Onlar yalnızca bir örgütün militanları, yalnızca THKO savaşçıları da değildi. Onlar, Türkiye’de solun kaderini değiştiren büyük psikolojik kopuşun ete kemiğe bürünmüş halleriydiler

Dağ sessizdi. Sessizlik bazen insanın üzerine kapanan bir mezar kapağına benzer. Bazen de henüz söylenmemiş büyük bir cümlenin nefesidir. Nurhak’ta o sabah, dünya sanki kendi sesini geri çekmişti. Rüzgar vardı yalnızca. Kayalara sürtünen kuru bir rüzgar. Ve birkaç genç insanın, tarihin o ağır kapısına doğru yürüyen ayak sesleri.
Tarih çoğu zaman büyük orduların, sarayların, parlamentoların ve generallerin hikayesi gibi anlatılır. Oysa insanlığın gerçek yürüyüşü çoğu zaman birkaç kişinin omuzlarında taşınır. Spartaküs Roma’ya karşı ayağa kalktığında yanında imparatorluklar yoktu. Bedreddin yürüdüğünde arkasında devletler yoktu. Münzer köylülerle birlikte derebeylerinin üzerine yürürken elinde kutsal kitaplardan daha büyük bir silah taşımıyordu. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Kendilerine çizilen kaderi reddettiler.
Çünkü egemenlik, insanı önce zihninde kuşatır. Ölümden önce teslimiyet gelir. Ve bir insan, kendisine sunulan hayatın aslında uzun bir çürüme biçimi olduğunu fark ettiği an değişmeye başlar.
Nurhak’a çıkan o çocuklar tam da bunu fark etmişlerdi.
Onlar yalnızca bir örgütün militanları, yalnızca THKO savaşçıları da değildi. Onlar, Türkiye’de solun kaderini değiştiren büyük psikolojik kopuşun ete kemiğe bürünmüş halleriydiler. Çünkü o güne kadar devrim fikri hala şehirlerin içinde, teorilerin güvenli alanında, üniversite anfilerinin nispeten korunaklı dünyasında dolaşıyordu.
Devlet öldürüyor ama hala “hukuk devleti” maskesi taşıyabiliyordu. Parlamento hala bir umut yanılsaması üretebiliyordu. İnsanlar hala sistemin kendi içinde düzelebileceğine dair bir ihtimali konuşuyordu.
Sonra tanklar geçti.
Muhtıra geldi.
İşkencehaneler doldu.
Ve devlet gerçek yüzünü her zamanki gibi yine gösterdi.
İşte Nurhak, tam olarak bu yüzleşmenin dağlara vurmuş biçimidir.
Sinan Cemgil’in gözlerinde romantik bir maceracının heyecanı yoktu. Kadir Manga’nın yürüyüşünde bireysel kahramanlık arzusu yoktu. Alparslan Özdoğan’ın taşıdığı şey ölüm tutkusu değildi.
Bugünden geriye dönüp baktığımızda onları yanlış anlamaya en müsait yer tam da burasıdır. Çünkü modern dünya, insanın uğruna ölümü göze alabileceği her şeyi irrasyonel ilan eder. Bugünün egemen aklı için insan yalnızca yaşamalıdır. Ama nasıl yaşadığı önemli değildir. Diz çökerek yaşaması, sessizleşerek yaşaması, yavaş yavaş çürümesi sorun değildir. Yeter ki düzen sürsün.
Oysa bazı insanlar için mesele hayatta kalmak değil, insan kalabilmektir.
Nurhak’a çıkanların taşıdığı ruh tam olarak buydu.
Bu yüzden onların hikayesini yalnızca “üç Devrimcinin öldürülmesi” olarak anlatmak büyük bir eksikliktir. Çünkü Nurhak bir ölüm hikayesi değildir. Bir eşiğin aşılmasıdır. Türkiye Devrimci Hareketi açısından geri dönüşü olmayan bir psikolojik kırılmadır. Artık hiçbir şey eski biçimiyle devam edemezdi. Çünkü birileri, devletin mutlak korku rejimine rağmen, silahlı olarak dağa çıkmayı ve teslim olmamayı seçmişti. Bu küçümsenecek bir şey değildir.
Bugün insanlar en küçük gelecek korkusunda kendi fikirlerinden vazgeçebiliyor. Bir iş kaybetme ihtimali bile insanları sessizleştirebiliyor. Kariyer, maaş, konfor, sosyal çevre, dijital kimlik..
Modern çağın insanı görünmez zincirlerle bağlanmış durumda. İşte bu yüzden Nurhak hala rahatsız edicidir. Çünkü o dağlarda dolaşan şey yalnızca üç insan değildir. Bugünün korkaklığını yüzümüze vuran bir vicdandır.
Devletler yalnızca silahla yönetmez. Devlet, insanın hayal gücünü de kontrol etmek ister. Sana neyin mümkün olduğunu söyler. Nereye kadar konuşabileceğini. Nerede duracağını. Ne kadar öfkeleneceğini. Hangi sınırın ötesine geçemeyeceğini..
