Otuz yıldır tartışılan, yeni bir cumhuriyet talebi tekrar gündemleşmiştir. Cumhuriyet’in kurucu kodları yeniden tanımlanacaksa, bu tanımlama bugünkü güçler dengesi içinde belirlenecektir. Sol ve sosyalistlerin hızla toparlanarak ve organize olarak özgürlükçü demokratik cumhuriyetin kurucu aktörlerinden olması son derece hayatidir. Artık tarihsel bakımdan ölü bir proje haline gelmiş olan eski ırkçı modele muhafızlık yapmak bizim işimiz olmamalıdır

Ulus ve ulus devlet kavramları kadim kavramlar değildir. Kapitalizmin sanayileşme döneminde ortay çıkan endüstriyel toplumun tarihsel, sosyolojik bir kategorisidir. Toplumu homojenize ederek, iktidar yapısında merkezileşmeyi, kültürde standartlaşmayı, şiddet araçlarında kontrol tekelini kurmayı amaçlar. Önceden var olan kimlikleri, kültürleri tek kimliğe dönüştürür ve dışında kalanları tasfiye eder. Ulus devletin birleştirici ideolojik harcı, milliyetçiliktir. Irkçılık ise ulus projesini tamamlayan bir ektir. Her şeyden önce, toplumdaki çokluğu bir kimlik etrafında homojenize etmeyi hedefleyen bir toplum mühendisliği girişimidir. Ulus devlet bedeninde egemenlik ruhunu temsil eden hayali bir cemaatin inşasıdır.
Feodalizmin bağrında sermaye biriktirerek güçlü bir sınıf oluşturan burjuvazi, tanrı adına kutsallık kazandırılan egemenlik hakkını feodal egemen güçlerin elinden alıp kendi sınıf egemenliğini kurmak istemiştir. Ulus ve ulus devlet bu ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ulus, egemenlik hakkının sahibi olarak tanımlanan tanrısal irade yerine ikame edilen bir tarihsel kategoridir. Tanrının kutsallığı yerine, ulusun yüceliğini tanımlayan semboller devreye girer. Dini ritüeller yerini milli törenlere, dalgalanan bayraklara ve marşlara bırakır. Çeşitli mitler, efsaneler, hikayeler gibi anlatılar dolaşıma sokularak, büyük idealler eşliğinde ulus bilincinin toplumda yerleşmesi sağlanır.
Uluslaşma süreçleri, kapitalist gelişme düzeyine bağlı olarak,ülkeden ülkeye farklı özellikler içermekle birlikte, özellikle kurucu özne itibarıyla bu süreçler iki ana model halinde analiz edilebilir. Bu modellerden biri, erken uluslaşma süreçlerinde görülen İngiliz, Fransız, Amerikan modelidir. Bir diğeri ise geç uluslaşma süreçlerinde ortay çıkan Alman ve Japon modelidir.
Fransız-İngiliz modelinde, bu ülkeler güçlü bir orta sınıfa sahip olduklarından, ulus devlet orta sınıfların öncülüğünde aşağıdan yukarıya inşa edilir. Burada uluslaşma toplumdan devlete doğru ilerleyen bir süreçtir. Kurucu güç orta sınıftır. Uluslaşma sürecini gecikmeli olarak yaşayan Alman, Japon (bu kapsama Slav milliyetçiğini de alabiliriz) modelinde ise kurucu rol üstlenebilecek güçlü orta sınıf bulunmadığından, bu ülkelerde uluslaşma süreci yukarıdan aşağıya orduya dayalı militarist bir yapılanma olarak gerçekleşir. Askeri kışla kültürü yukarıdan aşağıya tüm topluma giydirilir. Buna ulus devlet yaratmanın militarist/faşist yöntemi denilebilir. Bu modelde inşa süreci devlet inşasından ulus inşasına doğru ilerler.
Yukarıdan aşağıya militarist uluslaşma süreci yaşayan ülkeler, Fransız ve İngilizler gibi sömürgeleri olmadığından, temel aldıkları ulusal kimlik kapsamı dışında kalan kendi yerli nüfuslarını yağmalar, imha eder ve bütün varlıklarına el koymaya yönelir. Başka bir deyişle devlet sınırları içimdeki ötekileri adeta sömürgeleştirir, kendi sömürgesini içeride yaratır. Sermaye birikimini de içeriden sağlamaya çalışır.
Türk uluslaşma sürecini incelediğimizde, her iki modelin karıştığı melez bir bileşim ortaya çıkmıştır. Devlet inşasındaki katı merkeziyetçi yapıyı Fransız modelinden aldığını görmekteyiz. Yine toplumdaki çoğulcu yapının bir bölümünün asimile edilerek homojenliğin amaçlaması bakımından Fransız tecrübesini görmekteyiz. Ancak, Fransız modelinde ulusal kimlik etnik tanımlı olmaktan ziyade, vatandaşlık çerçevesinde siyasal tanımlı olurken Türkiye’de ulus inşa modeli devlet bağı üzerinden siyasal değil, tamamen Alman tecrübesinde gördüğümüz etnik kimlik tanımına dayanmaktadır. Militarizmin öncülük ettiği bu süreçte, ulusal yapı ırk/soy ölçeninden ilham alan Türk etnik kimliği temeli üzerinde inşa edildi.
Almanya’nın sosyolojik/toplumsal yapısı büyük ölçüde homojen bir etnik yapıdan oluşmaktadır. Alman toplumunda kayda değer sosyolojik çeşitlilik bulunmamaktadır. Türkiye ise tamamen etnik ve dini çeşitliliklerden oluşan karmaşık bir sosyolojik yapıya sahiptir. Alman etnik kimliği ülke sosyolojisiyle uyumlu olabilirken; Türk etnik kimliği, ülke sosyolojisinin yarısını bile temsil kabiliyetinden yoksundu. Sosyolojik temeli zayıf bir kurucu projede karar kılındı. Aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, uluslaşma sürecinin bütün baskı ve yasaklamalara rağmen tamamlanamamış olmasının bir nedeni de ulusal inşa projesinin Anadolu realitesiyle örtüşmeyen, toplumsal çeşitliliği tehdit olarak algılayan bir ruh haliyle yola çıkılmış olmasıdır.
Oysaki, Türkiye’de uluslaşma sürecinin kurucu kadrolarının önünde tercih edebilecekleri farklı seçenekler vardı. İttihatçı kadrolar arasında etkili bir figür olan Ziya Gökalp’in benimsediği “kültürel Türkçülük” bir seçenekti. 1922’de bizzat Mustafa Kemal’in dile getirdiği “Türkiye Türkiyelilerindir” tanımı en uygun seçeneklerden biriydi. Türkiyeliliğin yanı sıra Anadoluluk gibi teritoryal tanımlar veya siyasi bağlam üzerinden vatandaş tanımlanıp ulus inşa edilebilirdi. Alman tarzı ırk tanımı üzerinden ulus inşası tarihsel bir zorunluluk değildi. Ama ne yaptılar? Anadolu’nun son derece çoğulcu yapısal gerçekliğini göz ardı ederek, ırka/soya dayalı etnik temelli bir ulus projesi devreye sokuldu. Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğini inkâr eden en aykırı tercih yapıldı. Anadolu’nun çoğulcu yapısı göz önüne alınarak, ırk temelli kimlik darlığına gidilmeseydi; daha kapsayıcı bir kimlikle işe başlansaydı sonuç farklı olabilirdi. Ancak bu kadrolar, devletin zor aygıtlarını kullanarak, Anadolu’nun etnik ve dini çoğulcu yapısını tek kimliğe dönüştürerek asimile edebileceklerini, asimile olamayanları ise Ermeni tehciri örneğinde olduğu gibi, ülkeden sökülüp atılabileceğini düşündüler. Vahşi ve kanlı bir iç operasyonu muhtemel kılan bir ulus projesini yürütmeyi çıkarlarına uygun buldular.
Ulusal inşaya ilişkin farklı fikirlerin tanzimattan itibaren Osmanlı aydınları arasında tartışıldığı bilinmektedir. Bu ulusçu arayış, Osmanlıcılık, İslamcılık duraklarından geçtikten sonra, Türkçülük durağında son bulmuştur. Son duraktaki önerilerden biri, Ziya Gökalp’ten ilham alan “kültürel türkçülük”tür. Bu proje üç tarz-ı siyasete dayanmaktadır. “Türkleşmek”,” İslamlaşmak” ve “muasırlaşmak” şeklindedir. Muasırlaşmaktaki amaç Batılılaşmak değil, modern çağın bir formu olan ulus devlete dönüşme hedefidir. Bu fikriyat güçlü bir Türkçü damar taşımakla birlikte etnik temelden ziyade “kültürel Türkçülük”ten yola çıkmaktadır. Ziya Gökalp’in Türk-Kürt ilişkilerine dair veciz bir sözü de anahtar niteliğindedir. “Türk’ü sevmeyen Kürt, Kürt değildir; Kürt’ü sevmeyen Türk, Türk değildir.” Burada amaç, Kürtlüğü asimile etmek değil, daha çok Kürt kimliğini koruyarak Türklüğe pozitif entegrasyon anlayışı söz konusudur.
Diğer bir projeyi de İçtihat gazetesi yazarı Abdullah Cevdet ve Dr. Rıza Nur gibi dönemin kimi İttihatçı aydınları tarafından dile getirilen ırka dayalı etnik Türklük projesidir. Bu iki proje çatışır, sonunda Mustafa Kemal’in de desteklediği soy temelli etnik Türk projesinde karar kılınır. Dr. Rıza Nur bu projeyi savunurken, engel olarak Kürtleri gösterenlere “aslında Türk olduklarını onlara anlatmalıyız” demiştir. Mustafa Kemal’in de ömrünün son döneminde, hayatında yaptığı en önemli işlerden bir olarak Türk ırkının yüceliğini ortaya çıkarmak olduğunu söylemiş olması bu tabloyu tamamlamaktadır.
Dünyanın birçok ülkesinde ulusal kimlikler, ülkedeki herkesi kapsaması hasebiyle teritoryal/toprak ya da coğrafya tanımlı kavramlar üzerinde inşa edilmiştir. Ülkemizin güney komşuları buna örnektir; Suriye, Irak, İran, Lübnan, Kıbrıs vs. gibi. Bu isimlerin hiçbiri etnik, dini ve kültürel kimliklerden ilham almaz. Kemalist kadrolar eğer ırkçı ideolojilerin peşine takılmayıp Anadolu’nun etnik, din ve kültürel çeşitliliğini bir zenginlik olarak algılayıp kapsayıcı kimlik olarak “Türkiyelilik” ya da “Anadolululuk” gibi teritoryal kavramlar üzerinde ulus inşa sürecini başlatsaydı, iç savaş politikalarıyla bir yüz yıl ülke içe doğru çökertilmezdi. Hatalı bir adım, bir yüz yılının heba olmasına yol açtı.
Sosyal Darvinist ırkçı ideolojilerin yaygın olduğu bir dönemde, sosyolojik çeşitliliği bir zenginlik olarak algılayacak geniş vizyona sahip yönetici elitleri bulmak da pek kolay değildi. Kaldı ki teritoryal tanımlı çokuluslu ülkelerde bile, ulusal baskı politikalarının acımasız bir şekilde sürdürüldüğü; kapsayıcı kimlik tanımlarının toplumsal çoğulcu yapıyı korumaya yetmediği görülmüştür. Çünkü ideolojik harcı ırkçı-milliyetçilik olan bir devlet ancak otoriter ve totaliter olabilir. Bu yapıdaki devletlerden adalet, özgürlük, demokrasi beklemek nafile bir çabadır.
Bu tür devletler eğer dışarıda sömürgeleri yoksa, içeride dışladıkları, ötekileştirdikleri toplulukları iç sömürge haline getirirler. Ötekileştirdikleri bu kesimlerin bütün varlıklarını, zenginliklerini kendileri için yağmalanacak ganimet olarak görürler. Cumhuriyet tarihi bunun örnekleriyle doludur. Anadolu’da yaşayan gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesi, Kürt bölgelerinin iç sömürgeye çevrilmesi, el konulan zenginliklerle içeride yeni bir Cumhuriyet burjuvazisinin yaratılması, iç sömürge politikasının en belirgin örnekleridir. Bu sömürgeci politika bugün, bazı muhalif kesimlerin zenginliklerine “çökme” eylemleri halinde devam etmektedir.
Cumhuriyetin kurucu kadrosunun önemli oranda ırkçı fikirlerin etkisi altında oldukları yaptıkları açıklamalardan anlaşılmaktadır. Dr. Rıza Nur Lozan delegesidir. Lozan görüşmelerinde öfkelenerek toplantıyı terk ettiğinde masada bıraktığı not ibretliktir.
“Vatanımızda başka ırktan, başka dinden ve başka dilden hiçbir insan bırakmamak hayati bir zorunluluktur. Türk ve Müslüman olmayanlar sadece bir yabancı unsur değil, aynı zamanda mikroptur.”
Lozan masasında Türk heyetinin kullandığı retorik neydi? “Biz Türkler ve Kürtler birlikte bir devlet inşa ediyoruz.” Maksat oluşuncaya kadar sahte söylemlerle etrafı uyutmaya devam politikası bu notta kendini ele veriyor.
Yine Mahmut Esat Bozkurt, tek parti iktidar döneminin önemli bakanlarından ve ideologlarından biridir. Yaptığı açıklamalarda ırkçı ton açık ve nettir. Çünkü bu dönemde ırklar arasında hiyerarşi kurmak ve kendi ırkını hiyerarşinin tepesine yerleştirmek moda idi. Şöyle ki;
“Türkün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir.”
“Türk devlet işlerini Türklerden başkasına vermeyelim. Türk devlet işlerinin başına öz Türklerden başkaları gelmemelidir.”
“Benim fikri kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.” (M. Esat Bozkurt)
Bu açıklamalar bize neyi gösteriyor? Şunu gösteriyor. Cumhuriyetin kurucu kodlarının anlam dünyasının büyük ölçüde ırkçı/milliyetçi fikirler tarafından belirlendiğini göstermektedir. Bu fikirlerle Anadolu’da toplum mühendisliğine soyunmak, çok boyutlu, çoğulcu bir yapıya deli gömleğini giydirmeye benzer. Soy bakımından Türk kökenden gelmeyen, özellikle Balkan ve Kafkas bölgelerinden gelip Anadolu yurt edinen müslüman toplulukların ciddi bir direnç göstermeden ulus projesine kolayca eklemleneceği beklenen bir durumdu. Bu kesimler ırk bakımından Türk olmadıkları için, soya dayalı Türk kimliğinin çeperine “kültürel Türk” olarak yerleşmesi istenmiştir. Böylece iki katmanlı Türk tanımı karşımıza çıkmaktadır. Soya bağlı öz Türk ile farklı etnik geçmişe sahip olmakla birlikte Türkleşmiş “kültürel Türk”ün oluşturduğu ikinci bir küme.
1945 yılına kadar geçen süre içinde, devleti yöneten elit kadro içinde hayli revaçta olan ırkçı fikirlerin yasal mevzuatta da yer aldığı görülmekte. 1926’da çıkarılan Memurin Kanunu’nda devlet memurluğuna alınacaklarda “Türk olmak” koşulunun aranacağı belirtilmektedir. 2 Temmuz 1938’de verilen bir gazete ilanında askeri veteriner okuluna alınacaklarda “Türk ırkından olma” şartı aranacağı belirtilmektedir. Dersim kırımı döneminde çıkarılan kararnamelerde bu bölgede sadece Türk memurların görev yapacağı ifade edilmektedir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Varlık vergisi, 6-7 Eylül pogromu, 1964 Rumların varlıklarına el konularak sürgünü, 1990 OHAL uygulamaları ırkçı ayrımcı uygulamaların her dönem sürekliliğini gösterir. Bu ırkçı ayrımcı politikalar, yönetici elitin söylemlerinde de bolca görülmektedir.
27 Ocak 1925 de Türk Ocakları merkezinde konuşan İ. İnönü şunları söylemektedir:
“Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülere muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”
Cumhuriyetin kurucu kodlarını tanımlayan fikri yapı, tartışılmaz şekilde açıkca kurucu babalar tarafından ifade edilmektedir. Soya dayalı bir etnik kimlik etrafında homojen bir ulus yaratmak, bu kalıba girmeyen bütün unsurları da imha etmek amaçlanmıştır. Anadolu’da Hıristiyanlara, Kürtlere ve Alevilere uygulanan zulüm siyasetinin kaynağı, cumhuriyetin bu kurucu kodlarıdır. Cumhuriyeti’n bu kurucu kodları tasfiye edilmeden, Türkiye’de demokratik bir cumhuriyete ulaşmak mümkün görünmüyor.
Nazi faşizmi, İkinci Dünya Savaşı sonrası ideolojik bir kırılmayla resmî ideolojiden tasfiye edildi. Bu tasfiye sayesinde Almanya liberal demokrasiye ulaşmayı başarabildi. Alman yenilgisi sonrası Türkiye ne yaptı? Nazi rejimine benzer ırkçı kurucu kodlara dayanan resmî ideolojisini koruyarak, bu rejime çok partili bir “demokratik” eklenti yapmakla yetindi. Devlet kadrolarının seçiminde ırkçı eleme sağlayan bürokratik mekanizmalarına dokunulmadı; böylece rejimin devamlılığı sağlandı. Bu ırkçı eleme mekanizmalarının, “güvenlik soruşturması” adı altında yürürlükte olduğunu bilmek gerekiyor. Yüksek kademede devlet görevlilerinin soy-sop araştırmasıyla Türklüğünden şüphe duyulmayanlardan seçilmesi yasal prosedürün bir gereğidir.
Kemalist rejimin bazı bakımlardan Nazi rejimine benzerlikler gösterdiği ifadesi, bizzat bu rejimin kurucu önderleri tarafından bir övgü vesilesi olarak dile getirilmiştir. Mahmut Esat Bozkurt’tan, 1930’larda bizzat Atatürk tarafından, üniversitelerde okutulmak üzere “İhtilalin Hukuk Tarihi” adıyla bir kitap yazması istenir. M. Esat Bozkurt’un bu kitapta yer alan bir değerlendirmesi şöyledir:
Zamanımızın bir tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin gerekse faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktır, Türk milletidir. Piramide benzer, temelleri halk, tepesi baştır ki bizde buna şef denir.
Türkiye’de Kürt sorunun yüzyıldır çözümsüz kalmasının ve buna bağlı olarak demokratikleşme sürecinde ilerleyememesinin ana nedenlerinden biri, faşizan ırkçı temel üzerinde inşa edilen devletin kurucu kodlarının ısrarla muhafaza edilmiş olmasıdır. Devlet hem ideolojik düzlemde hem de kurumsal düzlemde, yasal ve anayasal düzlemde zincirlerle bu ırkçı faşizan ideolojiye bağlanmış durumda.
AKP iktidar döneminde rejimin sürekliliğini sağlamak üzere bürokraside oluşturulan ve bizim geçmişte “kurumsal faşizm” olarak tanımladığımız yapıların ana kadrolarının önemli ölçüde tasfiye oldukları anlaşılmaktadır. Kurucu zihniyetin kurucu kadroları önemli ölçüde tasfiye olmakla birlikte, rejimin yasal ve anayasal yapısı büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir. AKP iktidarının devlet kurumlarını kadrosal yenilemelerle kendi vesayetine alma yolunda epey mesafe aldığı söylenebilir. Ancak yeni bir yasal ve anayasal rejim üretemediği ölçüde başka bir iktidar bileşiminde oluşturduğu bu yapı kolayca dağılabilir.
Türkiye sahasına ilişkin Kürt hareketinin silahlı varlığı, onun meşruiyetini zayıflatan sonuçlar üretmeye başlamıştı. Bu nedenle, hareketin gecikmeli de olsa Türkiye’ye dönük silahsızlaşması önemli gelişmeler üretmeye adaydır. Ancak, Türkiye dışında Ortadoğu’nun güvensiz ortamında can ve mal güvenliği açısından halkların öz savunmaya sahip olması zorunlu bir durumdur.
Birçok çevrede beklenmedik bir şekilde Bahçeli’nin Öcalan çağrısıyla başlayan sürecin ne olduğu, bunun arka planında hangi saiklerin bulunduğuna dair kafa karıştırıcı yorumlar, değerlendirmeler yapılmaktadır. Türkiye devleti açısından sürecin başlamasına yol açan temel nedenleri doğru saptamak önemlidir. Bahçeli’nin başlattığı bu sürecin bir devlet politikası olduğu söylenmektedir. Bu tezin doğru olma ihtimali vardır.
Benim değerlendirmeme göre, ırk/soy zemininde inşa edilen ulus devlet anlayışı, gelinen aşamada devletin ekonomik ve siyasi gelişiminin, bölgede sürdürülmek istenen yayılmacı politikanın önünde ayak bağı haline dönüşmüştür. Egemen güçler, bu pranganın farkındadır ve bundan kurtulma isteklerine de 1990’lı yıllardan beri tanık olmaktayız. Her defasında bu arayışlar bürokrasideki militarist/kurumsal yapılara çarparak geri döndü. Bu kurumsal yapıların ördüğü duvar şimdi delik deşik. Bakalım bu defa engelleme gücü olacak mi? Bürokrasiden güçlü bir dirençle karşılaşmasa bile AKP’nin iktidar hesapları, sürecin ilerlemesi önünde ciddi bir sorun oluşturuyor. İktidar hesaplarının öncelik kazanması halinde süreci ilerletmek kolay olmayacak gibi görünüyor.
Türkiye’deki Kürt sosyolojisi yüzyıla yayılan baskı ve imha politikalarına rağmen asimile edilemedi. Aksine, boyun bükme sürecinde Kürt sosyolojisi ulusal bilinç kazanarak bizzat kendisi bir ulusal topluluk haline geldi. Ulusal bilinç kazanan bir toplumu devlet zoruyla asimile etmek artık mümkün değildir. Toplumlarda kendi doğallığında işleyen asimilasyonist süreçler vardır. Tarihte güçlü kültürel geleneklere sahip bulunan toplumlar, kültürel yapısı zayıf toplumları, baskı politikaları olmaksızın da kendi içinde eritmeyi başarabilmiştir. Bu bakımdan, bir dil ve kültürü yüzyıllık bir baskı ve yasaklamadan sonra serbest bırakmak bir anlam ifade etse bile, egemen dille kendi mekanında yarışması bile bu iletişim çağında kolay olmayacak. Bu nedenle, ulus devletin sistematik ulusal baskı politikasını gevşetmek, Kürtlüğün Türklükle entegrasyonu için zaman ve zeminin artık uygun bulunduğu akla gelebilir
Çünkü Kürtlere, büyük bedeller ödetilerek dayatılan zoraki asimilasyon politikası sonuçsuz kalarak iflas etti. Bu gerçeklik birçok çevre tarafından artık tespit edilmektedir. Demirel’lin “Kürt realitesini tanıyoruz” açıklamasından bu yana 35 yıl geçmiş olmasına rağmen, varlığını tanıdıkları Kürt realitesini devlet sistemine nasıl entegre edileceği konusunda herhangi bir politika üretmeyi de başaramadılar. Çünkü, bir prangaya dönüşen Cumhuriyet’in “kurucu kodları ” denilen bir ideolojik kurguyu koruyarak Kürt sorununa çözüm üretilemezdi. Her şeyden önce bu gerçeklikle yüzleşmek gerekliydi.
Ulus devletlerde egemenlik ulusa aittir. Ulusun tanımı içine hangi egemen sosyolojik varlık giriyorsa, egemenlik kullanma hakkının sahibi de odur. Osmanlı’da millet sistemi dini temele dayanıyordu. Müslümanlar tek millet olarak millet-i hakimeyi oluşturuyordu. Cumhuriyet ise, millet-i hakimenin içeriğini değiştirerek etnik Türk kimliğine dönüştürdü.
Bu yeni denklem ile birlikte, Osmanlı sisteminde, Müslüman ortak payda içinde yer alan Kürtler ve İslamcılar, egemenliğin paydaşları olmaktan çıkarıldı. Yüzyılın sonlarında AKP iktidarıyla birlikte İslamcılar, egemenliği fiilen kullanan güç haline geldiler. Kürtler ve diğer etnik ve dini kimliklerin sisteme nasıl bir çerçevede entegre edileceği; bunu anayasal ve yasal çerçevesinin ne olacağına ilişkin bir arayışın ve güç mücadelesinin sürdürülmekte olduğunu görmekteyiz.
Bu güç mücadelesi, ayrıntılarda farklı eğilimler olmakla birlikte, esas itibarıyla eski cumhuriyet yanlılarıyla, yeni bir cumhuriyet arayışı içinde olanlar arasında cereyan etmektedir. Kendilerini Atatürk milliyetçisi olarak tanımlayan çevrelerin militarist/faşist unsurları, muhalefet medyası üzerinden “cumhuriyetin kurucu kodlarına dokundurtmayız” naraları atmaya başladılar bile. Devlet bürokrasisi içinde “kurucu kod” bekçiliği yaparak sürekliliğini sağlanan ve “kurumsal faşizm” dediğimiz eski yapılar önemli ölçüde tasfiye olduğundan, şimdi toplumda ırkçı şoven dalgayı yükselterek süreci durdurmaya gayret ediyorlar. Geçmişte olduğu gibi sonuç almaları kolay olmayacak.
Kurucu kodları yenileme mi? İktidar cenahı, herhangi bir plan, proje sunmadan “terörsüz Türkiye” sloganının tekrarından öteye gitmeyen açıklamalarla yetinmektedir. Bütün bu kapalılığa rağmen satır arası okumalarla, Cumhuriyet’in kurucu kodlarıyla ilgili bir güncellemenin hedeflendiği anlaşılmaktadır.
Cumhuriyet’in kurucu kodları yenilenecekse, bu yenilemenin hangi eksende yapılacağı konusu son derece önemli olacaktır. Yenilenmeden yana tutum alan üç ana aktör gündemdedir. Türk milliyetçilerini temsilen D. Bahçeli, İslami kesimi temsilen R. T. Erdoğan ve Kürtleri temsilen A. Öcalan. Belli bir bocalamadan sonra, Kemalist kesimi temsilen CHP yönetiminin de süreçte yer aldığını belirtmeliyim. Bu güçler arasında “eşit vatandaşlık” tanımı üzerinde uzlaşma sağlamak kolay olmayacak.
AKP ve MHP’nin Türk İslam sentezinin bir ifadesi olarak Ziya Gökalp tarzı bir “kültürel Türk” kimliği önermesinde uzlaşması zor olmayacak. “Kurucu kod”un merkezindeki etnik Türk tanımdan arındırılmış, çeperde tanımlanan “kültürel Türklük” kimliğinin gündeme taşınacağını tahmin etmekteyim. Zaten uzun süreden beri, soy Türkçülük gözden düşüp savunulamadığı için söylem kültürel Türklüğe kaymış durumda. Bu tanımı resmi politika haline getirmek ve Kürtleri bu eksene Kürt kimliğini koruyarak entegre etmek isteyeceklerdir, yani Ziya Gökalp’in önerdiği haliyle. Bu durumda, ırk tanımlı etnik Türk’ten ilhamla üretilen anlatıların terk edilmesi; “soydaş” edebiyatı ve Orta Asya kökenli tarih anlatılarından vazgeçmek gerekecek. Bu anlatılar, artık ulusun bir milli tarihi olarak değil, sadece etnik Türk’ün tarihi olarak korunabilir hale gelmesi gerekecek. Hem “kültürel Türklük” hem de “soydaş” edebiyatı bir arada devam edemez.
Bu tür bir çözüm, Kürt halkının demokratik taleplerini karşılamaya yeter mi? Bence yetmeyecek. Ülkeyi adalet ve eşitlikçi demokratik bir cumhuriyete taşır mı? Taşımaz. Ancak adalet ve eşitlikçi demokratik cumhuriyet mücadelesinde tarihsel bir eşik atlanmış olacak. Kürt hareketi bu geçici, yarım çözüme razı olur mu? Öcalan’nın konuşmalarında vurgulanan “pozitif entegrasyon” kavramını dikkate alırsak, bir uzlaşmanın olduğu anlaşılmaktadır. Siyasi mücadele zeminini demokratik toplum mücadelesine açık hale getirmek koşuluyla bu ara çözümde uzlaşmanın sağlanmasını olası görmekteyim.
Kürt hareketi eşit vatandaşlık ısrarını sürdürmeli. Vatandaşlığın hiçbir etnik, dini ve kültürel kümeye dayanmamasını, bu tür kimliklerle tanımlanmaması gerektiğini vurgulamaya devam etmeli. Burada esas zorluğu CHP yaşayacak. Eski cumhuriyetin ırkçı/faşizan kodlarını savunsa, demokratik muhalefet cephesinden çekilmiş olacak. Yeni bir kurucu kod önermesi halinde tabanıyla karşı karşıya kalacak. Bu tartışmada CHP için hayırlı olan, Cumhuriyet’in ırkçı kurucu kodlarıyla yüzleşerek, eşit vatandaşlık tezini savunmak olacaktır. Fakat CHP’nin de “eşit yuttaşlık” tezi yerine “kültürel Türklük”te karar kılması muhtemeldir.
Burada kendilerini sol ya da sosyalist olarak tanımlayan kimi çevrelerin, Cumhuriyet’e sahip çıkma adına, AKP’ye dönük birtakım eleştirilerin arkasına saklanarak, muhalefet medyasının köpürttüğü Cumhuriyet’in ırkçı/faşizan kodlarına sahip çıkma kampanyasına katılması ibretlik bir durumdur. Sosyalist solun içine sızmış Kemalist milliyetçilik bir kez daha kendini ele verdi. Bu sol/sosyalist çevreler ile Kemalistleri buluşturan ortak bir ideolojik zemin var. Bu zemin, Kemalist hareketi ilerici, devrimci bir hareket olarak tanımlayan ortak tarih anlatısıdır. Bu konuyu önceki yazılarımda ele almıştım.
Milliyetçi ideolojinin sosyalist ideoloji içine sızma tarihi, Türkiye soluyla sınırlı bir konu değil, 20. yüzyıl geleneksel Marksizm’ini de içine alan bir konudur. Sömürge ülkelerdeki burjuva kurtuluş hareketlerine karşı alınacak tutumla doğrudan ilgilidir. Milliyetçi hareketlere karşı alınacak tutum konusundaki tartışmalar, Marks’a kadar uzansa bile, bu konu daha çok Ekim Devrimi günlerinde alevlenmiştir.
Lenin’in ulusal mücadele ile sınıf mücadelesinin birleşip tek bir mücadele haline geldiğine dair tespitleri, Stalin’in daha ileri giderek ulusu devrimci ilan eden yaklaşımı, milliyetçiliğin sosyalizmin içine sızmasına kapıları ardına kadar açmıştır. Bu teorizasyon 20. yüzyıl geleneksel Marksizm’ini şekillendirmiştir. Lenin her ne kadar bu hareketleri desteklemek için mutlaka aranması gereken koşullar öne sürmüş ise de, bu koşullar, tarihin seyri içinde dikkate alınmamış ve bir kenara itilmiştir.
Komünistler olarak biz, sömürgelerdeki burjuva kurtuluş hareketlerini ancak gerçekten devrimci olduklarında ve bizim sömürülen yığınlarla, köylüleri devrimci bir ruhla örgütleyip eğitme çalışmalarımızı engellemediği ölçüde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz….. Eğer bu koşullar yoksa reformcu burjuvaziyle savaşılmalıdır. (Lenin, Sömürgeler Sorunu.)
Şimdi şu soruyu sorabiliriz. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Lenin’in sıraladığı koşulları Türkiyeli komünistlere sağladı mı? Sömürülen yığınlar ve köylülerin devrimci bir ruhla örgütleyip eğitme çalışmalarına olanak sağladı mı? Yoksa var olan bütün demokratik potansiyeller imha edilerek tek adamın totaliter diktatörlüğü mü kuruldu?
Bir hareketin ilerici, devrimci olup olmadığının ölçüsü olarak laiklik/sekülerlik, kalkınmacılık, devletçilik gibi değerler öne çıkarılmaktadır. Eğer bir hareketin ilerici ya da devrimciliği bu değerler üzerinden tanımlanırsa, başta Nazi hareketi olmak üzere birçok faşist hareketi de ilerici, devrimci ilan etmek zorunda kalırsınız. Avrupa’da gördüğümüz faşist hareketler monarşist değil cumhuriyetçiydi, modern, sekülerdi. Nazi iktidarı Almanya’yı hızla sanayi toplumu haline getirdi. Yolları otobanlarla donattı. Askeri teknoloji alanında Avrupa ile boy ölçüşen bir ilerleme kaydetti. Ekonomik, teknolojik alanda sağlanan bu ilerlemeleri ölçü alarak Nazi iktidarına ileri devrimci diyecek misiniz?
