Halkevleri 29. Olağan Genel Kurulu’nda söz alan Genel Başkan Nebiye Merttürk, tüm odaklarının Saray’a ve yeni savaş düzenine karşı halkın direniş eğilimlerini kuvvetlendirmek ve bu direnişlerin odağını yaratmak olduğunu ifade eden Merttürk, “Bu halk, kendi kaderini eline alacak ve kurtuluşun yolunu açacaktır. Çünkü Halk, Saray’dan büyüktür!” dedi

Halkevleri 29. Olağan Genel Kurulu, Genel Başkan Nebiye Merttürk’ün konuşmasıyla başladı. Merttürk emperyalist kapitalist sistemin 2008 küresel finans krizi itibariyle “demokrasi” ve “hukuk” iddiasını açıktan terk ettiğini vurgulayarak halklara yönelik “yeni savaş düzeni” ile tarih sahnesinde olduğunu söyledi.
HALKEVLERİ GENEL KURULU: “HALK DİRENİŞİNİ YÜKSELTELİM”
Venezüella’dan İran’a uzanan “göstermelik gerekçelerin” bile sunulmadığı savaşların bu yeni savaş düzeninin bir parçası olduğunu vurgulayan Merttürk, bir parçasının da halkın yaşadığı sıkıntılara karşı itirazlarının bastırılması olduğunu söyledi. “Emperyalizmin hakimiyet planları varsa halkların da kurtuluş özlemleri var, savaşa ve işgale karşı direnişi var” diyen Merttürk, bu siyasal atmosferin tek belirleyeninin emperyalist saldırganlık olmadığının altını çizdi.
Tüm odaklarının Saray’a ve bu yeni savaş düzenine karşı halkın direniş eğilimlerini kuvvetlendirmek ve bu direnişlerin odağını yaratmak olduğunu ifade eden Merttürk, “Bu halk, kendi kaderini eline alacak ve kurtuluşun yolunu açacaktır. Çünkü Halk, Saray’dan büyüktür!” dedi.
Merttürk’ün konuşmasının tamamı şöyle:
Sevgili dostlar, değerli kurum temsilcileri, yoldaşlarımız, mücadele arkadaşlarımız “Halk direnişini yükseltelim” diyerek gerçekleştirdiğimiz 29. Olağan Genel Kurulumuza hepiniz hoş geldiniz.
Bu genel kurul, biz Halkevcilerin olduğu kadar, hepimizindir. Direnenlerindir, üretenlerindir, kendi kaderini eline almak isteyen ve bunun için mücadele edenlerindir. 94 yıllık köklü bir geçmişin ve üretken bir geleceğin temsilcileri, gönül verenleri, omuz başında yoldaş olanları, bu genel kurul hepimizindir.
Temmuz 2024’te gerçekleştirdiğimiz bir önceki genel kurulumuzda şöyle demiştik:
“Emeğin barikatı kurulmadıkça diğer toplumsal mücadeleler, sermaye düzeni ve bu düzeni korumak üzere yeniden inşa edilen faşist rejim karşısında politik olarak eksik, örgütsel olarak zayıf ve savunmasız kalacaktır. Halkevcilerin temel görevi; yoksul emekçi halkın özneleşeceği, kendi yazgısını eline alacağı antikapitalist, antiemperyalist, antifaşist bir mücadele hattının inşası, bunun geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır.”
Önümüze koyduğumuz hedefler doğrultusunda, geride bıraktığımız mücadele dönemini gözden geçirmek ve önümüze yeni görevler koyabilmenin bir adımı olarak bugün burada buluştuk.
Bu salona ayağımızın tozuyla geldik. Direnişten direnişe koşturan, her direnişe ev sahipliği yapan Ankaralılar, Ege’den Sivas’a oradan da Karadeniz’e uzanan ekolojik yıkım ve yağmaya direnenler, yıkıntılar arasında yeni bir yaşamı kurma iradesini sürdüren Hataylılar, İstanbul’dan, İzmir’e, Antalya’ya kent hakkı için mücadele edenler, Bursa’dan Kocaeli’ye, Didim’den Bolu’ya, Gerze’den Zonguldak’a Halkevleri bayrağını yükseltenler, devrimci enerji, eğitim ve sağlık işçileri, sınıf mücadelesine heyecan verici yeni bir soluk katan emekliler, Gülistan’ın, Rojin’in, İlayda’nın katillerinin yakasını bırakmayanlar, çayını, fındığını hem üretimin hem direnişin bir parçası haline getirenler, yoksul mahallelerde barınma hakkına sahip çıkanlar, her işçi direnişinin ya içinde ya omuz başında yer alanlar, her haksızlığın karşısında bıkmadan usanmadan dikilenler ayağının tozuyla bu salonu doldurdu.
Eğer inandırıcı, güvenilir bir siyaseti örgütlemek istiyorsak ayağımız toza bulaşacak demiştik. Neyse ki o tozun içinden hiç çıkmadık. Zaten memleketin içinde bulunduğu durum buna izin verecek gibi de değildi. Ne Saray’ın yoğun saldırı programına yanıtsız kaldık ne de sokağı esas alan kurucu bir siyasetin yapı iskelesini çatmaktan geri durduk.
Halkevciler olarak, devrimci siyasetin yeniden inşasına ilişkin çizgisel tartışmalarımızın, kendisine direnişten başka yol bırakılmayan geniş halk kitlelerinin güncel eğilim ve ihtiyaçlarıyla çakıştığı bir tarihsel anda bulunuyoruz.
21. yüzyılda kelimenin tam anlamıyla evrensel bir sistem haline gelen kapitalizmin, 2008 küresel finans krizi itibariyle “demokrasi” ve “hukuk” iddiasını açıktan terk ettiğini çokça söyledik. Sermaye kendi varlığını sürdürebilmek için insanlığa karşı açık savaş haline geçti. Eski dünya düzeni bütün kurumları ile çözülürken, emperyalist-kapitalist sistem sermayenin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir “yeni savaş düzeni” ile karşımıza çıkıyor.
Yeni savaş düzenini Venezüella’dan İran’a uzanan açık sözlü emperyalist saldırganlıkta görüyoruz. Bolivya’da neoliberalizme isyan eden halkın karşısına çıkarılan sıkıyönetimde, İspanya’da ABD ve İsrail’in canını sıkan hükümetin hedefe konmasında, ve dünyanın dört bir yanında farklı yüzler altında halkın karşısına dikilen isyan bastırma rejimlerinde görüyoruz. Ülkemizde de Saray’ın tüm muhalefeti ve emekçi halk kitlelerini hedef alan özel saldırı programında görüyoruz.
Askeri harcamaları gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarma konusunda anlaşmış, devleti aile ilişkileri ile iç içe geçen silah şirketlerinin hizmetine koşmuşlardı. Emperyalizmin NATO zirvelerinde karara bağladığı bölgesel hakimiyet planları doğrultusunda, ülkemizde 50 bin kişilik bir kolordunun ve bir deniz komutanlığının kurulmakta olduğunu kısa süre önce öğrendik. Saray iktidarı, emperyalizmin desteğini güvence altına almak için 7-8 Temmuz’da gerçekleşecek NATO Zirvesi’nde yeni görevler üstlenmeye hazırlanıyor.Namluları halklara, sopaları işçi sınıfına çevrili. Türkiye ağır bir yoksullaştırma, mülksüzleştirme, güvencesizleştirme sürecinden geçiyor. Doğamız, kentlerimiz, tüm yaşam alanlarımız yağmalanıyor. Tekelci sermaye kârına kâr katarken on milyonlarca emekçinin payına düşük ücretler, iş cinayetleri, çocukluktan yaşlılığa uzanan ağır çalışma koşulları, yaşam pahalılığı, borçluluk, açlık, sendikasızlık, güvencesizlik, geleceksizlik, işsizlik düşüyor.
Ancak bu savaş tek kale oynanan bir maç değil. Emperyalizmin hakimiyet planları varsa halkların da kurtuluş özlemleri var, savaşa ve işgale karşı direnişi var. Sermayenin sömürü ve yağması varsa işçi sınıfının da direnişi var, bu düzeni yıkıp yeni bir toplum kurma kapasitesi var. Saray’ın özel saldırı programı varsa halkın da isyan ve direnişi var.
Saray’ın bugünkü esas meselesi iktidarını koruyabilmek için muhalefeti etkisiz hale getirmek, emekçi halkı siyasetsiz ve hareketsiz kılmaktır.
Devletin Kürt hareketi ile yürüttüğü müzakere sürecinin de, ana muhalefet partisi CHP’yi hedef alan operasyonların da, geleneksel emek örgütlerine sundukları pazarlığın da amacı budur.
Ne var ki bu halkın değil Saray’ın açmazına işaret etmektedir. Bu iktidarın seçimle değişebileceğine dair umutların ortadan kaldırıldığı yerde halk için sokaktan, direnişten başka çare kalmamaktadır. Geleneksel muhalefet örgütlerinin, işçi sınıfının mücadele eğilimlerine yanıt vermediği yerde direniş çizgisi öne çıkmaktadır. Düzen siyasetinin tıkanması ya da etkisiz hale getirilmesi, proleterleşmiş Türkiye toplumunun çaresizliği anlamına gelmemektedir.
Türkiye işçi sınıfı, onu sermayenin ve iktidarın saldırıları karşısında savunmasız bırakan düzen içi muhalefet çizgisine mahkûm değildir. İşçi sınıfının bağımsız politik varlığını esas alan ve düzenin sınırlarına hapsolmayan bir hareket çizgisi gerekli olduğu kadar mümkündür de. Halkevleri’nin geride bıraktığı mücadele dönemine, devrimci siyasetine yeniden inşası hedefi doğrultusunda, bu gereklilik ve imkân yön vermiştir.
2023 seçimlerinde “Kurtuluş halkın kendi ellerinde” dedik ve seçim sandığını tek çare olarak önümüze koyan aldatmacanın bir parçası olmayı reddettik. Bu, geçmişe değil tam da bugüne dair bir tartışmadır. Devrimci birikimimizin tasfiyesine bir set çekebildiysek ve bugün düzen siyasetinin tıkanması karşısında direniş çizgisi ekseninde yeni bir inisiyatif geliştirebiliyorsak, o gün yaptığımız tercihler sayesindedir.
Tercihimiz doğruları söyleyip konforlu steril köşelere çekilmek değil tam da sınıf savaşının orta yerine dalmaktır. Evet gerekli ve mümkün olan ama zorlu bir mücadelenin içindeyiz.
3 Eylül 2024 günü Cankurtaran’da ormanını inşaat ve maden şirketlerinin yağmasına karşı savunan arkadaşlarımız iktidar destekli çetelerin saldırısına uğradı. Reşit Kibar’ı bu kanlı saldırıda kaybettik, arkadaşlarımız tutuklandı ama geri adım atmadık. Dedik ki bu savaşı kabul ediyoruz ve ülkenin dört bir yanında canımız pahasına da olsa doğamızı, topraklarımızı, yaşamımızı koruyacağız.
Türkiye’de emek düşmanı ekonomi programları karşısında geleneksel emek örgütleri yıllardır merkezi bir bütçe mitingi dahi yapmaktan imtina ediyor. 2024 sonbaharında mücadeleci sendikalarla omuz omuza vererek “Hakkımı Ver” kampanyasını örgütledik ve aralık ayında militan bir eylemle Kızılay’da polis barikatlarına dayandık. Dedik ki sınıfın öfkesiyle ve direniş iradesiyle yeni bir yol açacağız.
19 Mart 2025’te halk bir kez daha ayağa kalktı ve günün sloganı “Tek yol sokak”tı. Mesele ne bir parti ne de bir aday meselesiydi, mesele halkın en temel haklarını yok sayan Saray ile halk arasındaki bir meseleydi. Dedik ki yerimiz barikatın en önüdür ve Halkevleri isyanı ilerletmek, ona halkın bağımsız çıkarları doğrultusunda bir yön vermek üzere inisiyatif almalıdır.
Tam da bu görev doğrultusunda 1 Mayıs 2025’te “Taksim gereklidir, haktır, mümkündür” diyerek inisiyatif aldık. Geleneksel inisiyatif merkezlerine yönelik eleştirilerimizi bir kopuş hamlesine taşıyan bu adım, devrimci bir inisiyatif merkezinin inşasına dair sözümüzün gereğiydi. Direniş çizgisinde omuz omuza verdiğimiz güçlerle 2026’da bu adımı daha da ilerlettik. “Gereklidir” dediğimiz çizginin “mümkün” olduğunu da gösterdik.
Ülkemizi emperyalist saldırganlığın ön cephe ülkesi haline getirmeye çalışanların 7-8 Temmuz’da düzenleyeceği NATO zirvesinde de bu ülkenin gerçek sahiplerinin işgalcileri hoş karşılamadığını, meydanın boş olmadığını göstereceğiz.
Bugün ülkenin dört bir yanında sermayenin emeğe, kentlerimize, doğamıza, yaşamımıza yönelik saldırıları karşısında toplumsal hak mücadelelerini yükseltiyor, halk ile Saray arasında sokakta yaşanacak kaçınılmaz hesaplaşmaya doğru ilerliyoruz. Bu gücünü halktan alan bir isyan yürüyüşü. Bu bir devrim yürüyüşü.
30 Kasım’da yine Ankara’da bir araya gelerek açıkladığımız Saray’a Karşı Halkın Manifestosundaki çağrımız netti:
“Sermayenin yıkımı karşısında ‘yaşam’ parolasıyla harekete geçen toplumsal hak mücadeleleri birleşin! Aynı ‘varlık yokluk’ davasındayız, aynı ortak eğilimlerin içindeyiz. Kapitalist yıkım karşısında tek seçenek toplumsal kurtuluş, tek yol devrimdir. Rotamız yıkımdan doğan inşa, yatağımız toplumsal hak mücadelesi, öncümüz devrimci işçi sınıfı, güvencemiz hak mücadelesi militanlığı, hedefimiz sosyalizmdir.”
Şimdi bu genel kurulu gerçekleştirirken de uzun erimli bir isyan ve direniş sürecinin öncü sarsıntılarına tanıklık ediyoruz. Eğitimde şiddete karşı gelişen eylemler, maden işçilerinin direnişi, ekoloji direnişleri, 1 Mayıs Taksim eylemi, Bilgi Üniversitesi direnişi, mutlak butlan protestoları katılan örgütlerin ya da harekete geçirdiği kitlelerin boyunu aşan bir etki yaratmıştır. Çünkü iktidarından muhalefetine düzen siyaseti tıkanırken, ağır yoksullaştırma, sömürü, yağma ve baskı politikaları karşısında devasa bir sınıfsal öfke birikmektedir. Bu öfke yine isyan ve direniş hareketleri ile patlayacaktır. Bu öfke birikme halindeyken kendi temsilini, duygudaşlığını, umudunu sınıf eksenli militan direnişlerde bulmaktadır.
Şimdi mütevazı ölçeklerde ama büyük bir etki yaratarak gelişen direnişleri, yaklaşan depremin öncü sarsıntıları olarak ya da bu kez sınıfsal yönü daha da önde yeni bir isyan sürecinin ayak sesleri olarak değerlendirmek abartılı olmayacaktır.
Bu mücadelede yitirdiğimiz tüm yoldaşlarımıza, işçilere, kadınlara, Metin Lokumcu ve Reşit Kibar şahsında doğa ve yaşam savunucularına, İlayda Zorlu şahsında genç yoldaşlarımıza sözümüz olsun. Bizlere devrettiğiniz bayrağı isyan barikatlarında dalgalandıracağız.Şimdi tüm odağımız, Saray iktidarına karşı direniş kararlılığını büyütmek ve faşizme karşı harekete geçmiş halkın bağımsız bir siyasal özne ve hareket olarak kendini ortaya koymasını sağlamaktır. Bu halk, kendi kaderini eline alacak ve kurtuluşun yolunu açacaktır. Çünkü Halk, Saray’dan büyüktür!
Biliyoruz, çok yendik çok yenildik, birlikte uzun bir yolda, turuncu bir kolda çok yol kat ettik. Ama hep bildik ki yol ona yoldaş olanla güzel.
Yaşasın halkın hakları mücadelemiz!
Tek yol direniş, tek yol sokak, tek yol devrim!
Halk direnişini yükseltelim!
Hepimize kolay gelsin.
Yolumuz açık olsun.
Sendika.Org