarak bilinen (özel görelilik kuramından gelen kütle-enerji denkliği) E=mC2 formülüne sıçranıp, tanrı teorik fizikle, peygamber evrim ve kuantum kuramlarıyla birlikte kodlanıyor. “Avrupa’da belediyelere komün derler” gibi tarihsel-sınıfsal bağlamından soyulmuş bir belirsizleştirme üzerinden, Muhammed dönemi Medine’si Avrupa’daki (“komün” denilen ama aslen monarşi altında yerel liberal burjuvaların denetimindeki belediyelerden ibaret olan) kısmi özerkliğe sahip liberal belediyelerin başlangıcı ilan ediliyor…
Post-modernizmin başlıca karakteristiklerinden biri de budur işte: Her biri gerçek tarihsel-sınıfsal ve somut bağlamından kopartılmış birbiriyle alakasız ve hatta birbiriyle en bağdaşmaz şeyleri en keyfi-öznelci-pragmatist-görelileştirilmiş biçimde birbirine iliştirip birlikte montajlayıvermek.
Post-modernist tarih anlayışı, her biri gerçek tarihsel-toplumsal bağlamından kopartılmış seçmece olguların, hiçbir ciddi araştırma-inceleme-analiz ve temellendirmeye dayanmayan öznelci yorum ve çağrışımları üzerinden yapılan, “tarih montajları”dır. Bu yüzden tüm post-modern tarih anlatıları metinleri gibi, Öcalan’ın “tarihsel sosyoloji” adı altında uçuşup duran öznelci çağrışımsal önermeler ve teğellendirmeler üzerinden havada kurduğu tarih şatoları da, gerçek tarih biliminden son derece uzak tarih-dışı kurgu-tarihdir, tarihsel olmayan çağrışım montajlarıdır.
Muhammed’in belli durumlarda kendi işine gelen ayetleri “indirmesi” ve hatta kendi durumuna göre bazı ayetleri sonradan değiştirmesi gibi, post-modern yazarların yaptıkları tarih kurguları da içinde bulundaki konjonktürle birlikte değişir. İslam dini konusunda her daim oldukça popülist ve pragmatist bir çizgi izlemiş olan Öcalan, Ortadoğu ve Kürt meselesinin bugün geldiği konjonktürde, İslam’ın ilk çıkış dönemini, Muhammed’i ve Medine anlaşmasını fetişleştirmeyi, hem devlet iktidarına verdiği bir uzlaşmacı mesaj, hem Medine anlaşması özgülünde (Muhammed o dönem, Medine’de başta çoğunluğu oluşturan Yahudi kabileleri ile Müslüman kabileleri arasında olmak üzere kabileler arası güç ve paylaşım anlaşmazlık ve çatışmalarını uzlaştırmak için Medine’ye çağrılmıştı) devletten buna benzer bir dış politika dileği (Öcalan’ın İbrahim anlaşmalarına dönük övgüleri de bu çerçevededir), hem de içini boşaltıp kooperatifçiliğe indirgediği “komün ekonomisi” bağlamında Kürt halkını “İslam Komünü” etiketi üzerinden ikna edebilmek için kullanıyor.
Öcalan “Komün” deyince tabii ki Paris Komün Devrimi’ni referans veremez, Avrupa açısından en fazla monarşi döneminde yerel liberal burjuvaların elindeki görece özerk liberal belediyelere ve Komün diye etiketlediği Muhammed dönemi Medine’sine atıfta bulanabilir.
Öcalan’ın Marx konusundaki görüşleri
“Hayret ettiğim nokta, Marks dâhil adam karısıyla yaşamak için elbisesini satıyor. Kapitalizmin en büyük kitabını yazmış, eleştirmeni olan Marks geçinemiyor, karısını, çocuklarını geçindiremediği için ceketini satıyor. ‘Bu kitabı yazayım da gelir getirsin, bu evliliği kurtarayım’ diyor. Sosyolojinin kurucusu bunu derse, vay başımıza gelen! Böyle Marksizm mi olur? Olmuş maalesef, biz de taptık. Bir peygamber gibi ele aldık. Aşmaya çalışıyoruz, durum vahim.”
“İşte Marks’ın ömrünün son yıllarında, Paris Komünü dolayısıyla yakından tanıdığı birçok insan ölmüş, çarpıcıdır. 17 bine yakın komünarın öldüğünden bahsedilir. Bunların anısına ‘Paris Komünü’ diye bir değerIendirmesi de var. Kapital’i bırakıyor. Çünkü onun öngörüleri büyük bir darbe almış. Bana göre onun içsel bir kırılması var. Komün düşüncesi üzerine eğiliyor. Sınıfı fazla kullanmaz, komün kavramını da kullanıyor.”
“Sosyalizm modernite üçlüsünün alternatifi olarak ortaya çıkmalıydı. Fakat sadece kapitalizme karşı sosyalist analiz ve mücadele gündeme alındı. O da geliştirilemedi. Bu şekliyle geliştirilemezdi de. Çünkü bir bildiriyle, Komünist Manifesto ile sınırlı kaldı. Endüstriyalizm olduğu gibi benimsendi, göklere çıkarıldı. Bu stratejik bir eksiklik, büyük hatadır. Yine Marks’ın ulus-devlete dair dişe dokunur bir analizi yok. Bu yönüyle de ciddi bir ideolojik boşluk bırakılmıştır. Hakkını teslim etmek bakımından söyleyelim; Marks da sonradan bu eksik analizinin farkına vardı. Kapital’i yazma sürecinde üçüncü kitap Devlet üzerine olacaktı, ömrü yetmedi. Yazsa da doğru yazması zordu, çünkü Marks’ta ulus-devleti çözümleme perspektifi eksikti. Marks’ta Endüstriyalizm çözümlemesi, eleştirisi de yok düzeyindedir. Sadece anti-kapitalizm üzerinden bir sosyalizm analizi var. Eksiklikler barındırıyor. Geliştirilememiştir. Bu sosyalist teorinin, moderniteyi analizde bir başvuru kaynağı olma kapasitesi çok sınırlıdır. Hatta onun bir parçasıdır, modernite sınırları içinde kalır.”
“Marks’ın en temel hatası şudur; Darwin biyolojide evrim yasalarını buldu, O da hızla üstüne atladı ve ‘Toplumda da yasalar var’ dedi. Ona da ‘diyalektik tarihsel materyalist yasa’ diyor. Esas bu şekilde kaybettiriyor. Oysa doğada yasa değil, eğilim vardır. Eğilim, yasa demek değildir. Toplumda geçerli olan eğilimler olabilir, ama yasalar olamaz. Neden? Çünkü toplum insan zihnine dayalıdır. İnsan zihninde katı yasalar yoktur, eğilimler ve düşünceler vardır. İşte bu nedenle düşünce özgürlüğünü en çok kabul eden toplumlar, en sağlıklı toplum oluyorlar.”
“Sosyalizm metafiziksiz olmaz. Bunun da açılımı etik ve politik temelli sosyalizmdir. Bu etik ve politik temelli sosyalizmi, metafizik sosyalizm olarak da değerlendirmekte hiçbir sakınca yok. Marksizm’in diğer bir hatası veya Lenin’in, Stalin’in hatası ahlakı ve politikayı silmeleridir. Etiksiz ve politikasız bir sosyalizmin sonucu iflastır. Demek ki etik ve politik temelli bir sosyalizm şart. Reel sosyalizmden çıkışımızın temeli bu.”
Öcalan’ın perspektif metninde Marx ve Marksizme ilişkin, buraya ancak bir kısmını alabildiğimiz, birkaçı olumlu, büyük çoğunluğu olumsuz 30’dan fazla değinme var.
Post-yapısalcı yazarlarda, özellikle de Marksizmin içinden ya da Öcalan gibi kıyısından gelip post-yapısalcı Marksizm tasfiyeciliğine ve liberal/neoliberal anarşizme geçiş yapanlarda, muazzam bir “Marx kompleksi” vardır. Her yazılarında sayısız kez, Marx’ı kendi uydurdukları Marx mizansenleri ve yorumları üzerinden yere çalma ve aşma çaba ve iddialarına karşın, bir türlü Marx takıntılarından kurtulamazlar. Ömürleri umutsuzca ve riyakarlıkla Marx’ın hayaletleri ile didişmekle geçer. Bu Marx’a dair bilisizlik, tahrifat ve tasfiyeciliğin cezasıdır.
Öcalan 2000’li yıllardaki çoğu metni gibi, 2025 tarihli Perspektif dökümanında da, kendi yarattığı bir Marx süper-egosu ya da imajı ile didişip duruyor. Marx’a karşı kullandığı argümanlara “Öcalan’ın Marx ve Marksizme dönük eleştirileri” diyemiyoruz, en fazla post-yapısalcı çekiştirme diyoruz. Çünkü eleştiri, en başta ciddiyeti, tutarlılığı ve temellendirilmişliği, hepsinin ötesinde de bir duruş sahibi olmayı ima eder. Halen Marx ve Marksizmin başyapıtı Kapital’i bile doğru dürüst incelememiş olan Öcalan’ın Marx’a dair yargıları ise 2. ve 3. el kaynak ve yorumlardan, çoğunlukla post-Marksist spekülasyonlardan geliyor.
Öcalan’ın Marx’ı çekiştirme yöntemi post-yapısalcılığın bir diğer karakteristiğidir. Bu yöntemde kullanılan argümanların temellendirilmemiş olmasının, doğru olmamasının ve hatta aleni çarpıtmalar olmasının hiçbir önemi yoktur. Önemli olan hedefe konana dair durmaksızın çarpıtılmış imajlar türetmek, durmaksızın onu yaftalayıcı itham ve iddialarda bulunmak, böylece toplamda onun gerçek kuram ve duruşunun içini boşaltmak, bunlara dair kuşku ve güvensizlik uyandırmak, onu aşındırmak, yıpratmak ve değersizleştirmektir. Bu yöntem özetle, psikolojik harp tekniğinin post-yapısalcı türevidir.
Öcalan’ın Marx’a karşı argümanlarının düzeyine bakmak yeterli fikri verecektir. “Marx ‘Kapital’i gelir getirmesi, evliliğini kurtarmak” için yazmış! Bu eleştiri değil dedikoduculuktur. Üstelik Marx’ın ve Marksistlerin, işçilerin, yoksulların, ezilenlerin mücadelelerindeki büyük özverilerinin, ödedikleri ağır bedellerin hepsini ayaklar altına alan bayağılıkta bir dedikoduculuktur. Marx Kapital’i yazabilmek için değil ceketini satmak, yoksulluktan 3 çocuğunu yitirdi. Buna karşın Karl ve Jenny Marx çifti ne birbirine tutkulu bağlılıklarından ne de işçi sınıfı ve komünist devrim davasına adanmışlıklarından bir milim geri adım atmadılar. Öcalan Marx’ı küçülteyim derken kendini yerin dibine sokacağına dönüp bir Marx’ın ömür boyu mücadeledeki duruşuna, bir de kendi mücadelesinin devrimci başlangıç evresiyle şimdi geldiği liberalleşme noktası arasındaki uçuruma bakmalıdır.
Marx’ın “sosyolojinin kurucusu” olarak tanımlanması bile Marx’ın kuramı hakkındaki bilisizliği gösteriyor. Marx bir burjuva akademik disiplini olan sosyolojinin değil; ekonomi-politik eleştirisinin, devrimci tarih biliminin (tarihsel-diyalektik materyalizm), devrimci sınıf önderliği, proletarya enternasyonalizmi, proletarya diktatörlüğü ve komünist devrim perspektifinin kurucusudur. Öcalan’ın tüm bunları, yani Marksizmde temel olan ne varsa bordodan attıktan sonra, Marx’ı “sosyolog” ilan edip onunla “sosyoloji” alanında rekabet etmeye çalışması ise, yandan kaçak dövüştür.
Öcalan, Marx’ın Paris Komününden sonra derin bir kırılma yaşayıp Kapital’deki görüşlerini terk ettiğini, sınıf kavramından vazgeçip komün kavramını kullanmaya başladığını iddia ediyor. Aslında Marx’ın yeni bulunup ilk kez yayımlanan el yazmaları, taslakları, defterleriyle birlikte “genç Marx”, “yaşlı Marx”, ama illaki Kapital-dışı ve Kapital-karşıtı Marx kurguları yapmak, başlıca uzmanlıkları Marx’ı çarpıtmak ve Kapital’i tarihten silmeye çalışmak olan akademist Marxologların en bayıldığı iştir. Öcalan yine en ufak bir sahici inceleme ve karşılaştırma yapmadan (ki Marx’ın ne Kapital’ini ne de Etnoloji Defterlerini incelemediğinden istese de yapamaz) burjuva/küçük burjuva akademik-spekülatif Marksolojinin her rüzgârına yelken açmaya devam ediyor. Oysa yalnızca Kapital’i ve Paris Komünü’nden 4 yıl sonra yazdığı Gotha Programının Eleştirisi metnini (tamamen Kapital’in temel argümanlarına dayanır) karşılaştırmak bile, Paris Komünü sonrasında, Marx’ın Kapital’deki temel argümanlarını tutarlı biçimde işleyip geliştirmek dışında, Kapital’den bir savrulma/kırılma yaşamadığını apaçık kılmaya yeter.
Marx’ın yaşamının ve çalışmalarının son döneminde, Kapital’dekinin tersine sınıf mücadelesine daha az, komüne daha çok yer verdiği iddiası, asıl Kapital’i anlamamış olmaya dayanır. Emek ile sermayenin uzlaşmaz çelişkisi ve sınıf mücadeleleri Kapital’in en temel ve güçlü uğraklarından biri olmakla birlikte tek konusu değildir. Kapital kapitalist sistemin içindeki tüm uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim seyri ve doğrultusunu ele alır. Bu açıdan üretici güçlerin toplumsallaşma niteliği ile kapitalist özel üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkinin tarihsel gelişim seyri ve doğrultusu da, Kapital’in en temel ve en güçlü (öyle ki Marksist tarih biliminde sınıf mücadelesi de bunun üzerinden açıklanır ve derinleştirilir) konusudur.
Marx sınıf mücadelesi ile birlikte komün tarihiyle de her daim ilgilenmiştir. Dahası yalnızca Paris Komünü sonrasında veya Morgan’ın eski komünal ve kabile toplumları üzerine kitaplarının yayımlanmasından sonra değil öncesinde de ilgilenmiştir. Grundrisse’deki prekapitalist komünal ilişki biçimleri üzerine görkemli bölüm, hatta Kapital’de feodalizmin kabuğunun zayıflamaya başladığı son dönemlerinde yeniden canlanan eski köy komünlerine ilişkin vurgular, veya Cezayir gibi sömürge ülkelerde eski komünlerin ve komünal geleneklerin anti-sömürgeci direniş ve isyanlardaki önemine vurguları, yeterli örneklerdir.
Ancak Marx’ın komün anlayışı Öcalan’ınkinden farklı ve çok daha gelişkindir. Marx komünleri 3 bakımdan ele alır. Birincisi, kapitalizmin gelişmemiş olduğu sömürge ülkelerde, yerli halk komünlerinin sömürgeciliğe karşı mücadele ve devrimlerde önemi. Marx bunu sömürgeci ülkelerdeki kapitalizmin krizinin derinleştirilmesi, sınıf mücadelesi ve devrim dinamikleriyle birlikte ele alır. İkincisi, Rusya gibi modern kapitalizmin gelişmeye başladığı ama kırda feodal-kapitalist ilişkilere karşı kır komünlerinin halen yaygın olduğu ülkelerde, kır komünlerinin sosyalizme geçişin bir biçimi olabileceğini belirtir. Ama bunu da Batı Avrupa ülkelerdeki sınıf mücadelesinin zaferi ve sosyalist devrim koşuluna bağlar. Üçüncüsü, en gelişkin komün biçimi olarak, kapitalizmin gelişmiş olduğu ve dolayısıyla üretici güçlerin ileri toplumsallaşması temelinde devrimci komünler toplumuna dair bir gelecek toplum perspektifi çizer. Ve bunun en gelişkin açıklaması da yine Kapital’dedir. Ve tabii ki bu da devrimci sınıf mücadelesine, sosyalist devrimlere ve sosyalist devrimci işçi komün ve konseyleri demokrasisine bağlanır. Yani Marx’ın komünarlığı her zaman devrimci, komünist, sınıf mücadelesi ile içsel olarak bağlıdır. Şimdi bu, devrimciliği çoktan terk etmiş olmakla kalmayıp liberal ütopik reformist bir “perspektif”ten devrim fikrini çürütmeye çalışan, içini boşalttığı komünü de, kapitalizmdeki sınıf mücadelesinden kopartan ve sınıf mücadelesinin karşısına diken Öcalan’ın yaklaşımıyla karşılaştırılsın.
Devam edecek…
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.