Faşizan Bonapartizm mi?

Türkiye’de durumun karmaşık olması nedeniyle rejimi tamamen bir kalıba sokmak mümkün görünmüyor. Türkiye’de partiler var, seçimler yapılıyor. Liberal demokrasiye benziyor; ama liberal demokrasi denemez. Bonapartizm’e çok benziyor; ama tam bir Bonapartist bir rejimdir denemez. Türkiye’deki rejim; faşizme benziyor; ama tam olarak faşist bir rejim değildir

Faşizan Bonapartizm mi?

Tayyip Erdoğan ve AKP rejiminin bugüne kadar gelişi ve nasıl palazlandığı önemli araştırmaları gerektiriyor. Türkiye’de olguların karmaşık niteliği, rejimin yapısal karakteri konusunda hemen kesin sonuçlara ulaşmaya olanak vermiyor. Bu nedenle doğru bir değerlendirme, liberal demokrasi, Bonapartizm ve faşizm gibi rejimleri kısaca açıklamayı zorunlu kılıyor.

İlkin Türkiye’deki somut gerçekliğe kısaca göz atalım. Devletin, Türkiye’nin Batı ve Doğu’sundaki siyasal yaklaşımlarının birbirinden farklı olduğu bir gerçektir. Doğu’da kırk yıldır süren süren savaş var. Bu farklığı iki kısa örnekle de açıklayalım. Birincisi, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türkiye’nin Batı’sında, ekonomik kalkınma, laiklik ve Türk milliyetçiliğini geliştiren siyaset izlenirken, Doğu’da esas olarak Kürtlerin ulusal bilincinin gelişimini engellemek için, feodal yapının korunmaya çalışıldığı, laiklikten ziyade dinsel politikaların izlendiği biliniyor. İkinci örnek ise, Doğu’ya karşı bir iç-sömürge politikasının izlenmesi, Kürt hareketinin silaha sarılmasından sonra, 1990’lı yıllarda köylerin boşaltılması, Kürtlere karşı şiddet ve baskının faşist biçimlere bürünmesidir. Kürt hareketini savunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, Kürt kentlerinde belediyelere kayyum atanması gibi olgular, Kürtlere karşı izlenen politikanın farklı olduğunu gösteriyor. HDP’nin seçimdeki stratejisi (Doğu’da Kazanmak, Batı’da Kaybettirmek) bu farklılığın bir ifadesi değil mi?

AKP rejiminin veya ‘Tayyibizm’in nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda okurun da bir karar verebilmesi için, üç tip (liberal demokrasi, Bonapartizm ve faşizm) siyasal yapılanma konusunda açıklamaların gerekli olduğunu düşünüyorum.

Liberal demokrasinin karikatürü

Burjuva parlamenter rejimin en belirgin özelliği, kuvvetler ayrımı, yargının nispeten bağımsızlığı ve basın özgürlüğünün olmasıdır. Ayrıca çeşitli siyasal partilerin var olması ve bu partiler arasında sürüp giden bitmez tükenmez çekişme ve tartışmaların yaşanmasıdır. Türkiye’de seçimlerin yapılması, yasaların gündemde olması, partilerin ve parlamentonun varlığı vs. Türkiye’de temsili demokrasi varmış izlenimini yaratıyor; yani Türkiye’deki rejim liberal demokrasiye benziyor; ama rejime tam liberal demokrasidir denemez. Zira Türkiye’de hukuk bilinci eksik olduğu gibi, demokrasi bilinci de yoktur; her iki bilinç biçimi içselleştirilmemiştir henüz. Üstelik “hukukun üstünlüğü” liberal demokrasinin var olduğunu göstermez.

Gerçekten de demokrasi ve demokrasinin tarihi konusunda toplumda yetersiz ve yanlış bilgiler yaygındır. Bu bilgi eksikliği öylesine açık bir durumdur ki, kendini demokrat sanan ve “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” gibi sözleri savuran kalburüstü Türkiye entelektüellerinin bile demokrasi konusunda yetersiz bilgileri insanı şaşırtıyor. Oysa Alman liberal yazarlar bile şunu dile getirebilmektedirler: “Almanya’da hukuk devleti vardı, ama demokrasi yoktu.”

Dolayısıyla hukuk devleti ile demokrasiyi birbirine karıştırmamak gerekir. Hukuk Devleti’ni “demokrasi” olarak gören yaygın hatalı bir kavrayış vardır. Ancak “hukuk devleti”nin varlığı demokrasinin var olduğu anlamına gelmez. Çünkü hukuk devleti, hakların varlığına işaret eder ama bu hakların kimin tarafından yasalaştırıldığını açıklamaz. Hukuk devleti anlayışı, halkı, yasalara uyması gereken bir nesne olarak görür; demokrasi ise halkı yasaların öznesi haline getirir. Asıl önemli olan yasaların var olması değil, bu yasaların nasıl yapıldığı ve kimin çıkarı için çıkarılmış olduğudur. Monarşik ve oligarşik devlette de belli hakları içeren yasalar yapılabilir. Fakat demokrasinin en önemli iki kriteri, yasaların halk tarafından yapılması ve çoğunluğun çıkarlarını dikkate almasıdır.

Açıklanması gereken bir başka olgu ise, gerçekte demokrasi düşmanı olan liberalizmin kendini nasıl ‘demokratik’ göstermeyi başardığıdır. Demokrasi düşmanı olan liberalizm neden demokrasiyle zorunlu bir evliliğe girdi?

Bilindiği gibi; Avrupa’daki liberal düşünürler, 18. ve 19. yüzyılda genel oy hakkına karşı çıkarak, yalnızca varlıklı olanların oy hakkı olması gerektiğini savundular. Genellikle işçiler ve diğer emekçiler, genel oy hakkı için mücadele ettiler. Egemen sınıflar genel oy hakkını neden ve hangi koşullarda kabul etti?

