CHP hükümeti tabi ki neoliberal küreselleşmenin yirminci asrın, devrimler çağının, kazanımlarını tasfiye etme hedefine karşı mücadele odağı olamaz. Ama halkın hükümet değiştirmesi kimi getirirse getirsin günümüz dünyasında kabul edilir bir şey değildir. Polarizasyonun yüksek olmadığı ülkelerde birbirine benzer iki parti arasında hükümet tahterevallisi işleyebilir. Bu “devlet aklını” rahatsız etmez, polarizasyonun yüksek, dolayısıyla halkın siyasal öfkesinin canlı olduğu yerlerde buna izin verilmez… Kendi siyasal eylemimiz dışında tutunacak bir dalımız yoktur, bunun için de her kitle seferberliğini ama özellikle proleter karakterli olanları canlı tutmaya çalışmak görevimizdir

Yatağına işeyen çocuğun “ben yapmadım, miki yaptı” demesi gibi, CHP’ye el koyma operasyonunu yüzüne gözüne bulaştırıp CHP sosyolojisinde büyük bir tepkiyi tetikleyenler şimdi suçu “devlet aklına” atıyorlar. Türkiye yakın tarihine dair yanlış bilgi ve tahlillerle dolu Sedat Peker’in alaycı bir tonda “Derin Mehmet” diye hitap ettiği Mehmet Ağar’a yakın Bülent Kuşoğlu ile yapılan söyleşi “devlet aklı” meselesini de birden gündeme taşıdı.
Türkiye’de normalde genel kabul gören ama bugünlerde “Erdoğan dışında devlet mi kaldı?” gerekçesiyle reddedilen devlet aklı meselesine değinelim. Fakat her şeyden önce kimilerinin hayranlıkla kimilerinin de insanlığa karşı suçla eşitleyerek gündeme getirdiği şu İttihatçılık heyulasından bahsetmek gerekir, zira sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kütle olarak Türkler için “devlet ve onun aşkın aklı” algısının kökeninde İttihatçılığa dair belirli türden bir anlatı yatıyor. Konuyu karikatürleştirmeden ele almak bu yazı sınırlarında mümkün olmasa da buna hiç değinmeden Türkiye’de devlet aklı tartışmak da, Bülent Kuşoğlu ile yapılan basit söyleşiden bile görebileceğiniz gibi mümkün değil.
Şuradan başlayalım, anaakım siyaset biliminde “Osmanlı-Türk modernleşmesi süreci” diye ifade edilen, bu toprakların kapitalizme eklemlenme sürecinin son evresinin siyasal görüngülerinden biri olan İttihatçılığın herhangi bir şeyi birleştirdiği iddiası başlı başına akıl tutulması. Kendisi bizzat Jön Türk hareketinde bir bölünmenin sonucu 1908-1912 sürecinde şekillenen, Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık siyasal akımlarını birleştirmeyi bırakın, “sopalı seçimlere” rağmen ülke üzerinde hâkimiyetini bile ancak Birinci Balkan Savaşı sonucunda ülke bölününce sağlayabilen bu akım, kuşkusuz Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamalarında birleştirici bir rol oynasa da, modern Türkiye Cumhuriyeti Sakarya Savaşı sonrası Mustafa Kemal’in İttihatçı liderlikten kopuş hamlesiyle kurulmuştur. İttihatçılığa can veren sosyolojinin, yani kapitalistleşmeye Türkçe konuşan Müslüman tüccar çiftçilerin sahip olduğu tek akıl onların çıkarlarını savunan siyasi liderliğin peşinden gitmektir. Bu yüzden Talat Paşa, Kara Kemal ya da Cavit Bey ortadan kalkınca arkalarından ağlayan olmamıştır, son ikisinin ölümlerinin hikayesi Kemal Tahir’in “kurtlukta düşeni yemek kanundur” ifadesinin kaynağıdır. Talat Paşa sevicilik ASALA saldırıları sırasında yeniden icat edilmiş bir gelenektir. “Yeni İttihatçılar” dikan diye heyulalar yaratmak kime yarar bilemedim çünkü gerçek İttihatçılar ya kökü kazınırcasına tasfiye edilmiş ya da çoğunluğunun yaptığı gibi Celal Bayar, Yunus Nadi gibi hızlıca bazen de Hüseyin Cahit gibi sonradan güçlü olanın peşinden gitmişlerdir. Dolayısıyla bu devlet aklı Yeni İttihatçıysa güçlü olana yani Reis’e rağmen değil öncüllerinin yaptığı gibi güçlü olana yani Reis’e biat ederek yol alabilir. Ya da devlet aklının İttihatçılıkla falan alakası yoktur, bu İttihatçılık Komitacılık anlatısı yapılan gayrimeşru işler için icat edilen bir gelenek, yaldızlı bir kılıftan başkaca bir şey değildir. Tabii iki seçenek aynı anda doğru olabilir, şimdi esas mevzulara gelelim.
Devlet aklı gerekçesi yürütmenin ve kontrolündeki yargının demokratik olmayan hamlelerinin gerekçesi olarak gündeme geliyor. Oysa yirminci asırdan alışık olduğumuz demokratik standartların gerilemesi Türkiye’ye özgü bir durum değil. Nasıl ki günümüzün küresel politik ekonomisinden dolayı her yerde enflasyon politikaları uygulanıyor ama Türkiye’de bu durumun en aşırı hali yaşanıyorsa, demokratik aşınma da dünyanın her yerinde bir olgu ama Türkiye’de en aşırı örneklerine rastlanıyor. İngiliz “devlet aklı” Jeremy Corbyn’in İngiliz İşçi Partisi’nin başında bulunmasına izin vermiyor, İspanyol devlet aklı bugünlerde Pedro Sanchez’in üstüne yürüyor, Fransız devlet aklı bir sihirbazlıkla Macron diye bir adamı icat etmek için Fransız Sosyalist Partisi’ni küsurat partisine çeviriyor, Yunan devlet aklı referandumda halkın çöpe atmasına rağmen Avrupa’nın para birliğinde kalıp troikanın önerdiği kemer sıkma politikalarını uyguluyor, Finlandiya devlet aklı kamuoyundaki ciddi muhalefete rağmen referandumsuz ülkeyi NATO’ya sokup II. Dünya Savaşı’ndan beri gelen halkın şikayet de etmediği tarafsız dış politikayı çöpe atıyor. Liste daha da uzatılabilir.
Bu örneklerden de görülebileceği üzere üzerine konuşmaya değer bir devlet aklı varsa, bu küresel politik ekonominin muktedir aktörlerinin aklıdır. Uygulayıcısı da emperyalist merkezdir. Geri kalan ülkemizdeki iyice mafyalaşmış, çıkar amaçlı suça bulaşmış kontrgerilla artıklarıdır. Açıklayalım. Yirminci asır genel olarak bir devrimler çağıydı ve emekçi halk kesimleri lehine pek çok kazanıma tanıklık etti. Doksanlarla birlikte içine girdiğimiz neoliberal küreselleşme momenti bu hakların tedricen ama kararlı bir şekilde tasfiyesinin dönemidir. Bunun sonucunda tekelci kapitalist sistemin en üstündekiler emperyalist merkezin himayesinde her yerde emekçiler aleyhine daha da çok sermaye biriktirdi ve her yerde siyasal karar alma mekanizmalarına daha fazla hakim oldular ve bu durum yeni bir yirminci asır kazasına uğramadan devam etsin istiyorlar.
Siyasette halkın katılımı minimuma indirilmek isteniyor ve bu minimum her geçen yıl daha da azalıyor. Politik ekonomi temeli tartışmalı olsa da, günümüzde feodalizm ifadesinin yeniden gündeme gelmesi boşuna değildir, yurttaşlar yoksullaştıkça marabalaşmaktadır. Bu ortamda siyasal alanda değişim istenmediği ölçüde siyasal kurumlar yirminci asırda kazandığı demokratik unsurlardan her yerde farklı ölçülerde olsa da temizleniyor. Bunu görüp umudu kırılan halk siyasal süreçlerden uzaklaşıyor, tekrar siyasete ilgi gösterenler de daha ziyade “sağ popülist” diye ifade edilen mecralara yöneliyorlar.
Türkiye’de de durum büyük ölçüde budur ama tıpkı yerli enflasyonumuz gibi yerli “devlet aklımız” iyice şirazesinden çıkmıştır. Bir de ülkemizde halkın sandıkla kazanım elde etmek kaynaklı seçim sevdası başka yerlere göre fazlasıyla canlıdır, üstelik siyasal ortamdaki polarizasyon da yüksektir. Tüm bunların sonucu olarak seçimlerde iktidar değişikliği iktidar sahipleri açısından gerçek bir tehlikedir. Zaten bu yüzden son dönemde seçimler öncesi EYT gibi, kamu taşeronlarının kadroya geçirilmesi, emeklilere bayramda ikramiye verilmesi gibi kazanımlar halk lehine gerçekleşmiştir. Bu bakımdan halkın umudunu kırmak sokakta hak aramasını engellemek ve bu türden sokak hareketlerini motive eden sandıkta değişim potansiyeli yoluyla kazanım elde etmek gibi olanakları engelleyecek biçimde iktidarı ve resmi muhalefetiyle bütüncül bir rejim oturtmak amacı içindedirler.