Ve düzenin en büyük başarısı, insanların çoğunu fiziksel şiddet kullanmadan itaat ettirebilmesidir. Fakat tarihin bazı anlarında birileri çıkar ve o görünmez sınırı geçer. İşte o zaman egemenlik paniğe kapılır. Çünkü örnek bulaşıcıdır. Nurhak’ın gerçek tehlikesi tam olarak buydu.
Üç kişinin ölmesi değildi mesele. Mesele, binlerce insanın onların yürüyüşünde kendi bastırılmış öfkesini görme ihtimaliydi. Çünkü insan bazen kendi cesaretini başkasının gözlerinde fark eder. Bu yüzden egemenler yalnızca öldürmek istemez. Unutturmak ister. Öldürülen bir insan bazen tehlikeli olmayabilir. Ama hatırlanan bir insan her zaman tehlikelidir.
Türkiye’de resmi tarih tam da bu yüzden sürekli hafıza operasyonları yapar. Devrimci hareketi yalnızca yenilgiler üzerinden anlatır. Sürekli başarısızlıkları büyütür. Sürekli “boşuna öldüler” fikrini pompalar. Çünkü egemenlik şunu çok iyi bilir: Eğer insanlar tarihte gerçekten direnmiş insanların varlığını hissederse, bugünkü teslimiyet düzeni çatırdamaya başlar.
Oysa mesele kazanıp kazanmamak değildir yalnızca. Bazen yenilgi bile tarihsel olarak kurucudur.
Paris Komünü yalnızca yetmiş iki gün sürdü. Spartaküs Roma’yı yıkamadı. Bedreddin’in hareketi bastırıldı. Münzer’in başı kesildi. Ama onların açtığı gedik kapanmadı. Çünkü bazı yenilgiler, egemenlerin zaferinden daha büyük sonuçlar üretir.
Nurhak da böyledir. O dağlarda devlet askeri olarak kazandı belki. Ama psikolojik olarak ilk büyük çatlak tam da orada oluştu. Çünkü artık Türkiye’de devrim düşüncesi yalnızca teorik bir tartışma değildi. Et ve kemiğe dönüşmüştü.
Bugün dönüp baktığımızda asıl sarsıcı olan şey şudur: O çocuklar gerçekten kazanabileceklerine inanıyorlardı. Modern insan bunu anlamakta zorlanıyor.
Çünkü bugünün dünyasında inanç bile ironikleşmiş durumda. İnsanlar hiçbir şeye tam olarak inanmıyor artık. Her şey mesafeli, her şey geçici, her şey tüketilebilir. Oysa Sinanların kuşağı tarihle arasında böyle bir mesafe koymuyordu. Onlar devrimi akademik bir kavram gibi değil, yaşanabilir bir gerçeklik gibi görüyorlardı.
Belki de bu yüzden bu kadar tehlikeliydiler. Çünkü insan gerçekten inandığında korku eski gücünü kaybeder. Ve düzenin en büyük silahı korkudur. Bakın bugün etrafımıza. İnsanlar konuşmaktan korkuyor. Yazmaktan korkuyor. Yalnız kalmaktan korkuyor. İşsiz kalmaktan korkuyor. Fişlenmekten korkuyor. Dışlanmaktan korkuyor. Kaybetmekten korkuyor.
Korku artık yalnızca polis copu değildir. İnsanın zihnine yerleşmiş görünmez bir sisteme dönüşmüştür. İşte bu yüzden Nurhak yalnızca geçmiş değildir. Bir aynadır. Bugünün insanına şu soruyu sorar: “Senin sınırın nerede başlıyor?”
Çünkü herkes devrimci olabilir kelimelerde. Asıl mesele, hayatın seni köşeye sıkıştırdığı yerde ne yapacağındır. İnsan tam orada ortaya çıkar.
Ve bazı anlarda insanın gerçek kimliği, söylediklerinden değil, vazgeçmeyi reddettiği şeylerden anlaşılır.
Nurhak’ın bıraktığı en büyük miras budur.
Bir tarz.
Bir ruh hali.
Bir insan tipi.
Teslimiyetin normalleşmesine karşı çıkan bir karakter biçimi.
Belki de bu yüzden hala yaşıyorlar.
Çünkü bazı insanlar biyolojik olarak ölür ama tarihsel olarak dolaşmaya devam eder.
Bir slogan gibi değil.
Bir vicdan gibi.
Bugün bir fabrikada fazla mesaiye karşı çıkan işçinin öfkesinde…
Bir üniversitede susturulmaya çalışılan öğrencinin inadında…
Bir hapishane hücresinde hala direnmeye çalışan insanın sessizliğinde…
Bir annenin kaybedilmiş çocuğunun fotoğrafına bakarken duyduğu o ağır boşlukta…
Oradalar.
Tarih bazen toprağın altından konuşur.
Ve bazı sesler susturuldukça büyür.
Belki de bu yüzden egemenlik geçmişten korkar.
Çünkü geçmiş yalnızca geçmiş değildir.
Bastırılmış ihtimaller mezarlığıdır.
Nurhak tam da bu yüzden kapanmış bir sayfa değil, açık kalmış bir yaradır.
Ve bazı yaralar iyileşmez.
Çünkü unutulduklarında insanlık biraz daha eksilir.
Modern çağ insanı ölümden değil, anlamsızlıktan korkuyor. Fakat paradoks tam da burada başlıyor: İnsan, anlamsızlıktan kaçmaya çalışırken hayatını bütünüyle anlamsızlaştıran bir düzenin içine yerleşiyor. Sabah işe gidiyor, akşam dönüyor, konuşuyor, tüketiyor, bekliyor, yaşlandığını fark ediyor ve sonunda kendisine ait olmayan bir hayatın içinde sessizce kayboluyor. Düzenin en büyük zaferi budur. İnsanları zincirle değil, yorgunlukla yönetmek.
Bu yüzden bugünün insanı Nurhak’ı anlamakta zorlanıyor.
Çünkü orada başka bir yaşam anlayışı vardı.
Bugün “gerçekçilik” diye pazarlanan şeyin büyük kısmı aslında korkunun ideolojisidir. İnsanlara sürekli sınırlarını hatırlatan, onları küçük hesaplara hapseden, her büyük hayali “romantizm” diye küçümseyen bir düzen aklı…
Oysa tarihteki bütün kırılmalar, önce “imkansız” denen insanlar tarafından yaratıldı. Kölelerin Roma’ya karşı ayaklanması da imkansızdı. Sömürgelerin imparatorluklara karşı savaşması da. İşçilerin sekiz saatlik çalışma hakkını kazanması da. Kadınların tarih sahnesine çıkması da. Her şey önce delilik gibi görünür. Çünkü egemenlik, kendi sınırlarını doğanın kanunu gibi gösterir.
Sinanların kuşağı işte bu sahte doğallığı reddetti.
Onların en büyük tehlikesi ellerindeki silah değildi. Asıl tehlike, korkunun mutlak olmadığını göstermeleriydi.
Çünkü bir insan korkmamayı öğrendiğinde, devletin yarısı çöker.
Bunu anlamadan 71 devrimci kopuşunu anlamak mümkün değildir.
Türkiye’de Devrimci Hareket üzerine yapılan birçok tartışma sürekli teknik meselelerin içinde boğuluyor: Strateji hataları, örgütsel yetersizlikler, erken davranmak, halk desteği problemi, askeri romantizm…
Elbette bunların hepsi tartışılabilir. Ama bütün bu tartışmaların altında çoğu zaman gizlenen daha büyük bir gerçek var: 68 hareketi, 71 kopuşu Türkiye’de korku rejiminin psikolojik bütünlüğünü ilk kez parçaladı.
İnsanlar bunu yeterince anlamıyor.
Devlet sadece insan öldürmez.
Devlet aynı zamanda ihtimal öldürür.
İnsanların zihninde görünmez sınırlar üretir. “Buraya kadar gelebilirsin” der. “Bundan ötesi ölüm” der. İşte devrimci kopuş tam olarak bu sınırın aşılmasıdır.
Nurhak bu yüzden yalnızca askeri bir olay değildir.
Bir bilinç patlamasıdır.
Ve her bilinç patlaması egemen düzen için ölümcül bir tehdittir.
Bugün dönüp baktığımızda asıl trajedi belki de şudur: 68 kuşağının, 71 kopuşunun cesaretiyle bugünün solunun ruh hali arasındaki uçurum giderek büyüyor. Çünkü modern dünya insanı sadece baskıyla değil, konforla da teslim alıyor. Artık insanları susturmak için her zaman işkence merkezlerine gerek yok. İnsan bazen kendi koltuğuna zincirleniyor. Kariyer planları, akademik çevreler, sosyal medya kimlikleri, kültürel prestij alanları… İnsan giderek kendi küçük güvenlik evreninin mahkumuna dönüşüyor.
Ve zamanla şunu unutuyor:
Özgürlük, güvenli bir duygu değildir.
Tam tersine, özgürlük insanın bütün ezberlerini yıkan tehlikeli bir açıklıktır.
Belki de bu yüzden Nurhak hala rahatsız edicidir.
Çünkü orada insanın bütün modern mazeretleri parçalanır.
Bugünün dili sürekli hesap yapıyor.
“Zaman uygun mu?”
“Toplum hazır mı?”
“Risk büyük mü?”
“Kaybetme ihtimali nedir?”
Oysa bazı tarihsel anlarda insan hesap yapmayı bırakarak insanlaşır.
Çünkü hayatın tamamını güvenlik üzerine kurduğunuzda geriye yalnızca uzun bir bekleme hali kalır.