Avrupa’da burjuvazi, işçi sınıfının sosyalizme kaymasını engellemek amacıyla genel oy hakkını kabul etti, ama kabul etmek için belirli koşulların ortaya çıkması gerekiyordu. Bu koşullar ise 20. yüzyılda ortaya çıktı. Neydi bu koşullar? Basının, kamuoyunun bilincini etkileyebildiği ve manipüle edebildiği bir düzeye ve yaygınlığa ulaşmasıydı. İşte bu koşullarda genel oy hakkı gündeme geldi. Yani burjuvazinin, ekonomik ve toplumsal egemenliğini tehlikeye sokmayacak bir biçimde, basın tarafından halkı manipüle etme şartlarının oluşması sonucu genel oy hakkı tanındı.

Çok önceleri Marx şunları yazmıştı: “Oy verme hakkını, akla-uygun olanı, yani burjuvazinin egemenliğini sağlayacak biçimde düzenlemek, burjuvazinin görevi değil midir?”

Günümüzde Avrupa da dâhil olmak üzere birçok ülkede genel oy hakkı, sistemin seçimlerle kazanılacağı düşüncesini doğurmaktadır; yani partilere dayanan parlamenter sistemin kendisi ideolojik bir rol üstlenmiştir; çünkü parlamentonun ve partilerin varlığı ve sistem içinde partilerin yarışı, alternatif bir politik sistemin olabileceğini gizlemektedir. Bu olgudan, parlamenter mücadelenin yadsınması gerektiği sonucunu çıkarmak, kısa-devre ve yüzeysel mantığın ürünü olduğu gibi, güçler dengesini ve kitlelerin bilinç düzeyini dikkate alamayan bir bakış açısıdır.

Sonuç olarak: Evet, Batı ile kıyaslandığında Türkiye’de gerçek anlamda bir liberal demokrasi yoktur. Çünkü ne tam bir basın özgürlüğü ne de Yargının tam bir bağımsızlığı vardır; fakat tam bir işlevi olmasa da parlamentonun varlığı, partilerin yarışması ve seçimlerin yapılmasının Türkiye’de liberal bir demokrasi olduğu izlenimini yarattığını kim inkâr edebilir ki?

Bonapartizm

Bonapartizm ne demektir? Çok tartışılmayan ve bilinmeyen bir konu olduğu için ayrıntılı ele almakta yarar var. Kimine göre Bonapartizm; feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde yaşanan, burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında savaşın sürdüğü bir süreçte ortaya çıkan bir rejim biçimidir. Kimine göre de; sınıflar arası denge durumunda devletin sınıflardan özerkmiş gibi kendini sunmasıdır. Evet, bu görüşler yanlış değil; Bonapartizmin, kapitalizmin serbest rekabet döneminde ortaya çıktığı doğrudur. Ama günümüzde serbest rekabetçi dönem yoktur, bu nedenle günümüzde Bonapartizm olamaz diye bir sonuç çıkarılırsa, burada bir sorun vardır. Ayrıca Bonapartizmi, yalnızca sınıflar arasındaki denge koşullarında ortaya çıkan bir rejime indirgemek de yetersizdir; çünkü Bonapartizmin temel özelliğini (yürütmeyi tek elde toplama) görmezden gelmektedir.

Fransa’da Şubat 1848 Devrimi’nden 2 Aralık 1851’ya kadar yaşanan dönem Bonapartizmi anlamak açısından önemlidir. Sınıf savaşının, ideolojik, politik, hukuk, eğitim vb. alanlarında nasıl biçimler aldığını ortaya koyuyor. Anayasa nasıl yapılacak ve kim yapacak? Meclisin, yürütme organının, cumhurbaşkanının yetkileri ne olacak? Yürütme organı nasıl oluşturulacak? Eğitimden kim sorumlu olacak? Öğretmen mi? Din adamı mı? Amacımız, Fransa’da 1848-51 döneminde yaşananları ayrıntılı anlatmak değil; Bonapartizmin özelliklerini açığa çıkarmaktır. Bu nedenle önemli gördüğüm noktaları açıklamaya çalışacağım.

23-24 Şubat 1848’de Fransa’da, Paris’te devrim patlak verdi ve meşruti monarşiye son verdi Şubat devrimi. Geçici bir hükümet kuruldu. Bu hükümette, sosyalistler, küçük-burjuvazi, burjuvazi ve monarşi yanlıları da vardı. “Şubat barikatlarından ortaya çıkmış olan Geçici Hükümet, zorunlu olarak, zaferi paylaşmakta olan çeşitli partileri kendi bünyesinde yansıtıyordu. Bu hükümet, ancak (…) çıkarları düşmanca birbirine karşıt olan çeşitli sınıflar arasında bir uzlaşma olabilirdi. Çoğunluğu, burjuvazinin temsilcilerinden oluşuyordu.” (Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları)

25 Şubat günü cumhuriyet henüz ilân edilmemişti; ama buna karşılık, bakanlıklar, Geçici Hükümetin burjuva unsurları, generalleri, bankacıları ve avukatları arasında paylaşılmıştı. Her toplumsal sınıf cumhuriyeti kendi açısından değerlendirdi. İşçi temsilcileri cumhuriyetin ilan edilmesini talep ettiler. Paris proletaryası adına Raspail, Geçici Hükümete genel oy hakkına dayalı cumhuriyetin ilân etmesini emretti; iki saat içinde bu emir yerine getirilmezse, 200 bin kişinin başında geri geleceğini bildirdi. “Proletarya, cumhuriyeti, silah elde, ele geçirdiği için, ona kendi damgasını vurdu ve sosyal cumhuriyeti ilân etti.” ( Marx) İşçilerin mücadelesinin sonunda genel oy hakkı (sadece erkekler için olsa da) kazanıldı.

