Hükümetin saldırı programı açıklandıktan sonra sendikalar uzun süre diyalog yolunu zorladı. İşçi sınıfının taleplerini duymayan iktidar, sermayenin taleplerini hayata geçirmekte ısrar etti. Bunun üzerine sendikalar grev kararı aldı. Karar kısa sürede ülkenin dört bir yanındaki işyerlerinde büyük bir heyecan yarattı. Bu, aslında daha büyük bir mücadelenin ilk adımıydı. Ve görünen o ki, bu adımlar önümüzdeki dönemde çok daha güçlü bir ortak yürüyüşün habercisidir

Kapitalizm, tarihinin yeni ve daha sert bir evresinden geçiyor. Avrupa'nın onlarca yıl boyunca "refah devleti" olarak örnek gösterilen ülkelerinde, işçi sınıfının uzun mücadeleler sonucunda elde ettiği sosyal ve ekonomik haklar birer birer tasfiye ediliyor. Emeklilikten işsizlik sigortasına, sağlık güvencesinden toplu sözleşme haklarına kadar onlarca kazanım, bugün sermayenin yeni saldırılarının hedefi haline gelmiştir.
Bu saldırılar rastlantı değildir. Geçici bir ekonomik krizin ya da bütçe açığının sonucu da değildir. Bugün Avrupa'nın hemen her ülkesinde aynı politikalar uygulanıyor. Bir yandan milyarlarca avro silahlanmaya, NATO bütçelerine ve savaş hazırlıklarına ayrılırken, diğer yandan işçi ve emekçilerin yıllarca ödedikleri primlerle oluşturdukları sosyal güvenlik sistemleri "yük" olarak gösteriliyor. Dün işçi sınıfının mücadelesi karşısında vermek zorunda kaldıkları hakları, bugün geri almak istiyorlar. Çünkü kapitalizmin krizi derinleştikçe, sermayenin kâr hırsı da büyüyor.
Silah tekelleri, uluslararası finans çevreleri ve büyük sermaye grupları daha fazla kaynak talep ediyor. Bu kaynaklar ise gökten inmiyor. Fatura yine işçi sınıfına çıkarılıyor. Ücretler baskılanıyor, emeklilik hakları budanıyor, sosyal güvenlik sistemleri daraltılıyor ve kamusal hizmetler özelleştiriliyor. Savaş ekonomisi büyürken sosyal devlet küçültülüyor.
Kapitalist sınıfın en büyük korkusu ne ekonomik krizdir ne de seçimlerdir. Onların asıl korkusu; örgütlü, bilinçli ve mücadele eden bir işçi sınıfıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki, üretimden gelen gücünü kullanan örgütlü işçiler karşısında hiçbir sermaye düzeni kendisini uzun süre güvende hissedemez.
Bu nedenle sendikaların etkisizleşmesini istiyorlar. İşçilerin yalnızlaşmasını istiyorlar. İşyerlerinde örgütsüzlüğün yaygınlaşmasını istiyorlar. İşçilerin birbirine güvenmemesini istiyorlar. Çünkü parçalanmış bir işçi sınıfını yönetmek kolaydır. Birleşmiş bir işçi sınıfını ise durdurmak zordur.
Bugün işçi ve emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarını savunabilecek en önemli kitlesel örgütler sendikalardır. Elbette sendikalar tek başına bütün sorunları çözemez. Ancak işçi sınıfının örgütsüz bırakılması halinde, sermayenin saldırılarının önünde hiçbir ciddi engel kalmayacaktır.
Bu nedenle sendikaları güçlendirmek yalnızca ücret mücadelesi değildir. Bu, aynı zamanda demokrasiyi, sosyal hakları ve geleceği savunma mücadelesidir.