Kemalist hareket, İttihatçı hareketin bir devamıydı. Bu gelenek, Alman emperyalizmi ile ortak savaş cephesi kurarak 1. Dünya Savaşı’na katıldı ve savaştan yenilgiyle çıktı. İttihatçılar Almanya ile birlikte savaşa girerken A planları savaştan galip çıkmak ve yeni topraklar elde etmekti. B planları da vardı; bu plan yenilgi halinde kurtuluş savaşı vermekti. 1917’de Şam’da toplandılar. Savaşın gidişatını değerlendirdiler. Yenilmekte olduklarını gördüler. Hemen B planını devreye soktular. Silah, mühimmat ve örgütlenmeye başlama kararı aldılar. Yenilgi sonrası, Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerine dönüşerek kurtuluş savaşını başlattılar. Kısacası, Kemalist kadrolar İttihatçı geleneğin içinden gelen kadrolardı; onlardan ayrıştırılarak ele alınamazlar.
Kemalist hareket gibi kurtuluşçu hareketlerin ilericiliğini ya da gericiliğini, bu hareketlerin ülke içine dönük yürüttükleri politikalara bakarak değerlendirebiliriz. Ülke içinde bulunan diğer etnik, dini, kültürel ve siyasi toplulukları iç düşman ilan eden ve bu gruplara karşı nefret söylemini devreye sokarak imha etmeye çalışan hiçbir iktidara ilerici, devrimci payesini veremezsiniz. Kurtuluşçu hareketlerin antiemperyalist tutumundan yola çıkarak tek boyutlu bir bakış açısıyla değerlendirmek eksiktir, yanlıştır. Tarihe baktığımız zaman bu hareketlerin dış güçlere karşı en devrimci gözüktükleri dönemlerde, aynı zamanda içeriye dönük en baskıcı, en zalim politikaların uygulayıcıları oldukları görülür. Bu tür hareketleri tanımlarken, belirleyici olan dışa karşı sürdürülen tavır değil, yönettikleri içeriye karşı aldıkları tavır olmalıdır.
İlerici milliyetçiliğe örnek aranacaksa, bunu Ortadoğu diktatörlüklerinde bulamazsınız. Fakat Amerika kıtasında sadece Batılı emperyalizme yöneltilmiş olanı değil, aynı zamanda içerideki baskı biçimlerine karşı da mücadele yürüten, Latin Amerikalı yerli halklar hareketini örnek alabilirsiniz. Bu hareketler hem antiemperyalist hem de özgürlükçüdür.
Bütün bu yazdıklarımla ne demek istiyorum?
Demek istiyorum ki, ırkçı faşizan temel üzerine inşa edilmiş, son derece etnik, dini ve kültürel çeşitliliğe sahip renkli bir coğrafyayı askeri giysi gibi tek tipçiliğe mahkum bırakan bir cumhuriyet projesini milliyetçilik adına savunabilirsiniz, ancak sosyalizm adına savunamazsınız. Kaldı ki demokratik gelişmeyi engelleyen bu proje tarihsel ömrünü tamamlamıştır.
Otuz yıldır tartışılan, yeni bir cumhuriyet talebi tekrar gündemleşmiştir. Cumhuriyet’in kurucu kodları yeniden tanımlanacaksa, bu tanımlama bugünkü güçler dengesi içinde belirlenecektir. Sol ve sosyalistlerin hızla toparlanarak ve organize olarak özgürlükçü demokratik cumhuriyetin kurucu aktörlerinden olması son derece hayatidir. Artık tarihsel bakımdan ölü bir proje haline gelmiş olan eski ırkçı modele muhafızlık yapmak bizim işimiz olmamalıdır. Yeni bir kurucu anayasa söyleminin bazı muhalefet çevrelerinde yarattığı rahatsızlık yalnızca Erdoğan’ın yeniden seçilmesiyle ilgili değildir. Kürt sorununun çözümü üzerinden, Cumhuriyeti’n kurucu kodlarının yeni bir anayasayla tasfiye edilme ihtimali, eski rejim yanlılarını büyük bir telaşa sürüklemiş görünmektedir.
Tarihsel ömrünü tamamlamış eski rejim savunusu bir ilerleme değil, gerilemeyi ifade eder. Bu aşamada temel politik görev, eski rejimin ilerlemeye engel bütün kurumlarının tasfiye edilerek, yeni bir özgürlükçü, demokratik cumhuriyetin kuruluşu için çalışmak olmalıdır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.