Geçici hükümet içinde yer alan Louis Blanc gibi hükümetin sosyalist unsurları ‘çalışma hakkı’nı gündeme getirdi. Bütün işçilere iş imkânı sunulacağını ve çalışma şartlarının düzeltileceğini açıkladı. İşsizlere devletin yardımıyla iş olanakları (istasyonların ve demiryollarının yapımı vb.) sağlayan kurumlar, yani ulusal atölyeler kurulmaya başlandı. 1848 Şubat Devrimi, sosyal ve sosyalist amacı ağır basan bir devrimdi. Geçici hükümetteki sosyalistler, iktidar sorunundan çok sosyal haklara önem verirken, burjuvazinin temsilcileri kendi lehlerine iktidarı sağlamlaştırmanın yollarını arıyorlardı. Kurulan ulusal atölyeler sosyalist propagandanın yapıldığı yerler olduğu kadar, işçi sınıfını güçlendiren kurumlardı. Bu atölyeler doğal olarak burjuvaziyi rahatsız ediyordu.

Geçici hükümet 23 Nisan 1848’de Kurucu Ulusal Meclis için seçimlerin yapılacağını ilan etti. Yapılan seçimlerde Marx’ın verilerine göre 750 kişi (kimi yazarlara göre 900 kişi) milletvekili olarak seçildi. Tek dereceli seçim ile seçilen Kurucu Meclis (parlamento) üyeleri 4 Mayıs 1848’de bir araya geldi. Ne var ki bu mecliste işçileri temsil eden 200 milletvekili azınlıktaydı; küçük burjuva, burjuva partileri ve gericiler çoğunluktaydı. Bu meclis, artık sosyal bir cumhuriyetin değil, burjuva cumhuriyetinin meclisidir. İşçiler mücadele sonucu cumhuriyetin kurulmasını sağlamalarına rağmen meclis içinde azınlıkta kalmışlardı. Seçim sonuçları işçiler için bir yenilgiydi; köylüler karşısında izlenen yanlış politikanın (vergi indirimine gitmeme) bedelini seçimlerde ödediler. Köylüler, liberal ve monarşist partilere oy verdiler. Mücadele ile elde ettikleri cumhuriyetin seçilen Kurucu Meclisi’nde işçiler azınlıkta kalmışlardı. 15 Mayıs 1848’de Paris işçileri ve zanaatçıları Blanqui’nin önderliğinde Kurucu Meclis’in toplantı halinde olduğu salona daldılar, meclisin dağıtıldığını ilan ettiler ve devrimci bir hükümet kurdular.

Geçici hükümetin sosyalist unsurları, Ulusal Meclis’in daha ilk birleşiminde atadığı Yürütme Komisyonu’ndan derhal çıkartıldılar. Ulusal Meclis, derhal, Şubat Devrimi’nin toplumsal hayalleri ile ilişiğini kesti. Ulusal Meclis’teki işçi sınıfı karşıtı çoğunluk, gittikçe gücünün bilincine vararak, tanınan demokratik ve sosyal hakları geri almaya kalkıştı. Sokakta kazanan ama seçimde kaybeden işçilerin seçim yenilgisini bir fırsat olarak gören yeni hükümet, işsizliğe karşı devlet istihdamı ile mücadele etmek amacıyla sosyalistler tarafından kurulan ve işsizlere devlet desteği ile iş olanağı sağlayan ve grev hakkı olan ulusal atölyeleri kapattı. İşçiler Blanqui’nin önderliğinde Haziran 1848’de ayaklandılar.

Paris, Haziran 1848: İşçilerin yenilgisi

Marx şöyle diyor: “Paris proletaryası, Avrupa iç savaşlar tarihinde en yaman olay olan Haziran ayaklanması ile karşılık verdi. Burjuva cumhuriyeti üstün geldi. Burjuva cumhuriyetinin yanında, mali aristokrasi, sanayi burjuvazisi, orta sınıflar, küçük-burjuvazi, ordu, seyyar muhafız olarak örgütlenmiş lümpen-proletarya, aydınlar, rahipler ve bütün kır nüfusu vardı. Proletaryanın yanında ise kendinden başka kimse yoktu.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

‘Düzen!’ diye çığlık atan partiler, işçilerin ayaklanmasının acımasızca bastırılmasını savundular. “Haziran çarpışmasını burjuvazinin cumhuriyetçi kesimi yönetmişti, zaferle birlikte devlet iktidarı da zorunlu olarak ona düşmüştü. Sıkıyönetim, Paris’i, dirençsiz, burjuvazinin ayakları altına seriyordu.” (Marx Fransa’da Sınıf Savaşımları). Kurucu Meclis, Cezayir’de görev yapmış olan General Cavaignac’in askeri diktatörlüğüne ve sıkıyönetim ilan etmesine izin verdi. İşçi mahalleleri topçu bataryaları tarafından bombalanarak yerle bir edildi. Paris sokaklarında 3000 işçi öldürüldü. 25 bin insan hapis cezasına çarptırıldı. 15 bin insan yargılanmaksızın sürgün edildi. Bu satırlar, burjuva cumhuriyetini ve liberal demokrasiyi şiddetsiz olarak düşünenleri, her şiddeti faşizm olarak görenleri uyaran satırlardır. “Burjuva cumhuriyetinin gerçek doğum yeri Şubat zaferi değil, Haziran yenilgisidir.” (Marx).

İşçiler ezildikten, binlercesi hapse atıldıktan ve sürgüne gönderildikten sonra, meclis anayasa çalışmalarına başlıyor. Haziran katliamını yönetmiş olan burjuva cumhuriyetçi partinin generali Cavaignac, Kurucu Meclis tarafından yürütme kurulunun başına başkan olarak getiriliyor.

Haziran ayaklanması sadece işçi sınıfının yenilgisi değil, aynı zamanda Kurucu Meclis’teki burjuva cumhuriyetçilerin güç kaybetmelerinin bir işaretiydi. Haziran günlerinden itibaren Kurucu Meclis’in tarihi, Marx’ın deyişiyle üç renkli cumhuriyetçilerin (katıksız cumhuriyetçiler, siyasal cumhuriyetçiler, biçimci cumhuriyetçiler) ‘egemenliğinin ve parçalanıp dağılmasının tarihidir.’

