"Ekolojik bir bakış açısına sahip Avustralyalı bir sendika liderinin 1971’de söylediği gibi, 'Yarattığımız dünya bizi boğarak öldürüyorsa, yüksek ücretler ve iyi çalışma koşulları elde etmenin pek bir anlamı yok.' Onun sendika şubesi, yerel çevre örgütleri tarafından kınanan projelerde görevlerini yerine getirmeyi reddetti. Bu, gerekli olan eylem türlerinin sadece bir örneğidir, ancak sınıf temelli birliği gerektiren mücadelelerin, sizin deyiminizle, 'gerçek bir ekolojik savaşın cephe hatlarını' oluşturduğunu göstermektedir"

ABD’li siyaset bilimci, yazar, akademisyen Victor Wallis; ekoloji mücadelesi ile işçi sınıfı mücadelesi arasında bağlantılar, Antalya’da düzenlenecek COP31 zirvesi, Trump hükümetinin ekolojik krize etkisi ve savaş karşıtı ekolojik mücadele üzerine Sendika.Org’a konuştu.
Victor Wallis, Berklee College of Music'in Liberal Sanatlar ve Bilimler Bölümü'nde profesör olarak görev yapmaktadır. Ekoloji ve sosyalizm arasında hem teorik hem de pratik bir sentez kurmayı amaçlayan Kızıl Ekolojik Devrim adlı kitabıyla tanınır.
Wallis, BM İklim Değişikliği Konferanslarının (COP) çelişkilerle yapıldığını, hiçbir taahhüdün çıkmadığını, "yeşil yıkama" gösterilerine sahne olduğuna dikkat çekerken Antalya zirvesini işaret ederek "Yine de; konferansın yarattığı küresel ilgi, gerekli değişikliklerin aciliyetini vurgulayabilecek halk güçlerinin – sadece toplantı salonlarının dışında olsa bile – orada bulunmasını gerektiriyor" dedi.
Ekoloji mücadelelerinin sınıf temelli bir hatta oturtulmasının önemine işaret eden Wallis "Ancak sınıf temelli mücadeleler ekolojik savaşın cephelerini oluşturabilir" dedi.
Profesör Wallis, BM İklim Değişikliği Konferansı (COP31) Türkiye’nin Antalya kentinde düzenlenecek. Çalışmalarınızda, şirketlerin hakim olduğu zirveleri biyosferi değil kârları koruyan “ölümcül çıkmazlar” olarak sert bir şekilde eleştirdiğiniz göz önüne alındığında, sol COP31’e nasıl yaklaşmalı? Taktiksel bir katılım için bir alan var mı, yoksa bunu tamamen bir “yeşil yıkama” gösterisi olarak ifşa etmemiz mi gerekiyor?
COP’lar ilginç bir zorluk teşkil ediyor. Sırasıyla Dubai ve Bakü’de düzenlenen COP 28 ve 29, petrol bağımlısı hükümetlerin temsilcileri tarafından doğrudan yönetildi. Şirket lobicilerinin zaten alışılmış olan orantısız rolü devam etti ve Brezilya’nın Belem kentinde düzenlenen COP 30’a kadar uzandı; burada her zamanki gibi fosil yakıt bağımlılığını azaltmaya yönelik hiçbir taahhütte bulunulmadı. COP30’da yeni olan şey, ABD heyetinin yokluğu ve Çin’in rolünün büyük ölçüde artmasıydı. Çin, kömürü yoğun bir şekilde kullanmaya devam etmesine rağmen, artık dünyanın önde gelen güneş paneli üreticisi haline geldi ve bir “ekolojik medeniyet” yaratma hedefini ortaya koydu. Bu koşullar altında, COP31’de “enerji dönüşümü” stratejilerini ilerletmek için en azından bir miktar alan olabilir.
Ancak “yeşil yıkama” boyutu yine de olacak ve sermaye karşıtları yine dezavantajlı durumda olacaklar. Yine de; konferansın yarattığı küresel ilgi, gerekli değişikliklerin aciliyetini vurgulayabilecek halk güçlerinin – sadece toplantı salonlarının dışında olsa bile – orada bulunmasını gerektiriyor.