Bugün milyonlarca insan tam da böyle yaşıyor.
Bekliyor.
Daha iyi bir zaman…
Daha uygun koşullar…
Daha risksiz bir hayat…
Daha güvenli bir gelecek…
Ve o gelecek hiçbir zaman gelmiyor.
Çünkü düzen insanı tam da bu sonsuz erteleme haliyle etkisizleştiriyor.
İşte bu yüzden fedailik meselesi hala yanlış anlaşılıyor.
Fedailik ölüm sevgisi değildir.
Yaşamın aşağılanmasına duyulan öfkedir.
Bunu kavramadan 71 devrimci kopuşunu anlamak mümkün değildir.
Sinanlar ölmek için değil, başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu göstermek için yürüdüler. Fakat egemen düzen, insanın uğruna ölümü göze alabileceği her değeri irrasyonel ilan eder. Çünkü insan bir şey uğruna gerçekten ayağa kalkarsa, tüketim düzeni çökmeye başlar.
Bugün modern sistemin en büyük başarısı, insanlara kendi küçük hayatlarını tarihten daha önemli göstermesidir.
Bu yüzden herkes kendisini korumaya çalışıyor.
Ama kimse yaşamıyor.
İşte modern trajedi budur.
İnsan biyolojik olarak hayatta kalıyor ama ruhsal olarak yavaş yavaş siliniyor.
Ve bazen tek bir hakiki hayat anı, yıllarca süren sessiz çürümeden daha değerlidir.
Nurhak’ın bugüne bıraktığı en ağır soru tam da burada duruyor:
İnsan ne uğruna hayatını riske atar?
Çünkü bu soruya verdiğiniz cevap, aslında kim olduğunuzu belirler.
Para mı?
Kariyer mi?
Konfor mu?
Yoksa insan onuru mu?
Bugünün düzeni insanlara sürekli bireysel kurtuluş satıyor. Kendini kurtar, aileni kurtar, geleceğini kurtar, kendi küçük dünyanı koru… Ama herkes yalnızca kendisini kurtarmaya çalıştığında toplum çürümeye başlıyor. İnsanlar birbirlerine yabancılaşıyor. Acı kolektif olmaktan çıkıyor. Ve sonunda herkes kendi sessiz hücresinde yaşamaya başlıyor.
71 devrimci kopuşu işte bu yalnızlaşmaya karşı büyük bir tarihsel itirazdı.
Onlar bireysel kurtuluşu reddettiler.
Hayatlarını kişisel başarı hikayesine dönüştürmediler.
Belki de bugünün dünyasının onları hala tam olarak hazmedememesinin nedeni bu.
Çünkü modern insan artık kahramanlık fikrinden bile utanıyor.
Her şeyi ironiyle karşılıyor.
Her şeye mesafeli duruyor.
Hiçbir şeye bütünüyle inanmıyor.
Oysa devrimci irade biraz da insanın kendi hayatını aşabilme kapasitesidir.
Kendi korkusunu aşabilmesi…
Kendi bireyselliğini aşabilmesi…
Kendi küçük çıkarlarını aşabilmesi…
Ve tam da bu yüzden devletler, gerçekten inanmış insanlardan korkar.
Çünkü korkutulamayan insan kontrol edilemez.
Nurhak’ın asıl yankısı işte burada
O dağlarda yalnızca üç insan vurulmadı.
Aynı zamanda Türkiye’de düzenin mutlaklığına dair büyük bir yalan da vuruldu.
Ve o günden sonra hiçbir şey tamamen eski haline dönemedi.
Belki de asıl soru şudur: Neden 71 hala geçmedi? Aradan 55 yıl, yarım asırdan fazla zaman geçti. Dünya değişti. Teknoloji değişti. Sınırlar değişti. Solun dili değişti. İnsanların hayat kurma biçimleri değişti. Ama bütün bu değişimin içinde bazı isimler hala karanlıkta yanan bir kor gibi kalmaya devam ediyor. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Sinan Cemgil…
Devlet onları katletti ama bir türlü tarihsel etkilerini ortadan kaldıramadı. Çünkü bazı kuşaklar yalnızca siyasal değil, ontolojik kırılmalar yaratır. 68 kuşağı tam olarak buydu.
Onlar yalnızca başka bir düzen istemediler; başka bir insan tipi önerdiler. Bugün çoğu tartışma bu gerçeğin etrafından dolaşıyor. İnsanlar sürekli örgütleri, stratejileri, taktikleri konuşuyor ama o kuşağın asıl radikalliğini görmezden geliyor. Oysa onların esas tehlikesi, insanın kendisini yeniden kurabileceğini göstermeleriydi.
Bu çok büyük bir tehdittir. Çünkü düzen yalnızca ekonomiden ibaret değildir. Bir ruh üretir. Korkak bir ruh…
Hesapçı bir ruh…
Uyumlu bir ruh…
Kendini sürekli korumaya çalışan küçük bir ruh…
Ve zamanla insanlar bunun “normal” olduğuna inanmaya başlar.
Bugün düzenin en büyük başarısı tam da budur: İnsanlara kendi korkularını karakter gibi benimsetmek.
Oysa 68 kuşağı bu karakteri reddetti. Belki de bu yüzden hala aşılamıyorlar. Çünkü bugünün dünyasında bilgi arttı ama irade küçüldü. İnsanlar artık daha çok şey biliyor ama daha az şey göze alıyor. Daha fazla analiz yapılıyor ama daha az cesaret üretiliyor.
Herkes konuşuyor ama kimse bedel ödemek istemiyor. İşte tam burada devrimci hareketin bugünkü en büyük trajedisi başlıyor.
Çünkü yenilgi bazen dışarıdan gelmez. İnsan bazen kendi ruhunda yenilir. Ve bir hareket önce kendi içindeki inancı kaybettiğinde çözülmeye başlar. Bugün Türkiye solunun önemli bir kısmında hissedilen şey tam olarak budur: Tarihsel yorgunluk..
Bu yorgunluk yalnızca devlet baskısından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda büyük hayal kurma kapasitesinin aşınmasından kaynaklanıyor. İnsanlar artık devrimi bir gelecek ihtimali gibi değil, geçmişe ait romantik bir hatıra gibi konuşuyor. Mücadele çoğu yerde yaşanan bir gerçeklik olmaktan çıkıp kültürel bir kimliğe dönüşüyor.
İşte en büyük kırılma burada. Çünkü devrimcilik yalnızca bir estetik değildir. Bir yaşam biçimidir. Ve insanın gerçek karakteri sloganlarda değil, risk karşısındaki tutumunda ortaya çıkar. Bugün birçok insan devrimci dili seviyor ama devrimci hayatı değil.
Çünkü devrimci hayat konforu parçalar. İnsanı belirsizliğin içine iter. Geleceği garanti olmaktan çıkarır. İnsanları tam da bu yüzden “gerçekçilik” adı altında teslimiyete çağırıyorlar. Sürekli aynı cümleler tekrar ediliyor:
“Koşullar uygun değil.”
“Halk hazır değil.”
“Denge yanlış.”
“Bu çağda olmaz.”
Oysa tarih boyunca hiçbir büyük kırılma uygun koşullarda gerçekleşmedi. Koşulları insanlar yarattı. Ve çoğu zaman bunu yapanlar başlangıçta azınlıktı.
Bugünden geçmişe bakıp her şeyi kaçınılmaz görmek kolaydır. Ama tarihin içinde yaşayan insanlar geleceği bilmez. Onları harekete geçiren şey kesin zafer garantisi değildir. Daha çok, mevcut hayatın artık katlanılamaz hale gelmesidir.
68 kuşağı tam da bu noktada ortaya çıktı. 71 devrimci kopuşu böyle doğdu. Onlar için mesele yalnızca iktidar değildi. Mesele insanın küçültülmesine karşı çıkmaktı. Bu yüzden onların hikayesini yalnızca “başarılı oldular mı, olmadılar mı?” düzeyinde okumak büyük bir sığlıktır.
Çünkü bazı hareketler askeri olarak yenilebilir ama ahlaki olarak yenilemez. Bugün hala insanların gözlerinde yaşamaya devam etmelerinin nedeni budur. Çünkü onlar bir başarı hikayesinden çok, bir karakter problemine dönüştüler.
İnsanlar onların karşısında kendi hayatlarına bakıyor. Ve içten içe şu soruyla karşılaşıyor:
“Ben ne kadar teslim oldum?”
İşte rahatsızlık tam burada başlıyor. Çünkü modern düzen insanı yavaş yavaş kendisinden uzaklaştırıyor. İnsanlar çalışıyor, tüketiyor, yaşlanıyor ama neden yaşadıklarını giderek daha az hissediyorlar. Her şey hızlanıyor fakat hayatın içi boşalıyor. İnsanlar daha çok iletişim kuruyor ama birbirlerine daha yabancı hale geliyor. Daha fazla “özgürlük” varmış gibi görünüyor ama insanlar hayatları üzerinde daha az söz sahibi oluyor.
Ve bütün bu büyük çürümenin içinde 71 devrimci kopuşu hala bir karşı hafıza gibi duruyor.
Bir itiraz biçimi gibi…
Bir insanlık testi gibi…
Belki de bu yüzden egemenlik yalnızca devrimcileri öldürmekle yetinmiyor, onları karikatürleştirmeye de çalışıyor. Ya romantik maceracılar olarak gösteriyor ya da başarısız çocuklar olarak…
Çünkü onların gerçekten neyi temsil ettiğini kabul etmek, bugünkü düzenin ahlaki meşruiyetini tartışmaya açmak olurdu. Oysa mesele çok daha derindir. 71’in asıl meselesi silah değil iradeydi. Çünkü silah yalnızca araçtır.
Asıl belirleyici olan şey, insanın kendi korkusuyla kurduğu ilişkidir. Ve bazı insanlar korkuyu aşınca yalnızca kendileri değişmez, çevrelerindeki herkesin gerçeklik algısını da değiştirirler. İşte devletlerin en büyük korkusu budur.
Çünkü cesaret bulaşıcıdır. Bir insan ayağa kalktığında başkalarının içine gömülmüş öfke de hareketlenmeye başlar. Bu yüzden egemenlik sürekli umutsuzluk üretir. İnsanlara hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlatır. Direnişi anlamsız göstermeye çalışır. İdealleri küçümser. Fedakarlığı aptallık gibi sunar.
Çünkü umut, düzen açısından kontrol edilmesi gereken en tehlikeli duygudur. Ve Nurhak hala o kontrol edilemeyen ihtimalin adı olarak yaşamaya devam ediyor.
Tarihsel hafızanın en büyük trajedisi şudur: Egemenler yalnızca insanları öldürmekle yetinmez, onların hangi anlamla hatırlanacağını da belirlemek ister. Bu yüzden her karşı-devrim, önce hafızaya saldırır. Çünkü hafıza, geleceğin gizli cephaneliğidir. Bir halk geçmişte nasıl direndiğini unutursa, yarın nasıl ayağa kalkacağını da unutur.
İşte Nurhak’ın devlet açısından asıl tehlikesi tam burada başlar. Sorun yalnızca üç Devrimcinin silahlı mücadeleye yönelmiş olması değildi. Sorun, onların bu topraklarda “başka türlü yaşamanın” mümkün olduğunu göstermeleriydi. Çünkü sistem açısından en büyük tehdit, elindeki silahtan çok, korkusunu yenmiş insandır.
Bugün dönüp baktığımızda, 1971 kopuşunun neden hala tartışıldığını daha iyi anlıyoruz. Aradan geçen yarım asra rağmen o birkaç yıllık yoğun tarihsel kırılma neden hala bitmedi?
Çünkü o dönem yalnızca politik bir dönem değildir. Aynı zamanda ontolojik bir kırılmadır. İnsan ile düzen arasındaki ilişkinin yeniden tarif edildiği andır. Türkiye solu uzun yıllar boyunca devletin çizdiği sınırlar içerisinde “meşru” kalmaya çalıştı. Dilekçelerle, parlamenter umutlarla, kontrollü muhalefet biçimleriyle ilerleyen bir çizgi hakimdi. Fakat 68 kuşağı, bütün bu çizginin üzerine çok sert bir soru fırlattı: Egemenin yasaları içinde kalarak gerçekten özgürleşilebilir mi?
İşte Nurhak’a çıkan yol, biraz da bu sorunun cevabıdır. Çünkü bazı anlar vardır artık tartışmanın kendisi bile teslimiyete dönüşür. Sistem sizi yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da kuşatır. Ne düşüneceğinizi, nasıl konuşacağınızı, ne kadar öfkeleneceğinizi, hatta ne kadar umut edeceğinizi bile belirlemek ister.
Modern iktidarın gerçek gücü buradadır. Artık insanları yalnızca zindanlarla değil, gündelik hayatın konforuyla da teslim alır. İşte tam bu yüzden Nurhak yalnızca askeri bir yönelim değil, aynı zamanda varoluşsal bir reddiyedir. Dağa çıkanlar yalnızca devlete değil, sistemin insan ruhunda yarattığı o büyük çürümeye de başkaldırıyorlardı.
Ve belki de bu yüzden hala rahatsız edici bir güç taşıyorlar. Çünkü bugünün dünyasında her şey kontrollü biçimde muhalifleşiyor. Öfke bile sistem tarafından yönetiliyor artık. İnsanlar itiraz ediyor ama sınırları önceden çizilmiş alanlarda. Konuşuyorlar ama gerçekten hiçbir şeyi tehdit etmeyecek ölçüde.
Tam da bu noktada Nurhak’tan gelen o sert ses bugünün steril politik iklimini parçalıyor. Çünkü orada “kariyer” yoktu. “Güvenli muhalefet” yoktu. Geri dönüş garantisi yoktu. İnsan, bütün çıplaklığıyla kendi inancı ve korkusu arasında tek başına kalıyordu.
İşte devrimci moment tam olarak budur. Bir insanın, kendi hayatını bile aşan bir hakikatle karşı karşıya kalması. Bu yüzden Sinan Cemgil’in yüzüne dikkatle baktığınızda klasik anlamda bir “militan” görmezsiniz. Daha çok düşüncenin sınırına kadar gitmiş bir insan görürsünüz.
O yüzlerde romantik bir ölüm arzusu değil, ağır bir tarih bilinci vardır. Çünkü onlar kendi bireysel yaşamlarını tarihin daha büyük yürüyüşü içinde konumlandırıyorlardı. Bugünün bireyci dünyasının anlamakta zorlandığı nokta da tam burasıdır. Modern insan, kendisini merkeze koyar. 68 kuşağı ise kendisini aşmaya çalışıyordu.
Belki de bu yüzden bugünün insanına aynı anda hem çok uzak hem çok yakın geliyorlar. Uzaklar.. Çünkü çağımız insanı artık büyük bedeller ödemekten korkuyor. Yakınlar.. Çünkü herkes içten içe mevcut hayatın korkunç bir boşluğa dönüştüğünü hissediyor. Ve o boşluğun içinde bazen Nurhak’tan gelen bir ses yankılanıyor: Başka bir hayat mümkündü.
Ama burada çok kritik bir noktaya dikkat etmek gerekir. 71 devrimci kopuşunu yalnızca romantize etmek, onu tarihsel bağlamından koparmak olur. Çünkü devrimci hafıza, sadece duyguyla kurulmaz. Eleştiriyle de kurulur.
Eğer bir hareket kendi geçmişini yalnızca kutsallaştırırsa, onu anlamayı bırakır. Oysa gerçek bağlılık, putlaştırmak değil, çözümlemektir. Nurhak’ın bıraktığı miras da tam burada önem kazanıyor. O miras yalnızca cesaret değil, aynı zamanda büyük bir tarihsel sorumluluk içeriyor. Çünkü fedailik, düşüncenin yerine geçtiği anda kendisini tüketmeye başlar.
Devrimci irade ile devrimci romantizm arasındaki çizgi bazen çok incedir. Bu yüzden bugün yapılması gereken şey, 70 ’leri bir ağıt gibi tekrar etmek değil, onun hangi tarihsel zorunluluklardan doğduğunu yeniden düşünmektir.
Neden o kuşak bu kadar keskin bir kopuş yaşadı?
Neden yasal alanı yetersiz gördü?
Neden ölüm ihtimali bu kadar somutken geri çekilmedi?
Ve en önemlisi: Bugünün dünyasında aynı sorular hangi biçimlerde yeniden ortaya çıkıyor?
Çünkü tarih asla birebir tekrar etmez. Ama bazı temel çelişkiler biçim değiştirerek yaşamaya devam eder. Bugünün kuşatması belki tanklarla kurulmamış olabilir. Ama insanlar artık algoritmalarla, borçlarla, yalnızlıkla, sürekli denetim altında tutulan dijital hayatlarla çevrilmiş durumda. Eskinin açık baskısı yerini görünmez kontrol biçimlerine bıraktı. İnsan artık sadece korkuyla değil, yorgunlukla yönetiliyor.
İşte tam bu yüzden Nurhak hala günceldir. Çünkü Nurhak, insanın kuşatılmış koşullar altında bile özgürlüğü seçebilme ihtimalidir. Ve bu ihtimal ortadan kalktığı gün, insan yalnızca yaşayan bir organizmaya dönüşür. Belki de egemenlerin asıl korkusu tam olarak budur: İnsanların yeniden “insan” olmaya başlaması.
Belki de bütün mesele burada düğümleniyor: Bir insan hangi anda kendi korkusunu aşar? Tarih kitapları bize savaşları, darbeleri, bildirileri, yenilgileri anlatır. Ama asıl kırılma anı çoğu zaman görünmezdir. Çünkü gerçek kopuş, önce insanın içinde yaşanır. Bir gece yarısı, bir öğrenci evinde, bir hücrede, bir fabrikanın karanlık köşesinde ya da bir dağ patikasında…
İnsan bir anda şunu fark eder: Artık eski hayatına geri dönemeyecektir. İşte Nurhak’ın hakikati tam burada başlar. O dağlara çıkanlar yalnızca coğrafi bir yükseltiye yürümüyorlardı. Eski dünyanın dışına çıkıyorlardı. Bu yüzden onların hikayesini sadece “kahramanlık” kavramıyla açıklamak yetersiz kalır. Kahramanlık hala egemen dünyanın ahlaki kategorisidir.
Oysa 68 kuşağının yarattığı kırılma daha derindir. Onlar, devletin çizdiği hayat sınırlarını reddettiler. “Normal” olmayı reddettiler. Çünkü düzenin normal dediği şeyin, insan ruhunun sistematik olarak küçültülmesi olduğunu görüyorlardı. Üniversiteler düşünmeyen uzmanlar üretiyor, şehirler yalnızlaşmış insanlar yaratıyor, siyaset giderek bir kariyer alanına dönüşüyordu. Ve tam bu sırada bir grup genç insan, bütün bu devasa mekanizmanın karşısına kendi bedenlerini koydu.
