Bugün karşı karşıya kaldığımız iklim krizi sadece atmosferdeki karbon oranlarıyla, eriyen buzullarla veya kuruyan göllerle açıklanamaz. Krizin temelinde; dünyayı bir mal, doğayı bir kaynak, insanı ise bir tüketim nesnesi olarak gören sınır tanımaz mülkiyet hırsı yatmaktadır. Romanları ormanlardan söküp varoşlara hapseden o acımasız sistem ile bugün dünyamızı nefessiz bırakan sistem aynıdır

Doğayla mücadele etmeyen, hiçbir hiyerarşiyi hedeflemeyen ve kendi içinde de üstünlük barındırmayan Romanlar, asırlar boyunca doğal hayatın ritmiyle uyum içinde nefes aldılar. Elekleriyle, tırpanlarıyla, yonttukları tahta kaşıklarıyla toprağa zarar vermeden, dünyayı kanatmadan var oldular. Gittikleri her yere farklı renkler, ezgiler ve değerler kattılar.
Çadırlarını kurdukları hiçbir toprağa "Burası benimdir" demediler. Çünkü özel mülkiyetin, toprağı parsellemenin ve suyu zapt etmenin doğaya ihanet olduğunu içgüdüsel olarak biliyorlardı. Onların inancında dünya, üzerinde yaşayan tüm canlılara, ağaçlara ve insanlara yetecek kadar büyük ve bereketliydi. Onlar; sınırların, savaşların ve fetihlerin değil, barışın ve mevsimlerin döngüsünün bir parçasıydılar.
Ancak insanlığın hırsı büyüdükçe, dünyanın rengi solmaya başladı. Kapitalizmin dişlileri dönmeye, yeryüzüne çekilen sınırlar kalınlaşmaya başladı. Egemen kültürlerin doğa üzerinde kurduğu mutlak tahakküm, ilk olarak doğanın çocuklarını hedef aldı. Ormanlar tel örgülerle kapatıldı, nehir kenarları zapt edildi, tarım arazileri endüstrileşti ve toprağın her bir karışı tapulandırıldı.
Güvenlikçi politikalar, ırkçılık ve asimilasyon rüzgârları bu kadim halkı yersiz yurtsuz bıraktı. Üstün ırk fetişizmi ve toprağa hükmetme arzusu, Hitler faşizmi döneminde onları fırınlarda toplu ölümlere sürükledi. Yetmedi; kasabaların, şehirlerin girişlerine "Çingeneler ve dilenciler giremez" tabelaları asıldı. İnsanlık tarihi, aydınlanma çağları ve devrimler bile onları çoğu zaman görmezden geldi, kendi karanlıklarında bir başlarına bıraktı.
Toprağın ve suyun şefkatli kollarından koparılan Romanlar, sistemin dayatmasıyla metropollerin soğuk, gri ve zehirli varoşlarına itildi. Doğanın çocukları; yoksullaşma, güvencesizlik ve kentlerin kirliliğiyle yüz yüze bırakıldı. Ormanlardan koparılan bu insanlar, artık kenar mahallelerin derme çatma evlerinde, sistemin en dışlananları olarak hayata tutunmaya çalışıyor.
Yine de ruhlarını satmadılar. Çiçekçilikle, çalgıcılıkla, kentin çöplerini toplayarak geçimlerini sağlarken bile o direnişçi renklerini korudular. İnce uzun bedenleri, kocaman gözleri, esmer veya sarışın yüzleriyle hemen yanı başımızda, arka sokaklarımızda nefes almaya devam ediyorlar. Toplumun en ezilenleri bile onlara üstten bakarken, onlar hüzünlerini bir klarnet sesine, bir keman teline saklayıp kendilerine hâkim kalmayı bildiler.
Hiyerarşi derdi olmayan bu halkın yaşadığı zulüm ve doğadan koparılma öyküsü, aslında tüm insanlığın doğaya yabancılaşmasının, ekolojik yıkımının ve ruhsal çöküşünün en net fotoğrafıdır.
Bu yüzdendir ki, bugün karşı karşıya kaldığımız iklim krizi sadece atmosferdeki karbon oranlarıyla, eriyen buzullarla veya kuruyan göllerle açıklanamaz. Krizin temelinde; dünyayı bir mal, doğayı bir kaynak, insanı ise bir tüketim nesnesi olarak gören sınır tanımaz mülkiyet hırsı yatmaktadır. Romanları ormanlardan söküp varoşlara hapseden o acımasız sistem ile bugün dünyamızı nefessiz bırakan sistem aynıdır.
COP31 İklim Zirvesi yaklaşırken, masaya sadece emisyon hedefleri ve istatistikler değil, doğasından koparılan insanlığın kanayan vicdanı yatırılmalıdır. Gerçek bir iklim adaleti; doğayı tahrip eden kapitalist sömürüyle ve bu düzenin onursuzlaştırmaya çalıştığı insanlarla yüzleşmeyi gerektirir.
Bizler, sadece genel bir ekolojik kurtuluş değil; sistemin yoksullaştırdığı, güvencesizleştirdiği ve yaşam alanlarını gasp ettiği doğanın çocukları için acil adalet talep ediyoruz. Eğitimden sağlığa, istihdamdan barınmaya kadar yok sayılan bu barışçıl halkın hakları iade edilmelidir.
Çünkü Romanlar bu toprağın ruhu, evrenin silinmez rengidir. Onların çığlığı, kuruyan nehrin ve kesilen ağacın çığlığıdır. Bu dünyada sınırları unutup yeniden nefes alabilmek için, doğanın çocuklarına tarihsel ve ekolojik borcumuzu ödeme vaktidir.
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; gökyüzünün altında, toprağın üzerinde ve her bir Roman çocuğunun tebessümünde yeşermelidir.
Dünyada ve ülkemizde Çingeneler-Romanlar için iklim adaleti!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.