Türkiye, hem Batı sermayesi hem de bölgesel kaynak dağıtımı için ekonomik ve lojistik bir köprü görevi üstlenerek karmaşık bir konumda bulunuyor. Neoliberal ağa entegre olmuş bir ülkede COP31’e ev sahipliği yapmak, küresel iklim diplomasisinin dinamiklerini nasıl değiştiriyor? Antalya’da hangi çelişkilerin ortaya çıkmasını bekliyorsunuz?
Şimdiye kadar COP’ları düzenleyen tüm ülkeler “neoliberal ağa entegre” olmuşlardı. Dolayısıyla, “küresel iklim diplomasisi” üzerindeki neoliberal etki sürekli olmuştur, ancak bu etki şu anda Çin’in etkisiyle bir miktar hafiflemiş olabilir. Bunun ne anlama gelebileceği konusunda sadece spekülasyon yapabilirim. Çin’in ne kadar yapıcı bir etki yaratabilirse yaratsın (örneğin, sorunlara kapitalist yaklaşımı sorgulayarak), halk hareketlerinin rolünün hayati önemini koruyacağını düşünüyorum.
Bu, resmi anlaşmaları şekillendirmek için değil, konferans katılımcılarının üzerinde anlaşabilecekleri her şeyden bağımsız olarak, her yerde atılması gereken politika adımlarını vurgulamak için gerekli. Bu nedenle, Türkiyeli aktivistlerin ve dünyanın dört bir yanından dayanışma için bir araya gelenlerin birleşik gücünden yararlanarak, COP’ta özellikle kitlesel bir halk katılımı olmasını umuyorum. Her halükarda, Antalya’da da önceki COP’larda olduğu gibi temel çelişkiler aynı olacaktır.

Uluslararası iklim çerçevelerinde karbon ticareti, karbon dengeleme ve piyasacı “net sıfır” çözümlerinin hâkim olduğunu görüyoruz. “Kızıl Ekolojik Devrim” kitabınızda, kapitalizmin sürekli büyümeye mahkum olması nedeniyle “yeşil kapitalizm”in var olamayacağını savunuyorsunuz. COP31 öncesindeki gündemler bu çelişkiyi nasıl yansıtıyor ve piyasa temelli iklim çözümleri neden yapısal olarak başarısızlığa mahkum?
COP31 özelinde, diğer COP’lardan nasıl bir farkı olacağına dair şu anda bilgim yok. Ancak, katılımcı hükümetlerin çoğunun sermayenin hizmetinde kaldığı ölçüde, gündemlerinde yeni bir şey öngöremiyorum. Aksine, Çin’in de (daha verimli teknolojiyle de olsa) suç ortağı olduğu yapay zeka (AI) kurulumlarının hızla yayılmasıyla, çevreye verilen zararın daha da şiddetli hale geleceğini görebiliyorum. Bu, kapitalizmin doğasında olan ve halihazırda görülebilen eğilimin devamıdır. Piyasa temelli kararlar, yeni satış fırsatlarının sürekli olarak aranmasını gerektirir. En “temiz” enerji biçimlerinde bile, uzaya ve sınırlı olan ve her halükarda ekolojik zarar vermeden çıkarılması mümkün olmayan değerli metallerin kaynağına yönelik ihlaller olacaktır.
Filistin’de devam eden soykırım, haklı olarak felaket niteliğinde bir insani ve jeopolitik korku olarak ele alınıyor. Bununla birlikte, toprağın zehirlenmesi, zehirli mühimmat ve askeri operasyonların yarattığı devasa karbon ayak izi gibi çevresel yıkım, derin bir ekolojik soykırımı ortaya koyuyor. Gazze’deki yıkım, sizin “ekolojik savaş faturası” olarak adlandırdığınız olguyla nasıl incelenebilir?
Gazze’nin yıkımı, o topraklardaki tüm yaşam biçimlerine yönelik bir saldırıdır; suyu ve toprağı zehirlerken, insanları, hayvanları ve bitki örtüsünü doğrudan öldürmektedir. Bildiğiniz gibi, bu saldırının mantığı Gazze ile sınırlı kalmıyor, giderek Batı Şeria’ya, Lübnan’a ve bölgedeki diğer ülkelere de yayılıyor. Savaş, ekolojik yıkımın en büyük hızlandırıcısı ve toparlanmanın önündeki en büyük tehdittir.
Kitabınızda, özellikle fosil yakıt hegemonyası bağlamında, Amerika Birleşik Devletleri’ni kapitalist faaliyetlerin “küresel uygulayıcısı” olarak tanımlıyorsunuz. ABD siyasi düzeninin İsrail’e sağladığı sarsılmaz askeri ve mali koruma, bu çerçeveye nasıl oturuyor? Filistin’in egemenliğinin ortadan kaldırılması, Batı’nın Ortadoğu’daki kaynak kanallarını denetleme konusundaki daha geniş çaplı emperyal ihtiyacıyla yapısal olarak bağlantılı mı?
ABD’nin dünya petrol arzını kontrol etmeye dayanan imparatorluk çıkarları, İsrail’in varlığından bağımsız olarak mevcut. Ancak İsrail, ABD’nin müdahalesi için siyasi bir bahane işlevi görürken, aynı zamanda kendi imparatorluk gündemine de sahip. İsrail, İran’ı yok etmeye çalışıyor çünkü İran, bölgesel gücüne karşı direnişin en büyük destekçisi – başlangıçta Filistin üzerinde, ancak nihayetinde hegemonyasına meydan okuyabilecek herhangi bir nüfus üzerinde bu böyle. ABD, İsrail'i müttefik olarak tutmasına karşışık “Filistin egemenliğinin ortadan kaldırılmasını” destekliyor. Ancak bu politika, Trump’ın İran’a saldırma kararını da içeren bir politika ve ABD’de giderek daha da az destek gören bir politika. Trump’ın sağcı tabanının bazı kesimlerinde bile hoşnutsuzluğa neden olacak kadar az destek görüyor. Bu hoşnutsuzluğun henüz ABD politikasında bir değişiklik yaratacak kadar güçlü bir noktaya ulaştığını düşünmüyorum, ancak İsrail’in ABD egemen sınıfının genel emperyal öncelikleri açısından ne kadar hayati olduğu konusunda bir tartışma yaratıyor.
Yıllardır, Küresel Kuzey’deki ana akım çevre hareketleri ekoloji mücadelesini antiemperyalizmden ayrı tuttu. Son zamanlarda Greta Thunberg gibi isimler, Filistin için aktif olarak protesto gösterileri düzenleyerek bu sınırı aştılar ve liberal kurumlardan büyük tepki gördüler. Ekososyalist bir bakış açısıyla, savaş karşıtı hareket ile iklim hareketinin birleşmesini hukuki ve stratejik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Greta Thunberg’in girişimini hayranlıkla izliyorum. Savaş karşıtı hareketlerin ve iklim hareketlerinin birleşmesi elbette çok önemli, ancak bu birleşmenin sadece bu iki örgütlü kesimle sınırlı kalmaması gerektiğini de eklemek isterim. Bu birleşme, refahı kapitalist öncelikler tarafından zarar gören her kesimi kapsamalıdır. Bu, genel olarak, işçi sınıfının tamamını (ki bu sınıf nüfusun çoğunluğunu oluşturur) ve orta sınıfın büyük bir kısmını ifade eder. Sonuçta, tüm insan türünün (doğal dünyanın geri kalanından bahsetmeye gerek bile yok) refahından söz ediyoruz, ancak bu çıkarları organize bir şekilde ifade etmek için yapısal olarak en uygun konumda olan işçi sınıfıdır. Bu, Marx ve Engels'in zamanından beri yaygın olarak anlaşılmış ve kabul edilmiş bir gerçek iken, vatanseverlikten ırkçılığa ve kimlik siyasetine kadar uzanan sayısız yanıltıcı tutku, bu temel gerçeğin dikkatini başka yöne çekmek için açık baskı ile birlikte kullanıldı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin şu anda ikinci bir Trump yönetimi altında olmasıyla birlikte, “sondaj yap, bebeğim, sondaj yap” sloganı, uluslararası iklim taahhütlerinden tamamen çekilmeyle birlikte seçim kampanyası söyleminden devlet politikasına dönüştü. Bu siyasi dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Aşırı sağ otoriterlik, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme iddiasını tamamen terk etmiş bir kapitalist sınıfın açık siyasi kabuğu haline mi geliyor?
Bu tür bir otoriterlik gerçekten de “açık siyasi kabuk” haline geldi. Ancak iklim krizi, egemen sınıfı bu yöne iten bir dizi sorundan sadece biri. Daha geniş bir bakış açısıyla, ABD’deki iki egemen partinin içindeki sermayenin siyasi temsilcileri, halk çoğunluğunun temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek politikaları hayata geçiremediklerini ya da geçirmek istemediklerini gösterdiler. Bu durum muazzam bir hoşnutsuzluk yaratıyor. Seçim yenilgisinden korkan iktidardaki Cumhuriyetçiler, şu anda halkın oylarını bastırmak veya çarpıtmak için akla gelebilecek her türlü hileye başvuruyorlar. Demokratlar ise, iktidarda olduklarında, çoğu insanın hayatını etkili bir şekilde iyileştirecek herhangi bir politika inisiyatifini almaktan kaçınıyorlar; bu nedenle, evrensel sağlık hizmeti ve asgari ücretin artırılması taleplerine direniyorlar.
Hangi parti iktidarda olursa olsun hoşnutsuzluk artmaya devam edecek, ancak Cumhuriyetçiler, örneğin göçmenlere karşı kullandıkları şiddetli söylemleriyle Demokratları savunmaya zorlamaktadır. Çoğu Demokrat siyasetçi, sosyalizme sempati duyduğu suçlamasından korkuyor. Son zamanlarda, bu korkuya bazı vakalarda karşı çıkıldı (New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani örneğinde olduğu gibi), ancak ciddi eleştirilerin kamuoyuna yayılması, tartışmanın gidişatını belirleme gücüne sahip kurumsal medyanın etkisiyle ciddi şekilde engelleniyor.
Hepimiz için asıl soru, bu koşulların aşırı uçtaki halinin, sistemin bugüne kadar iradesini bastırmayı başardığı kitleler arasında yeni bir düzeyde öfke, kararlılık ve direniş uyandırıp uyandırmayacağıdır.
Aşırı düzeyde yerli fosil yakıt çıkarımının yanı sıra, mevcut ABD yönetimi sınır denetimlerini yoğun bir şekilde askeri hale getirdi ve ICE gibi kurumların yetki alanını genişletti. Ekososyalistler, egemen sınıfın “iklim apartheidi”ni seçeceği konusunda uzun süredir uyarıda bulunuyorlar. Bu, serveti korumak için devlet şiddetini kullanırken savunmasız nüfusları ölüme terk etmek anlamına geliyor. ICE’nin mevcut baskılarını ve sınırların askeri hale getirilmesini bu iklim apartheidinin altyapısı olarak görüyor musunuz?
Sınırdaki baskılar çeşitli siyasi amaçlara hizmet ediyor; apartheid unsuru iklim meseleleriyle sınırlı değil. Bu, “ırk kartını oynayarak”, yani işçi sınıfını bölünmüş halde tutmak için ırkçılığı körükleyerek egemen sınıfın çıkarlarını korumaya yönelik genel bir stratejinin parçası. Göçmen nüfus içinde genel bir korku ortamı yaratarak, üyelerinin çıkarlarını savunma yeteneğini zayıflatmaya ek olarak söylüyorum.
Daha önce, ABD’deki halkın yaklaşan yıkım karşısında büyük ölçüde örgütlenmemiş ve pasif kaldığını belirtmiştiniz. Sizce, mevcut Trump yönetiminin çevre ve sosyal politikalarındaki bariz acımasızlık bu pasifliği nihayetinde ortadan kaldıracak mı, yoksa halk, milliyetçi ve kimlik temelli kutuplaşma nedeniyle birleşik bir sınıf savunması oluşturamayacak kadar derin bir bölünme içinde mi?
Bu en büyük soru. Tek söyleyebileceğim, cevabın, durumun ne kadar vahim olduğunun farkında olan ve her şeyden önce bunun sistemik köklerini açıklamakla kalmayıp, nüfusun çoğunluğuna ulaşacak mecralar bulabilen ya da yaratabilenlerin ne yapacağına bağlı olduğu. Bu da nihayetinde insanlarla doğrudan etkileşime girebilecek örgütler kurmak anlamına geliyor. Eleştirel bilgi ve analiz sunan podcast'ler eksik değil (Max Blumenthal, Briahna Joy Gray, Danny Haiphong, Katie Halper, Chris Hedges'in programlarına bakın). Bunlar eylem için bir zemin oluşturmada önemli tabi ki, ancak pasifliği aşmak için yüz yüze temasın yerini hiçbir şey tutamaz. Bütün bunlar yeterince iyi biliniyor; geçmişteki ayaklanmalar da bu şekilde büyümüştü.
Ancak dikkat çekici olan, çeşitli sosyal platformların gerçekliği olmayan bir aktivizm yanılsaması yaratırken, aynı zamanda insanların enerjilerini yatıştırıcı eğlencelere yönlendirmek için sayısız yol sunuyor olması; bunların çoğu, sizin de bahsettiğiniz kimlik temelli endişelere dayanıyor. Belki de bir umut ışığı, bu son derece yatıştırıcı kültürel aygıta rağmen, egemen sınıfın yine de açık sansür ve baskıya başvurmayı gerekli görmesidir.
ABD gibi kapitalist merkezlerdeki ana akım, liberal çevrecilik, ekolojik krizi sıklıkla bireysel tüketici tercihleri, karbon ayak izleri ve yaşam tarzı değişiklikleri meselesi olarak ele alıyorlar. Ekososyalist bir bakış açısıyla, bu liberal odaklanma sınıf ilişkilerini nasıl gizlemeye ve asıl suçlular olan şirket ve askeri elitleri nasıl korumaya hizmet ediyor? Sol, anlatıyı etik bir yaşam tarzı tercihinden, sermayeye karşı işçi sınıfının yürüttüğü çatışmacı bir savaşa nasıl etkili bir şekilde kaydırabilir?
Özel, bireyci bir odaklanmadan kolektif bir odaklanmaya geçmek, bir eğitim ve kültür meselesidir. Rasyonel argümanların bir etkisi olabileceği ölçüde, her gün aynı güzergâh üzerinde aynı anda hareket eden, hepsi ayrı araçlarda bulunan ve sonuç olarak trafik sıkışıklığına saplanan milyonlarca yolcunun saçmalığını vurgulamak mantıklıdır. Ancak bundan kurtulmak, elbette kamusal alanı ve kamu hizmetlerini yeniden tasarlamayı gerektirir; bu da siyasi bir süreçtir ve dolayısıyla yine pasifliği aşma zorluğuyla karşı karşıya kalırız.
Kitabınızda kurumsal medya ve sağcı popülistler tarafından sıkça kullanılan ve özellikle Trump yönetimi döneminde belirginleşen bir silah olarak, “iş” ile “çevre” arasında kurulan sahte ikilimden bahsediyorsunuz. Bu ikilem, sanayi işçilerini iklim aktivistlerine karşı başarıyla kışkırtmaktadır. Radikal, sınıf öncelikli bir yaklaşım bu yapay bölünmeyi nasıl ortadan kaldırabilir? İşyeri güvenliği, işçi hakları ve halk sağlığı mücadelesi, hangi yönlerden gerçek bir ekolojik savaşın ön cephesini oluşturmaktadır?
İnsanlara, endüstriyel istihdam kararlarının özel şirketlerin elinde tutulmasının kapitalizme özgü bir model olduğu hatırlatılmalıdır. Dolayısıyla, bahsettiğiniz “ikilem”, sermaye tarafından dayatılan bir ikilemdir. İşletmeler toplumsal mülkiyette olsaydı, istihdam kararları farklı bir temelde alınırdı. İşçilerin sadece işlerini korumakla değil, aynı zamanda yerel sakinler olarak kendilerini ve ailelerini zehirli atıklara maruz bırakmamakla ve vatandaşlar olarak tehlikeli uzun vadeli çevresel etkileri azaltmakla da ilgilenmeleri gerekir. İş güvenliği endişesini ve sağlıklı bir çevre endişesini birbirine zıt koymak, herkesin insan olarak ihtiyaçlarının gerçekliğine aykırıdır. Ekolojik bir bakış açısına sahip Avustralyalı bir sendika liderinin 1971’de söylediği gibi, “Yarattığımız dünya bizi boğarak öldürüyorsa, yüksek ücretler ve iyi çalışma koşulları elde etmenin pek bir anlamı yok.” Onun sendika şubesi, yerel çevre örgütleri tarafından kınanan projelerde görevlerini yerine getirmeyi reddetti. Bu, gerekli olan eylem türlerinin sadece bir örneğidir, ancak sınıf temelli birliği gerektiren mücadelelerin, sizin deyiminizle, “gerçek bir ekolojik savaşın cephe hatlarını” oluşturduğunu göstermektedir.
Söyleşi: Betül Kaplan