Holdingci güçlerin planı budur, Türkiye’de son yıllarda iyice ortaya çıkan müstehcen zenginliğin sahiplerinin istediği budur, bu zenginliğin bir kısmı çetelerin kara parasıysa diğer kısmı da holdinglerin devlet desteğiyle emekçilerin canı ve kanı pahasına elde ettiği tatlı kârlardır ve bu ikisi birbirinden bağımsız değildir. Resmi muhalefeti ve iktidarıyla, halkın değişim umudunun kırıldığı bir rejim, yerli “devlet aklının” inşası için çabaladığı budur. Kamuoyunda hararetli bir biçimde tartışılan sonu gelmez adliye operasyonlarının gerçekleştirmek istediği hedef de budur. Epstein dosyalarında adı geçen, yani en azından pedofilsever süper zenginlerden ABD’nin Türkiye elçisi ve Irak ile Suriye “prokonsülü” Tom Barrack zaten bunu bir biçimiyle ifade etmişti.
Dolayısıyla mevzu İmamoğlu, Özel ya da CHP’nin hükümet kurması değildir, devlet aklı da vatansever bir kurmay subay, iyi eğitimli üst düzey bir Hazine bürokratı, çağdaş bir diplomat, dürüst bir gümrük müdürünün akıllarının bir soyutlaması falan değildir.
Sırasıyla açıklayalım: Bir CHP hükümeti tabi ki neoliberal küreselleşmenin yirminci asrın, devrimler çağının, kazanımlarını tasfiye etme hedefine karşı mücadele odağı olamaz. Ama halkın hükümet değiştirmesi kimi getirirse getirsin günümüz dünyasında kabul edilir bir şey değildir. Polarizasyonun yüksek olmadığı ülkelerde birbirine benzer iki parti arasında hükümet tahterevallisi işleyebilir. Bu “devlet aklını” rahatsız etmez, polarizasyonun yüksek, dolayısıyla halkın siyasal öfkesinin canlı olduğu yerlerde buna izin verilmez. İmamoğlu’nu hapisten alıp egemen sınıf hükümete yerleştirilebilir ama canlı bir kitle seferberliğinin ardından bir seçimle hükümet kurması, halkın demokratik enerjisini canlı tutacağı için izin verilebilecek bir yöntem değildir. Daha tehlikeli liderlere karşı tarihten bildiğimiz, Lumumba ya da Allende örneğinde olduğu gibi daha sert önlemler de alınır. Yani esas boğulmak istenen hükümet değişikliğine dönük kitle seferberliğidir. Devlet Bahçeli’nin açıklamalarının da, Bülent Kuşoğlu’nun söyleşisinin de satır araları dikkatli biçimde okunduğunda görülecek olan budur. Halkın siyasete katılma iştahı kırılmak istenmektedir.
Üst düzey bürokrasinin ortak aklının bir soyutlaması varsa da o da son tahlilde bu holdingci yağma düzeninin devamına dayanır. Yüksek yargı mensuplarının zenginliğine dair son yıllarda ortaya serilen örnekler ortadadır. Tarih boyunca siyasallaşmış güvenlik bürokrasisinin bugünkü politikasının çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal liderlikten bağımsız olması beklentisi boştur. Hazine ve maliye bürokrasisi zaten anaakım iktisat dışında düşünemez. Bu kadar tatlı kârların olduğu bir sistemde yolsuzluk ve rüşvetin siyaseti sarması ama üst düzey bürokrasinin bundan azade olması zaten hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu ortamda bizim görevimiz halkın siyasal enerjisini, sokağa çıkma eğilimini ve kendi kaderine politik olarak da sahip olduğu inancını canlı tutmaktır. Bir de muhayyel bir devlet aklının emekçilerin lehine herhangi bir adım atabileceğine dair bir inanış varsa bunu kırmaktır. Kendi siyasal eylemimiz dışında tutunacak bir dalımız yoktur, bunun için de her kitle seferberliğini ama özellikle proleter karakterli olanları canlı tutmaya çalışmak görevimizdir.
Kaynak: e-komite
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.