Sermaye sınıfı yalnızca ekonomik saldırılarla yetinmiyor. Aynı zamanda işçi sınıfını kendi içinde bölmeye çalışıyor. Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde göçmen karşıtlığı ve ırkçılığın sistemli biçimde yükseltilmesi tesadüf değildir. Çünkü aynı fabrikada çalışan iki işçi birbirini kardeşi olarak görmeye başladığında, sermayenin bölme politikaları boşa düşer.
Bu yüzden "yerli-yabancı", "biz-onlar" söylemleri sürekli yeniden üretiliyor. Oysa gerçekler çok farklıdır. 1960'lı ve 1970'li yıllarda Avrupa ülkeleri sanayilerini büyütebilmek için yüz binlerce göçmen işçiyi bizzat davet etti. Bugün "ülkenize dönün" denilen insanlar, aslında bugünkü Avrupa'nın fabrikalarını kuran, yollarını yapan, limanlarını büyüten ve refahını üreten emekçilerdir. Onlar yalnızca emeklerini değil, ömürlerini de bu ülkelere verdiler. Aynı bantlarda çalıştılar. Aynı makinelerin başında alın teri döktüler. Aynı krizlerin yükünü taşıdılar. Şimdi ise aynı saldırılarla karşı karşıyalar.
Kapitalizm için işçinin milliyeti yoktur. Sömürü söz konusu olduğunda herkes aynı sınıfın parçasıdır. Bu nedenle işçi sınıfının yanıtı da ortak olmalıdır. Irkçılığa karşı sınıf kardeşliğini büyütmek, bugün her zamankinden daha büyük bir görev haline gelmiştir. Çünkü sermaye milliyet sormadan sömürmektedir. İşçi sınıfı da milliyet ayrımı yapmadan birleşmek zorundadır. İşte Hollanda'da yaşanan son grev süreci, tam da bu gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur.
Yeni hükümet göreve gelir gelmez gerçek niyetini gizleme gereği duymadı. Daha ilk icraatlarından biri, işçi sınıfının onlarca yıllık mücadelesiyle kazanılmış sosyal haklara kapsamlı bir saldırı programı açıklamak oldu.
Hedefte üç temel sosyal güvence bulunuyor: AOW (Devlet Emekliliği), WW (İşsizlik Yasası) ve WIA (İş Göremezlik Yasası).
Bunlar yalnızca teknik düzenlemeler değildir. Her biri, milyonlarca emekçinin yaşam güvencesini doğrudan ilgilendiren temel sosyal haklardır.
Emeklilik hakkına müdahale
AOW, Hollanda'da herkesi kapsayan temel devlet emekliliği sistemidir. Bunun yanında işyerlerinde yıllar boyunca ödenen primlerle oluşturulan tamamlayıcı emeklilik fonları bulunmaktadır.
Bugün hükümetin hedefinde özellikle bu tamamlayıcı emeklilik sistemi vardır. Yıllarca çalışarak oluşturulan fonların kapsamı daraltılmakta, gelecekte emekli olacak kuşakların daha düşük gelirle yaşamaya zorlanmasının yolu açılmaktadır.
Başka bir ifadeyle, işçinin bugün ürettiği değer yetmiyormuş gibi, yarınki emekliliği de sermayenin tasarruf politikalarına kurban edilmek istenmektedir.
İşsizlik sigortası da hedefte
Benzer bir saldırı WW sistemine yöneliktir. İşsizlik ödeneği bir lütuf değildir. İşçiler yıllarca maaşlarından kesilen primlerle bu fonu kendileri oluştururlar. Ancak hükümet şimdi, uzun yıllar çalışmış olsanız bile işsizlik ödeneği süresini yaklaşık on iki aya düşürmeyi planlamaktadır. Bu sürenin sonunda insanlar çok daha düşük sosyal yardım sistemine yönlendirilecek, yıllarca verdikleri emeğin karşılığı adeta yok sayılacaktır.
Bu yalnızca ekonomik bir düzenleme değildir. İşsiz kalan emekçileri daha düşük ücretli ve daha güvencesiz işlere razı etmeyi amaçlayan bir baskı mekanizmasıdır.