İşte sınıflar arası denge, burjuva partilerinin parçalandığı koşullarda, I. Napolyon’un yeğeni olan ve III. Napolyon olarak anılan Louis Bonaparte’ın (Louis-Napolyon olarak da adlandırılıyor) yıldızı parlar. Haziran ayaklanmasının bastırılmasından, liderlerin hapse ve sürgüne gönderilmesinden sonra, Kurucu Meclis anayasa çalışmalarına başlıyor. 4 Kasım 1848’de Kurucu Meclis, cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesini içeren bir anayasayı kabul ediyor. Ama cumhurbaşkanının en azından 2 milyon oy alması şart koşuluyor. Bu konuda şöyle yazıyor Marx:

Cumhurbaşkanının seçiminin geçerli olması için en az 2 milyon oyu gerekli görüyordu. Başkan adaylarından hiçbiri bu gerekli oy sayısını elde edemezse, Ulusal Meclis, en çok oy alan üç aday arasından başkanı seçmek zorundaydı. Kurucu Meclis bu yasayı yaptığı zaman, seçim listelerinde 10 milyon seçmen kayıtlı idi. Bu bakımdan anayasanın ifadesine göre, başkanlık seçimini geçerli kılmak için seçmenlerin beşte-biri yeterli oluyordu. 31 Mayıs yasası, en azından 3 milyon seçmeni seçim listelerinden sildi, seçmen sayısını 7 milyona indirdi, ama bununla birlikte, cumhurbaşkanlığı seçimi için geçerli yasal asgariyi 2 milyon oy olarak tuttu.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

Bonaparte’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi

Ortaya çıkan anayasa, hem işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki denge, hem de egemen sınıf içindeki ayrışma ve çelişkiye uygu olarak, ikili bir iktidarı öngörüyor. Bir yanda Kurucu Meclis, öte yanda cumhurbaşkanı. Kurucu Meclis, anayasa yapma dahil birçok yetkiye sahip; ama cumhurbaşkanın ise olağanüstü yetkileri var. Tüm bakanları, komutanları, üst düzey devlet memurlarını atama gücüne sahip; bir başka deyişle yürütme gücüne dolayısıyla devlet aygıtına tümüyle egemen bir cumhurbaşkanı. Fakat anayasa, cumhurbaşkanına meclisi fesh etme yetkisi vermiyor; yani cumhurbaşkanın hiçbir biçimde meclisi ortadan kaldırma yetkisi yok. Ama meclis, cumhurbaşkanını yüce divana götürme, ihanetle suçlayarak görevden alma yetkisine sahip.

Cumhurbaşkanı ile Kurucu Meclis’in ilişkileri konusunda Marx’ı dinleyelim: “Anayasanın 45’ten 70’e kadar olan paragrafları o şekilde kaleme alınmıştır ki, Ulusal Meclis, cumhurbaşkanını anayasal yolla uzaklaştırabilirse de, cumhurbaşkanı, Ulusal Meclis’ten ancak anayasal olmayan bir yolla, yani bizzat anayasayı ortadan kaldırarak kurtulabilir. Bu duruma göre, anayasa böylece kendinin zor yoluyla kaldırılmasına yol açar.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i,)

1848 Anayasası’nın öngördüğü diğer önemli bir nokta da; cumhurbaşkanının birinci dönemin arkasından hemen ikinci defa seçilemediğidir; ikinci dönem seçilebilmesi için, seçiminin ardından 4 yıl geçmesi gerekiyor. Kurucu Meclis’e halkın tepkisi vardır. Fransız halkında her taraftan Kurucu Meclis’e ve Cavaignac’a karşı açık savaş ilan edildi. Bu koşular altında, 10 Aralık 1848’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Bonaparte, Fransız halkının büyük bir çoğunluğu tarafından cumhurbaşkanı olarak seçildi. Aday olanlardan biri de Haziran katliamını yönetmiş general Cavaignac’dir. Bonaparte 7 milyon oyun 6 milyonunu alırken, General Cavaignac 1 milyon oy alabildi. Demokrat küçük burjuvazinin adayı Ledru-Rollin 400 bin oy aldı.

20 Aralık 1848’de Cavaignac bakanlar kurul başkanlığı görevini bıraktı ve Kurucu Meclis Louis Bonaparte’ı Cumhuriyet’in başı ilan etti. Marx, Bonaparte’ın büyük bir çoğunluk tarafından cumhurbaşkanı seçilmesini şöyle yorumlar: 10 Aralık 1848 günü, köylülerin başkaldırma günü oldu. 10 Aralık ikinci bir 24 Şubat demekti. Fransız köylülerinin Şubat’ı işte bu tarihten sonra başlamıştır. Fransız halkının üçte ikisi köylülerden oluşuyordu; 36 milyondan oluşan Fransa halkının 25 milyonu köylüydü. İmparatorun ardında köylü ayaklanması gizliydi. Köylüler oylarıyla cumhuriyeti yere serdiler, ama bu cumhuriyet Marx’ın vurguladığı gibi nefret edilen zenginler cumhuriyeti idi. Kısacası, “10 Aralık, mevcut hükümeti deviren köylülerin hükümet darbesi oldu.”(Marx) Bonaparte’ı cumhurbaşkanı yapan köylülerin saflığıydı.

Halk tarafından seçildiği için cumhurbaşkanı “meclis karşısında bir çeşit tanrısal hakka sahiptir. O, halkın sayesinde başkandır.”(Marx) Marx, cumhurbaşkanını tek dereceli seçimle bütün Fransızlara seçtirmekle, Fransız anayasanın kendi kendisini yıkmış olduğuna vurgu yapıyor.

