Aklı merkeze almasından hareketle bazılarınca ‘Akıl Çağı’ olarak tanımlanan sürece kabaca ‘Aydınlanma Çağı’ denilebilir. İşte bu Aydınlanma rasyonalizminin “teknik akıl”ını yöntem edinen ise kapitalizmin ta kendisidir. Nasıl ki burjuva devrimlerinin düşünsel temelleri burada aranıyorsa Faşizmin temellerinin de tam bu noktada aranması gerektiğini ifade eden ve bunu da sistematik bir şekilde işleyen Frankfurt Okulu, sonradan teorik […]
Aklı merkeze almasından hareketle bazılarınca ‘Akıl Çağı’ olarak tanımlanan sürece kabaca ‘Aydınlanma Çağı’ denilebilir. İşte bu Aydınlanma rasyonalizminin “teknik akıl”ını yöntem edinen ise kapitalizmin ta kendisidir. Nasıl ki burjuva devrimlerinin düşünsel temelleri burada aranıyorsa Faşizmin temellerinin de tam bu noktada aranması gerektiğini ifade eden ve bunu da sistematik bir şekilde işleyen Frankfurt Okulu, sonradan teorik gücün Devrimi gerçekleştireceğine olan aşırı vurgunun sıkıntıları ve bundan kaynaklı kaydıkları çizgi bir yana, Aklın düşünsel temellerinden kopartılmasının aklı araçsallaştırdığı ve bunun da Herbert Marcuse’un ‘Tek Boyutlu İnsan’ dediği tipte mekanikleşmiş bir birey ve Yaşamı oluşturduğu ve bunu da en çok teknik ve teknoloji yardımıyla kotardığını savlamıştır. Burada kapitalist sistemin sürekli olarak kendine ‘amaç-fayda’ üzerinden yani bir öznel akıl belirlediğini ama gerekli olanın her şeyi ‘tarihsellik’i içinde ele alan yani nesnel aklı temel edinen bir (gelecek) Yaşam inşasının gerekli olduğunu belirten Okulun düşünürleri bizlere ilkinin öncelenmesi halinde kapitalist sistemin Yarın için ‘umut’ satarken bir ‘kurtuluş yolu’ arayanlara ‘mutluluk reçeteleri’ sunarak kapitalizmin temel işleyiş mantığındaki ‘Biriktir Biriktir Biriktir’i sıkıştığı ekonomik alandan çıkararak ‘toplumun piyasalaşması’ diyebileceğimiz son tahlilde ‘fayda’lıysa değerlidir ve bu mutluluğu getirecekse ‘sınır’ tanınmamalıdır[1] şekilde bir çıkarımın ‘normalleşeceği’ bir durumun analizini yapma imkanı sağlamıştır.[2]
Özetle, öznel akıl, yazının konusu olan çoğunluk tarafından Siyaset başlığı altında görülenlerin Max Horkheimer’ın da yerinde ifadesiyle “tikel olanın, evrensel olanın yerine sahip çıkması ve bundan hareketle de bunun düşünce alanındaki bu el çabukluğu ve kuvvet gösterisi, siyaset alanında da kaba kuvvet iktidarına zemin hazırlamasıdır. Yazıyı bu bağlamda görmek ifade edilenleri daha anlaşılır kılacaktır.
Bu genel girişten sonra, ‘Akıl araçsallaştırılması’ da denilebilecek ‘Araçsal Akıl’ kavramsallaştırmasını ‘sistematik’ hale getirerek kendisine ‘kullanışlı’ biraz da ‘Anlama’cı bir zemin yaratan kesimin ünlü Frankfurt Okulu (Eleştirel Teori) olduğu kabul edilebilir. Bu kavramsallaştırmayı Türkiye Cumhuriyeti (TC) Devleti’nin (burada sadece ‘kişi(ler)-kurum(lar) değil çoğunlukla es geçilen ama ‘var olan düzenin’/statükonun yerleşme-si, yaygınlaşma-sı, kurumsallaşma-sının ‘gerçek itici gücü’ değilse bile çoğu zaman ‘gönüllü sürdürücüleri’ olan toplum sınıf katmanlarının rolü de çok önemlidir ve ‘Sol-Sağ’ ayrımına gitmeden devletçi/statist referansta bulunma durumunu temel alanların pozisyonlarının gereksiz, can sıkıcı derecede bir benzerlik taşıdığı da gözden uzak tutulmamalıdır) 12 Haziran Seçimleri sonrası süreçte işlettiği (Devlet) Aklı’nın bir Araçsal Akıl örneği taşıdığı savlamaktadır.
Şöyle ki, çoğu toplum sınıflarının yani yaygın deyişle ‘Halkın çoğunluğu’nun değişmesi(!) gerektiğini ifade ettiği bir ‘Kutsal Metin’/Anayasa’nın hem teorik hem de pratik olarak bir anlamda ‘suyunu(n) sık(ıl)arak’ meşruiyet alanı yaratılmaya çalışıldığına tanık olunmaktadır. Bu noktada ‘derede boğulmayacağız’ çıkışı söylem düzeyinden öte(ye) gidemiyor, anlam da taşımıyor. Yeniden seçimleri kazanıp hükümet kurma hakkını elde eden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) belirtilen ‘alan’ı yaratmaya çalışanların yine-yeniden ‘baş’larında oluşu, bazılarınca ‘burjuva demokratik devlet’ine geçiş süreci’ olarak tanımlanan sürecin ‘kanlı mı-kansız mı?’ ikiliğinde maalesef halen ilkine daha fazla destek çıkmakta, yedeklenir bir pozisyon alınıyor kanısını güçlendirmektedir. Açıkçası ikincisinin de tam bir ‘yok-luk’ çizgisinde olduğunu ifade etmek fazlasıyla ‘toptancı’ bir yaklaşım olması bir yana yeni dönemin (Antonio Gramsci ye atıfla) ‘Zoru da elinden bırakmayan Rıza yoğunluklu hegemonik bir güç olma'[3] arayışındaki Siyasetine de aykırılık oluşturmaktadır. Bunu söylemek şunları görmezden gelmeyi, yok saymayı gerektirmemektedir:
Kürt Sorunu’nun askeri, ekonomik, toplumsal, siyasal, psikolojik (bunlara birbirlerini sürekli olarak etkileyip öne çıkartacak olan boyutlar da eklenebilir) boyutlarının artık ‘sürdürülemez’ oluşunun hem ‘Devlet’ hem de toplum sınıfları düzeyinde kabulü; Cumhuriyetin kuruluş yıllarından günümüze değin Sermaye’nin (ulusal-uluslararası ayrımı yapmanın âlemi yok!) (Askeri) Darbelere arka çıkmasının şu anki süreçte kesilmesinin daha doğru deyişle en azından görünürde böyle bir çabanın parçası olma telaşının kendisinin ‘sınıfsal çıkar’larına ters olmasıyla doğrudan bağlantılı oluşu; TC’nin ‘Arap Baharı’, ‘(G)BOP’, ‘Demokrasi Hareketleri’ olarak da ifade edilen aynı coğrafyadaki gerçekliği anlamaya çalışanların bir mücadele alanı haline gelen topraklardaki ‘Toplumsal Hareketler’in ‘içeri’ye dair yapacağı tazyikin ‘sistem-dışı oyun ve kuralları’ büyüteceğini görmesi; ve buna bağlı olarak bu topraklardaki Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Rumlar, Çingeneler, Yahudiler, Araplar, Aleviler, Süryaniler, Keldaniler, Nasturilerin[4] haklı isteklerinin ‘kabul et-marjinalleştir-dışarıya kanalize et’ şeklinde bir denkleme sokarak ortadan kaldırmak isteğinin mevcut tarihsel momente ve onun gerçekliklerine uymadığının kaplumbağa hızında da (maalesef) olsa kabul edilmeye başlanışı; bu süreci engellemeye çalışan ve ‘Son Kale: Yargı’ diyenlerin çağrıları ve isyanlarının onların geçmişte ‘ne-yi’ ‘nasıl’ yaptıklarının etrafından dolanarak şu anda ülkede yapılmak istenenin bir ‘kaldırma’ olduğunu ‘inanç’ düzeyinde savunmalarına rağmen olanın ‘yeni sahip’ belki de Türkiye’nin ulus-devletleşme sürecindeki ‘eski ortak’ın çoğu şeyi kendine yontan bir ‘dönüşüm’ü esas alışının mevcut düzende/Müesses Nizamda yaratacağı çatlaklardan kendilerine hakkı olmasına rağmen çok görülen ‘yaşam alanları’nı açmak isteyenler ve onların örgütlü mücadelelerini yürütenler tarafından bir ‘yarılma’ gerçekleştirerek ‘gönüllü özgür ve eşit bir Yaşamı’ yaratma Mücadelesinin geri dönüşü imkansız olmamakla birlikte dönüşü halinde oluşacak Yıkımın tarafların çoğunluğunca görülür, anlaşılır hale gelişi; ‘yasa koyucu akıl’ın çoğu şeyi sadece söylem düzeyinde( insanın insan olduğu için eşit saygı ve muameleye değer olması gibisinden) tutarak ‘gerçek’in sahiplerine değer atfedişinin ‘Büyük Kurgu’da Havva ile Âdemin ‘yalan’ı söyleyerek/kurarak başlattığı ‘bağımsız’ adıma bizlerinse(yönetilenlerin) ‘gülmek oyun bozar’la katılmamız gerekir düsturuyla yavaş da olsa ortadan kaldırmaya yeniden ihtiyaç duymaya başlanışı ve son olarak (artık kesmem gerekir bir yerde!) ağlamanın merhamet etmenin bir yolu edildiği ‘hakikat’in güçlünün bin bir suratı olduğu bir Yaşamda Gülmek bize Yalan ise bizden!
Gelelim, 12 Haziran Seçimleri Sonrasında yaşananlardan bir seçki yaparak Araçsal Akıl/Aklın araçsallaştırılması üzerinden okunması hususunun daha netlik kazandırılmasına. En başta, seçimler sonrasında yaşananlar ‘Vadeli-Vadesiz Fayda’ya değdiği sürece anlamlı, söz edilesi olan sistematik ve içselleştirilmiş bir yaklaşımın varlığından söz ediyoruz. Somutlaştırırsak, 12 Hazirandan sonra Cumhuriyet Halk Partisi(CHP)’nin ‘tutuklu vekiller’e ilişkin yaklaşımı ve AKP’nin Ana haber Bültenlerinin ‘Az Sonra’sını aratmayacak kadar ‘yeni’ olan Anayasa Çalışmalarının başlama süreci ile ‘Emek, De
mokrasi, Özgürlük, Bloğu’nun ( Barış ve Demokrasi Partisi(BDP) öncülüğündeki) ‘tutuklu vekiller’in durumuna ‘tarihsellik’i temel alan ‘demokrasi sorunu’ bağlamındaki siyasetine karşı yaklaşımların aldığı hal ve sergilenen arz-ı endamın eylem tarzını temel örneklerle incelendiğinde bu konuda ‘ne’ denmeye çalıştığımızı daha net ortaya koymuş oluruz:
CHP’nin ‘seçilmiş vekiller’inin ‘içeriye'(Meclis’e) alınmıyor oluşunun yarattığı ortam onların ‘derin’den Blokla ‘aynı çizgi’ye düşülüyor algısını güçlendirmesi partinin ‘abi’lerini telaşlandırmış fakat bu durumda ‘seçilmiş vekiller’e ilişkin sadece mumu kendini aydınlatan bir tavra gitmesi ise ‘Yeni CHP’ imajıyla bağdaşmayacağından yapılan şey, ‘ben uzlaşma yolunu buldum’ olan ‘Mutabakat Metni’ni tek başına imzalamak olmuştur. Veciz bir ‘demokratlık’ örneği sergileyenlerin ‘Metin’de bu konuda tümden bir haksızlıkla karşı karşıya olanları ‘diğer tutuklular’la ifadesiyle geçiştirmelerine Blok’un verdiği tepkiler bir tarafa ‘ışığı dibine düşenlerin’ onurlu bir tavırla ilkesel bir yaklaşımla ‘Genel Uzlaşma’yı düşünmemesidir Aklın araçsallaştırılması. Siyaset Bilimine binlerce takla attırarak Mutabakat Metninden ‘anlam’lar ( ‘yanlış yaptılar, doğru yola geldiler; dediklerimize geldiler, oradaki uluslararası hukuk vurgusunu kabul etmek zorunda kaldılar vb.) devşirme çabası, ‘fayda’ varsa (feodal çağrışımları olduğu söylenerek piçleştirilmeye çalışılsa da gönüllü özgür ve eşit bir toplum ütopyasının bir ayağı olması gerektiğini düşündüğüm) ‘Onur’a ne hacet demektir Aklın araçsallaştırılması.
AKP ile ilgili örneğe gelecek olursak; başta da belirttiğim gibi ‘suyunu sıkma hali’ AKP’de patolojik bir seviyeye ulaşmış durumda. Bu Pragmatizmin her türden boyutunun bir sonucu olarak da okunabilir. Çoğu ‘hak ve özgürlükler’ başlığında toparlanabilecek taleplerde olduğu gibi ‘Blok’un kişiye/vekile/somuta odaklanma yerine yapıya/sisteme/soyuta önem atfeden( bizim sorunumuz sadece vekillerin durumu değil biz bunu ‘demokrasi’ sorunu olarak görüyoruz şeklinde siyaset gibi) tavrını ‘uzlaşmaz’, ‘aceleci’ olarak kodlayıp her şeyi ‘eritme potası'(melting pot) haline getirilen Anayasa Çalışmalarının yapılacağı süreçte çözüleceğini söyleyerek ertelenmesi Sosyalizmin kendi günlük Yaşamımızın kendisine değerek ve eşanlı olarak da onu oradan örmeye başlayarak bir ‘Dünya İnsanı’ olabileceği/olması gerektiğini düşünenlere halen Devrim olunca her şey(Kadın(lar), Çocuk(lar), Toplumsal Cinsiyet, Yönetim vb.) kendiliğinden çözülecek diyerek erteleyenlerin ‘kötü bir taklidi’ bile olamamaktadır.[5]
Açıkçası amaç, parlamenter zeminin en büyük Baş Tanrısı(tekliği) ve Tanrıçası(sürekliliği) olan Meclisin Kyble’si olarak kabul edilen Müzakere’den ‘son noktaya kadar’ nasıl faydalanabileceği hesaplarını ‘havuç-sopa’ ilişkisini sürekli güncellemelerle birini öne çıkarmakla birlikte her ikisini de son tahlilde ‘Marsvari'[6] bir yöntemi esas alarak herkesi ‘yeni hegemonik inşacı Siyaset’e mahkum etmektir. Yine aynı durumla karşı karşıyayız: ‘Hayatta kalma mücadelesini’, ‘bekayı’ sadece Devletle ilişkilendirildiğinde anlayabilenlerin ‘Pir’i olan Niccolo Machiavelli’nin kemiklerini sızlatmayacak kadar “Amaç/Fayda/Çıkar için her yol/tüm araçlar Mübahtır.” Felsefesini yücelten bir Siyasetin Yaşamın her alanına sızmasının ‘yeniden üretimi’dir Aklın araçsallaştırılması. Yani ‘reel politik’in katı gerçekliklerine Teslimiyettir Aklın araçsallaştırılması. T. Adorno’nun ‘yanlış hayat doğru yaşanamaz’ını[7] bir değişimin gerekliliği olarak değil sadece ve sadece gerçekliğin dile getirilişine benzer durumları ‘hayatın gerçekleri bunlar’ diyerek savaş, sömürü, asimilasyon, yok sayma gibi bilumum şeyi yeni bir ‘Fayda’nın yüceltilişi için ‘durdurma’ çizgisinde ilkesel bir tavırda duramamaktır Aklın araçsallaştırılması.
Blok’un Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçim öncesi ve sonrası aldığı tavra karşı sürekli olarak ‘demokrasi’ vurgusu yapmasına kör kalıp iradelerinin çiğnenmesine tepki gösterenlerin ‘tehdit ediyorlar’ diyerek yapılanı terörize etmek; Blok’un kendini üzerine inşa ettiği gerçeklikleri (Cumhuriyetten öncesi bir yana onun ilanından günümüze değin bu topraklardaki hak ve özgürlük mücadelesi içinde olmuş etnik ve dini örgütlenmelerin kendi yaşam pratiklerinin üste oluşturulan felsefeye aykırı olduğundan hareketle Devlet Aklının onları bastırma yoluna gitmesine karşılık yapılanın haksızlık olduğuna ilişkin verilen mücadele vb.) görmeyerek Althusserci anlamda devletin ideolojik aygıtlarının Gramsicici ‘organik aydınlar’ca sürekli olarak ‘araç’ olarak kullanılıp toplum sınıflarının bir anlamda kurgulanması isteklerine/çabalarına daha büyük fayda/çıkar için sessiz kalmaktır Aklın araçsallaştırılması.
Bu noktada şunu belirtmek gerekmektedir: Hayatını tapınma yeri aramadan zor yolu seçerek ‘halk’ların gönüllü özgür geleceklerine adayan yazar, gazeteci, düşünür, kanaat önderleri ve en önemlisi tek tek insanların zaman içerisinde fikirleri değişebilir ve herkese ve her şeye dair eleştirilerini sunabilir. Sanırım buradaki temel sınır, ‘yok etme’yi şiar edinenlere yok etmek istediklerinin ‘yumuşak karın’larının haritasını oluşturma gayreti olanlara doğrudan kaynaklık edilip edilmediğidir.
Son olarak ise, sürekli olarak söylediklerinin ‘doğruluk’unu, ‘gerçeklik’ini ‘iyi niyetlilik’ini ispatlaması gerekenin polisin ‘kimlik kontrolü’ yapmasına benzer bir yüz takınarak Kürtlere yapılmasının bir yansıması olarak Blok’un da bundan muzdarip olmaması için ‘kafalara taş düşmüş’ olması gerekirdi. Seçimlerden sonra seçilmiş vekillere ilişkin ‘yeni oyun’u kabul etmeme anlamında ‘boykot’u seçmelerine; bütün resmi beyanlara rağmen Kürt Sorununu halen öncelikli olarak bir ‘güvenlik sorunu’ olarak gördüklerinin ‘kör gözüme parmak şeklinde’ somutlanışının en çok tekrarladıkları ‘profesyonelleşme’ çağrısı olduğuna bilinçli bir şekilde bir ‘ilerleme’/’gelişme’ olarak telakki edilmesine arka çıkılmasına; demokrasi güçleri başta olmak üzere birçok kesimden ‘silahların susması’, ‘barışın tesisi için müzakerelerin başlaması’, ‘yeni bir dil inşasının gerekliliği’ gibi birçok çağrının Silvan’da hayatını kaybeden yirmi canın(bunu bu şekilde sıradan bir durum gibi yazmak çok acı!) sonrasındaki Siyaset tarzının geçmişte savaştan dolayı hayatını kaybeden Kürt ve Türk gençlerinin hemen ertesindeki ortamdakini aratmamasının en tipik göstergesi olarak ‘Blok’ üzerinden Kürtlerin lincine varacak eylemlerin yapılmasına karşı başlangıçta ‘zayıf tedbir’lerin alınmış olmasına ‘bir Türk Sorunu yarattınız, ne olacaktı tabii ki tepki verecekler’ şeklindeki bir ruh halinin ülke geneline hakim olmasına; bu can kayıplarının sorumlusunun ‘Ergenekon’dan tutuklu komutanlar’ı hapishaneye gönderenlerin olduğunu söyleyerek parti içi dengeler adıyla hem yerini sağlamlaştırma hem de CHP’nin ‘yeni’liğinin sınırlarını herkese göstermenin bir aracı olarak kullanılmasına ‘sessiz kalınma’sına, ‘olmazsa görmezden gelinme’sine yani ‘çizgisiz’ bir yaklaşıma değer atfederek bunları kendi Siyasetine temel almaktır Aklın araçsallaştırılması.
Özetle, aydınların görevi ezilen Halkların, İşçilerin, Köylülerin, Kadınların, Çocukların, LGBT’lerin bir anlamda ezilenlerin/alt sınıftakilerin/’madun’nun yanında yer almaktır ve bu ona içkin olan bir zorunluluktur da. Bu bağlamda burada öznellik-nesnelliğine ilişkin alınan tavrı Gramsci’den alınt