Hastalık da sermayenin gözünde bir maliyet
Saldırıların üçüncü ayağını WIA, yani iş göremezlik sistemi oluşturmaktadır. Mevcut uygulamada uzun süre hastalanan işçiler ilk yıl ücretlerinin tamamını, ikinci yıl ise yüzde yetmişini almaktadır. İki yıl sonunda sağlık sorunları devam eden ya da işyerinde uygun bir görev bulunamayan çalışanlar sosyal güvenlik sistemine devredilmektedir.
Şimdi bu alanda da yeni kısıtlamalar gündeme getirilmektedir. Kapitalizmin mantığı açıktır: Üretebildiğin sürece değerlisin. Hastalandığında ise maliyet olarak görülüyorsun. İşte bu nedenle sosyal devletin en temel ilkeleri bile sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmektedir.
Hükümetin en çok kullandığı gerekçe ekonomidir. Ancak gerçek tablo bambaşkadır. Hollanda yalnızca tarım alanında değil, yüksek teknoloji ve sanayi üretiminde de dünyanın en güçlü ülkelerinden biridir. Philips, ASML, DAF, VDL ve daha onlarca büyük sanayi kuruluşu dünya pazarlarında önemli bir konuma sahiptir.
Özellikle ASML bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Şirket, gelişmiş çip üretim teknolojisinde dünya pazarının büyük bölümünü elinde bulundurmakta ve küresel yarı iletken sektörünün en stratejik firmalarından biri olarak kabul edilmektedir. On binlerce çalışanı ve milyarlarca avroluk cirosuyla Hollanda ekonomisinin lokomotiflerinden biridir. Aynı şekilde DAF, VDL ve diğer büyük sanayi işletmeleri de üretimlerini sürdürmekte, ihracatlarını artırmakta ve önemli kârlar açıklamaktadır.
O halde şu soruyu sormak gerekir: Bu kadar güçlü bir ekonomide neden sürekli işçilerin haklarından tasarruf ediliyor? Neden fedakârlık hep emekçilerden bekleniyor? Çünkü mesele ekonomik zorunluluk değildir. Mesele, yaratılan zenginliğin kimler arasında ve nasıl paylaşılacağıdır.
Bugün üretilen servet büyümektedir. Ancak bu servetten işçi sınıfının aldığı pay küçülürken, büyük sermaye gruplarının kârları büyümeye devam etmektedir. Sorunun özü tam da burada yatmaktadır.
Hükümetin saldırı programı açıklandıktan sonra sendikalar uzun süre diyalog yolunu zorladı. Görüşmeler yapıldı. Raporlar hazırlandı. Basın açıklamaları gerçekleştirildi. Uyarılar yapıldı. Ancak hükümet geri adım atmadı. İşçi sınıfının taleplerini duymayan iktidar, sermayenin taleplerini hayata geçirmekte ısrar etti.
Bunun üzerine sendikalar grev kararı aldı. İlk tarih 26 Haziran 2026 olarak açıklandı. Karar kısa sürede ülkenin dört bir yanındaki işyerlerinde büyük bir heyecan yarattı. Birçok sektörde işçiler bu kararı coşkuyla karşıladı. Bu süreçte, mücadelenin doğrudan ülke çapında bir genel greve dönüştürülmesi de tartışıldı.
Ancak sendikal hareket içinde henüz böyle bir adım için ortak hazırlığın tamamlanmadığı görüldü. Bu nedenle bazı sektörler aynı gün, bazıları ise farklı tarihlerde greve çıkma kararı aldı. Bu, aslında daha büyük bir mücadelenin ilk adımıydı. Ve görünen o ki, bu adımlar önümüzdeki dönemde çok daha güçlü bir ortak yürüyüşün habercisidir.
İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!
Devam edecek.
*Ali Solmaz, DAF-FNV Kadro Üyesi
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.