İşte egemenlerin affedemediği şey budur. Çünkü iktidar, her şeyden önce itaat ister. İnsanların yalnızca kurallara uymasını değil, o kuralları içselleştirmesini ister. Modern düzenin en büyük başarısı budur zaten: İnsanlara zincirlerini sevdirmek.. Başarı fikriyle, kariyerle, tüketimle, bireysel kurtuluş masallarıyla insanları kendi küçük kafeslerine razı eder. Böylece insanlar artık baskıyı dışsal bir zor olarak değil, hayatın doğal akışı olarak görmeye başlar. İşte 71 kopuşu, bu “doğallık” yalanına karşı verilmiş tarihsel bir yanıttır.
Sinan Cemgil ve arkadaşları yalnızca politik bir mücadele yürütmediler. Onlar yaşamın anlamı üzerine de kavga ettiler. Bu yüzden bugün bile huzursuz ediciler. Çünkü onların varlığı, bugünün insanına şu soruyu sorduruyor: “Ben gerçekten kendi hayatımı mı yaşıyorum?” İşte bu soru tehlikelidir. Çünkü bir insan bu soruyu gerçekten sormaya başladığında, artık hiçbir iktidar tam olarak güvende değildir.
Belki de bu yüzden bütün egemen sistemler devrimcileri yalnızca öldürmekle yetinmez. Onları karikatürleştirmeye de çalışır. Ya romantik birer çocuk gibi gösterirler ya da akıldışı fanatikler olarak. Çünkü düşünülmesinden korkarlar. Oysa Nurhak’a dikkatle bakıldığında görülen şey kör bir öfke değil, son derece bilinçli bir tarihsel kopuştur.
O gençler, dünyanın nasıl işlediğini anlamaya çalışmış, okumuş, tartışmış, düşünmüş insanlardı. Marksizm onlar için ezberlenmiş sloganlardan ibaret değildi. Hayatın tam ortasına uygulanması gereken bir hakikat problemiydi. Tam da bu nedenle, onların yürüyüşü yalnızca politik değil, aynı zamanda felsefidir.
Çünkü her gerçek devrim, önce insanın varoluş biçimini hedef alır. Bugün sistemin en büyük başarısı, insanları düşünemez hale getirmesidir. Sürekli akan görüntüler, bitmeyen gündemler, hız, tüketim, dikkat dağınıklığı…
Modern insanın zihni parçalanmış durumda. Artık kimse uzun uzun düşünmüyor. Herkes hızlı tepki veriyor. Oysa devrimci bilinç, tam tersine, derinleşme ister. Sabır ister. Sessizlik ister. Bir fikrin içinde uzun süre kalabilmeyi ister. 68 kuşağını bugünden ayıran temel farklardan biri de budur. Onlar hayatı yalnızca yaşamıyorlardı, çözümlemeye çalışıyorlardı.
Ve çözümledikçe şu gerçeği gördüler: Bu düzen kendiliğinden değişmeyecekti. İşte o noktadan sonra insanın bütün hayatı değişir. Çünkü artık tarafsız kalamazsınız. Ya sistemin çizdiği sınırlar içinde güvenli bir hayatı kabul edersiniz ya da bilinmezliğin içine yürürsünüz. Nurhak’ın anlamı biraz da budur zaten: Bilinmezliğe doğru yürümek..
Kesin zafer garantisi olmadan, hatta büyük ihtimalle yenileceğini bilerek yürümek… Fakat tam da burada tarihsel paradoks ortaya çıkar. Bazı yenilgiler vardır ki, ahlaki ve siyasal olarak egemenlerden daha büyük bir güç üretir. Çünkü bazen mesele kazanmak değil, teslim olmamaktır.
Ve insanlık tarihi çoğu zaman teslim olmayanların hafızası üzerine kuruludur. Roma’yı bugün kim hatırlıyor? İmparatorların isimlerini kaç kişi biliyor? Ama Spartaküs hala yaşıyor. Çünkü iktidarlar güçle hükmeder. Direnenler ise anlam üretir. Anlam ise çoğu zaman silahtan daha uzun ömürlüdür.
Nurhak’ın yarattığı etki de tam olarak budur. Fiziksel olarak bastırılmış bir hareketin, onlarca yıl sonra bile hala tartışılması tesadüf değildir. Çünkü orada yalnızca üç insan öldürülmedi, aynı zamanda Türkiye solunun bilinçaltına silinmeyecek bir soru kazındı: “Bir insan özgürlük için ne kadar ileri gidebilir?” Bu soru hala kapanmış değildir. Belki de hiçbir zaman kapanmayacaktır.
Çünkü her kuşak kendi Nurhak’ıyla yeniden karşılaşır. Bazen bir sokak direnişinde, bazen bir grevde, bazen tek başına kaldığı bir gecede.. İnsan hayatının bazı anlarında, bütün o gündelik gürültü dağılır ve geriye yalnızca çıplak hakikat kalır. İşte o anlarda Nurhak yeniden konuşmaya başlar.
Ve belki de o yüzden hala o dağlardan aşağıya doğru aynı cümle yankılanıyor: Biz çarmıha gerilmeyi bekleyen İsa’lar değiliz. Biz o çarmıhı parçalamaya gelenleriz..
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.