“Bizim argümanımız, enerji, konut, ulaşım ve altyapı gibi temel sektörlerde yatırım işlevinin toplumsallaştırılması gerektiğidir. Bu alanlardaki temel sorun, yatırım kararlarının özel aktörlerin kontrolünde olması ve ekonomik gücün yoğunlaşmasıdır. Bu durum kapitalist büyüme ve birikim zorunluluğuyla yakından bağlantılıdır”

Bu röportajda Zeynep Öztürk, Markus Wissen ile birlikte kaleme aldığı Capitalism at the Limit: A Political Ecology of a World in Crisis adlı kitabı üzerine Ulrich Brand ile konuşuyor. Kitap, derinleşen sosyoekolojik kriz ile kapitalist üretim ve tüketim tarzının gündelik pratikleri arasındaki iç içe geçmiş ilişkileri inceliyor.
Ulrich Brand, sosyoekolojik kriz ile otoriter siyasal tepkilerin yükselişi arasındaki ilişkiyi ve alternatif yaşam biçimlerinin imkânlarını tartışıyor.
Zeynep Öztürk: Son kitabınızın arkasındaki motivasyonu sorarak başlamak istiyorum. Kitap ilk olarak 2024 yılında yayımlandı ve yakın zamanda İngilizceye çevrildi. Neden tam da bu dönemde “Capitalism at the Limit” kitabını yazma ihtiyacı hissettiniz?
Ulrich Brand: Capitalism at the Limit’ten önce Markus Wissen ile birlikte The Imperial Mode of Living adlı kitabı yayımladım. Kitap Almanca olarak 2017’de çıktı ve daha sonra İngilizce, Türkçe, Arapça, İspanyolca ve Portekizce dâhil birçok dile çevrildi. 2020 yılında, COVID-19 pandemisi ve Ukrayna savaşının başlangıcı bağlamında, mevcut konjonktüre dair bir teşhis sunan yeni bir kitap yazma ihtiyacı hissettik. Bu kitap, daha önceki çalışmamız olan ve özellikle Küresel Kuzey’de emperyal yaşam tarzının kavramsal temelleri ile ekolojik modernleşmeye odaklanan çalışmanın üzerine inşa edildi.
Yeni kitaba iklim krizinin ve onun nasıl derinleştiğinin bir tasviriyle başlıyoruz. Bugün gördüğümüz şey, ilk kitabımızın merkezinde yer alan ekolojik modernleşme projesinin giderek sağcı ve ekoloji karşıtı projelerin baskısı altına girmesidir.
Yeni kitabınız “emperyal yaşam tarzı” kavramı üzerine kurulduğu için, bu kavramla neyi kastettiğinizi kısaca açıklayabilir misiniz?
Temel argümanımız, küresel, ulusal ve bölgesel düzeylerdeki bütün siyasal ve ekonomik dinamiklerin gündelik yaşamın içine işlendiğidir. Küresel Kuzey’de ve giderek artan biçimde Küresel Güney’de insanlar yaşamlarını yeniden üretebilmek için; cep telefonları, giysiler, sanayileşmiş gıda ürünleri ya da otomobiller gibi metalar aracılığıyla ve piyasa üzerinden, başka yerlerdeki ucuz emeğe ve ucuz doğaya dayanırlar. Bu “başka yerler” Küresel Güney olabileceği gibi daha yakın bölgeler de olabilir.
Ancak argüman bundan daha karmaşıktır. Emperyal yaşam tarzı aynı zamanda belirli söylemler aracılığıyla işler. Örneğin insanların bir cep telefonuna sahip olmasının ya da bir arabaya “ihtiyaç duymasının” neden kabul edilebilir olduğunu meşrulaştıran söylemler vardır. Bu söylemler, üretimin arkasındaki yaşam ve çalışma koşullarını, ayrıca lityum, bakır veya fosil yakıtların çıkarılması sırasında doğaya nasıl erişildiğini ve çoğu zaman onun nasıl tahrip edildiğini görünmez kılar.
Bu oldukça Gramsciyen bir sorudur: hegemonya sorusu. Hegemonya, maddi bir rızanın varlığını gerektirir. İnsanlar, belirli bir üretim tarzına ve tüketim örüntülerine dayanan, sömürücü emek ilişkileri ile ekolojik yıkıma bağımlı olan emperyal yaşam tarzına katılır ve onu yeniden üretirler.
Yaklaşımınızın mevcut Gramsciyen hegemonya anlayışlarına nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?
Bizim iddiamız, Gramsciyen bir yaklaşımın biyofiziksel temeli de hesaba katması gerektiğidir. Gramsci zaten yapılar anlamında bir maddilik kavrayışına sahiptir. Tarihsel materyalizm, bugün eylem koşullarını şekillendiren güç ve tahakküm ilişkileriyle örülmüş yapıların tarihsel gelişimini anlamak için oldukça güçlü bir çerçeve sunar. Ve bu yapılar hem insanların hem de doğanın sömürülmesiyle ilişkilidir.
Kitapla ve emperyal yaşam tarzı kavramıyla yaptığımız katkı, siyasal ekolojiyi Gramsciyen düşünceyle güçlü biçimde ilişkilendirmektir.
Bunun yanında, hegemonyayı esas olarak fikirler, söylemler ve sivil toplum içindeki mücadeleler üzerinden yorumlayan, oldukça kültürelci bir Gramsciyen düşünce damarı da vardır. Bu yaklaşım, Gramsci’yi bir Marksist olarak ele almaktan uzaklaşma eğilimindedir. Bu nedenle biz, emperyal yaşam tarzının yalnızca bir bilinç biçimi olmadığını; maddi ve yaşanan bir pratik olduğunu vurguluyoruz.
Kitapta toplumsal krizlerin artık kapitalizm içinde yeterli biçimde yönetilemeyeceğini ileri sürüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Kapitalizmin beş, on ya da on beş yıl içinde çökeceğini iddia etmiyoruz. Tarihsel olarak emperyal kapitalizm, küresel ve çoğu zaman ucuz kaynaklara nispeten kolay erişebiliyordu. Buna dışsallaştırma diyoruz; bu, emperyal yaşam tarzının yeniden üretildiği mekanizmalardan biridir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sınırların başında ekolojik kriz ve özellikle iklim krizi geliyor. Uzun yıllar boyunca Küresel Kuzey’de insanlar iklim krizinin esas olarak Küresel Güney’i etkilediğini düşündü. Ancak artık bu kriz Küresel Kuzey’de de gündelik yaşamı, ekonomiyi ve toplumu giderek daha fazla etkiliyor.
Geçmişte kapitalizm krizleri tekrar tekrar aşmayı başardı. Örneğin 1929 sonrasında liberal kapitalizmin krizini ya da 1970’lerde Fordizmin krizini düşünelim; bu dönemde neoliberalizm ortaya çıktı. Neoliberal proje sonunda galip geldi ve yeni bir uluslararası iş bölümü ile Çin gibi ülkelerin yükselişi sayesinde kapitalizmi yeniden istikrara kavuşturdu.
Biz ise yaklaşık 2010’dan bu yana bu oluşumun da derin bir krize girdiğini savunuyoruz. Yeni bir istikrarlı birikim rejiminin ya da bir düzenleme modelinin ortaya çıktığını görmüyoruz.
Kitapta mevcut sosyoekolojik durumu “canavarca bir normallik” (monstrous normality) olarak tanımlıyorsunuz. Bu normalleşme, otoriter siyasal tepkilerin yükselişiyle nasıl ilişkilidir?
Sıkça ve haklı olarak dile getirilen bir argüman şudur: Otoriterliğin yükselişi, liberal ve sosyal demokrat siyasetin toplumsal güvencesizlik, göç ve ekonomik yeniden yapılanma sorunlarına yanıt verememesiyle yakından ilişkilidir. Aşırı sağ bu durumdan faydalanabilmiştir.
Birçok insan, onlarca yıllık neoliberal yeniden yapılanma sürecinin ardından dışlandığını hissediyor. Üstelik bu süreç çoğu zaman sosyal demokrat partiler tarafından da desteklendi. Arlie Hochschild’in kullandığı güçlü bir metafor vardır: bekleme kuyruğu metaforu. İşçiler daha iyi bir yaşama ulaşmak için sabırla sırada beklediklerini düşünürler. Ancak bir noktada göçmenlerin ya da başka grupların refah devletinin desteğiyle kendi önlerine geçtiğini algılarlar. Bunun sonucunda şu duygu ortaya çıkar: “Önüme geçiyorlar.”
Bu algılar daha geniş eşitsizlik deneyimleriyle bağlantılıdır. Örneğin Almanya’da Volkswagen gibi şirketlerde çalışan otomotiv işçileri hâlâ bir tür “emek aristokrasisinin” parçası sayılabilirler. Ancak onlar da kendi üretim modellerinin sürdürülebilir olmadığından korkuyorlar.
Dolayısıyla, toplumun içinde de ırkçılığın var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Irkçılık yalnızca yukarıdan dayatılan bir şey değildir; gündelik tutumlar düzeyinde de mevcuttur. Ancak bu nokta eleştirel tartışmalarda çoğu zaman gözden kaçırılır.
Biz yeşil kapitalist projenin başarısızlığının da aşırı sağın yükselişinde rol oynadığını savunuyoruz. Yeşil kapitalist proje çoğu zaman toplumsal açıdan adaletsizdi ve korkular yarattı: İçten yanmalı motora sahip arabama ne olacak? Isıtma sistemime ne olacak? Geleneksel sektörlerdeki işime ne olacak?
Aşırı sağ bu durumu kullanarak, yerleşik partilerin sorunlu olan “sistemi” temsil ettiğini ve sürdürdüğünü, ekonomik elitlere meydan okumadığını iddia ediyor. Gerçekte aşırı sağ partiler ekonomik güç odaklarıyla nadiren çatışırlar. Ancak söylemsel olarak kendilerini “sıradan insanların” sesi olarak sunarlar.
Kitabın son bölümünde alternatif olarak toplumsallaştırmayı öneriyorsunuz. Bu öneri, piyasacı ve kapitalist büyüme odaklı yaklaşımlara nasıl meydan okuyor?
Vurgulamak istediğimiz önemli noktalardan biri, “insanlar sadece doğru davransalardı dünyayı kurtarabilirdik” şeklindeki yaygın bireyci argümandan kaçınmaktır.
Siyasal ekoloji perspektifinden temel bir soru, toplumsal yeniden üretim ve ihtiyaçların karşılanması sistemlerini nasıl örgütlediğimizdir. Bu aynı zamanda normlar, yönelimler, kapitalist birikim zorunlulukları ve güç ilişkileriyle ilgili soruları da gündeme getirir.
Bizim argümanımız, enerji, konut, ulaşım ve altyapı gibi temel sektörlerde yatırım işlevinin toplumsallaştırılması gerektiğidir. Bu alanlardaki temel sorun, yatırım kararlarının özel aktörlerin kontrolünde olması ve ekonomik gücün yoğunlaşmasıdır. Bu durum kapitalist büyüme ve birikim zorunluluğuyla yakından bağlantılıdır.
Önerdiğimiz şey bir anlamda ekososyalist bir stratejiyi ima ediyor; çünkü doğrudan sermayenin gücünü sorguluyor. Bu, vergilendirme politikalarını, sermayenin belirli biçimlerde değersizleştirilmesini ve farklı toplumsallaştırma biçimlerini içerebilir.
[LSE blogs’taki İngilizce orijinalinden Zeynep Öztürk tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.