Bonaparte, cumhurbaşkanı olur olmaz, daha önceki kralın (Louis Philippe) son başkanı olan Odilon Barrot’u başbakan olarak atadı. Bonaparte, tepki çekmemek için, ilkin eski bakanlar kurulunu muhafaza ederek, hükümet değişikliğinin etkilerini hafifletme yolunu seçti. Fakat daha sonra başbakan Odilon Barrot, içişleri bakanlığına Maltusçu ve gerici birini getirdi. İçişleri bakanı ise, birçok kurumun başına, geçmiş krallığın eski yaratıklarını atadı. Bakanlar kurulunun yaptıkları, Kurucu Meclis ile bakanlar kurulu arasında gerginlik ve çelişkiyi artırdı. Çelişkiyi daha da artıran bir gelişme ise, maliye bakanının Kurucu Meclis’e getirdiği öneriydi: Tuz vergisinin yeniden gündeme alınması ve yürürlüğe girmesi. Kurucu Meclis, bu öneriyi reddetti. Tuz vergisinin geri çevrilmesi, Bonaparte ve bakanlar kurulunun, Kurucu Meclis’i ‘başından atmak’ kararını hızlandırmaktan başka bir işe yaramadı. Artık eski kurucu meclis yerine, yeni bir yasama meclisi seçilmesi gerektiği düşünüldü.

İkili iktidar

Bonaparte’ın cumhurbaşkanı olarak seçilmesi ikili bir iktidar durumunu ortaya çıkarmıştır: “Bir yanda bir Ulusal Meclis’i oluşturan, genel oyla seçilmiş, yeniden seçilebilir 750 halk temsilcisi. Öte yanda, krallık erkinin bütün hassaları ile, bakanlarını Ulusal Meclis’ten bağımsız olarak atamak ve görevden almak hakkı ile, yürütme gücünün bütün eylem olanaklarına sahip, tüm devlet görevlerini elinde bulunduran ve böylece de Fransa’da her rütbe ve kıdemden 50 bin memur ve subaya bağlı bir-buçuk milyonun kaderini elinde tutan cumhurbaşkanı. O, ülkenin bütün silahlı kuvvetlerinin komutanıdır. O, herhangi bir suçluyu bağışlamak, ulusal muhafızları açığa almak, Danıştay’ın onaması ile yurttaşlarca seçilen eyalet ve belediye kurulu üyelerinin görevine son vermek gibi bir ayrıcalıktan yararlanır. Yabancılarla her türlü görüşme yapma inisiyatifine sahiptir ve bu görüşmelerin yönetimini elinde tutar.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

İkili iktidar durumu şöyle bir biçim aldı: Kurucu Meclis cumhurbaşkanına ve bakanlar kuruluna başkaldırmak zorundayken, cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu da Kurucu Meclis’e karşı hükümet darbesi yapmak zorundaydılar, çünkü Kurucu Meclis’i dağıtmak için hiçbir yasal yolları yoktu. Çözüm olarak bakanlar kurulu, Kurucu Meclis’in kendini dağıtması gerektiğini ileri sürdü. “Haziran isyancılarının kanıyla yaşayan bir vampir” olan bu biçare kurucu meclis, “Haziran isyancıları lehindeki af önerisini reddetme zevkini de tattıktan sonra, 4 Mayıs 1849’da, yani doğumunun ikinci yıldönümünde sahneden çekildi.”

Kurucu Meclis dağılmadan birkaç ay önce Mart 1849’da normal meclise yani Yasama Meclisi’ne geçiş lehinde seçim propagandaları başlamıştı. İki temel grup seçimlerde yarışıyordu: Tutucu büyük burjuvazi ve monarşistlerden oluşan Marx’ın Düzen Partisi olarak adlandırdığı parti; karşısında ise işçilerin ve küçük burjuvazinin bir partide birleşmesinden doğan demokratik-sosyalist parti, yani kızıl parti vardı. Bu ikisi arasında, Anayasanın Dostları bulunuyordu. 13 Mayıs 1849’da Yasama Meclisi için seçimler yapıldı. Düzen Partisi seçimleri kazandı, Yasama Meclisi’nde büyük bir çoğunluğu elde etti. “Yasama Meclisi 28 Mayıs 1849’da toplandı. 2 Aralık 1851’de dağıldı. Bu dönem anayasal ya da parlamenter cumhuriyet dönemidir.” (Marx)

13 Haziran 1849: Küçük burjuvazinin yenilgisi

Roma Cumhuriyeti’ni Fransız ordu birliklerinin topa tutmasına Fransa’daki küçük burjuva demokratları karşı durur. Fransız küçük burjuvazisinin önemli bir önderi olan Ledru-Rollin, Yasama Meclis’inde Roma’ya karşı saldırıyı protesto eder. 11 Haziran 1849’da Bonaparte ve bakanları hakkında soruşturma açılması istemiyle önerge verdi. 12 Haziran 1849 günü, meclisteki konuşmasını anayasaya dayandırıyordu.

Ledru-Rollin’e göre Roma’ya saldırı Fransız anayasasını çiğnemek demektir; çünkü Anayasa’nın V. maddesi, Fransız Cumhuriyeti’ne kendi askeri güçlerini bir başka halkın özgürlüklerine karşı kullanmayı yasaklamaktadır. Ayrıca Anayasa’nın IV. maddesi de Ulusal Meclis’in onayı olmaksızın, yürütme tarafından her ne biçimde olursa olsun savaş ilânını yasaklıyor. Ledru-Rollin’in Bonaparte ve bakanları hakkında soruşturma açılması önergesi Yasama Meclisi’ndeki karşıdevrimci koalisyon tarafından reddedildi.

Ledru-Rollin, gerekirse anayasayı silah zoruyla koruyacaklarını ilan ederek partisinin Montagne (Dağlılar) milletvekilleriyle birlikte meclisi terk etti. “Montagne, tek vücut gibi hep birden ayağa dikildi ve bu silah başına çağrısını yineledi.”(Marx) Montagne’ın bir bölümü, Bonaparte ve bakanlarını “anayasa-dışı” ilân eden bildiri yayımladı. 13 Haziran 1849’da küçük burjuvazi büyük bir gösteri düzenledi. Bu gösteriye ulusal muhafızların demokratik kesimi de katıldı. Bu gösteri bastırıldı. Paris’e yeniden sıkıyönetim ilan edildi. Küçük burjuvazinin partisinin (Montagne) bir bölümü hapse atıldı; bir kısmı yabancı ülkelere sığındı; bir kısmı pasifleşti. 13 Haziran 1849’da küçük burjuva yenilgiye uğradı; parlamentodaki etkinliği ve Paris’teki gücü kırıldı. Haziran 1848’de küçük burjuvazi işçi sınıfını yalnız bırakmıştı; 13 Haziran 1849’da işçi sınıfı küçük burjuvaziyi yalnız bıraktı. Yasama Meclisi’nde karşıdevrimci koalisyonun üyesi olan ikinci kez milletvekili seçilmiş ve dışişleri bakanı olan Tocqueville bu iki Haziran’ı şöyle değerlendirmişti: “Haziran 1848’de komutansız bir ordu vardı; Haziran 1849’da ise ordusuz komutanlar vardı.” Artık karşıdevrimci koalisyon Ulusal Meclis’te egemen olur.

Genel oy sisteminin kaldırılması

Haziran olaylarını bahane eden hükümet, demokratik hakları budamaya başlar. Demokrat küçük-burjuvalar, parlamentodaki güçlerinden yoksun bırakıldı. Ayrıca demokratik küçük burjuvaziye yakın olan askeri birlikler, yani Paris topçu kuvvetlerine ve ulusal muhafızın bazı bölümlerine yol verildi. Böylece demokrat küçük burjuvazinin silahlı gücü de elinden alındı. Buna paralel olarak basın özgürlüğü kısıtlandı ve dernek kurma hakkı ortadan kaldırıldı.

Bu konuda Marx şöyle diyor: “Hapishaneler tıka basa doldu (…) halk, askeri zorbalığın hoyrat insafına teslim edildi. Paris’e değil, aynı zamanda taşra illerine de yönelik olmalarından dolayı ve sadece proletaryaya değil, ama özellikle orta sınıflara karşı yönelik olmalarından dolayı sözü edilmeye değer uygulamalardır. (…) Sıkıyönetim ilânını hükümetin kararına bırakan, basının elini kolunu daha da sımsıkı bağlayan ve dernek kurma özgürlüğünü ortadan kaldıran baskı yasaları, 1849 Haziran, Temmuz, Ağustos ayları boyunca Ulusal Meclis’in bütün yasama eyleminin” içeriğini oluşturuyordu. Ağustos’un sonunda kralcılar, Ulusal Meclis’e 2 ay ara verme kararı aldılar. Meclis tatilini fırsat bilen Bonaparte, taşrada geziler yapıyordu. Kimi il meclislerinde de anayasanın değiştirilmesi üzerine tartışmalar yürütülüyordu. Tatilden sonra, Yasama Meclisi, Ekim 1849’da yeniden bir araya geldi. 1 Kasım 1849’da Louis Bonaparte, Barrot kabinesine son verdiğini açıkladı.

10 Mart 1850 günü ara seçimler yapıldı. Seçimin amacı, 13 Haziran’ın ertesinde, hapis ya da sürgün nedeniyle boşalan koltukların doldurulmasıydı. Bütün engellemelere karşın, sosyalist adaylar başarıya ulaştılar. Paris yalnız sosyal-demokrat adayları seçti. Üstelik oyların çoğunu, 1848 Haziran ayaklanmacılarından De Flotte adlı aday aldı. Ordu bile kendi Savaş Bakanı Lahitte’e karşı Haziran isyancısına oy verdi. Düzen Partisi yıldırım çarpmışa döndü. Taşra illeri seçimleri de onu avutamadı. Proletaryanın müttefiği Paris küçük-burjuvazisi, 13 Haziran 1849 yenilgisinin öcünü alıyordu. “Bu, tıpkı Şubat’taki gibi, burjuvaziye karşı ve hükümete karşı genel bir güç birliği idi. Ama bu kez proletarya devrimci birliğin başındaydı.” (Marx)

Haziran ayaklanmacılarının seçimlerde başarı kazanması üzerine, Düzen Partisi genel oy hakkı sorununu tartışmaya açtı. Genel oy hakkının ortadan kaldırılması önerisi hükümetten değil, meclisten geldi. 8 Mayıs 1849 günü önerge meclise sunuldu. Bütün sosyalist ve demokratik basın ayağa kalktı. 21 Mayıs 1850’de önerge üzerine tartışma yapıldı. Demokrat küçük burjuvazinin partisi (Montagne), anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle tasarının reddedilmesini savundu. Karşıdevrimin koalisyonu olan “Düzen Partisi, gerekirse anayasanın çiğneneceğini, ama bununla birlikte şimdilik buna gerek olmadığını, çünkü anayasanın her türlü yoruma elverişli olduğunu ve yalnız çoğunluğun doğru yorumu yapmaya yetkili bulunduğunu söyleyerek karşılık verdi.”(Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları)

Genel oy, daha önceki seçimlerde Düzen Partisi’ne çoğunluk sağlamıştı; sonra 10 Mart 1850’de karşıdevrimci koalisyona zararı dokundu. Anayasanın temeli, genel oy sistemidir. Genel oyun kaldırılması, burjuva diktatörlüğünün düzen partisinin son sözüydü. Düzen Partisi’nin bir sözcüsü şöyle diyordu: “Bizim zaferimiz şimdiye kadar halkın iradesine dayandı; şimdi ise, onu, halkın iradesine karşı sağlamlaştırmak gerek.” 22 Mayıs 1850’de önerge 227 oya karşılık 462 oy ile kabul edildi; 31 Mayıs 1850’de genel oy hakkının kaldırılmasını öngören yasa meclisten geçerek kabul edildi.

Düzen Partisi, kabul ettiği seçim yasasının aynı zamanda Bonaparte’a karşı da bir zafer olduğunu düşünüyordu. Oysa Bonaparte, 10 Aralık 1848’de “cumhurbaşkanı seçildikten sonra üç yıl boyunca otoriterizmle popülizmin iç içe geçtiği bir yönetim tarzını adım adım yerleştirdi. Hem Katolik Kilisesi’nin hem de ordunun desteğini arkasına alarak, kendisinin yeniden seçilmesine izin vermeyen anayasanın değişmesini talep etti. Parlamenter çoğunluğu elinde tutan muhafazakâr burjuva ittifak bu değişikliğe karşı koyuyordu. Halkoyuyla seçilmenin meşruiyetine dayanan Louis Bonaparte, 2 Aralık 1851’de parlamentoyu ve Şura’yı Devleti fesheden, evrensel oy hakkını yeniden tanıyan ve yeni bir anayasa hazırlığına çağıran alt-kararname yayınladı. Bu bir darbeydi. Buna direnmeye çalışanların bir kısmı Paris sokak çatışmalarında öldü. Louis Bonaparte, 27 bin civarında muhalifi tutuklatıp, muhalefeti susturduktan sonra düzenlediği bir plebisitle (referandum) önce anayasayı değiştirdi, ardından bir yıl sonra 2 Aralık 1852’de düzenlediği ikinci bir plebisitle kendini III. Napolyon adıyla İmparator ilan etti.

Marx’a göre Bonapartizm; işçi sınıfı ve burjuva arasında bir denge döneminde, kendini sınıflar üstü gösteren bir kişinin iktidarı ele geçirmesidir. Yani iki temel sınıfın birbirine üstün gelemediği koşullarda, burjuvazinin ekonomik egemenliğini korumak ve geliştirmek için, burjuvazinin politik iktidarının tek bir kişinin eline geçmesidir. Bir başka deyişle, Bonapartizm, burjuvazinin ekonomik-toplumsal egemenliğini sürdürebilmek için siyasal iktidardan ödün vermesi, siyasal gücünün kırılması anlamına gelir. Dolayısıyla kapitalizmin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmayı üstlenen ara rejimdir. Tek kişilik diktatörlük kuran Bonapartizm, serüvenci bir liderin, devletteki bütün kilit noktalarını-ordu, polis, bürokrasiyi ve diğer yönetim mekanizmalarını ele geçirmesi demektir.

Burjuva düzenin belirli bir aşamasında yaşanan kriz ve sorunlar nedeniyle, burjuvazi, parlamenter düzene katlanamaz hale gelerek, bu parlamenter cumhuriyete son verir. Koşullara bağlı olarak ya Bonapartizm veya Faşizm gündeme gelir. Bonapartizm, genel seçim hakkı tanındıktan sonra gündeme gelen bir rejim biçimidir. Kapitalist sitemdeki egemenlerin ve elit kesimin, evrensel ve eşit oy hakkının tatsız sonuçlarından kaçmak için kullanılan belirli devlet modelidir.

Bonaparte dönemi, burjuvazinin kendi düzenini ayakta tutmak için politik olarak seviyesizleştiğini gösterir. Çünkü, burjuvazi, parlamenter rejim içinde parlayan seçkin politikacıları ve bakanları bir kenara iterek; tutucu-gerici ve lümpen bir tabana, güruha dayanan seviyesiz birinin iktidara getirilmesine göz yummaktadır.

Friedrich Engels ise, 1890 yılında yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Mevcut hükümdarlar güruhunun hepsi ister istemez bonapartistleşiyorlar.” Lenin açısından Bonapartizm, “istisna olarak, savaşım durumundaki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü sözde aracı olarak, bir zaman için bu sınıflara karşı belirli bir bağımsızlık durumunu korur.”

Bonapartizm ve faşizm konusuyla ilgilenen, Bonapartizmi, demokrasi ve faşizm arasında bir köprü olarak değerlendiren Troçki şöyle diyor. “Bonapartizm derken, ekonomik açıdan egemen olan sınıfın demokratik yönetim usulleri için gerekli özelliklere sahip olmakla birlikte, mülkiyetini muhafaza etmek adına tepesinde bir asker ve polis aygıtının, taç giymiş bir ‘kurtarıcı’nın dizginsiz egemenliğine müsamaha göstermek zorunda kaldığı rejimi kastediyoruz. (…) Bonapartizmin amacı patlamaları engellemektir.” (Troçki, Bir kez daha Bonapartizm üzerine).

Tarihçi Arthur Rosenberg’e Fransa’daki 1848-49 Devrimi gerçek demokrat ve sosyalistler için öğretici dersler içermektedir: Genel seçim hakkı koşullarında, halkın acımasızca baskı altına alınması ve seçim hakkının karikatürize edilmiş biçimi el ele yürümektedir. İtalyan filozofu Lucia Canfora’ya göre Bonaparte’ın başarısı, genel seçim hakkı adına bir darbe yapmış olmasıdır. Hegel uzmanı İtalyan filozofu  tarihçi olan Domenico Losurdo, Demokratie oder Bonapartismus? (Demokrasi mi yok Bonapartizm mi) adlı kitabında ilginç görüşler ileri sürüyor. Bonapartizmin geçerliliğini geçmiş dönemle sınırlamayıp günümüzde de geçerli olduğunu savunuyor. ABD’deki Trump yönetimini Yumuşak-Bonapartizm (Soft-Bonapartismus) olarak değerlendiriyor.

Faşizm

Türkiye’deki bugünkü rejime faşizm diyenlerin, devrimci kaygı ve öfkeyle bu tanımlamayı yaptıklarının bilincindeyim. Ama devrimci kaygılarımızı ve öfkemizi, gerçek bilimsel analizin yerine geçiremeyiz. Günlük ajitasyon açısından kabul edilebilecek bu tanımlama, gerçek politik analiz açısından gerçekliği yansıtmadığı için eksik bir tanımlamadır. Çünkü faşizmin gerçek özünü görmezden geldiği gibi, rejimler arasında ayrım yapmayı da olanaksız hale getiriyor.

Cumhuriyetin kurulduğundan beri faşizm olduğunu iddia eden görüşler var. Bu görüşler, tüm rejim biçimleri konusunda bilgi ve analizlerden ziyade, yaşanan acılara duyusal tepkisel tepki göstermekten kaynaklanan görüşlerdir. Böylesi bir yaklaşım, sadece doğmatik değil, rejim biçimleri arasında ayrım yapma yeteneğinde olmadığı için, siyasal körlüğe götüren bir yaklaşımdır. Bu bakış açısı Türkiye’de siyasal gelişmeleri açıklamaktan yoksundur. Şiddet kullandığı için bir sistemi faşizm olarak değerlendirenlerin, 1 milyondan fazla Vietnamlıyı öldüren geçmişteki ABD rejimine de faşizm demeleri gerekmez mi? Üstün üstlük, farkında olmadan liberal demokraside şiddet olmadığı imajını da yaratmaktadır bu akış açısı.

AKP rejimi için, bugün başka örgütler ve kişiler de faşizm tanımlaması yapmaktadır. Faşizm, emperyalist dönemde ortaya çıkan yeni bir devlet ve rejim biçimidir. Faşizmin hangi koşullarda ortaya çıktığını saptamak önemlidir, en az onun kadar önemli olan diğer bir olgu da, faşizmin amacının ne olduğudur. İtalya ve Almanya’da yaşanan olgular nedeniyle faşizmin esas olarak biri öze diğeri biçime ilişkin olarak iki temel özelliği şöyle tanımlanabilir: Faşizmin özü, burjuva düzenini tehdit eden güçlü işçi sınıfı hareketini parçalama ve yok etmek amacıyla, tekelci burjuvazinin, en gaddar, en acımasız, en şovenist ve açık diktatörlüğüdür. Faşizmin biçimi ise, işçi sınıfı hareketinin ve onun örgütlerinin vb. parçalanması ve yok edilmesinde hangi yollar ve araçların kullanıldığına işaret eder. Örneğin Almanya ve İtalya’da küçük burjuvazi örgütlendirilip, militarize edilmiş ve bu güçler, işçi sınıfının ve diğer muhalif parti ve örgütlerin üzerine saldırtılmıştır. Geçmişte 12 Eylül darbesinin, klasik faşist diktatörlük olarak değil de, Faşist Askeri Diktatörlük olduğunu savunanlardan biriydim. Gerekçelerim şunlardı: Birincisi, 12 Eylül’de ordu, yükselen işçi sınıfı hareketini ve örgütlerini çökertmek için, tüm iktidarı ele geçirmiş; ama küçük burjuvaziye dayanarak değil, mevcut askeri gücü kullanarak, parlamentoya son vermiş, partileri yasaklamış, devrimci örgütleri ve sendikaları çökertmişti.

Bugün Türkiye’de düzeni tehdit eden güçlü bir işçi sınıfı hareketi yoktur; partiler yasak değildir; işlevsiz olsa da parlamento varlığı sürdürmektedir. Fakat Türkiye’de devlete karşı en büyük mücadele son on yıllarda Kürt hareketi tarafından yürütülmüştür; Kürt hareketi sistemi tehdit eden bir güç olduğu için, Kürt halkı üzerindeki devletin baskısı, şiddeti ve terörü  günümüzdeki liberal demokrasinin sınırlarını aşmıştır. Bu baskı ve şiddet, sömürgeci devletin Kürtlere uyguladığı şiddet olarak adlandırılabileceği gibi, iç-sömürge olan bölge üzerinde faşizan baskılar olarak da değerlendirilebilir. İktidarın bölgede uyguladığı acımasız şiddet, Türkiye’nin özellikle Batı kentlerinde aynı oranda değildir. Kürtler üzerindeki baskı, Türkiye’deki rejimin bütünüyle faşist olduğu izlenimi doğurmaktadır.

Bonapartizm ve Faşizm birbirinden farklı rejimler olmasına karşın, ikisi arasında belirli ortak noktalar vardır: Her iki rejimde de, yürütme tek elde toplanmaktadır. Farlılıkları ise, hangi amaçla iktidarı ele geçirdikleridir.

Yukarıda anlattıklarımızın ışığında Türkiye’de durumun karmaşık olması nedeniyle rejimi tamamen bir kalıba sokmak mümkün görünmüyor. Türkiye’de partiler var, seçimler yapılıyor. Liberal demokrasiye benziyor; ama liberal demokrasi denemez. Bonapartizm’e çok benziyor; ama tam bir Bonapartist bir rejimdir denemez. Türkiye’deki rejim; faşizme benziyor; ama tam olarak faşist bir rejim değildir.

Eski kavramlar, bütün bir gerçekliği açıklamada yetersiz kalırsa, yapılması gereken gerçekliği bütünüyle yansıtan yeni kavramlara ulaşmaktır. Şematik yaklaşımlar, gerçeği bütünüyle kavramamızı engelliyor. Geçmişte eski kavramlarla açıklanamayan olgular için yeni kavramlar bulundu. Örneğin Marx, Bonapartizm kavramını bulmadan önce yaygın olan kavram Sezarizm idi. Aynı şekilde 20. yüzyılın başında kapitalizm kavramı ortaya çıkan yeni olguları (sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, sermaye ihracı vb) açıklayamadığı için yeni bir kavram olarak emperyalizm kavramı gündeme geldi; Bonapartizm kavramı da yeni politik gelişmeleri yansıtamadığı için, faşizm kavramı üretilmiştir. Bu nedenle yeni bir kavram bulununcaya kadar, Türkiye’deki rejimin şimdilik faşizan Bonapartizm olarak değerlendirilmesinin daha doğru olduğu kanısındayım.

Daha önceki ‘Seçim sonrası iktidarın ve muhalefetin geleceği’ başlıklı yazımda, taktik hedef olarak ‘önümüzdeki dönemde AKP’nin saldırılarına karşı duracak, muhalefet güçlerinin bir arada tutmayı başaracak planların’ gerekli olduğunu vurgulamıştım. Mevcut güç dengeleri nedeniyle AKP’ye karşı HDP’nin bazı kentlerde CHP adaylarını desteklemesi doğruydu. CHP’ye yapılan saldırı nedeniyle olayların dalgasına kapılıp sürüklenerek, CHP’ye karşı eleştirileri askıya almak yanlış olur. Yapılması gereken, CHP’ye karşı eleştiriyi askıya almak değil, CHP’ye karşı mücadelenin biçimini değiştirmektir. Nedir bu biçim? CHP yönetiminin büyük bir çoğunluğunun AKP’ye kararlı mücadele vermeyeceğini, bocalayacağını yığınlara anlatmak.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur