Yeni bir kurucu ilke: Feminist laiklik – Mine Melek

Kadınlar bakımından laik bir yaşam ilkesi için mücadele, üstelik bu mücadelenin kaçınılmaz olarak faşizme karşı mücadele ile de birleştiği bir anda, zehirli erkek egemenliğine karşı kadınların kurtuluşu, kadın özgürlüğü mücadelesidir; kadınlar için gündelik ve siyasal feminist bir öz-savunma eylemidir

2017 Haziran’ından beri İranlı kadınlarca, mollalar rejiminin 1979’dan beri dayattığı mecburi örtünme yasasına karşı başlatılan #BeyazÇarşamba eylemleri İran’daki son isyan dalgasıyla birleştiğinde, bir telefon kutusunun üstüne çıkarak, elindeki beyaz başörtüsünü sallayan genç bir kadın, isyan dalgasının simgesi oldu: Vida Mohaved. 31 yaşındaki Mohaved, 27 Aralık’ta İran polisi tarafından kaçırılarak tutuklandı. Vida büyüyen tepkiler üzerine pazar günü serbest bırakılırken, aynı gün aynı telefon kutusunun üstünden başörtüsünü sallayan bir başka genç kadın gözaltına alındı.

Başörtülerini bir isyan bayrağı gibi dalgalandıran İranlı kadınlar; Suriye’de IŞİD işgalinden kurtulan bölgelerde ilk iş kara çarşaflarını çıkartıp atan Arap ve Kürt kadınlar; birkaç yıl önce birçoklarına “aşırı” gelebilecek “Diyanet kapatılsın” sloganını yükselten kadınlar… Bu örneklerden yola çıktığımızda, kadınlardan laikliğe ve oradan feminist-laikliğe uzanan yol, bazılarımıza açık seçik gelebilir. Ne de olsa Vida Mohaved veya genel olarak Ortadoğulu kadınlar, adı Siyasal İslam denilen icatla özdeşleştirilmeden bile önce, bu topraklarda dinsel gericiliğe karşı kadın özgürlüğünü savunma “suçu” işleyen başka kadınların evlatları. Örneğin, 1852’de, 38 yaşındayken, bu “suçu” işlediği için idam edilen bir başka İranlı kadının Tahirih’in ardılları. Tahirih, kendi başörtüsüyle boğularak idam edilmeden önce, “Beni istediğiniz zaman öldürebilirsiniz, ama kadınların kurtuluşunu engelleyemeyeceksiniz” demiş. Bu söz, 21. yüzyılda, hiç dinmeyecek bir sel gibi akan yeni kadın kurtuluşu mücadelesi içinde bir kez daha vücut buluyor.

Tarihte dinin meşrulaştırdığı erkekliğe meydan okuyan tüm kadınlar gibi Tahirih’in suçu da büyük: Başını ve yüzünü, yani eşitlik ve özgürlük talep eden bedenini yeni bir tarihsel özneye yakışacak bir utanmasızlıkla açmış; erkek meclislerine eşit bir birey olarak katılmaya; yeni bir çağ başlatmak için kocasını ve çocuklarını terk edip sözünü yaymaya ve sadece şah karşısında değil, şah karşıtları içinde de eşitlik talep etmeye cüret etmiş. Ölüm fermanını verenlere göre “Bu kadın babalarımızdan ve dedelerimizden bize miras kalan tüm sınırları aşmış ve şeriatı ihlal etmişti.” Bize ondan miras kalansa şu dizelerdir: “Bakın, doğan gün ilk nefesini içine çekti! Dünya ışığa kesti. Ruhlarımız korlaşacak! Ne mimberli tahtından emirler yağdıran şeyhülislam fetvaları, ne cami şahinlerinin kutsallığını tanır o! Ne utanç, ne dindarca korkular, ne papazların emirleri! Türbanın düğümü tam kökünden kesilmeli. Artık ne büyü, ne sihir, ne de hayaletler! Aptalların gösterileri artık yeter! Hakikat arayışı cehaleti süpürecek, eşitlik, despotların yasalarını alt edecek.”

Yıl 1852 ve Tahirih de abartmış diyebilirsiniz veya şimdi tarihi konuşmanın anlamı var! Ama yüzümüzü neredeyse 200 yıl önce yaşamış devrimci bir kadına dönerken, aslında laikliğin önüne neden feminist sıfatı koymak zorunda olduğumuza, yani bugüne dönüyoruz. Tahirih bir örnektir ve isimleri laiklik mücadelesi tarihinde unutulmuş/unutturulmuş olan birçok kadın gibi, laikliğin tarihin bir anında kimi erkekler tarafından kadınlara bahşedilen ve sonra başka kimi erkeklerce geri alınabilecek bir ikram değil, Ortadoğu da dahil, dünyanın tüm coğrafyalarında özgürlük için mücadele eden kadınların özsel değerlerinden biri olduğunu hatırlamamıza yarar. Bir de kadınların özgürlük mücadelesinin laik bir yaşam ilkesine belki de herkesten daha çok şey kattığını ve herkesten daha büyük bedeller ödediğini; ama bunun aynı zamanda erk sahibi erkeklerce çalınan, el konulan ve unutturulan bir tarih de olduğunu.

Unutulanın hatırlanması, bugün hem kadınlar hem de yine yakıcı bir genel siyasal sorunumuz olarak faşizme karşı mücadele açısından da önemli. Türlü biçimlerde tanımlamaya çalıştığımız faşizmin kadınlar için anlamı nedir? Yakınlarının, çocuklarının, babalarının, kocalarının, sevgililerinin ölmesi, kaybedilmesi, savaşlar mı? Ama faşizmin feminist tanımı nedir? İtalyan feminist ve komünist yazar, siyasetçi ve anti-faşist direnişçi Maria-Antonietta Macciocchi’ye göre bu tanım “patriyarka +din”dir: “Mussolini, papanın, kilisenin ve onun yüce gücü olan Vatikan’ın koruyuculuğu altında iş görmekteydi” ve gördüğü iş temelde, “kadını çalışma hayatından sürme” ve “aile ocağına çekme” temalarına yaslanıyordu. Mussolini’den Hitler’e, Franco’dan Trujillo’ya ve tek adama, her türlü faşist, diktatöryel rejimin kadınlar için anlamı, dinci gericilikle donatılmış ve meşrulaştırılmış, kadın düşmanlığı düzeyine yükseltilmiş erkek egemenliğinin, rejimin başlıca kurucu ideolojik ve pratik dayanaklarından biri haline getirilmesidir. Annelik, aile, makbul kadın dayatmalarının ve tek adamın bir aile gibi kurgulanan milletin/ümmetin reisi ilan edilmesinin bu kadar tipik olmasının nedeni budur. Ve elbette faşizmin özgünlüğü, “Kapitalist toplumlarda geleneksel, patriarkal-dinsel ideolojileri de özümsemiş şekliyle çok yaygın bir şekilde üretilen, yeniden üretilen bu ideolojiye kıyasla…, bu söylemi en berrak ve kesin şekliyle dile getirmesinden ibarettir.” (Şirin Tekeli, Faşizm ve Kadınlar)

Kadınlar bakımından laik bir yaşam ilkesi için mücadele, üstelik bu mücadelenin kaçınılmaz olarak faşizme karşı mücadele ile de birleştiği bir anda, zehirli erkek egemenliğine karşı kadınların kurtuluşu, kadın özgürlüğü mücadelesidir; kadınlar için gündelik ve siyasal feminist bir özsavunma eylemidir. Fakat ne laiklik, ne faşizm tartışmaları içinde bunlar olağan vurgular olmadığından veya olağan tanımlar kadın özgürlük mücadelesinin özerkliğini tanıyarak kurulmadığından, bu özerkliğe özel bir vurgu yapılması zorunludur.

Dinci gericilikle zehirli erkek egemenliğinin rahatlıkla buluşup faşizm içinde harmanlanabilmesine neden olan mekanizma nedir? Bu mekanizma üçünün de katı bir beden denetimi siyaseti öngörmesine dayanır. Bedeni salt bir fiziksel varlık olarak değil arzulayan, düşünen, eyleyen ve hayatı dönüştüren insan bedeni olarak aldığımızda faşizm, dinci gericilik ve zehirli erkek egemenliğinin ortak paydası, kendi adına hareket edemeyen, kendi adına konuşamayan, kendi hayatı hakkında karar veremeyen, hem fiziksel hem de zihinsel varlığıyla hep itaat eden insan bedenleri, kadın bedenleri üzerinde denetim hakkı iddiasıdır.

Şimdi bu yüzden 21. yüzyılın ortalarına doğru ilerlerken, piyasanın, dinin, erkekliğin ve faşizmin bütün güncel iktidarları, kafayı kadın bedenini denetim hakkına takmış durumda. Bu iktidarlar açısından insan bedeni, kullanılıp atılan bir üretim aracı, kullanılıp atılan bir savaş aracından ibarettir ve kadınlar açısından da bu durum, kullanılıp atılan birer damızlık kıza, kendi adına konuşamayan, kullanılıp atılan birer erkek egemenliği alanına indirgenmekten ibarettir. Tek adam rejiminin üç çocuk dayatmasından LGBTİ yasaklarına; kürtaj yasağından aile hukukunun dinselleştirilmesine; boşanma yasağından özgür kadın bedeninin şeytanlaştırılmasına bütün kadın düşmanı adımları, bu durumun normalleştirilmesini ve yasallaştırılmasını amaçlıyor. Tek adam diktatörlüğü kadınları fıtrata yani varsayılan dinsel-biyolojik kaderlerine, aile ve erkeklik hapishanesine kapatmayı amaçlayan bir erkek şiddeti rejimidir.

Bedeni kullanılıp atılan bir nesneye, bedenin sahibini bir egemenlik alanına indirgeyen bu saldırganlığın en büyük kurbanı çocuk bedenleri. Çocuklar söz konusu olduğunda erkek egemenliğinin ve dinci gericiliğin, bedeni kayıtsız şartsız denetim altına alarak kullanıp atma hakkı iddiası, büyük bir çocuk tecavüzcülüğüne dönüşüyor. Bu süreçte net biçimde açığa çıkansa, dinci gericilikle harmanlanmış erkeklik kurgusunun tek adam rejiminin en yumuşak karnı olduğudur. İstismar edilen çocuk bedenleri, tıpkı dört yıl önceki üç-beş ağaç gibi, çok geniş yığınların en derin öfkesinin odaklandığı bir hareket noktası oluşturuyor.

Feminist-laiklik kavramına ise bu mücadelenin öznesini, yani kadınları ve örgütlü kadın hareketini, bu ülkenin ortak geleceğini belirleyecek yeni bir siyasal kurucu iradeye dönüştürmek için ihtiyacımız var.

Laiklik ve kadın hareketi veya feminizm, aynı dönemin, modern çağların iki çocuğu; laiklik evrensel bir norm haline gelebildiyse, bu, herkesten çok ölümüne mücadele eden ama mücadelesinin sonuçlarına el konulan/asimile edilen kadınlar sayesinde oldu. Resmi laikliği devlet ve düzen bekasının bayrağı haline getiren erk sahipleri, kadınlara “modern haklar” denilen birinci kuşak haklarla, yani aslında kamusal alandaki formel eşitlik hakkıyla yetinmeyi ve işbölümü, aile, beden, aşk, cinsellik gibi kadın özgürlüğünün daha geniş alanlarında yeni bir ataerkil pazarlık düzeninin içine hapsolmayı dayattılar. Ne formel eşitlik haklarının sahici gerçekleşme koşullarını yaratmayı, ne de laik bir yaşam ilkesini erkek egemenliğiyle etkin bir mücadele aracı haline getirmeyi amaçlayan resmi laikliğin klasik ataerkil pazarlık düzeni, bugün modern haklar da dahil olmak üzere kadınların özerk varlıklarını, hayatlarını ve haklarını düşman ilan eden yeni saldırganlığı da mümkün kıldı.

Bugünse kadınlara artık ne sadece modern haklar, ne onun dayandığı klasik laiklik tanımı; ne de laik bir yaşam ilkesinin toplumsal cinsiyete kör bir proleter içerikle derinleştirilmesi yeter. Kadınlar için laik bir yaşam ilkesinin ve mücadelesinin tek başına sermayenin dinden, dinin sermayeden arındırılması olarak tanımlanması yeterli değildir. Tarihsel olarak, birinci kuşak laiklik mücadelesinin kurucu talebi ruhban sınıfın mülksüzleştirilmesi; ikinci kuşağınki ise bilimsel düşünce ve siyasal/kamusal alan üzerindeki dinsel tasallutun ortadan kaldırılmasıydı. Şimdi dünya çapında gelişen kadın mücadelesi kuşağı ise, “Laik devlet özgür beden” sloganıyla, bu taleplerin güncel karşılıklarının yanı sıra, bir arada yaşama ahlakımızın yani özel alan ilişkilerinin ahlakının da her türlü dinsel ideolojiden, kuraldan ve bu onun kültür diye, örf diye, gelenek diye meşrulaştırdığı erkek egemenliği mirasından arındırılmasını ve kadın/LGBTİ özgürlük mücadelesinin ilkeleriyle yeniden kurulmasını talep ediyor. Feminist laiklik, devletin, kamunun ve özel alanın dinsel dayatmalardan arındırılması ilkesini, “bedenin” özgürlüğünü savunmanın bir dolayımı haline getiriyor.

Feminist laiklik ilkesi, pragmatik bir kitle çalışması kavramı değil; kadın özgürlük mücadelesi ilkelerinin yeni bir toplum/hayat kurucusu ortak bir siyasal-etik ilke düzeyine yükseltilmesidir. Laik bir yaşamın ancak kadınlarla erkeklerin her alandaki eşitliğinin maddi, siyasal, kültürel ve ideolojik koşullarını güvence altına alınmasıyla ve sadece kamusal-siyasal alanın değil, özel alanın da dinle meşrulaştırılan ataerkiden arındırılmış bir eşitlik ve özgürlük alanı olarak yeniden inşa edilmesiyle mümkün olacağını bilince çıkarmak demektir. Faşizme karşı mücadele kadınlar için kendi özerkliklerini korumayı amaçlayan feminist bir özsavunma eylemi olduğu ölçüde, feminist laiklik, salt tek adam rejimine karşı mücadeleyi değil, mücadelenin ve yeni bir toplumun ahlakını da kadın özgürlüğü ilkeleriyle yeniden kurma çağrısıdır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur