“İtaatsizlik insanın asıl erdemidir. İlerleme itaatsizlik yoluyla kaydedilir, itaatsizlik ve başkaldırı yoluyla.”[1] “Zayıflar bizi; kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazanırlar,” diyen Nietzsche, bugünlerde neo-liberallerin körüklediği karmaşayı da “özetliyor”! TARTIŞ-MA (MI?)! “Herkesçe sevilmek istiyorsanız, sıradan biri olmalısınız.”[2] “Tartışma çığırından çıktı,”[3] diyor Nuray Mert; iyi de bu neyin tartışması? Evet, evet bu koordinatlarda “Kiminle, niye tartışıyoruz?” sorusu […]
“İtaatsizlik insanın asıl erdemidir.
İlerleme itaatsizlik yoluyla kaydedilir,
itaatsizlik ve başkaldırı yoluyla.”[1]
“Zayıflar bizi; kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazanırlar,” diyen Nietzsche, bugünlerde neo-liberallerin körüklediği karmaşayı da “özetliyor”!
TARTIŞ-MA (MI?)!
“Herkesçe sevilmek istiyorsanız,
sıradan biri olmalısınız.”[2]
“Tartışma çığırından çıktı,”[3] diyor Nuray Mert; iyi de bu neyin tartışması?
Evet, evet bu koordinatlarda “Kiminle, niye tartışıyoruz?” sorusu mutlaka yanıtlanmalı.
Neo-liberaller ve ulusal “solcular”la ne, niye tartışılıyor? Bu tartışma gerekli mi? Ya da onlar “muhatabımız” mı?
Örneğin Murat Belge ile Etyen Mahçupyan veya İlhan Selçuk ile Özdemir İnce vb.’leriyle devrimcilerin “tartışarak” hâlledebileceği ne gibi soru(n)lar olabilir? Bu mümkün müdür?
Bizim yanıtımız “Hayır”!
Neo-liberaller ve ulusal “solcular”la ideolojik mücadele onları “muhatap” almak değildir, olamaz da! Onlarla, onları teşhir ve tecrit için “konuşuruz”; hepsi bu…
Yazıda bizim tutumumuz bu olacak…
Bu tutumu yadırgayanlar; yazdıklarımızı okumayın; bu satırlar sizin için değil…
Bu tutumumuza “şaşıranlar”; belirtmeden geçmeyelim; biz de sizin bu “şaşkınlığı”nıza şaşırıyoruz…
Resmi ideolojinin bir varyantı olan ulusal “sol” ve hâkim kapitalist boyunduruğun bir türevi olan liberal takımla devrimcilerin, hiçbir muhataplık ilişkisi olamaz; eğer var diyorsanız, bu müthiş bir yanlış ve ayıptır…
Haluk Gerger hocamız, boş yere, “Liberalizm, hiç kuşku yok, ‘tuzu kurular’ın ideolojisi. Doğuşu itibariyle böyle bu. Bugün, bizimki gibi ülkelerde, ‘korkudan rahat uyku yüzü görememekten müşteki tuzu kurular’ın numarası olmuş durumda,”[4] demiyor!
DEMOKRASİ (DEVLET) NE?
“Biçim içeriğin
faaliyet alanıdır.”[5]
Demokrasiden çokça ve hatta durmadan söz edenler… Örneğin “Taraf”çılar; “Birikim”ci “Sivil Toplum” aşıkları; AB muhipleri…
Siz “demokrasi” deyince ne anlıyor ve anlatıyorsunuz?
Demokrasi -nihai kertede- bir devlet biçimi ve sınıfsal değil midir?
E. M. Wood, “Kapitalist demokrasi, mutlak sınırlara sahiptir; sadece gerçeğin derin biçimde çarpıtıldığı durumlarda değil, sömürü başladığı zaman, bir ideal olarak sona erer. Kapitalist mülkiyet ilişkilerindeki muazzam güç yoğunlaşmaları, kişisel olmayan piyasa disiplininin gerektirdikleri ve azami kẩr zorunluluğu, herhangi bir demokratik sorumluluğu engellemektedir. Örneğin, demokratik talepler ne işyerinde ne de işgücü ve dağıtımda ka’le alınır. Bu insan yaşamının geniş alanlarını -aslında günlük yaşamımızın büyük bölümünü- bırakın uygulamada, prensip olarak bile, demokrasi ortamının dışında bırakır,”[6] der; buna bir itirazı olan var mı?
Yoksa, “Demokrasi” madalyonunun öteki yüzü olan “Devlet” konusunda hızla nakledelim:
William Godwin, “Devlet gerçekte, sözleşmenin bir sonucu olarak değil, kuvvetin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır,” derken Murray Rothbard da ekler: “Devlet organize bir eşkiyalıktan başka nedir ki? Vergileme sınırsız bir hırsızlıktan başka nedir? Savaş, özel polis kuvvetlerinin yapamayacağı ölçüde büyük bir katliamın devlet tarafından yapılması değil midir? Zorunlu askerlik kölelikten başka nedir?”
Gerçekten de ironik bir dille, “Devlet Tanrı’nın kırbacıdır,” diyen Mihail Bakunin ile Frederic Bastia’nın, “Sevgili halkım, sizler devlet tarafından soyuluyorsunuz. Bu şekilde ifade etmek kaba olabilir, fakat en azından yeterince açıktır,” vurgulu sözleri sonuna değin haklıdır…
Nicos Poulantzas’ın ifadesiyle nihayetinde “Devlet, kendi içinde toplumsal işbölümünü izler ve yeniden üretir; böylece devlet, zihni çalışmanın içinde ortaya çıkan iktidar ve bilgi bağıntılarının kopyası hâline gelir.” Ayrıca da “Devletler olduğu sürece savaş kaçınılmazdır,” Albert Einstein’ın işaret ettği gibi…
Ve bir şey daha: “Devlet, doğası icabı, bir sır küpüdür. Vatandaşlarına koklatmadığı, asla koklatmayacağı, ‘onların iyiliği için’ onlardan gizli tutacağı akitler, kayıtlar üstüne inşa etmiştir gücünü…”[7]
Bunlar böyleyken; (Teşkilât-ı Mahsusa + Kontrgerilla + Susurluk + Şemdinli + Ergenkon’un) devletçi ulusal “sol”cuları ile (Soros + AB fonlarının) liberal “demokratlar”ı; sizlerin devlet ve demokrasi konusunda diyebileceği ne olabilir ki?
Tavrımız net: Kapitalist devlet/demokrasi, hangi formda olursa olsun bir avuç burjuvanın emekçi çoğunluğa kaşı talan, tahakküm ve zorbalığıdır…
Eğer bugün, gerçek bir tartışma yürütecek ise, bunun eksenin kapitalizm karşıtlığı ve yandaşlığı oluşturmalıdır…
ALIŞMIŞLARIN, BOYUN EĞMİŞLERİN “GÖLGE BOKSU”!
“İnsan yalnızca
anladığını duyar.”[8]
Post-modern zamanların en gözde sporu, alışmışların, boyun eğmişlerin “gölge boksu”dur…
Şaka yapmıyoruz; ulusal “solcu”ların kapitalizmi “es” geçen “anti-emperyalist”lik “iddia”ları; ya da neo-liberal solcuların “piyasa ekonomisi” zorbalığına biat etmiş “demokratlık”ları, bir “gölge boksu” değilse, nedir ki?
İster ulusal, isterse neo-liberal “solcular”ın tüm “iddia”ları kapitalizme yani piyasa ekonomisine endekslenmiş burjuva görüşler olmaları yanında; kapitalist otoriteye teslim olmuş “demogojiler”dir…
Yeri geldi, Işık Kutlu’dan aktararak devam edelim: “Otorite her zaman şiddet kullanılarak gerçekleştirilir. Ama rıza üretilerek sürdürülür. İnsan önce dayatılana boyun eğmekte ve uyum göstermekte, sonra uyum bir alışkanlığa dönüşmektedir. Alışkanlık, boyun eğenlerin rıza göstermesi demektir.”[9]
O hâlde kapitalizme alışmış ve ona rıza gösteren ister ulusal, isterse neo-liberal “solcular”ın -nihai kertede- birbirlerinden farkı yoktur ve olamaz da…
Bakın bu konuda Z. Yener Orkunoğlu ne diyor: “Sol liberaller kendilerinin ‘ulusalcılar’dan farklı olduklarını düşünüyorlar. Birbirine zıt görünen sol liberalizm ile ulusal solculuk, esasında ikiz kardeşlerdir. Politik yaklaşımları birbirinden farklı olan bu iki tarafı, ‘ikiz kardeşler’ olarak tanımlamak önce şaşırtıcı gelebilir. Ama her iki tarafın ortak özelliklerini sergilersek ikiz kardeşlikten neyi kastettiğimiz daha anlaşılır olacaktır.
Sol liberalizm, teoride sosyalist, pratikte liberaldir. Bir başka deyişle, kapitalizme teslim olmuş solculuktur; ulusal solculuk ise, teoride sosyalist, pratikte milliyetçidir. Bir başka deyişle, politik alanda sözde anti-emperyalist, ama ekonomik ve ideolojik alanda kapitalizme itirazı olmayan solculuktur. Sol liberalizm, ‘demokrasiye’ vurgu yapar, ulusal solculuk ise milliyetçiliğini gizlemek için ‘anti-emperyalizm’i ön plana çıkarır. Son tahlilde liberalizm ve milliyetçilik, birbirini besleyen iki temel politik eğilimdir.
Farklı politika izlemelerine rağmen sol liberalizm ve ulusal solculuk aynı felsefi temellere dayanır: Sosyalizm ve işçi sınıfının tarihsel rolüne inançsızlık. Bir başka deyişle, işçi sınıfının ‘toplumsal kurtuluş’una inanmaz. Böylesi bir inançsızlığın politik sonuçları var: ‘Toplumsal kurtuluş’ yerine ‘siyasal özgürlükleri’ geçirmek. Toplumsal kurtuluş projesini askıya alır.”[10]
ERGENEKON MESELESİ
“Vatanseverlik,
özgürlüğe karşı
bir tehdittir.”[11]
AB’ye prim vermeyip, AKP’den “umutvar” olmayanların, “Taraf”lı neo-liberallerce Ergenekoncu ilan edildiği verili post-modern hezeyan kesitinde “Ne oluyor”?
Öncelikle ulusal “solcular”ın sanrısındaki üzere, “ABD karşıtları” tasfiye edilmiyor; Veli Küçük’ten Kemal Kerinçsiz’e, bunlar mı “ABD karşıtı”? Güldürmeyin bizi…
Coğrafyamızda Kemalist ve devletçi olan hiçbir şey, anti-emperyalist veya “ABD karşıtı” olamaz…
Ergenekoncular, “Derin (denilen) Devlet” toplamının bir parçasıdırlar; tıpkı “Taraf”lı neo-liberallerin de kapitalizmin bir parçası olduğu gibi…
Tam bu noktada Mustafa Bayram Mısır gibi, “Birbirimize ‘liberal’, Ergenekoncu gibi ‘gereksiz’ sıfatlar bulmaya gerek yok. Kendini sosyalist sanan liberaller olabilir, birkaç acemi Ergenekoncu da. Sonuçta taktik zeminde çıktığımız yer aynı: Ergenekon karartılmasın!”[12] denmesi mümkün değildir; çünkü bu tutum orta yolcu bir ortalamadır…
“Liberal”in liberal olduğu gibi, “Ergenekoncu” da “Derin (denilen) Devlet”in bir kesimidir; bunlar “gereksiz sıfatlar” değildir; aksine müthiş gereklidir!
“Gereklidir” çünkü; Ergenekon sadece Ergenekon değildir; ötesindedir; bu nedenle kendimizi liberaller gibi “Ergenekon”la sınırlayamayız! Bizim için soru(n), Ergenekon’u ötelemeden ve asla onunla da sınırlanmadan kapitalist devlete karşı mücadeledir…
Sadece “Ergenekon” ile sınırlanırsak, AKP’nin değirmenine su taşırız; ve böylelikle de AKP’nin Ergenokon’uyla sınırlanarak da kapitalist devleti aklamış oluruz!
Yeri geldi altını çize çize aktaralım: “Susurluk’ta ve Şemdinli’de açığa çıkan ilişkilere dokunmamışken hatta yapılmış bir darbenin sorumluları ve anayasası bugünkü iktidar sahipleri tarafından sahiplenirken, ‘Ergenekon’ soruşturmasını, ‘demokratikleşme hamlesi’ veya ‘Temiz Eller Operasyonu’ olarak sunmak bir aldatmacadır. Ayrıca bu körlük hâli AKP’yi parlatma çabasından başka bir şeye hizmet etmez!”[13]
Bir şey daha: AKP’nin ipiyle Ergenekona “karşı” çıkanlar yanılıyorlar!
“İddianame dört dörtlük olsa bile Ergenekon’u demokratikleşmenin merkezine koymak bir efsane. İki darbeciyi yargıladığınızda Türkiye demokratikleşmeyecek. İki tane generalin hapse girmesi bizim arkasına hizalanacağımız bir demokrasi mücadelesi olmaz”![14]
Abdullah Öcalan’ın, “Ergenekoncuların çok fazla içeride kalacaklarını zannetmiyorum,”[15] dediği koordinatlarda, emekli DGM Başsavcısı Mete Göktürk, NTV canlı yayınında, Susurluk soruşturmasını hatırlatarak, TSK’nın o dönemde Susurluk soruşturmasına sıcak bakmadığını, ortaya çıkmaması için müdahale ettiğini, belgeler olduğu hâlde o dönem albay olan Veli Küçük hakkındaki soruşturma talebini işleme dahi koymadığını anlattı.
Göktürk bugün de Ergenekon soruşturmasıyla hukuki bir sonuca ulaşabilmek için toplum desteği ve siyasi kararlılığın şart olduğunu, aksi hâlde yargının tek başına bir şey yapamayacağını vurguladı. İddianamenin, “Darbe Günlüğü”nü içermediğini belirten Göktürk, bu konunun askeri savcılığın işi olduğunun, sivil savcıların bu konuda bir şey yapamayacağının altını çizerken, askeri savcılığın da, Genelkurmay Başkanı’nın izin vermesi hâlinde bu konuyu soruşturabileceğini, bugüne kadar böyle bir izin verilmediğini anlattı. Ergenekon soruşturmasında emekli iki orgeneral ve asker kökenli diğer şüphelilerin gözaltına alındığına dikkat çeken Göktürk’e göre, iddianamedeki “TSK’nın bu davayla ilgisi yoktur” ifadesi de, TSK’dan Cumhuriyet Savcılarına yapılan “Biz size kolaylık gösterdik, bizi yıpratmayın” telkini sonucu kondu.[16]
NTV-MSNBC’deki bu haberin gerçeği yansıttığına itiraz eden bir neo-liberal ya da ulusal “sol”cu var mıdır acaba?
Evet ortadaki soru(n), “farklı” fraksiyonlar arasında dalaşmadır; üzerine “büyük fırtınalar” kopartılan “Birbirlerini yesinler”le kastedilen budur…
Bu arada “Birbirini darbecilikle ya da şeriatçılıkla suçlayanlar, aslında siyasal iktidarda egemen sınıfın hangi fraksiyonunun hegemonik güç olacağı kavgasının üstünü örtmekten başka bir şey yapmıyor…
En baştan söylemek gerekirse, bu ülkede ne bir darbe ne de bir şeriat tehlikesi var. Ülkede darbe tehlikesi yoktur, zira darbeye gerek yoktur. Ya da şöyle söyleyelim: Birincisi, ülkenin ekonomik göstergeleri, sınıf mücadelesinin düzeyi, darbeyi gerektiren bir seyir izlemiyor. İkincisi, bugüne kadar olduğunun tersine, olası bir darbenin, ABD’den, AB’den ya da başka bir ülkeden uluslararası bir destek bulması olanaksız. Böylesi bir dış destek olmadan askeri bir darbenin olma olasılığı çok zor, hatta imkânsız. Üç beş generalin emekli olmadan önce darbe yapalım mı yapmayalım mı diye konuşması darbe koşullarının oluştuğunun göstergesi değildir.”[17]
Bunları ifade edenlerin neo-liberaller tarafından bir çırpıda “Ergenekoncu/ Darbeci” ilan edildiği “absürd” ile uğraşacak değiliz; ancak bunu “sanrı=halüsünasyon”dan öte bir anlam taşımadığını da ifade etmekten geri duracak değiliz…[18]
Radikal sosyalistlerin, ucuz “iddialar” ile uğraşmasını gereksiz görüyoruz…
“Sol liberal” adını takan bu adamlar, Örneğin Ertuğrul Kürkçü gibi devrimci mücadelenin içinde ve “içerde” yapılması gerekenleri yapmış ve hâlâ yapmakta olan (onu en son 1 Mayıs 2008’de, kalbine takılan stendlere aldırmadan, Şişli’de polis panzerinin önünde görmüştük) birinin, “Ergenekon’a yeterince karşı çıkmayıp, demokrasi mücadelesinde sınıfta kalmakla suçlanması”ndan; Kütahyalı reklamcı demagogun,[19] “Deniz Gezmiş’lerin askeri cuntaların oyuncağı” olduğunu söyleme arsızlığına uzanan demogoji yelpazesi “solcu” falan değildir… “Köpeksiz köyde değneksiz dolaştığı”nı sanan kof bir efelenme, geçmişte kimbilir nerelerden kaynaklanan kuyruk acılarının, utançların “tersyüz” edilmesidir, işte o kadar…
Onlar yenilginin, vazgeçişin, AB’ciliğin “has çocukları”dırlar; ve ayrıca da ulusal “solcular”la aynı tezgâhın mamûlleridir…
“SOL LİBERALİZM/ ERGENEKON” DENKLEMİ
“İki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü cambaz
Hilekâr, madranbaz, kumarbaz
İki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü cambaz
Ateşbaz, işvebaz, hokkabaz
İp niye kopmaz
Zampok eyin pi…”[20]
“Nasıl” mı? “Sol Liberalizm/ Ergenekon” denklemine ilişkin olarak bakın Sungur Savran nelere dikkat çekiyor:
“Sol liberalizm bir yenilgi ideolojisidir. Tam bu nedenle, 1980’li yılların boşluğunda çok hızlı bir gelişim göstermiştir…
“Kemalist hareket, en azından bazı ülkelerdeki anti-sömürgeci, anti-emperyalist veya ulusal bağımsızlıkçı (ne dersek diyelim) hareketlerden farklı olarak, Türkiye toplumunu tamamen Batı’nın bir replikası, bir kopyası, olduğu gibi bütün kurumlarıyla Batı’nın benimsediği bir tekrarı hâline getirmeye yönelik bir hareketti… ‘Muasır medeniyet seviyesine yükselmek’ Kemalistlerin o günden bugüne temel şiarı olmuştur. O muasır medeniyet, kesinlikle Batı medeniyetidir. Türkiye burjuvazisi (Kemalist burjuvaziden bugünkü TÜSİAD burjuvazisine kadar) emperyalist Batı’ya tamamen bağlıdır. Zaten Türkiye’nin bugünkü sorunlarının önemli bir bölümü, bu angajmanın tehdit altında olduğu kuşkusundan doğmaktadır…
“Ulusalcılık ile sol liberalizm arasında birtakım ortak noktalar var. İkisi de Türkiye toplumunun dinamiklerini incelerken sınıf meselesini bir kenara bırakıyorlar. Buradaki ortaklık, sınıf mücadelesini bakış alanlarının dışında bırakmaları… İkincisi, iki taraf da aslında Türkiye’nin kapitalist temelinin daha modern ve ileri olmasını arzuluyor; ama bir tanesi bunu yolunu dünya sistemiyle bütünleşmede arıyor, diğeri -en azından görünürde- kapitalist temelde, AB dışında bir gelişmeyi öngörüyor…
“Sol liberalizm, Türkiye burjuvazisinin belirli bir eğiliminin tam destekçisidir ve onun peşinden gider. Ulusalcılık da burjuvazinin başka bir ihtiyacını ifade eden bir eğiliminin ardına takılır. Bazen de tutumları bulanık kalır, nebulaya benzer…
“Türk Silahlı Kuvvetleri, Avrupa Birliği’ne karşı bir güç değildir… TSK, 1950’li yıllarda Batı’ya yöneliş sürecini ilk takip eden güçtür. Bütün tarihi boyunca AB’ye girmeyi istemiştir. İki amacı vardır bu yolda: Birincisi, Yunanistan’ın AB’ye girmesi karşısında stratejik bir kayba uğramamak; ikincisi, Ortadoğu dünyasının çalkantılı, savaşlara ve darbelere açık ortamına sürüklenme tehlikesi karşısında Batı dünyasına angaje olarak, stratejik güvenliğe ulaşmak. Sorun, zamanlamadan ibarettir…
“Netice itibariyle TÜSİAD (burjuvazisi), yani tarihsel olarak ilk fraksiyonu, MÜSİAD’ı, İslâmi burjuvaziyi, Anadolu’dan kaynaklanan yeni finans kapital fraksiyonunu baskı altında tutuyor. Onların da belirli kültürel eğilimleri var, bu mücadele aslında aynı zamanda artı değer ve sermaye kaynakları üzerine bir mücadele. Yani, Türkiye’de kurulmuş olan ve askere çok yaslanan o baskıcı yapıya karşı bir ölçüde mücadele etmek zorunda kaldığı için AKP, daha demokratik hakları savunuyormuş gibi bir görüntüye oynayabiliyor. Ama ne zaman burjuvazinin arasında bir çelişki gündeme gelse, bu mücadele hemen bitiyor ve AKP, Refah Partisi gibi tamamen 12 Eylül’cü yapının zemininde hareket ediyor. Son 1 Mayıs 2008 bunun kanıtıdır…”[21]
NEO-LİBERALLER NE YAPAR, NEYE YARAR?
“Bir yerde küçük insanların
büyük gölgeleri oluşuyorsa
o yerde güneş batıyor demektir.” [22]
Neo-liberaller, ne denli “solcu” olduğunu “iddia” ederse etsinler; devrimci sola, radikal sosyalizme, isyana ve isyancı gelenekler ile devrimci mücadele tarihine karşı demogojik ve de arsız yöntemlerle yalana sarılmış piyonlardır…
Hayır; Hakan Tahmaz’ın bile, “Etyen’in [Mahçupyan] sorunu solla”[23] demek zorunda kaldığı koordinatlarda; onları dair betimlememiz “sert” değil; sadece gerçektir; ve bırakınız biz bunları telaffuz ettik diye neo-liberalizmin medyatik simaları rahatsız olsunlar!
A. Campbell’in ifadesiyle, “Neo-liberalizm, kapitalizmin bir örgütlenmesidir”![24]
Mahir Sayın’ın, “Söylenenler açık ve basit: ‘Devrim dediğiniz işin olacağı yok. Onun için demokrasinin gelişmesine katkıda bulunacak bir şeyler yapın. Ve bu bir şeylerin yolu da Ergenekon’a karşı, AKP’ye de yandaş ya da hayırhah bir tutum takınmaktan geçer! AKP sıkıştığı şu aralıkta AB ile ilişkileri yeniden geliştirmek zorunda kalacak ve böylece demokrasinin gelişmesi de sağlanacaktır’!”[25]
Kenan Kalyon’un, “Onlar küreselleşmeyi iyi buluyor”![26]
Tekirdağ 1. Nolu F Tipi Cezaevi’nden Ergin Atabey’in, “Liberal sol aydınların klasik anlamda ulusalcı ile AKP ayrışımını yapmaları, Sovyet sosyalizminin yıkılışı sonucu yaşadıkları zihni helezoni sonucu AB’ci ipe sarılıp hayal kırıklıklarının açtığı zihni yaralarını tedavi ederken yaşadıkları savrulmuşluğun sonucu olarak, biraz da klasik aydınlanmacılara özenmelerinin sonucudur.
‘Demokrasi yanlıları ile ittifak’ veya ‘kötünün iyisi ile ittifak’ gibi kimi teorik analizleri’ savunan ‘Liberal sol aydınların toplumla bağları yoktur. Akademik alana sıkışmış anaakım görsel ve yazınsal medyanın merkezine yerleşip aydın despotizmi yapıyorlar… ‘Ordu geliyor’ deyip Kürtleri AKP ve AB’ciliğin soysuzlaştırılmasına teslim olunmasını sağlık veriyorlar”![27]
Levent Tüzel’in, “Sol liberaller emperyalizme bağlı”![28]
Fırat Mollaer’in, “Emperyalizmin sol terminolojiye ait bir kavram olduğunu düşünüyorsak, liberal sol, sol olduğundan kuşkuya düşürecek, liberalizm dozu kaçmış bir ‘sol’dur”![29] diye betimlediği “Onlar demokrat” mı?
Hayır, hayır, ne münasebet?
Siz bakmayın “eski(meyen) PDA”cı Hadi Uluengin’in,[30] “…‘Liberal’ kelimesiyle, ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’e indirgenecek bir iktisadi yaklaşımı değil, sözcüğün nüvesindeki felsefi, fikri ve siyasi boyutu kastediyorum.
Bunu bugün özgürlükçülük, demokratlık ve sivillik olarak da tercüme edebiliriz.
Tekrar sadede gelirsek, evet, ‘liberalizm’ ve ‘sol’ en baştan beri kan kardeştirler.
Daha doğrusu, ‘sol’ kavramı zaten liberal düşüncenin çocuğudur.
Ondan doğmuştur,” [31] zırvasına!
“Liberalizmin, özgürlük alanı sınırlıdır. Fikir ve siyasal alanda özgürlükleri savunur, ama özgürlük alanını ekonomik alana kadar genişletmez. Ekonomi alanını özel alan ilan ederek, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti koruma altına alır. Liberalizm, fikir özgürlüğünü politik özgürlüklerin arkasına saklanarak, kapitalizmin anti-hümanist ve anti-sosyal özelliklerini gizler”;[32] bunu hâlâ bilmeyen var mı? Varsa ne yazık!
Zırvalar ile uğraşmak yerine anımsayın: “Kendine bağımsız sol aydın diyen bu grubun Türkiye’de hemen her sol grupla çatışma içinde olup bir tek AKP ile anlaşması garip değil mi?”[33]
Bizce garip değil! Çünkü onlar, olsa olsa AKP ve AB kadar “demokrat”tırlar; iyi de AKP ve AB ne kadar “demokrat”tır ki!?
Neo-liberaller istedikleri kadar “inkâr” etsinler; ortada AKP ile, ister “işbirliği”; ister “ittifak”; isterse “destek” (bir başka niteleme de mümkün!) denilebilecek bir “durum”/ “kompozisyon” vardır!
Emre Aköz bunu (Murat Belge karşı çıksa da!) “ittifak” olarak betimleyip, şunları diyor: “Peki, ‘ittifak’ denilen durum nasıl ortaya çıktı?
Bu soruya cevap verirken kullanılması gereken anahtar kelimelerden bazısı şunlar: ‘Avrupa Birliği’, ‘özelleştirme’, ‘küresel bütünleşme’…
AKP hem sınıfsal özellikleri nedeniyle, hem de bürokratik elite karşı kendini korumak için bu üç sürece sarıldı.
Sarıldığı ölçüde de liberal sol entelektüel çevrelerden destek aldı.
Yani AKP ‘demokratlarla dolu’ya da ‘doğası demokrat’ bir parti olduğu için desteklenmedi.
Demokrasi (ve ayrıca ‘insan hakları’ ve ‘hukukun üstünlüğü’) Avrupa Birliği sürecinin adeta ‘doğal’ bir sonucu olduğu için AKP desteklendi”![34]
Soru(n) tamı tamına budur, böyledir; hazin, karşılıksız ve durmaksızın meçhullere ertelenen AB sevdası, “liberal solcu”ları AKP’nin “image-maker”lığına soyunmaya yöneltmiş, AKP’nin “muhafazakâr-dindar” tabanının sınırlarını aşan bir sempati (ve oy) devşirmesine katkıda bulunmuştur. “Tutsakların özgürlüğü, zincirlerinin uzunluğu ile ölçülür,” diye Stanislaw Jerzy Lec’in sözündeki üzere!
AKP PARANTEZİ
“Hiçbir şey
kendiliğinden olmaz,
hatta aptallık bile.”[35]
Evet, evet; bu durum, “AKP’nin yanına düşmeyeceğim derken sekterlik tuzağına düşmemek gerekir,”[36] düşüncesi(zliği)nin meşrulaştırdığı AKP felaketinin değirmenine su taşıdı…[37]
Örneğin “AKP’nin politikalarının Derviş’in politikalarının devamı olduğu ortada”yken;[38] Baskın Oran, Taraf’tan Neşe Düzel ile röportajında aynen şunları diyebiliyor:
“Şu anda Türkiye’de tek bir sorun var. O da, darbe yanlılarını tasfiye etmek. Ben bir solcu olarak darbecileri tasfiye etmek için AKP dahil gereken yerlerle koalisyon yaparım”!
Prof. Dr. Ayşe Buğra, “İnsanların AKP’ye oy vererek irrasyonel seçim yaptıklarını düşünmemek lazım,”[39] hikmetini buyururken; Ayşe Kadıoğlu da ekliyor: “2002’den bu yana AKP’yi devirme planlarının yapıldığı bir ülkede yaşamaktayız. Bugün siyaseti savunmak, beğensek de beğenmesek de bir nebze AKP’yi savunmak anlamına geliyor. Belki buna bir de ‘maalesef’ eklemeliyim; aksi takdirde kimbilir nasıl adlandırmalarla/ yaftalarla karşı karşıya kalırım!”[40]
Ayşe Kadıoğlu’nun, 2002’den beri “siyaseti savunma”yı, “AKP’yi savunmak”a eşitlediğini görüyoruz. İyi de bundan öncesinde, Ayşe Kadıoğlu “siyaseti neyle savunuyor”du? Bunların içinde Kürtlerin, emek mücadelesinin yeri var mıydı? Veya 2002’den sonra “siyaseti savunma”yı, “AKP’yi savunmak”a eşitleyen Ayşe Kadıoğlu, Kürtleri, emek mücadelesini bu dediklerinin neresine koyuyor?
Ya da Yüksel Taşkın, “AKP’nin, Avrupa’da örneklerini gördüğümüz demokrasilere benzer bir demokratikleşme hamlesi yapması mümkündür,”[41] derken 1 Mayıs 2008’i, Deniz Feneri’ni, Kürtleri vd’lerini göremeyecek kadar körleşti mi?
Ece Temelkuran’ın, “Sol ‘ayaklar’ ve sağ kafalar”[42] saptaması yersiz değil; evet kmklü bir kopuş yaşanırken; İsmet Berkan’ın, “Şu anda Türkiye’yi AB’ye sürükleyen motorun adı Adalet ve Kalkınma Partisi olduğuna göre onu desteklemek gerekir’ düz mantığı baskın çıkmış görünüyor. Yalnız bu mantıkta da bir sakatlık yok mu: ‘AB motoru’ sayılan AK Parti, ‘yargı darbesi’ girişimine kadar o motoru durdurmamış mıydı ve şimdi motor eğer çalışacaksa ‘yargı darbesi girişimi’ sayesinde çalışmayacak mı?”[43] uyarısının altını çizip, yüksek sesle soruyoruz:
“Niçin AKP, 2003 yılında MİT tarafından önüne getirilen böylesi bir örgütlenme için hemen düğmeye basmadı?
Niçin AKP, Şemdinli Savcısına müstahak görülen o tasfiyeci ve suçu örten bir anlayışa ortak oldu?
Acaba o iddianamede suçlanan kişinin muvazzaf olması ile bugünkü Ergenekon’da suçlananların emekli olması arasındaki statüko farkı dikkate alınmış mıydı?
Niçin AKP, ÖDP başkanı Ufuk Uras’ın darbe ile ilgili soru önergesini bugüne kadar desteklemedi?
Niçin AKP -komik ama aslında yargı dememiz gerekiyor!- ‘Darbe Günlükleri’nin iddianameye alınmasını engelledi? Böylece diğer iki kuvvet komutanı ‘darbe yaptıkları gerekçesiyle’ yargı karşısından kaçırılmış mı oldu? Yine darbe sürecinin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tanık olmak/sorgulanmaktan böylece yırtmış mı oldu?”[44]
Aynı konuda Ertuğrul Kürkçü de ekliyor: “Sabah gazetesinde Ecevit Kılıç’ın sorularını yanıtlayan Radikal yazarı Oral Çalışlar’a göre, ‘…‘Darbeye de, AKP’ye de karşıyız diyen üçüncü yol teorisi hayal, gerçekçi değil. Solun öyle bir üçüncü yol yaratabilecek birikimi yok. Üçüncü yol veya kutup demek, kuvvet demek. Hangi kuvvetle, arkanda kitleler mi var yoksa işçi sınıfı mı var? Hiçbiri yok. Burada iki kutup var, devlet içindeki derin yapılardan hesap soran kutup, diğeri de bu hesabı engellemeye çalışan kutup. Üçüncüsü yok. Sosyalistlerin aldığı oy binde birlerde, binde yarımlarda. Onun için taraf olması mümkün değil.’
Ecevit Kılıç üsteliyor: ‘O zaman AKP de aynı kutupta…’ Oral Çalışlar yanıtlıyor: ‘AKP de bu tarafta, doğru. Esas olarak bu soruşturmayı yürüten savcılar var, mücadele yürütüyorlar. Arkadaşlarımız Hrant Dink’i, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Uğur Mumcu’yu, Musa Anter’i öldürenlerden hesap soruyorlar. Bunların üstüne gitmek bizlerin yani solcuların işi. Şu an Türkiye AB trendine girdi. Soğuk Savaş dönemi hesaplaşmasını daha yeni yaşıyor.’
Acaba neresini düzeltmeli?
AKP ‘devlet içindeki derin yapılardan hesap soran kutup’ mu gerçekten? Öyleyse AKP hükümeti devlet içindeki ‘en derin yapı’nın imalatı Şemdinli bombalamalarını soruştururken, Genelkurmay’ın kapısına dayanan Van Savcısı’nın karga tulumba meslekten atılmasına neden önayak olmuş olabilir? Ya da ‘Ergenekon’ soruşturmasını AKP yürütüyor olabilir mi gerçekten? Yoksa Deniz Baykal, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıları ‘AKP’nin siyasi işlerini yürütmek’le suçlarken haklı mı?”[45]
Toparlarsak AKP yandaşı neo-liberallerin kulağına küpe etmesi gereken şey şudur: “Her kim AKP’den geleceğe dönük iyilikler bekliyorsa, tezelden bazı sorular sorup, yeminli, billahlı, noterli, tasdikli yanıt almaya çalışmalıdır. Çünkü şu andan başlayarak, AKP’nin önünde uzanan yol, onunla ‘yol arkadaşlığı’ edenler için büyük hayal kırıklıklarıyla, ‘Sen de mi Brütüs’ iniltileriyle, arkadan vurulma, önden çelmelenme, itibardan düşürülmeyle doludur…”[46]
Bu, mevcut ya da yakın geleceğin konjonktürü bir yana, eşyanın tabiatı gereğidir: Bir başka deyişle, kendini hiçbir zaman, hiçbir vesileyle “siyasal liberal”, “demokrat” vb. olarak nitelemeyen ve/fakat her zaman “muhafazakâr” olduğunu övünçle ilan eden, “İslâmcıların en liberali, liberallerin en İslâmcısı”, neo-Osmanlı (yeni-muhafazakârlığın Türkiye versiyonu) AKP’nin doğası gereği…
NEO-LİBERALİZM “SOLCU” OLABİLİR Mİ?
“Sarayda başka türlü,
kulübede başka türlü
düşünülür!”[47]
Devam edersek: “Liberalizm ile demokrasi arasındaki en temel ayrılık şudur: Liberalizm, kendini hukuk alanında eşitlik ile sınırlar…
“Demokrasi ise, liberalizm gibi kendini hukuksal alandaki eşitlik ile sınırlamaz; hayatın her alanında eşitlik ilkelerini dile getirir. Yani demokrasinin eşitlik talepleri, sosyal ve ekonomik alanı da içermektedir. Demokrasi liberalizmi içerir, liberalizm demokrasiyi içermez.”[48]
“Sol-liberal bir bakış açısını tanımlayan, bu bakışın doğasını yansıtan birkaç temel unsur [daha] var. Bunlardan birincisi, ekonomik hayat ile siyaset arasına bir sınır çizilmiş olmasıdır. Bu durumda demokrasi, piyasa ilişkilerinden, ekonomik politikalardan apayrı bir olgu olarak görülecektir. Bu tür bir yaklaşımın zorunlu sonucu, aslında her ikisi de başka türden gericilikler üreten AKP’nin liberal-muhafazakârlığının, CHP’nin ulusalcı-statükocu yaklaşımından daha ‘ilerici’ görülmesinden başka bir şey olmayacaktır. Oysa bugün CHP gerici politikalar üretiyor, ama bu gericilikte AKP de onunla yarışıyor. Zira AKP, piyasa ekonomisinin gereklilikleri ve zorunlulukları, yani egemen sınıfların ihtiyacı olan her ne ise onu, sadece onu uyguluyor, bu da yoksulluğun, gelir farklılıklarının vb. baş nedeni olarak ortaya çıkıyor. Kaldı ki, ekonomik hayatta, çalışma hayatında, mülkiyet ilişkilerinde demokrasi olmadan siyasette demokrasi olmaz/olamaz. Eğer böyle olmasaydı, bir taraftan 301 değiştirilip sözüm ona daha demokratik hâle getirilirken diğer taraftan emekçilerin temel haklarının birçoğunu gasp eden SSGSS yasası Meclis’ten geçirilmezdi. Böylesi bir politika gericilik değildir de nedir? Kaldı ki, bir taraftan ‘benim temel dünya görüşüm Marksizm’in sınıfsal ve diyalektik yaklaşımıdır,’[49] denilirken, diğer taraftan üniversitelerin paralı hâle getirilmesini savunmak,[50] Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi diye ‘Türkiye çok iyi gidiyor’[51] yorumları, ya da ne bileyim, ‘Türkiye’nin iyi yönetimi’ çağrılarında bulunmak[52] yukarıda bahsedilen ekonomi ve siyaset arasındaki bağın koparılmasından kaynaklanan bir eksik ve yanlış yorumdan başka bir şey değildir.
İkinci unsur, sol-liberalizmin Kemalizm’e karşı duymuş olduğu saplantıdan ibarettir. Nitekim tarih, bir kez devlet ve sivil toplum arasındaki bir mücadele olarak görüldüğünde, bütün antidemokratik uygulamaların ve baskıcı devlet anlayışının temel kaynağı olarak Kemalizm gösterilir. Sanki ceberut devlet sorunu egemen sınıfların ihtiyaçlarından, politikalarından, daha doğrusu hegemonik bir güç olamamasından kaynaklanmıyormuş gibi. Böylece sınıflardan ayrı bir devlet ve onun ideolojisi olan Kemalizm tanımıyla karşılaşırız ki, egemen sınıfları bile böylesi bir Kemalizm karşısında mazlum(!) gösterme başarısı sol-liberallere aittir. Dolayısıyla, aslında hâkim sınıfların fikirlerinin aynı zamanda egemen fikirler olacağı da böylece gözlerden kaçırılmış olur.
Üçüncüsü, sol-liberalizmin kapitalist dünya ekonomisiyle, daha doğrusu emperyalizmle bütünleşme politikasıdır ki, en basitinden AB gibi emperyalist bir organizasyona üyelik savunusu ya da Türkiye-AB, Türkiye-ABD ilişkilerine vermiş olduğu önem bunun göstergeleridir. Ne var ki, bir taraftan emperyalizmle bütünleşmek isteyen bir sol-liberal, diğer taraftan ulusalcıları ‘faşistlik’le suçluyor, dolayısıyla Poulantzas’ın kemiklerini sızlatıyor: ‘Emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir.’[53]
Ve nihayet dördüncüsü, demokratikleşme ya da kendi deyişleriyle ceberut devlet anlayışının yıkılması yoluyla, kapitalist devletle uzlaşma ve onu muhafaza etme politikasıdır. Bunun sonucu ise, ister istemez sınıflar arası bir barış ilan etme ve reformlar aracılığıyla toplumsal barış üretmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.”[54]
Kapitalizmin seçeneklerinden biri olarak neo-liberalizm, elbette emek düşmanıdır; ve sonuna değin sermayenin kampındadır![55]
“Liberal solun en az azınlıkların haklarından söz etmek kadar emeğin temsil edilemeyişinden söz etmeyişi, ya da emek-sermaye karşıtlığı üzerinden değil de vatandaş-devlet karşıtlığı üzerinden siyaset yapmayı yeğlemesine ne anlam verelim?” sorusun dillendirerek, “Kapitalist değerler sorgulanmalı” diyen Meryem Koray ekler: “Kısaca, daha hızlı büyüme, daha çok ve verimli çalışma, sonu gelmeyen zenginlik beklentisi gibi kapitalist hegemonyanın hem sonucu hem güvencesi konumunda olan kavramların ve değerlerin hegemonyası da sorgulanmalı. Küreselleşen kapitalizmin ille de topla, tüfekle hüküm sürmediği, -gerçi bu yanı da eksik değil, -ancak bilgi ve kültürel emperyalizm yoluyla askeri ve siyasal emperyalizmden daha güçlü olduğunu unutmak mümkün değil. Bu talan imparatorluğu şimdi insanlık ve yeryüzü için en büyük tehdidin kendisi olduğunun görülmesine izin vermediği gibi, tüketici yanıyla ele geçirdiği bireyleri de en büyük müttefiki yapmakta. Bu nedenle insan eseri olduğu bilinen küresel ısınmanın gerçekçi biçimde önlenmesi için durdurulamayan büyüme ve sonu görülmeyen zenginlik anlayışının gözden geçirilmesine ihtiyaç varken, çevreci endüstri ve ürünler gibi yeni piyasalar yaratılması çare olarak sunulmaktadır.”[56]
O hâlde, “Bir zamanlar 82 Anayasası’nın en büyük destekçisi olanların ya da 90’lı yıllarda demokrasi katledilirken seslerini çıkarmayan”[57] neo-liberalleri “kapitalist seçenek(sizlik)” kapsamında ele almayan bir radikal sosyalistlik, devrimcilik ve hatta demokratlık hiçbir şeye yaramaz!
Hayır, hayır kimse bizden “nezaket kuralları gereği”, susmamızı ve sözümüzü yumuşatmamızı beklemesin…
Susmak ve sözümüzü yumuşatmak, tuzağa düşmek anlamına gelecektir; bu tuzağa düşmek istemeyen radikal sosyalistler, “Alayına isyan!” diyerek, egemenler arası güç mücadelesinde taraf olmak yerine, sosyalist siyasetini var edebilmek adına yapabileceği her şeyi kendi yolunda yapacak, konuşacak, mücadele edecek!
Ve nihayet bu kapsamda Hüseyin Çakır’ın, “Bir süredir gazete sayfalarında devam eden ‘sosyalist sol’da ayrışma, kırılma tartışmasının özü; devrimcilik-Marksizm-Leninizm ile reformculuk, revizyonculuk-eleştirel Marksizm tartışması. Reel politik gelişmeler karşısında farklı tutum alınması”dır; “Bu ayrışma sol adına iyi bir şey. Kim nerede durduğunu açık seçik ortaya koyarsa dost kalmanın ve iki farklı sol olarak iş birlikleri yapmanın zemini oluşmuş olur. Yoksa birilerinin söylediği gibi, o veya bu solu kimse yok edemez.
Ortada düşünce varsa o düşünceleri benimseyenler olacaktır,”[58] demesine gelince!
“Reformcu” Bernstein ya da “revizyoncu-eleştirel” Kautsky veya onların getirisi olarak Rosa Luxembourg’u katlettiren Noske ne kadar “demokrat”/ ve “sol” ise, onların bugünkü takipçileri de o kadar “demokrat” / ve “sol”durlar!
“İttifaklar meselesi”nde radikal sosyalistlerin bu gerçeği ve kaçınılmazlıklarını unutup, göz ardı edeceklerini ummayın sakın ola…[59]
“SOL” DEYİNCE!
“Yalnız sığ
ırmaklar gürültülüdür.”[60]
Nuray Mert’in ifadesiyle, “Solu mahkûm etme”nin[61] moda olduğu “Post-modern Zamanlar”da en çok (ve sistemli) çarpıtılan kavram “sol”dur!
Elbette bunda, “sol” üzerindeki devasa “sağ etki” ile “solun sağcılaştırılması” veya “muteber solculuk”[62] arayışlarının rolü büyüktür!
Ayrıca hemen herkesin; İdris Küçükömer’in, “Bu memlekette sol, aslında sağdır! Sağ da aslında soldur,” sözüne gönderme yapıp, “sol üzerine ahkâm kesme”yi gündelik spor hâline getirdiği koordinatlarda gülelim mi, ağlayalım mı! Bakın iki faşist eskisi “liberal” de “sol üzerine görüş(lerini)” nasıl ifade ediyor[63] …
Taha Akyol, “Devrim Sevimay arkadaşımızın ‘Sol Çıkışını Arıyor’ adlı yazı dizisinde Hasan Bülent Kahraman’la Fuat Keyman’ı okuduğumda, ‘Böyle bir sol olsa, ben oy verebilirim’ dedim.
Zaten onların anlattığı türden güçlü bir sol partiye Türkiye’nin ihtiyacının olduğunu eskiden beri yazıyorum.
Mesut Yılmaz’la Tansu Çiller’e kızdığımda Ecevit’e, DSP’nin Güvercin’ine oy verdiğim de oldu. Ecevit’in Başbakanlığı dönemindeki reformlara destek verdim.
Baykal’ı da ‘Yeni Sol’ dediği dönemde yazılarımda desteklemiştim… Solun derdi sana mı düştü diyebilirsiniz; keşke bana kadar düşmeseydi!”[64] derken; Mümtaz’er Türköne de ekliyor: “Soyut analizlere, felsefî argümanlara ihtiyaç hissettirmeyecek kadar sade ve basit bir durum var karşımızda. Buna rağmen gerçekler, zengin sol birikimin kaldıramayacağı kadar ağır. Adi gerçekler güzelim teoriyi berbat etmeye devam ediyorlar. Hem basit, hem de ağır gerçek şu: Türkiye’de sol adı verilecek bir siyasî düşünce veya akım artık yok.
Bugünlerde fazlasıyla göz dolduran Ufuk Uras, DTP oyuyla ÖDP’yi temsil eden, gerçekte temsil kabiliyeti olmayan bir figür. Keskin sol grupların hiçbirinin, marjinalliğin sınırlarını aşan bir temsil kabiliyeti yok. Marksizm’in devasa külliyatı sadece nostaljilere hizmet ediyor.”[65]
Bu denli zayıf, zaaflı, marjinal ise, neden hâlâ sol ile uğraşıyorlar?! (Şükrü Argın’ın da, “Türkiye’de ‘sol’ ya da ‘solculuk’ varlığından pek hazzedilmeyen, ancak tuhaftır aynı zamanda yokluğundan da epeyce yakınılan bir şey…”[66] der!)
Yeri geldi açık, açık söyleyelim: Onların “sol” dediği “sol” falan değildir; asla olamaz da…
“Nasıl” mı? “Neden” mi?
Siz bir radikal sosyalistin “iyi ve yetkin bir faşist hareket isteyeceğini, ona oy vermesi”nin mümkün olacağı kanısında mısınız?
Eğer değilseniz, ki doğru olan budur; ne Taha Akyol’u, ne Mümtaz’er Türköne’yi muhatap alamazsınız!
Tıpkı “Sol’da habire bir arayış var…
Sol’un suyu çıkıyor.
Çünkü Sol’un kafası karışık.[67]
Sol dedikleri CHP’de umduklarını bulamayanların oluşturduğu topluluk anlamına geliyor” vurgusuyla dilinin altındaki baklayı çıkaran Ergun Babahan’ın, “Yapılması gereken, yola Sol diye değil ama demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü diye çıkmak,”[68] deyişini de ciddiye alamayacağınız ve almamanız gerektiği gibi!
Onların istediği, tıpkı neo-liberallerinki gibi, sürdürülemez kapitalizmin “solu”dur!
“SOL”/ “SOLCULUK” BU MU?
“Rüzgâra tüküren
kendi yüzüne tükürür.”[69]
Örneğin “solculuk”/ “sol” dendiğinde aklına hâlâ CHP gelenler gibi…
Mesela Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, “Makul yol CHP-DTP işbirliği,”[70] derken; Mustafa Özyürek de, bizleri güldürmek pahasına, “27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinden sonra tekrar demokratik düzene geçilmesi için CHP’nin çabalarına tarih tanıktır,”[71] diyebiliyor!
Oysa Erol Katırcıoğlu’nun ifadesiyle, “CHP hiçbir zaman sol olamadı”;[72] “CHP’li dostlar alınmasın ama CHP ve sol yan yana? Ne alâkâ!”[73]
Hayır bu (çıkmaz) “yol” bizim değildir; olmamalıdır; olamaz da…
Tıpkı DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin, “Türkiye sola susamış vaziyette. Burada bizim yapmamız gereken AKP’nin netliğine, ideolojisine karşı aynı netlikte cevap verebilecek sosyal demokrat bir yapılanmadır,”[74] sözündeki (çıkmaz) “yol”un da bizim yolumuz olmadığı gibi…
Bunlar “sol” falan değil; olsa olsa “solun fotokopisi”!
Böyle olmasa; “Liberallerden farklıyız; sosyalistlere açığız,” diyen 10 Aralık Hareketi’nin Sözcüsü Prof. Dr. Burhan Şenatalar şunları ekler mi: “Türkiye’de sol başlığı altında iki kanal var şu anda: Bir tanesi daha merkeziyetçi, daha otoriter ve AKP’yi sandıkta yeneceğine inanmayan, bu konuda kendine de halka da güvenmeyen, bilakis halkı çıkarlarını bir sepet uğruna satabilecek insanlar olarak gören ve hâlâ ‘Solcuyum’ diyen bir kanal. Diğeri de daha özgürlükçü, ama oy alamayan, yüzde 1’leri aşamayan bir kanal”![75]
“Yüzde 1’leri aşamayan kanal”, Ufuk Uras’ın milletvekili olmasında veya Baskın Oran’ın da olamayışında görüldüğü üzere, “merkeziyetçi, daha otoriter” denilenler olmadan hiçbir şey yapamaz…
Ey “10 Aralık”çılar, kendinize, sizde olmayan özellikleri “vehmetmeyin”; aksi taktirde büyük hayal kırıklıklarıyla yüz yüze kalırsınız!
Bir kez daha yineleyeyim: Bu (çıkmaz) “yollar” bizim değildir; “Kemalizm solun önünde engel olmuştur, ama Mustafa Kemal değil,”[76] diyen Zülfü Livaneli’nin işaret ettiği de dahil olmak üzere!
Ve nihayet “sol”la/ “solculuk”la ilişkisi olmayan AB “aşıkları”na gelince…
“Sol, AKP’nin karşısında görünmek adına AB’ye muhalefetle meşgul. AB alanını AKP’ye bırakmak olacak şey mi?
“AB’ye uyum süreci zaten demokrat, hatta sosyal demokrat bir partinin isteyeceği reformları içermiyor mu? Hele ‘Sosyal Avrupa’ modeli tam bizim hedefimiz değil mi? O yüzden Türkiye solunun bir an önce AB ile barışması gerekiyor,”[77] diyen Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Aydın Çıngı da “karşılıksız AB aşkı”na mahkûm olanlardan…
Ancak… Kazın ayağı hiç de öyle değil!
Örneğin “Sosyal Avrupa Modeli”nin, sömürgeci Kuzey’in Güney’deki “icraatları”yla var olduğunu bildiğimiz için, bu modelin “bizim” olamayacağı gibi…
Bu durumda solu, solculuğa; solculuğu da sola bırakmak; Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gibi bir şeydir…
Bu topraklarda örgütlü sol, devrimcilikle var oldu; devrimciliğe sırtını dönmüş bir “sol iddiası”, sadece ama sadece, Aydın Doğan’ın ya da “egemen medya”nın kalemşörlüğüne soyundu…
Topraklarımızda “sol” olmak devrimcilikle, kapitalizmle sınırlanmamakla, yani varoşlarda olmakla, işçi sınıfının mücadelesinde aktif olarak yer almakla, sömürgecilik karşısında Kürtlerle birlikte olmakla, kadınların cinsiyetçiliğe karşı mücadelesini kapitalist ataerkine karşı verilen mücadeleden soyutlamamakla; F-Tiplerine “Evet” dememekle; ABD’den AB’ye emperyalizme kaşı mücadeleyle mümkündür…
Tam da bunun için “sol” gibi solun erkekler karşısında kadın, Türk şovenizmi karşısında Kürt, resmi tarih karşısında Ermeni, Sünni karşısında Alevi, neo-liberal vahşet karşısında F-Tipindeki devrimci ısrar, kapitalist sömürü karşısında Tuzla’da işçi ya da öteki, mağdur, madun olması yani onlarla doğrudan ilişkilenmesi gerekmektedir…
Bunlar böyle oldu mu? Ulusalcılığın ve neo-liberallerin sola mündemiç bir “iddia” ve “tasarrufu” olmayacağını göreceksiniz!
Açıkça itiraf edelim; biz, biz olmadığımız, olamadığımız, olmaktan çıktığımız için onlar (ulusalcılar ile neo-liberaller hempalar!) “solculuk” oynuyorlar!
Tam da bu koordinatlarda “İnsanlar, her zaman siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler, bildiriler ve vaadler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır,” vurgusuyla V. İ. Lenin der ki:
“Reform ve ilerleme şampiyonları, ne kadar barbarca ve çürümüş görünürse görünsün, her eski kuruluşun, belirli egemen sınıfların zorlanmasıyla ayakta durduğunu görmedikçe, her zaman eski düzenin savunucularının oyununa geleceklerdir. Ve bu sınıfların direnişini kırmanın ancak tek bir yolu vardır; bu da, çevremizdeki toplumun içinde, eskiyi silip atabilecek ve yeniyi yaratabilecek kuvveti oluşturabilen -ve toplumsal durumları yüzünden oluşturmak zorunda olan- güçleri bulmak ve bu güçleri savaşım için bilinçlendirmek ve örgütlemektir…”
E. Fuat Keyman’ın, “Merkez solu nasıl doldurabiliriz?”[78] sorusuna yanıt aradığı koşullarda, sola ve solculuğa dair dediklerimizin onlara hiçbir şey anlatmadığını biliyor; bundan da “beis” duymuyoruz!
Gerçekten de solun gerçeği değil, illüzyonu, manipülasyonu tartışılıyor, konuşuluyor bugünlerde… Kendilerine “sol” diyen neo-liberaller, kendilerini piyasa ekonomisinin “liberal-demokratik” denen politikaları ve bu yeni sağ süreçlerin getirdiği siyasalar üstünden tarif ederlerken; Ahmet İnsel’in, “Solun önemli bir bölümünün, ADD ve müttefiki hareket ve kuruluşların temsil ettiği kalpaklı Kemalizm devrimciliğine sarılmaları, Türkiye sollarının gerçek köklerine dönmesidir,”[79] tespitini; bundan hareketle de bizlerin “Ergenekoncu” ilan edilmesini nereye kadar ciddiye alabiliriz ki?
Kim inkâr edebilir? (Ayrıca da kimin haddine!)
Coğrafyamızda askeri darbelerin en büyük mağdurları sol gibi solcular olmuştur. 12 Mart, 12 Eylül zindanlarında en yoğun işkenceleri görüp, ona kaşı direnenler de onlardır!
AKP’nin avukatlığına soyunan neo-liberallerin (ki çoğu darbe dönemlerinde yurtdışında olmuşlardır; ne “tesadüf”!) ileri sürdüklerinin tam tersine darbelere kararlılıkla karşı çıkıp, savaşanlar, sadece ama sadece radikal sosyalistlerdir.
Dolayısıyla radikal sosyalistleri darbecilerin yanında göstermeye matuf (AKP patentli) neo-liberal yalan medyatik olsa da nafile bir gayretkeşliktir.
Çok uzaklara gitmeye gerek yok; örneğin Susurluk; örneğin Şemdinli! AKP ve öncellerinin burada neyi nereye kadar yaptıkları “sır” değil!
Tam da bu noktada “Solun belirgin bir dağınıklık ve arayış içinde olduğunu, bu koşullarda, bir yandan dejenere sol türevlerin, diğer yandan solu gömmek isteyen eğilimlerin ortaya çıkması doğal. Dolayısıyla, Ergenekon türü çeteler konusunda ipe sapa gelmez ‘sol’ tahliller veya bu dejenere türevleri sola mal edip solu mahkûm etmeye kalkışan eleştiriler okumak üzücü ama şaşırtıcı değil,” vurgusuyla Mehmet Uğur ekliyor: “Sol, para-legal çetelere karşıdır”![80]
Radikal sosyalistler, çetelerle, “derin (denilen) devlet”le hep mücadele etti ve ediyor da… Ta bunların egemen medya kalemşörleri tarafından, bırakın telaffuz; tahayyül dahi edilmedikleri zamanlardan; yani Sansaryan tabutluklarından, Mamak’ın kafeslerinden, Diyarbakır zindanlarından beri…
Radikal sosyalistlerin örgütlü yaşamı çetelerle, cuntacılarla, faşistlerle yani kapitalizm ve resmi ideoloji Kemalizm ile mücadele içinde geçti… (Bunlarla mücadele etmeyenler hiçbir zaman radikal sosyalist sayılmazlar!)
Nihayet radikal sosyalistlerin veremeyeceği bir hesabı yoktur… (Ama tabii muhataplarına!)
Resmî ideolojiyle hesaplaşamamışların üzerindeki açık ve örtük Kemalizm etkisinin hâlâ var olduğu soru(n)ların derinlerinde, 12 Eylül 1980 sonrasında ulusalcılar ile neo-liberallerin “muhalefet” nezdinde gerçekleştirdikleri “ideolojik tahribatlar” yatar…
Ha bir de; “İsteksizlik doğuran isteklerden kaçın,” der Atinalı Solon; ve neo-liberalizm de “devrimci isteksizlik” doğuran düzen-içi makullük isteğidir!
Bu böyleyken; örneğin 1 Mayıs 2008’i televizyondan seyrederek, “eleştirme”ye cür’et eden zat-ı muhteremlerin, “sol” hakkında ahkâm kesmeye ne hakkı olabilir ki?
“ZAT-I MUHTEREM”LER, “KİFAYETSİZ MUHTERİS”LER VE ZIRVALAR
“Ahmağa göre karşılık verme
düzeyini düşürme;
ama uygun bir karşılık ver,
bilge sanmasın kendini!”[81]
Evet şimdi geldik, “sol hakkında ahkâm kesen zat-ı muhteremler” meselesine…
Adını koyarak, isimleri zikrederek, açık açık konuşacağız…
“Kimseyi övmeyen, kimseyi kötülemeyen, kimseden yakınmayan, kimseyi suçlamayan olgun insandır,” diyen Epictetos’un “ölçüleri”ne uymaması bir yana; Oscar Wilde’ın, “Olağanüstü bir başarıya ulaşacağına inanıyorum şu adamın… Bir muhafazakâr gibi düşünüp, bir radikal gibi konuşuyor. Bu o kadar önemli ki şu günlerde” betimlemesiyle bire bir örtüşen neo-liberaller bundan rahatsız olmamalı…
“Zat-ı muhteremler” kapsamında -kısaca- değineceğimiz Murat Belge’nin, Ömer Laçiner’in, Nabi Yağcı’nın ve Oral Çalışlar’ın kişilikleriyle hiçbir sorunumuz yok; ve olamaz da…
Mesele(miz), onların liberal “görüşleri”yle sınırlıdır!
Görülmesi gerek: “Yeni” saflaşma eşiğinde, bir kez daha harmanlanıyoruz…
Sol -aşılamamış, eski(meyen) soru(n)larla- “yeniden” şekilleniyor… “Bu tablo, solda yeni bir dizilişi gerçekleştiriyor”![82]
Tam da burada biz de her radikal sosyalist gibi, payımıza düşün bir “işi” yapıyoruz…
Abartısız, hilafsız hepsi bu kadar; veya bundan ne bir eksik, ne de bir fazla…
ÖMER LAÇİNER!
“Yaşama kendimizden
ne katıyorsak,
yaşamdan onu alırız!”[83]
“Türkiye’de ‘sol’u çapsız” ilan eden Ömer Laçiner’i, röportaj yaptığı Nagehan Alçı, “Bu ülkedeki sosyalist hareketin mihenk taşlarından birisi Birikim Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni” olarak lanse ederken, o zat, yani Laçiner haykırıyor: “Onlar çapsız diye ben de çapsız olmak zorunda değilim!”[84]
Çiçero’nun, “İnsan ne denli yükselirse gönlü o denli alçalmalıdır,” sözünden bihaber olan, “Çok!!! Ama pek çok çaplı!!!!” Ömer Laçiner’e, “çapsız” bulabilme ihtimali de olan “sıradan” bir soru: Bu “çapsızlık”la niye uğraşırsınız! Sonra bunca yıl sonra, bir arpa boyu yol alamamışsanız bu sizin de “çapsızlığı”nın verisi değil midir?[85]
Evet, evet tam da öyledir!
Yıllardır “yenilenme” salvolarıyla “üçü beşten atan” ve “ülkedeki sosyalist hareketin mihenk taşlarından birisi” diye sunulan ‘Birikim Dergisi’ ve cemaati “tarihi yorumlamak” dışında (o da ne mene yorum ise!) “yaratmak” babında (yanlış da olsa!) ne yapmıştır!
Bize bunun yanıtını verin!
Evet, evet “Genel sosyalist akım/ hareket içinde hâlen de çoğunluğu oluşturan bir kesim, sosyalizmin ve sosyalist mücadelenin klasik formatı içinde düşünüp davranmaya devam ediyor, bu formatı yorumlama ve ‘koşullara’ uyarlama bahsinde teşekkül etmiş ayrılıklarını korumakla birlikte, genel olarak bu formatı tartışmaya açan her girişimi, düşünce çabasını ‘sapkınlık’, ‘sosyalizmi, Marksizmi açıkça veya zimmen inkâr etmek’le itham noktasında birleşiyorlar. Sosyalist, Marksist, devrimci gibi saygın ad ve sıfatları kendilerine mahsus sayıp bu ‘sapkın’ları kendince ‘düşük’ saydığı ‘demokrat’, ‘sol liberal’ gibi kategoriler içinde değerlendiriyordu. Genel kamuoyundaki izlenim/fikir de hemen hemen aynıydı. Onlara göre de, demokrasinin önemini vurgulayan, meşru müdafaa dışında silahlı mücadeleyi, her türlü militer yaklaşımı reddeden; bilinen iktidara odaklı bir siyasal mücadele anlayışından, özellikle de bu tür mücadeleye kilitlenmeyi ve bu kilitlenmenin gereği olan hiyerarşik örgütlenme biçimlerinden uzak duranlar pek de sosyalist sayılmazlar ve hele ‘devrimci’ olamazlardı,”[86] diye “eleştirip”/ “beğenmedik”lerinizi aşmak; ya da söylediğiniz sözün somutu için ne yaptınız…
Boşuna mı demiş Orhan Veli Kanık, “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ Kimimiz nutuk söyledik”!
Bakın bay Laçiner; “çap” ve “çapsızlık” tartışmaları, nasıl olursa olsun, yapmak” fiili üzerinden anlamlıdır; ortada fiili yoksa “çap” ve “çapsızlık” tartışması abesle iştigaldir…
Tıpkı Epiktetos’un, “Yumuşak peynirin olta iğnesinde kullanılacak bir yem olmaması gibi, ılık ve gevşek adımlar da felsefe gerçeklerine uyamazlar,” uyarısındaki üzere…
Ha, “Bir aydın olarak yapacaklarınız sınırlı” mı?
Hayır ne İsmail Beşikçi, ne de Edward Said bu “sınırlar”a teslim olmadı; zaten “sınırlar”a teslim olana da, “çapsız” bulduğunuz bizde aydın denmez…
Bir şey daha: Kendinizi devrimcilerin yenilgi ve zaaflarını kullanarak “var edebileceğiniz” yanılgısından kurtulun; radikal sosyalistler yenildi, ama “yeniden” mücadele cesaretini yitirmedi!
Unutmayın: “Cesaret savaşmak ve düşmemek değildir. Cesaret, savaşmak, düşmek ve tekrar doğrulmaktır,” der Max Cleland; ve ekler Demosthenes, “Uzaktan cesur olmak kolaydır”!
Son olarak: “Ne kızıyor, ne şaşırıyoruz” vurgusuyla Ömer Laçiner, “ortodoksileri… ikna”dan vazgeçtiğini açıklıyor![87]
Bu “iyi haber”!
MURAT BELGE!
“Kendinizi kandırmayın;
sürekli yaptığınız şey
ne ise osunuz”[88]
“… ‘Eleştiri’, dar anlamda sanat eleştirisi, edebiyat eleştirisi için kullanılıyor ama bana göre eleştiri insanı tanımlayan bir faaliyettir denebilir. ‘İnsan düşünen hayvandır’ falan gibi şeyler söylenir, düşünmek zaten eleştirisiz olmaz. Bunun için, insanı insan yapan özelliktir demek mümkün.
Yani hep bir ideoloji içinde yaşarız; bu, hayata bakarak bizim kurduğumuz bir şey, ‘gerçek somut’un zihindeki somuta tekabül eden şeklidir,”[89] diyen Murat Belge; izninizle “size” itirazlarımızı dillendirmek istiyoruz!
“Murat Belge nasıl olur da paralı eğitimi savunur?”[90] yollu şaşkınlıklara prim vermeyen itirazlarımızın ilki “Sosyalistlerin Althusser”liğine soyunmanızın artık komik olduğuna dairdir…
Şu anda, en “ama”sız/ “fakat”sızından (“Birikim”lerinizle!) liberal “Taraf”tasınız…
Ve şunları diyorsunuz:
i) “Demokrasi harcında bir malalık payı olmayan bir sosyalizmi bu toplum ne yapsın?”[91]
Bu sözler; tam da “Eleştiriyorum” dediğiniz ikamecilikten malûldür!
ii) Tam da bu ikamecilikle diyorsunuz ki: “Evet, açıkça söyleyelim: Ergenekon’un tasfiyesi, Türkiye’yi otomatikman sosyalizme yaklaştırmaz. Bununla varılacak yerin ‘reel’ çerçevesi, olağan burjuva rejimidir…
‘Devrim’ dediğiniz o şey, inanılmaz derecede olağandışı koşullar oluşmadıkça, Türkiye’de olmaz. Burada şu konjonktürde iki ihtimal, iki yön var: liberal demokrasiye açılmak ya da pleb/patrisyen bir faşizm koalisyonunun sultasına girmek.
‘Devrim’ zaten beklenmez. Önemli olan, sosyalistlerin, koşulların önlerine çıkardığı her türlü sorunla mücadeleyi üstlenecek esnek ve çok-yanlı hareket yeteneğine sahip olmalarıdır.
Ama Türkiye’de birçok ‘solcu’ var ki onlar da gençliklerinde hayal ettikleri devrimin olmayacağını görüyorlar; ama ‘olmayan devrim’in ‘devrimcisi’ olma payesini de elden bırakmak istemiyorlar.”[92]
Evet bay Belge, devrimcilik bir bilinç, tercih olduğu kadar, “Anne bak kral çıplak” diyen çocuksu bir ısrardır, romantizdir, hülyadır…
Siz bu özelliklerden yoksun, ikameci bir reel politiker liberalseniz; radikal sosyalistlerde, neyi, niçin eleştiriyorsunuz?
Hayır, aslolanın, yani sosyalizmin yerine, “reel çerçevesi, olağan burjuva rejimidir” dediğiniz şeyi ikame ederek, AKP kuyrukçuluğu yapamayız; kaldı ki sizin bunu radikal sosyalistlerden beklemeniz -en hafif deyişle- “abesle iştigal” değil ise nedir? [Hem neden durmadan “olmayan devrimin devrimcisi” ilan ettiğiniz radikal sosyalistlere akıl vermekten vazgeçmiyorsunuz ki?]
iii) Biliyoruz şimdi hemen “bilgiç”ce ve “kısık bir ses tonu”yla (böylesi daha “etkileyici” oluyor ya!) “Bizim memleketin ‘sol’unda yer alan bazı arkadaşlarımızın zihninde, belki daha çok da bilinçaltında, oldukça kendine özgü bir ‘devrimci’ kavramı var…
‘Ayakkabıcı’ dediğimizde aklımıza nasıl ‘ayakkabı yapan’ bir adam geliyorsa ‘devrimci’ deyince de ‘devrim yapan’ birini zihnimizde canlandırıyoruz herhâlde. Bu adam, öyle ufak tefek, ‘çerezlik’ işlerle uğraşmıyor, zamanı gelince ‘devrim yapıyor’…
Siz, bir toplumun tarihinin en çetrefil bir anında, Jules Verne’in Aya Seyahat romanını okumaya karar vermişseniz, sonra, o toplumun mütebaki tarihinin hangi aşamasında vaziyet edip de ‘devrim’ yapmayı kuruyorsunuz?”[93] diyeceksiniz!
Size hatırlatalım: Devrim her zaman her yerdedir; süreklidir; aslidir! (Bilirsiniz; “Gerçek şudur ki, kitle gösterileri birer devrim provasıdır: Stratejik hatta taktik provalar değil, devrimci farkındalığa ulaşma provaları…” der John Berger sorunuzu yanıtlacasına…)
Devrimcilik de, aslolanı göz ardı etmeden, koşullara teslim olmadan, gündelik hayatı iktidar için (her türlü mücadele yöntemiyle) değiştirme eylemidir… (Konuya ilişkin olarak, “Her sorunun ardından yanıtı gelmez, ama sorumluluğu her zaman gelir,” diyen Stanislaw Jerzy Lec’e kulak verin!)
iv) “Dünyanın her yerinde sınıf mücadelesi var: ekonomik, politik, ideolojik düzeylerde. Her yerde toplumsal değişim var. Ama her yerde ‘devrim’ yok. Neden?”[94] mi diyorsunuz!!!
Gayet basit; devrimci olmayan bir dönemde “devrim”, bugündeki devrimci mücadele ile sürdürülür…
Bir şey daha; hergün “devrim” olmayacağını bilecek kadar “Birikim”li olduğunuzu zannediyoruz…
Ha bir şey daha: Şimdi “size” Nepal’deki, Kolombiya’daki mücadeleden bahsetsek; bir zamanlar köşedaşınız liberal Türker Aklan gibi, “Kuzey Kore sosyalist olduğu iddia edilen bir ülkedir. Yani Marx’a göre, kapitalist ülkelerden daha gelişmiş bir ülke olması gerekiyordu. Oldu mu ya!”[95]
Veya “Sosyalizmin iki büyük ve iddialı ülkesi”nden söz eden Fikret Bila gibi, “Bakın Rus zenginlerine”, “Çin’e ne demeli?”[96] türünden “ucuz” demagojilere sarılacağınızı görüyor gibiyiz…
v) Neden nefesimizi tüketiyoruz ki!
“Epey bir zaman önce bazı sosyalist arkadaşlar gene toplanıyor ve sosyalistlerin birliğinin nasıl sağlanacağını tartışıyorlardı. Ben o sıralarda olmayan ‘Yeni Demokratik Oluşum’ için çalışıyordum ve ‘Kuruçeşme Toplantıları’ denen bu görüşmelere katılmamıştım. Katılan Ertuğrul Kürkçü’ye nasıl gittiğini sorduğumda, ortak platformun ‘devrimcilik’ olması gerektiği ilkesinde anlaşmaya varıldığını söylemişti… Ama bu, benim açımdan, çok gerekli veya yeterince ayırıcı bir ölçüt değildir,”[97] diyen birisi olarak “siz”, devrimci falan değilsiniz!
vi) “Politikasızlık politikası”ndan[98] mı söz ediyorsunuz?!
Şunu -hiç hoşlanmasanız da!- unutmayın: Devrimciler bağımsız politika üretir, egemenlere yedeklenmez!
vii) Son bir şey daha: Türkiye’de ise “sosyalist” grupların çoğu, en ciddi düşmanlarının her türlü liberalizm olduğu konusunda dogmatik bir kararlılık içindedir. Böyle olunca da Ergenekon, liberalizmden daha sevimli bir olgu hâline gelebilmektedir,”[99] diyerek yalan söylüyorsunuz!
Çünkü Harriet Tubman’ın, “İki şeye hakkım olduğuna karar verdim: Özgürlük ve ölüm. Birine sahip olamazsam ötekini isterim; çünkü hiç kimse beni canlı tutsak edemez,” deyişindeki üzere düşünüp/ davranan radikal sosyalistler, mikroplar arasında “seçim” yapmazlar! Çünkü “Alayına isyan” derler!
NABİ YAĞCI!
“En son yanıtları bulmuş olanlar,
artık ötekiyle konuşmazlar.”[100]
İsmail Bilen’li TKP’nin yönetici “has evlatları”ndan olan Nabi Yağcı (ya da Haydar Kutlu “yoldaş”!) TB“K”P’nin de baş aktörlerindendir…
Aynı zamanda “Taraf”çı Neşe Düzel’in de, “Türkiye solunun en parlak beyinlerinden eski Türkiye Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri Nabi Yağcı” diye sunduğu ve şimdilerde İshak Alaton’un çok yakın arkadaşı olan zat-ı muhtereme göre, “Kapitalizmin potansiyeli bitmedi, üretici güçleri geliştirdi…
Anti-emperyalizm içi boş bir kavram var. Aslında anti-emperyalizm dedikleri milliyetçilik. Çünkü bugünün dünyasında bağımsızlık milliyetçiliktir…
[Bugün Türkiye’de gerçek solu temsil eden bir örgüt ya da grup] olsaydı duyardık herhâlde…
[Türkiye yeniden şekilleniyor. Bu şekillenişinde yeni ittifakların oluşmasını] beklemeliyiz ve oluyor da zaten. Eğer bugün Anadolu’da bir burjuvazi var ise, yeni ittifaklar zaten söz konusu olabilir. Çünkü Anadolu’daki burjuvalar nesnel anlamda demokratlar. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar. Avrupa Birliğini istiyorlar. AB’nin de Türkiye’den demokrasi, hukuk, istediğini görüyorlar. Bütün bunlar tabii ki demokratik bir kültürü Anadolu burjuvazisinde de geliştirecek. O zaman demokrasi meselesi sadece aydınların konusu olmaktan çıkacak. Demokrasi talebi bir sınıfsal temele dayanacak. Orta sınıfların demokrasiye kayması Türkiye için çok önemli olacak. Ben bir Marksist olarak sınıfsal analiz yaparak zaten Türkiye’den çok ümitliyim…” [101]
“Neden” mi? Sorunun yanıtını Neşe Düzel ile (ki soru ve yanıtlarıyla, bize Stanislaw Jerzy Lec’in, “Yarı aydınla bir diyalog, çeyrek aydının monologuna eşittir,” sözün anımsatan!) röportajında Nabi Yağcı şöyle veriyor: “Orta sınıf büyüyor… “Anadolu burjuvazisi demokrat…”
Hızını alamayan “Referans” yazarı ekliyor: “Sol düzeni değiştirme kavgasının dışında duruyor. Bu kavgayı, beğenelim beğenmeyelim AKP yapıyor. Zaten devlet de AKP’nin üstüne gidiyor, solun değil. Çünkü sol devlet için artık tehdit olmaktan çıktı…
Marx’ın ekonomi politikası, yoksulluğu yaratan sistemi nasıl kaldırırım üzerine kuruludur. Solun meselesi budur. Solun temel sorunu, ülkede sömürüyü ve yoksulluğu yaratan sisteme karşı çıkacak ‘sosyal güçleri’ yaratmaktır.
Dün işçi sınıfıydı bu. Kapitalizm işçi sınıfını büyütüyor deniyordu ve bu doğruydu. Sanayi kapitalizmi bir dönem işçi sınıfını büyüttü. Ancak bir noktada Marx yanıldı. Proletarya ve burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklenirken, orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan işte bu orta sınıftır, küçük üreticiler ve girişimcilerdir, KOBİ tipi güçlerdir. Ama sadece onlar da değil. Bugünün dünyasında artık kim değişimden yanaysa o değişimin sosyal gücüdür. Mesela dünyaya hümanist bakan, değişim isteyen İshak Alaton gibi bir büyük patron da değişimin sosyal gücüdür artık…”[102]
Bu “zırvalar”a birkaç not düşmeden geçmeyelim:
i) “Kapitalizmin potansiyeli bitmedi, üretici güçleri geliştirdi…” diyor; iyi de o hâlde, “yıkıcı yaratıcılık”ın yerine topyekûn yokediliciği ikame eden neden kapitalizm artık neden sürdürülemez olarak niteleniyor! (Bu konuda “Büyük bir refaha, yaygın bir yoksulluğun eşlik ettiği bir dünyada yaşıyoruz… yeryüzünde her beş kişiden biri, günde 1 doların altında gelirle yaşamak zorunda”[103] gerçeğini anımsayarak, yakınınız Birikim’in “Sınırsız Eşitsizlik: Neo Zenginlik”[104] dosyasına göz atın!)
ii) “Anti-emperyalizm içi boş bir kavram var” mı? Sen onu bir de Latin Amerikalılara, Iraklılara sor sorabilirsen!
iii) “Orta sınıf büyüyor… Anadolu burjuvazisi demokrat…” mı?!! Şu büyüdüğünü “iddia” ettiğiniz şeyin somut verileri ne? Burjuvazinin topyekûn gericileştiği bir kesitte, “Anadolu burjuvazisi demokrat” olabilir mi? İktisadi konumu ve siyasi-kültürel çerçevesi buna elverir mi? Verebilir mi?
iv) “Sol düzeni değiştirme kavgasının dışında duruyor” mu? Yalan söylüyorsunuz!
“Bu kavgayı, beğenelim beğenmeyelim AKP yapıyor” mu? “Sizin kavganız” bu mu? Hayrını görün!
“Solun temel sorunu, ülkede sömürüyü ve yoksulluğu yaratan sisteme karşı çıkacak ‘sosyal güçleri’ yaratmaktır. Dün işçi sınıfıydı bu. Kapitalizm işçi sınıfını büyütüyor deniyordu ve bu doğruydu. Sanayi kapitalizmi bir dönem işçi sınıfını büyüttü. Ancak bir noktada Marx yanıldı. Proletarya ve burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklenirken, orta sınıf büyüdü” mü? Bir de Marx’ı tashih mi? E pes “vallahi” aziz!
v) Ve nihayet ne diyebiliriz ki?! “Mesela dünyaya hümanist bakan, değişim isteyen İshak Alaton gibi bir büyük patron da değişimin sosyal gücüdür artık…” diyecek kadar kendinizi aşmışsınız azizim!
Ama ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin siz hâlâ kapıkulusunuz! Huşu içinde “İ. Bilen yoldaş çok yaşa” diye titreyerek haykırdığınız günlerdeki gibi; değişen bir şey yok aslında…
Bir şey daha, uzadı ama ne yapalım: Bugün “Stalinizm” dediğiniz yerden; dün yerden yere vurduğunuz liberalizme!
Gel de, “Yaşasın/ Kazandınız bu partiyi de/ Oyun üstüne oyun/ Mars üstüne mars/ Her elde en güç kapıları açtınız/ Yok ustalığınıza diyecek/ Ne güzel de geliyor zarınız,” dizeleriyle A. Aldanır’ı anımsama!
Gerçekten de bay Yağcı, M. Aurelius’un, “Dünyada hiçbir çıkar, verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmemeye değmez,” sözünü duymuş muydunuz?!
ORAL ÇALIŞLAR!
“Kendini bil.”[105]
Siz şimdilerde “suret-i hak”çı bir “liberal-demokrat” (pardon! Kendi deyişiyle “demokratik sosyalist”)’lik “iddiaları”na kulak asmayın; Oral Çalışlar, eskiden PDA’cıydı; yakın geçmişe kadar da Kemalist (ve İlhan Selçuk’un) ‘Cumhuriyet’ Gazetesinin köşe yazarı…
Bundan neden (mi) söz ediyoruz? Gayet basit, bakın ne(ler) diyor Oral Çalışlar:
“Türk sol hareketi, militarizmle, milliyetçilikle geçmişte de köklü ilişkilere sahipti. Türkiye’deki sol hareket, Kemalizm kökenli olarak da adlandırılabilir. Bu saptamayı yalnızca sosyal demokratlarla sınırlı da görmemek gerekiyor…[106]
Cumhuriyet yönetimi, sosyalistlere, bu desteğe rağmen hayat hakkı tanımadı. Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu Mustafa Suphi ve arkadaşları Milli Mücadele’ye destek vermek için geldikleri Türkiye’de Karadeniz’de boğularak öldürüldüler.
1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ilan edildiğinde sosyalistler de diğer muhaliflerle birlikte susturuldular. Şefik Hüsnü ve Nâzım Hikmet gibi ülkemiz solunun önder isimleri yaşamlarının önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirdiler.
Bütün bunlara rağmen Türk solcuları modernleşmeci bir akım olarak Kemalizm’le aynı safta durmayı tercih ettiler.”[107]
Oral Çalışlar bu “solun” neresindeydi?
Oral Çalışlar bu “kıymetli görüşleri”ni neden ‘Cumhuriyet’ Gazetesindeki köşesinde dile getirmeyerek, bizleri “aydınlatmak” için Aydın Doğan medyasına transfer olmayı bekledi?
Rüzgârdan yana yelken açan bu satırların samimiyetine inanmak kolay değil!
Tıpkı Ali Başpınar hakkında, “Bütün yaşamını örgüte ve örgütçülüğe adamıştı. Deli, çılgın adamlardandı… Bizim kuşak bir misyon kuşağıydı. Bir idealler kuşağıydı. Heyecanları ve umutları vardı. Ütopyaları vardı… Ali Başpınar, yitip giden bir tarihi temsil ediyordu. Gelecek ideallerini de…”[108] sözlerindeki üzere…
Devrimci Yolcu Ali Başpınar da, Oral Çalışlar’ın, “kafası karışık solcular” olarak niteleyip, “Darbecilere karşı çıksınlar mı, çıkmasınlar mı, düşünüp duruyorlar…”[109] diye betimlediği “liberalizm karşıtlarındandı”!
Bu tam da böyleyken ve Oral Çalışlar bunları eleştirirken; “Ali Başpınarlı bir tarihten… Heyecan, umut ve ütopyalar”dan söz etmesinin inandırıcılığı olabilir mi?
“Dilin kemiği yok” mu diyorsunuz? Haklısınız!
Devam edersek; “Sosyalizmin, bu çağda yeniden insanlığın ilgisini çekebilecek, ezilenlerin desteğini alacak bir proje hâline dönüşmesi için geçmişin de ciddi bir şekilde eleştirilmesine ve değerlendirilmesine gerek bulunuyor,”[110] deyişindeki “ezber bozma ezberini” bir kez daha ifade etmek dışında “yeni” hiçbir şey demeyen Oral Çalışlar, “Türk Sosyalistlerinin Krizi”ne ilişkin olarak yüksek perdeden şunları dillendiriyor:
“Solda yaşanmakta olan yarılma, AKP’yi kapatma davası ve Ergenekon soruşturması nedeniyle iyice derinleşti…
Sosyalistler, teoriye göre, ‘somut şartların somut tahlilini’ yapmak zorunda. Ama, klasik ‘sömüren-sömürülen’ tarifine sığınmak bizdeki bazı sosyalist çevrelere daha kolay geliyor. Arkalarında geniş kitleleri sürükleyen Kürt hareketi, İslâmcı hareket ve Alevi hareketi değişik bir bölünmeyi gözler önüne seriyor. Sosyalistler içinde de bu eksende bir bölünme oluşuyor…
Bu bunalımın içinden yeni bir sosyalist anlayış yeşeriyor zayıf zayıf da olsa. Darbelere karşı çıkan, demokrasiyi en büyük öncelik olarak savunmaya kararlı ve halka güvenen yeni sosyalistler, geçmişteki temel zaafları da aşarak yeni bir anlayış yaratabilirler.”[111]
Denilenler gayet basit bir tekrar: Sınıftan kaçışa tekabül eden parçacı, Habermasçı post-modern “reçete”!
Bu iyi “has”da yıllardır tekrarlanılan eleştirel “yol”da adım atılamaması, kitlelerin “seferber edilememesi” neyle açıklanabilir?
Soru(n) hiç de “yeni” değil; “eski(meyen)” mesele…
Bakın Oral Çalışlar ne diyor:
“Yine reformlar ve devrim meselesi. Avrupa Birliği süreci de, Ergenekon soruşturması süreci de bir reform süreci. Bir demokratikleşme süreci. Demokratikleşmek, emekçileri iktidara getirmediği gibi, Kürt sorunu gibi yapısal sorunları da kökten çözemiyor.
Bütün bu gelişmeler, yasadışı, kanunsuz güce dayalı müdahalelerinin sınırlanmasına yarıyor. Örgütlenme, düşünce özgürlüğü gibi burjuva hakları olarak anılan hakların gelişmesinin önünü açıyor. Bu gelişme orta sınıflar dahil toplumun bir çok kesiminin örgütlenmesine yaradığı gibi en çok hakkı yenen emekçilerin işine yarıyor. Sorunların adaletli çözümüne imkân yaratıyor.
Ergenekon davası süreci de, Türkiye’nin bir hukuk devleti olmasının önündeki engelleri temizlemeye yardımcı oluyor. Burjuva hukuk devleti, sosyalist teoriye göre egemen sınıfların koyduğu düzenin adı. Doğrudur da, ancak hukuk devleti, hak hukuk aramak için bütün toplumun özgürleşmesine yardımcı olacak bir uzlaşmayı ifade ediyor.”[112]
Lamı cimi yok; bunun adı “devrim olmadı demokrasi verelim” diyen reformizmdir!
Çok eskilerde İttihat ve Terakki şefi Enver Paşa’da, “Mefkûreler gerçekleşmeyince, gerçekleri mefkûreleştirmek gerekir,” dermiş; biz buna reel-politikerliğin pragmatizmi derdik!
Mantık(sızlık) olarak İttihat ve Terakki şefi Enver Paşa’dan, özde hiç farkı olmayan dedikleriyle liberal-reformcu Oral Çalışlar’ın sözleri de reel-politiker pragmatizm dışında neyle nitelenebilir ki?
TARAF’IN TARAF’I NE TARAFTA?
“Bir gazetenin en yanlışsız
sayfası ilan sayfalarıdır.”[113]
L. D. Troçki’nin, “Tarihsel gelişim eğrisinin yükselmekte olduğu zamanlarda kamuoyu daha kavrayışlı, daha atılgan ve zeki olur. Olayları havada kapar ve onları genelleştirme ipine dizer..
Ama politik eğri inişte ise zihinleri budalalık sarar. Budalalık haddini bilmezliğe dönüşür, düşlerini göstermeye başlar ve her çeşit genelleme eğilimini alaya alır”; ve M. Castells’in, “Emeğin, mücadelesi çözülmüş, örgütü parçalanmış, varlığı farklılaşmış ve kolektif eylemi bölünmüştür”[114] satırlarıyla betimlenen koordinatları rafine ürünü olan “Taraf”ın “Taraf’ı kapitalizmden yanadır…
Bu nedenle de yorgunlar, yılgınlar, vazgeçenler için “Taraf” olmak kolaylaşmıştır.
“Taraf” olmak için, hem solculuk taslayıp, hem liberal olmak gibi olmazı oldurmak yetiyor…
Yani hem liberal, hem de “solcu” olabilmenin “sırrı”nı post-modernce “çözüyor”sun!
Bunların böyle olmasındandır ki, neo-liberallerin “Taraf”lı saldırısı, elbette sınıfsal nedenleriyle, psikonevrotik bir vakıa olarak da nitelenebilir!
Kendilerine “sol” diyen, “sola” akıl ve çeki-düzen vermeye kalkışan neo-liberallerin yaygaraları bir tartışma değil, olsa olsa kaçıştır!
Bizim yaygaraya değil; devrimci bir tartışma kültürünün kardeşleştiriciliğine ihtiyacımız vardır!
Kaldı ki Marksizm’in ortaya çıkması, şekillenmesi, zenginleşmesi, devrimci ideolojik-politik tartışmaların kitlelere mal edilmesiyle, yani siyasetin toplumsallaştırılmasıyla mümkün olmuştur!
Bu mücadeleyi toplumsallaştıracak tartışmaların sürdürülmesi ve yaygınlaştırılması devrimci bir sorun ve sorumluluktur; çözüm buradadır; ancak buna öteki “Taraf” ile zırvalayanlar dahil değildir!
ZIRVALAYANLARIN ZIRVALARI
“Yalan ne kadar büyükse
o kadar inandırıcı olur.”[115]
Neden saklayalım? Zırvalayanların zırvaları, herkes gibi bizi de öfkelendiriyor!
Ama her öfkelendiğimizde; B. Brecht’in, “Gelecek Kuşaklara”daki, “Kötülüğe karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/Haksızlığa karşı bağırmak sesini kabalaştırır,” dizeleriyle; Nietzsche’nin, “Canavarlarla dövüşen, kendisi de bir canavara dönüşmemek için uyanık olmalı. Uçuruma çok uzun süre bakarsanız, uçurum da sizin içinize bakar,” sözlerini anımsarız, ağır ve derin bir nefes alarak!
Evet verili post-modern kesitte, “Şimdi yeni baştan başlamalıyız; adım, adım, kendi bedenimiz dışında hiçbir kalkana sığınmadan. Keşfetmek, yaratmak ve hayal etmek gerekiyor,” diyen Eduardo Galeano gibi düşünüp/ davranmaktan ve bir de E. E. Cummins, “Gece gündüz bütün gücüyle seni diğerlerinden farksız yapmaya çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek dünyanın en zor savaşımını vermektir. Ve bu savaş bir başladı mı bir daha bitmez,” sözlerini başka açarımız yok!
Kolay mı? Zırvalayanların zırvaları, herşeyi “hiçleştiren” bir ezber bozma ezberinin arsızlığından, unutkanlığından malûldür!
Örneğin hiçbir devrimci soru(n)u olmayan onlar, Nermi Uygur’un, “Gereğince ayrıntılara girmeyen bütünü kavrayamaz,” uyarısına aldırmayan “nedensizlik”le ve de Baudelaire’in, “İnsanlar birbirleriyle, ‘evrensel yanlış anlayış’ sonucu anlaşmaktadır”; Brendon Francis’in “Bazı insanlar sadece alınan kararlara engel olmak konusunda kararlıdır,” sözlerini kanıtlarcasına hükümlerini sıralarlar…
Ezgi Canpolat, “Üçüncü cephe mümkün değil,”[116] der; iyi de neden? Ya da 1 Mayıs 2008 de neyin nesiydi?
Şenol Karakaş, “Sol neden Ergenekon terör örgütüne karşı sesini çıkarmıyor? Neden AKP ile Erkenekon’u aynı kefeye koyuyor? Neden ‘Darbeye hayır’ dedikten sonra, ‘ama’ demek zorunda hissediyor? Bunun basit bir açıklaması var: Çünkü bu sol, Kemalist!”[117] derken; kendisi de (‘Sosyalist İşçi’ uvriyerizminden BAK popülizmine geçiş gibi!) “bu sol”un ürünü değil mi?
Yeşim Baran, “Hiyerarşik olmadan örgütlenmek gerek”[118] diyor demesine de; örgüt “hiyerarşi” değilse nedir?!
İsmet Berkan, “İyi bir Leninist hiçbir zaman halka güvenmez!”[119] diyor! Ya Ekim Devrimi?! Hadi bundan vazgeçtik! Şimdi de biz soralım: Veli nimetiniz Aydın Doğan’ın halka güveni hakkında diyebileceğiniz bir şey var mı? Olabilir mi? (Küçük bir anımsatma daha: “Dünyayı dönüştüren fikirler, çoğu zaman gençler ve azınlıklar tarafından ortaya atılmıştır! Kelle sayısı ve kıdem, her zaman doğruyu ve haklıyı göstermez,”[120] der gazetenizin köşe yazarlarından Türker Alkan…)
Ve “… ‘Eski’ geride kaldı. Yeni bir dünyanın kapılarını aralama zamanı geldi” diyen Cemil Ertem ekliyor: “Denklemi yeni sol çözecek”![121] İyi de bu “yeni sol” ne? Reklamları bırakıp, anlatsanız da öğrensek!
Son olarak da Chesterfield’in, “Sözcükler, düşüncelerimizin giysisidir,” uyarısı kulağına küpe etmesi gereken Ufuk Uras’ın, “Hıyara salatalık demek, fark etmiyor” vecizesinin de “seçme bir zırva” olduğunun altını çizmeden geçmemeliyiz![122]
Zırvalayanların zırvalarına ilişkin olarak son sözü, “Yanlış sayısız şekillere girebilir; doğru ise yalnız bir türlü olabilir,” diyen J. J. Rousseau’ya bırakalım…
SORU(NU)MUZ NE?
“Bir elin yaptığı her şeyi
bir başka el yıkabilir.”[123]
Verili koordinatlara solun ve özellikle radikal sosyalist hareketin hâlini en güzel, basit ve kompleksiz hâliyle bir de Vedat Türkali anlatır dizelerinde: ‘Boşuna çekilmedi bunca acılar…/ Bekle bizi/ / Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi…”
“Bekleme” ve “biriktirme”nin sancılı kesitinden geçiyoruz…
Buna “Devrimci olmayan dönemde devrimcilik”;[124] ya da “Düşen mücadele, artan sessizlik”de[125] diyebiliriz… (Veya Stanislaw Jerzy Lec’in ifadesiyle, “Kitleler de yalnızlığa düşebilir”![126])
“Yenilgi” sonrasının “faturası”nı (hâlâ!) ödüyoruz…
Bu asla bir “son” değil! Bir başlangıç zemini…
Bir Alman Atasözü’ndeki üzere, “Düşmek suç değildir, düşüp kalmak suçtur”; ya da John Steinbeck’in deyişiyle, “Dünyanın her yerinden herkesin yenileceği bir yer vardır. Kimilerini yenilgi yıkar, kimileriyse zaferle küçülür, bayağılaşırlar. Büyüklük, hem yenilgiyi, hem de zaferi kabullenebilen kişilerde yaşar…”
Hâlâ ama hâlâ; Shakespeare’in, “Sağlam fikirlerden, kuvvetli hareketler doğar”; F. David Peat’in, “Düşünce, düşüneni değiştirir,” saptamaları haklılığını koruyor…
Burada soru(n) hâlâ, “Nereden başlamalı ve nasıl sürdürmeliyiz”dedir; “Ne yapmalı”da değil! (Devrimci siyasetteki zayıflığın nedeni sınıf mücadelesindeki “düşüş”le doğrudan bağıntılıdır…)
Evet, “Nereden başlamalı ve nasıl sürdürmeliyiz” sorusunun yanıtı aranırken; “Devrimci sosyalistlerin ve bütün devrimci güçlerin, emekçilerin kritik sorunu, güncellikle gelecek arasında kurulması gereken uyumdur”![127]
“Uyum meselesi”ne eklenmesi gereken bir diğer boyut da: “Devrimci/ sosyalist olma tartışmasında asıl sorun, bu sorunun ‘nasıl ele alındığı’, ‘nasıl programlaştırıldığı’ ve pratik politikaya ‘nasıl uyarlandığı’dır”![128]
O hâlde “ya ondansın ya da bundansın!” sahte ikilemlerinin “Taraf”ı olmadan;[129] “Solun politikası, bir taraftan derin devletin bütünüyle tasfiye edilmesini savunup yerine yenilerinin getirilmesini engellemek, diğer taraftan AKP’ye karşı emek mücadelesini geliştirmek, hükümetin emek düşmanı politikalarına geçit vermemek olmalıdır.”[130]
Şimdi yeridir; Ertuğrul Kürkçü diyor ki:
“İnsanlar hem ‘sol’da yer tutmak hem de yeni iktidar bloku içinde bir yer edinmek, politik geleceklerini bu yeni muhafazakâr-liberal hegemonya alanında inşa etmek, önümüzdeki seçimlerde AKP dalgası üstünde yükselmeye devam etmek uğruna bu fantezileri teori katına yükseltebilirler. Ne yazık ki, bu kurmaca teori emekçilerin ve ezilenlerin acil talepleriyle ilişkilendirilmek için ne zaman ‘biber gazı’yla test edilse fos çıkıyor.
Üçüncü bir kutba işte tam da bunun için ihtiyaç var: Sırf varolan askeri vesayet rejimini sürdürebilmek adına bütün bu ‘Ergenekon’ faciasını milletin başına musallat eden asıl failleri, yani son 10 yıl boyunca, ellerindeki gücü kötüye kullanarak, görevlerini savsaklayarak binlerce insanın hayatının sönmesine, sonsuz büyüklükte maddi ve manevi kaynak ve enerjinin israf edilmesine yol açan bütün askeri ve politik kudret sahiplerini yargıç önüne dikmek için.
Bunu ancak hiçbir hükümetin sorumluluğuna ortak olmamış olanlar, Siyasi İslâm’ın da ‘Ergenekon’ milliyetçiliğinin de zulmüne hoşgörüsü olmayanlar, bir Sosyal Cumhuriyet talebiyle mücadele edenler yapabilir. Böyle bir kutup var!”[131]
Evet, evet “Artık solun ontolojisi, olumsuzlama üzerinden olumlama değil, kendini olumlama üzerinden karşıtını olumsuzlamayla yapılandırılmalıdır.”[132]
Görenler için önemli şeyler de oluyor. Gün Yayıncılık’ın çıkardığı “XXI. Yüzyıl’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu/ Di Sedsala XXI. de Manifestoya Azadî û Sosyalîzmê”[133] bu konuda -sadece- örneklerden birisidir!
Ve nihayet; bugün topraklarımızda kapsamlı, kucaklayıcı devrimci sol bir muhalefet yoktur. Bu açığı kapatacak olan acil önlemler her şeyin başlangıç noktası ve kaldıracı olacaktır.
Demek ki, ilk koşul bugünkü kapitalist sisteme devrimci alternatif üretmektir. Maksat bugünkü sistemle özdeşleşmiş fakat onu başka kavramlarla terennüm eden bir yaklaşım değildir! Bu ciddi bir iştir. Özünde sınıfsal bir bakış açısını gereksinir.
Bunun içinde işi, eylemi ve sınıf bilincini oluşturup, örgütlemek “olmazsa olmaz” oluyor…
O hâlde geçmişe ilişkin neo-liberal ve ulusal “sol”cu çarpıtmaları[134] ayıklayarak, “Yenmeye yeniden cüret edebilirsek” bunu tekrar başarabiliriz…
Yeter ki Epictetos’un, “Amaca giden tek bir yol vardır: Elinizde olmayanları küçük görmek,” sözüyle anlattığını anlayalım…
Sol ve radikal sosyalizmin “Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği bilinse dahi özgür, eşit, adil bir dünya özleminden vazgeçmeme” devrimci romantizmi olduğunu unutmayalım… Gerçekten de XIX. yüzyılın romantizm-milliyetçilik ilişkisindeki pragmatizmden farklı bir romantizm olarak ve “sol”a radikal sosyalizme dairdir. Bu romantizmi paylaşan dünyanın başka yerlerindeki insanlarla kurulan duygudaşlık (“enternasyonalizm”in manevi temeli) da asıl olarak sola radikal sosyalizme mündemiçtir!
Ve nihayet yeter ki “biz” gerektiği üzere “biz” olabilelim; şiirimize de yansıdığı üzere..
“SONUÇ YERİNE”: ŞİİR!
“Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün ağabeyler…
Şiirimiz her işi yapar ağabeyler…
Şiirimiz gül kurutur ağabeyler…
Şiirimiz mor külhanidir ağabeyler…”[135]
“Onlar dostluğu bilirler mi?/ Kardeşliği bilirler mi?/ Başkası için ölmeyi hiç/ Onlar bilirler mi Spartaküs?” diyen Kemal Burkay’ın dizelerindeki gibi mesela…
“Geçmiyor gövdelerinin soğuğu/ Geçmiyor sıcağı da/ Ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları/ Akıyorlar sonsuza/ Ölü mü denir şimdi onlara…” diyen Edip Cansever’in dizelerindeki gibi mesela…
“Yıldızlar ve sular tanıktır/ aç ve kavruk memeden/ Direnmeyi yudum yudum emen/ Bir çocuk gibi öğrendik/ Ve direndik,” diyen Adnan Yücel’in dizelerindeki gibi mesela…
“vatan, mızraklı ilmühâlse,/ vatan polis copuysa,/ ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,/ vatan amerikan üsleri/ amerikan bombası,/ amerikan donanması, topuysa,/ vatan, kurtulamamaksa/ kokmuş karanlığından,/ ben vatan hainiyim,” diyen Nâzım Hikmet’in dizelerindeki gibi mesela…
19 Eylül 2008 11:48:58, Ankara.
N O T L A R
[1] Oscar Wilde.
[2]Oscar Wilde.
[3]Nuray Mert, “Tartışma Çığırından Çıktı”, Birgün Pazar, 31 Ağustos 2008, s.10.
[4] Haluk Gerger, “Bak Şu Liberalle”, www.mavidefter.org, 1 Eylül 2008.
[5] Susan Sontag.
[6] E. M. Wood, Kapitalizmin Arkaik Kültürü, çev: Oya Köymen, Yordam Yay., 2007.
[7] Yıldırım Türker, “Sırlar”, Radikal İki, 10 Ağustos 2008, s.1.
[8] “İnsan yalnızca anladığını duyar” (Goethe.)
[9] Işık Kutlu, “Biçim ve İçerik”, Atılım, Yıl:4, No:2008 33 (221), 2 Ağustos 2008, s.10.
[10] Z. Yener Orkunoğlu, Alternatif, 25 Ağustos 2008.
[11] Emma Goldman.
[12] Mustafa Bayram Mısır, “Soldaki Yarılmanın Anlamı Üzerine”, Radikal İki, 24 Ağustos 2008, s.5.
[13] Önder İşleyen, “Solda Kararma ve Körleşme”, Birgün, 22 Temmuz 2008, s.11.
[14] Nuray Mert, “Ergenekon Davasından Demokratikleşme Çıkmaz!”, Milliyet, 14 Temmuz 2008, s.17.
[15] Abdullah Öcalan, “Ergenokoncular Fazla İçeride Kalmaz”, Alternatif, 6 Eylül 2008, s.8.
[16] NTV-MSNBC, 29 Temmuz 2008.
[17] Mustafa Kemal Coşkun, “Faşizm Tehlikesi”, Radikal İki, 6 Temmuz 2008, s.4.
[18] Geçerken anımsatalım: Onların, AKP ile hangi alanda işbirliğine gidilebileceğine ilişkin söyleyebilecekleri ne var? Bunu “ama”sız, “fakat”sız, öğrenmek istiyoruz… Geveleyip, durmayın!
Bir şey daha: “Sol liberallerin, AKP’yle ittifak yaklaşımına karşı çıkanların otomatikman ‘darbecileri kayırmak’la, Ergenekon’la ilgilenmemekle, politikasızlıkla suçlamaları da aklın alacağı bir şey değil”! (Sungur Savran, “Solun Ergenekon Haritası”, Radikal İki, 3 Ağustos 2008, s.5.)
[19] Bu haberi dikkatle okuyun lütfen! “Taraf Gazetesi’nin ‘68 devrimci gençlik hareketine çirkin karalamalarda bulunan yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, SGDF’nin 4. Kampına geleceğim dediği hâlde sosyalist gençlerin karşısına çık(a)madı. Kütahyalı, her ne hikmetse, ’68 tartışmasına son anda katıl(a)madı. Kütahyalı’ya, neden diye sorduk? Tatmin edici bir yanıt alamadık. Liberal yazar Kütahyalı, ‘Ben düşüncelerimi her ortamda söylemekten çekinmem,’ diyerek kuyruğu dik tutmaya çalıştı. Açık oturuma gel(e)meyişini, aynı gün dayısı ile yengesinin Kuşadası’nda verdiği 50. yıldönümü yemeği ile açıklamaya çalıştı. Kütahyalı, Kuşadası ile Dikili arasındaki mesafenin tahmininden daha uzun olduğunu, son anda öğrendiğini iddia etti. Ama Kütahyalı, gel(e)meyeceğini son anda bir mesajla bildirdi ve hemen ardından telefonunu kapattığı gerçeğine açıklık getiremedi.” (“Devrimci Gençlerin Karşısına Çık(a)madı”, Atılım, Yıl:4, No:2008 38 (227), 13 Eylül 2008, s.13.) Ayrıca da bkz: Rasim Ozan Kütahyalı, “Bir İttihatçı Olarak Deniz Gezmiş”, Taraf, 14 Eylül 2008, s.13.
[20] Orhan Murat Arıburun.
[21] Sungur Savran, “Sol Liberalizm ve Ulusal Solculuk Yenilgi İdeolojileridir”, Mesele, No:20, Ağustos 2008, s.16-17-21-22-23.
[22] Çin Atasözü.
[23] Hakan Tahmaz, “Etyen’in Sorunu Solla”, Birgün, 3 Eylül 2008, s.7.
[24] Alfredo Saad-Filho/ Deborah Johnston, Neo-Liberalizm: Muhalif Bir Seçki, çev: Şeyda Başlı-Tuncel Öncel, Yordam Yay., 2008, s.306.
[25] Mahir Sayın, “Demokrasi İşçi Eylemiyle Olur”, Birgün Pazar, 31 Ağustos 2008, s.10.
[26] Kenan Kalyon, “Onlar Küreselleşmeyi İyi Buluyor”, Birgün Pazar, 31 Ağustos 2008, s.11.
[27] Ergin Atabey, “Liberal Sol Aydın ve Aydın Despotizmi”, Alternatif, 14 Eylül 2008, s.4.
[28] Levent Tüzel, “Sol Liberaller Emperyalizme Bağlı,” Birgün Pazar, 31 Ağustos 2008, s.11.
[29] Fırat Mollaer, “Liberal Solun Post-Yapısalcı Yanılgısı”, Radikal, 1 Eylül 2008, s.11.
[30] Hadi Uluengin, “Ulusalcılık, eşittir aşırı sağcılık” (Hadi Uluengin, “Ulusalcılık, Eşittir Aşırı Sağcılık”, Hürriyet, 16 Eylül 2008, s.25.) demesine diyor da; neo-liberallik hakkında diyeceği bir şey yok mu? Hem de “Yeni Dünya Düzen(sizlik)i” koşullarında!
[31] Hadi Uluengin, “Liberalist (!)”,http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9710333.asp?yazarid=22&gid=61&sz=84649
[32] Yener Orkunoğlu, “Sosyalistler ve Liberalizm”, Alternatif, 11 Eylül 2008, s.8.
[33] Mustafa Özyürek, “Sol Siyasetçilerle Kavgalı Liberal Solcu Yazarlar”, Radikal İki, 31 Ağustos 2008, s.1-4.
[34] Emre Aköz, “Liberal Solcular Kendilerini mi Kandırdı?”, Sabah, 20 Ağustos 2008, s.6.
[35] Stanislaw Jerzy Lec.
[36] Can Irmak Özinanır, “Temiz Kalan Marksistler!”, Radikal İki, 13 Temmuz 2008, s.5.
[37] Geçerken belirteyim: Pir Sultan Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş’ün, “Bizim kurgumuz, soldan yana tercihle AKP’den kurtulmak! Bu kurguyu solun yapması şart. Bunun için de ‘bir arada durmanın modeli’ni yaratmak gerekiyor,” (Fevzi Gümüş, “…‘Bir Arada Durmanın Modeli’ni Yaratmak Gerekiyor”, Milliyet, 1 Eylül 2008, s.15.) dediği koşullarda devrimci solun birliği AKP karşıtlığıyla sınırlanamaz; bu, “devrimci itirazları” CHP vb. düzen partilerinin kuyruğuna yedeklemek olur.
[38] Sungur Savran, “Solun Siyaseti Siyasetin Solu”, İktisat Dergisi, No:492-493, Ocak-Şubat 2008, s.87.
[39] Ayşe Buğra, “Önce İnsanları Dinlemeli”, Milliyet, 2 Eylül 2008, s.14.
[40] Ayşe Kadıoğlu, “Neden ‘Gri’de Kimse Yok”, http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=13793
[41] Yüksel Taşkın, “Sol, Demokratikleşme ve AKP”, Birikim, No:232-233, Ağustos-Eylül 2008, s.24.
[42] Ece Temelkuran, “Bıktık ağabeyler”, Milliyet, 3 Eylül 2008, s.15.
[43] İsmet Berkan, “Ergenekon ve Sol”, Radikal, 26 Ağustos 2008, s.3.
[44] Rıdvan Akar, “Tartışalım Ama Kırıp Dökmeden “, Birgün, 22 Temmuz 2008.
[45] Ertuğrul Kürkçü, “CHP/AKP İkileminin Ötesinde Hayat Var”, Radikal İki, 31 Ağustos 2008, s.3.
[46] Veysi Sarısözen, “AKP’ye Sorular”, Alternatif, 31 Ağustos 2008, s.7.
[47] L. Feuerbach.
[48] Yener Orkunoğlu, “Liberalizm ve Demokrasi”, Alternatif, 13 Ağustos 2008, s.4.
[49] Baskın Oran, Radikal İki, 18 Mayıs 2008.
[50] Baskın Oran, Radikal İki, 13 Ocak 2008
[51] Baskın Oran, Radikal İki, 2 Eylül 2007.
[52] Fuat Keyman, Radikal İki, 21 Ocak 2007.
[53] N. Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, çev: Ahmet İnsel, Birikim Yay., 1980, s.27.
[54] Mustafa Kemal Coşkun, “Sol Liberalizmin Doğası”, Radikal İki, 25 Mayıs 2008, s.1.
[55] Karl Marx, “Kâr edeceğini bilse kapitalizm kendini asacak urganı bile pazarlar,” der!
[56] Meryem Koray, “Solda Yeni Gündem, Eski Tartışmalar”, Radikal, 27 Ağustos 2008, s.11.
[57] Fatih Yaşlı, “Riyakârlık ve Sol”, Radikal İki, 6 Temmuz 2008, s.4.
[58] Hüseyin Çakır, “Kürkçü’nün Kemalizm Açmazı ve Sosyalist Sol”, Taraf, 29 Ağustos 2008, s12…
[59] Geçerken anımsatalım: Dünyada da Türkiye’de de sosyalizmin bugün dünden daha güncel, daha elzem olduğunu vurgulayan Mahir Sayın, solun birliği ve yeniden yapılanması konusunda “savunulan ana fikrin değil yürüyüş biçimimizin yanlış olduğu her yönüyle ortaya çıkmıştır” vurgusuyla şöyle der: “Tarih göstermiştir ki, dünyanın neresinde olursa olsun durgunluk içinde yaratılan bütün partiler güdük kalmaya ve kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında bölünmeye mahkûm olmuşlardır. Biz de sadece bunu yaşadık.” (Mahir Sayın, Sosyalist Demokrasi-Komün’den Ekim’e, Ekim’den Bugüne, Erginbay Yay., 2008.)
[60] Rus Atasözü.
[61] Nuray Mert, “Solu Mahkûm Etmek”, Radikal, 28 Ağustos 2008, s.6.
[62] Hayri Kozanoğlu, “Muteber Solculuk Reddedilmeli”, Birgün, 19 Mayıs 2008, s.6.
[63] “Faşist eskisi “liberal”ler hakkında Thomas Fuller’in, “Kurtlar dişlerini kaybedebilir, fakat doğaları kaybetmezler,” sözünü unutmadan denilenlere göz atın!
[64] Taha Akyol, “Bu Sola Ben Oy Verebilirim”, http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=986499&AuthorID=62&Date=04.09.2008&b=Bu%20sola%20ben%20oy%20verebilirim&a=Taha%20Akyol&ver=98
[65] Mümtaz’er Türköne, “Sol Öldü mü?”, Türkönehttp://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=722397&title=sol-oldu-mu
[66] Şükrü Argın, “Sol, Kendi Adına Konuşmalı”, Mesele, No:21, Eylül 2008, s.26.
[67] “Solu Yeniden Tanımlamak” gibi “müthiş iddialar”ın sahipleri, “Toplumsal olan her olgu ve kavramın pozitivist, determinist ve araçsal aklın vazettiği gibi mutlak bir doğruya ve çizgisel ve/veya çevrimsel bir geometrik tarih anlayışına dayanmadığını iddia etmek solun temel/asal epistemolojik öncüllerinden birini oluşturur. En azından felsefi temelde solu sağdan ayıran evrensel içeriğe sahip böyle bir haslettir. Peki, bugün sol tahayyül dünyamızda neleri çağrıştırıyor? Ne anlam ifade ediyor?
Anakronizme kapılmadan sol tasavvurun praksis düzlemde mir tarihsel hesap dökümünün çıktısına göz attığımızda 1960’lardan 1970’lerin ortalarına kadar tüm dünya ölçeğinde hüküm süren solun yükseliş döneminin ardından, yine uluslararası politik ekonomik düzlemde yükselen neo-liberal dalga karşısında savunma durumuna geçmek zorunda kalan sol eğilimlerin ve ideolojilerin geniş bir kısmı böyle bir konjonktürde ‘serbest piyasa’, ‘rekabet potansiyeli ve gücü’, ‘girişim’ gibi neo-liberalizmi karakterize eden, onu ete kemiğe büründüren hegemonik bir kodlama iddiasını da içeren kimi başat parametreleri ve unsurları kendi geleneksel görüşleriyle birleştirmeye ve onlara eklemlemeye çalıştığına şahadet ediyoruz,” (Ümit Kurt, “Solu Yeniden Tanımlamak”, Radikal, 17 Eylül 2008, s.11.) diyerek, bu minval üzere görüşlerini anlatıyor anlatmasına da!
Burada bir soru(n) var. “Akademisyen”likle “solcu”luğu birbirine karıştıran Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden Ümit Kurt kardeşimiz, asli meselesinin anlaşılır olmak olduğunu öğrenmeli her şeyden önce!
Eğer Kurt Solu Tanımlamak” konusunda anlaşılır şey söyler ise, elbette dedikleri üzerine “kafa da yorulabilir”!
[68] Ergun Babahan, “Sol’da Arayış”, Sabah, 20 Ağustos 2008, s.21.
[69] İtalyan Atasözü.
[70] Sezgin Tanrıkulu, “Makul Yol CHP-DTP İşbirliği”, Milliyet, 1 Eylül 2008, s.15.
[71] Mustafa Özyürek, “CHP Ne Değildir?”, Radikal İki, 6 Nisan 2008, s.1-4.
[72] Erol Katırcıoğlu, “CHP Hiçbir Zaman Sol Olamadı”, Yeni Şafak, 25 Nisan 2008, s.17.
[73] Erol Katırcıoğlu, “CHP ve Sol? Ne Alâkâ?”, Radikal, 26 Nisan 2008, s.13.
[74] Süleyman Çelebi, “AKP’ye Karşı Aynı Netlikte Yapılanma Şart”, Milliyet, 1 Eylül 2008, s.14.
[75] Burhan Şenatalar, “Türkiye’ye ‘Yenilenmiş Bir Sol’ Lazım”, http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=siyaset&ArticleID=974372&Date=04.08.2008&b=Yeni%20bir%20sol%20için%20yeni%20parti%20şart
[76] Zülfü Livaneli, “Lideri Belli Kadro, Sağlam Bir İdeoloji…”, Milliyet, 4 Eylül 2008.
[77] Aydın Çıngı, “AB ile Bir An Önce Barışmak Gerekiyor”, Milliyet, 5 Eylül 2008, s.13.
[78] E. Fuat Keyman, “Merkez Solu Nasıl Doldurabiliriz?”, Radikal İki, 14 Eylül 2008, s.3.
[79] Ahmet İnsel, “ADD ile Anti-Emperyalist Solun Kucaklaşması”, Radikal İki, 27 Temmuz 2008, s.1-4.
[80] Mehmet Uğur, “Ergenekon ve Medyatik ‘Sol’ Eleştirisi”, Radikal, 11 Ağustos 2008, s.11.
[81] Süleyman, M. Ö. X. yüzyıl.
[82] Elif Yücel, “Arkadaşlar Verem Olmuş, Tedavi Edilmesi Şart”, Birgün, 28 Ağustos 2008, s.12.
[83] Ernest Hemingway.
[84] Ömer Laçiner, “Türkiye’de ‘Sol’ Çapsız Ordu da Orta Zekâlı”, Akşam, 1 Eylül 2008, s.12.
[85] “Ömer Laçiner, üçüncü yolcuları sosyalist solun geleneksel liberal kulvarcıları ve bağımsızlıkçı-kalkınmacıları arasına katmak kolaycılığına düşüyor.” (Mahmut Üstün, “Sosyalist Solda ‘Üç Tarz-ı Siyaset’…”, Radikal İki, 10 Ağustos 2008, s.7.)
[86] Ömer Laçiner, “Devrimci/Sosyalist Olma Tartışması”, http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=891849&Date=05.08.2008&CategoryID=42
[87] Ömer Laçiner, “Yolun Sonu/ Başlangıcı”, Birikim, No:232-233, Ağustos-Eylül 2008, s.23.
[88] Aristoteles.
[89] Murat Belge, “Eleştirinin ‘Palto’su”, Radikal Kitap, Yıl:6, No:333, 3 Ağustos 2007, s.6-7.
[90] Adnan Binyazar, “Murat Belge Üzerine Saptayımlar…”, Cumhuriyet, 25 Mart 2008, s.18.
[91] Murat Belge, “Vazgeçilemez Olmak”, Taraf, 23 Ağustos 2008, s.3.
[92] Murat Belge, “Formel Demokrasi”, Taraf, 20 Temmuz 2008, s.3.
[93] Murat Belge, “Devrimci”, Taraf, http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?id=69
[94] Murat Belge, “Sınıf Mücadelesi”, Taraf, 27 Temmuz 2008.
[95] Türker Alkan, “… ‘Kim’lik Krizi”, Radikal, 29 Ağustos 2008, s.5.
[96] Fikret Bila, “Sosyalist Bilinci Gören Var mı?”, Milliyet, 16 Ağustos 2008, s.18.
[97] Murat Belge, “Üçüncü Blok”, Taraf, 24 Ağustos 2008, s.3.)
[98] Murat Belge, “Politikasızlık Politikası”, Taraf, 26 Temmuz 2008.
[99] Murat Belge, “Sol ve Ergenekon”, Taraf, 19 Temmuz 2008.
[100] Karl Jaspers.
[101] Nabi Yağcı, “Baskının Arkasında Asker Var”, Taraf, 1 Temmuz 2008, s.12.
[102] Nabi Yağcı, “Türkiye Kriz Değil Devrim Yaşıyor”, Taraf, 30 Haziran 2008, s.12.
[103] Alfredo Saad-Filho/ Deborah Johnston, Neo-Liberalizm: Muhalif Bir Seçki, çev: Şeyda Başlı-Tuncel Öncel, Yordam Yay., 2008, s.76.
[104] Birikim, No:232-233, Ağustos-Eylül 2008, s.46-123.
[105] Spartalı Khilon.
[106] Geçmişi, ekonomi politik yaklaşımla irdeleyebilirsiniz! “Nasıl” mı? Şöyle: “Ekonomi politik yaklaşım, toplumsal gerçekliği, zaman içinde geriye ve ileriye bağlantılı dinamik bir olgu olarak değerlendiren tarihsel bir bakış açısını benimser.” (Gamze Yücesan-Özdemir/ Ali Murat Özdemir, Sermayenin Adaleti-Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika, Dipnot Yay., 2008, s.10.)
[107] Oral Çalışlar, “Ergenekon ve Sol…”, Radikal, 22 Temmuz 2008, s.7.
[108] Oral Çalışlar, “Ali Başpınar Örneği…”, Radikal, 9 Eylül 2008, s.7.
[109] Oral Çalışlar, “Solcuların Kafası Her Yerde Karışık…”, Radikal, 13 Temmuz 2008, s.9.
[110] Oral Çalışlar, “Çekoslovakya’nın İşgalinin 40. Yılında”, Radikal, 20 Ağustos 2008, s.7.
[111] Oral Çalışlar, “Türk Sosyalistlerinin Krizi…”, Radikal, 4 Ağustos 2008, s.7.
[112] Oral Çalışlar, “CHP de Topa Girdi…”, Radikal, 1 Eylül 2008, s.7.
[113] Thomas Jefferson.
[114] M. Castells, The Rise of The Network Society: Volume I, Oxford; Blackwell Publishers, 1996, s.475.
[115] Goebbels.
[116] Ezgi Canpolat, “Ol(a)mayan Devrim’in Peşinde Koşanlar…”, Taraf, 24 Temmuz 2008, s.13.
[117] Şenol Karakaş, “Sol’un Ergenekon Sessizliği”, Taraf, 23 Temmuz 2008, s.13.
[118] Yeşim Baran, “Hiyerarşik Olmadan Örgütlenmek”, Birikim, No:230-231, Haziran-Temmuz 2008, s.60-66.
[119] İsmet Berkan, “Ergenekon ve Sol”, Radikal, 26 Ağustos 2008, s.3.
[120] Türker Alkan, “Çevrecilerin Kelle Sayısı”, Radikal, 26 Ağustos 2008, s.7.
[121] Cemil Ertem, “Denklemi Yeni Sol Çözecek”, Taraf, 29 Ağustos 2008, s.6.
[122] Nuriye Akman ile röportajında “ÖDP içinde de var ama ulusalcı bir damar. Kanat demeyelim de solda milliyetçi bir taban olagelmiştir,” diyen ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, “Milliyetçi mi, ulusalcı mı?” sorusuna da, “Hıyara salatalık demek, fark etmiyor sonuç itibarıyla. Hıyarla salatalık arasındaki farkı ciddiye almak lazım aslında,” yanıtını vererek ekliyor: “XXI. yüzyıla taşıyacak güçler; daha çok demokrasi, daha çok özgürlük isteyecek güçler olacak. İstibdatçı, otoriter sol dünyasından gerçek sol çıkmaz.” (“Tehdit Altında Olan Cumhuriyet Değil, 12 Eylül Rejimi”, Zaman Gazetesi, 13 Temmuz 2008.)
[123] Schilller.
[124] Melik Kara, “Post-Devrimcilik Dönemi”, Teori ve Politika, No:46, Yaz 2007, s.13.
[125] Utku Usta-Murat Altun, “Bir ‘Çıpa’ Olarak Sınıf Mücadelesi”, Radikal İki, 27 Temmuz 2008, s.6.
[126] “Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka birşey değildir.” (Theodor W Adorno, Minima Moralia, Metis Yay., 2005, s.58.)
[127] “Kendi Yolumuzda Kendi Safımızda Yürüyeceğiz”, Sosyalist Barikat, No:60, Temmuz/ Ağustos 2008, s.3.
[128] Mahmut Üstün, “Demokrasi ve ‘Üç Tarz-ı Siyaset’…”, Birgün, 29 Ağustos 2008, s.11.
[129] Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi de, “Ya AKP’den yana olacaksın ya da Ergenekoncu… dayatması var,” (“Çelebi: ‘Ya AKP’den Yana Olacaksın ya da Ergenekoncu’ Dayatması Var”, Radikal, 24 Temmuz 2008, s.9.) diyor!
[130] Mustafa Kemal Coşkun, “Sol, Ergenekon, AKP, Vs…”, Radikal İki, 24 Ağustos 2008, s.1-8.
[131] Ertuğrul Kürkçü, “Üçüncü Bir Kutup Var!”, Radikal İki, 27 Temmuz 2008, s.1-4.
[132] Mustafa Ö. Soylu, “Sol Modernizm”, Radikal İki, 22 Haziran 2008, s.5.
[133] Gün Yayıncılık, Temmuz 2008.
[134] İşte bir örnek: “Cezaevine girmek onur, sevgili edinmek sabıkaydı.” (Mustafa Balbay, “Cezaevine Girmek Onur, Sevgili Edinmek Sabıkaydı”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2008, s.10.) “Devrim mutlak, ölüm doğaldı…” (Mustafa Balbay, “78’liler…”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2008, s.1.)
[135] Ece Ayhan, “Mor Külhani”.