Mutlak butlan krizini NATO'nun güvenliği açısından ele almak, sorunu baştan yanlış bir zemine oturtmaktır. Çünkü Türkiye'nin temel sorunu Karadeniz'in güvenliği ya da Avrupa'nın savunma kapasitesi değildir. Türkiye'nin temel sorunu milyonlarca emekçinin giderek yoksullaşması, gençlerin geleceksizleşmesi, burjuva demokrasisinin “sunduğu” son hakların da adeta budanması ve bütün bunların sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirilmesidir

CHP son günlerde, haklı olarak, mutlak butlan kararının ardından derinleşen siyasal krizle boğuşuyor. Yargı eliyle alınan kararla partinin son kurultayının geçersiz ilan edilmesi ve önceki yönetimin yeniden göreve çağrılması, yalnızca CHP'nin iç işleyişine ilişkin bir mesele değildir. Bu gelişme, iktidarın siyasal alan üzerindeki müdahalesini yeni bir düzeye taşıdığını göstermektedir. Amaç son yerel seçimlerden bu yana toplumsal etkisini artıran, kitlesel mobilizasyon kapasitesini yeniden kazanan ve iktidarın karşısında daha görünür bir odak haline gelen CHP'yi iç tartışmalara sürüklemek, enerjisini tüketmek ve mümkünse bölmektir. Bu nedenle mutlak butlan kararı karşısında alınacak tutum açıktır: Sosyalistler, CHP yönetiminin siyasal çizgisine yönelik eleştirilerini saklı tutmaksızın, devletin yargı mekanizmaları aracılığıyla muhalefeti dizayn etme girişimlerinin karşısında durur.
Özel liderliğindeki CHP yönetiminin devlet müdahalelerine karşı kitlesel tepkiyi örgütleme konusunda önceki yıllara göre, her ne kadar son kertede sokaktaki direnişi soğurma ve sandığa mahkûm etme amacı taşısa da, daha “mücadeleci” bir çizgi izlemiş olduğu da bir gerçektir ve bu, demokratik hakların savunulması açısından önemlidir.
Ne var ki, bu madalyonun sadece bir yüzüdür. Zira CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ABD merkezli Newsweek dergisi için yazdığı ve 1 Haziran tarihinde yayımlanan yazısı mutlak butlan krizinin uluslararası bir mecrada NATO ve AB taraftarı sunumuyla düzen muhalefetinin siyasal ufkunun sınırlarına ilişkin önemli bir belge niteliğindedir ve bugün için “CHP nedir, ne değildir?” sorusuna tatmin edecek ölçüde ifadeler içermektedir.[1]
Özel yazısında, Türkiye'de yaşanan gelişmelerin artık yalnızca bir demokrasi sorunu olarak görülemeyeceğini, bunun aynı zamanda Avrupa’nın, NATO'nun ve bölgesel güvenlik mimarisinin geleceğini ilgilendiren bir güvenlik krizine dönüştüğünü ileri sürmektedir. Bu yaklaşım ilk bakışta AKP iktidarının baskıcı uygulamalarına karşı uluslararası kamuoyunu harekete geçirmeyi amaçlayan bir uyarı gibi görünebilir. Ancak aslında çok daha önemli bir gerçeği açığa çıkarmaktadır: Türkiye'deki düzen muhalefeti, yaşanan siyasal krizi halkın çıkarları ve emekçi sınıfların talepleri üzerinden değil, Batılı, emperyalist güç merkezlerinin jeopolitik kaygıları üzerinden tanımlamaktadır.
Erdoğan iktidarının otoriter karakteri yeni bir gelişme değildir. Bu gerçek uzun zamandır bilinmektedir. Asıl soru, bu otoriterleşmenin neden ortaya çıktığı ve ona karşı nasıl bir mücadele hattı kurulacağıdır. Çünkü sorunu yalnızca seçimlerin geleceğine, parlamenter mekanizmaların işleyişine veya muhalefetin iktidar olma ihtimaline indirgeyen her yaklaşım, krizin toplumsal ve sınıfsal köklerini görünmez kılmaktadır.
Yaşadıklarımız demokrasinin basit bir gerilemesi değildir.[2] İçinden geçtiğimiz süreç, emperyalizme bağımlı kapitalist gelişme modelinin, derinleşen neoliberal krizin ve burjuva devlet aygıtının yapısal sınırlarının ürettiği çok yönlü bir krizdir. CHP kongresinin mahkeme kararıyla iptal edilmesi, siyasal alanın yargı yoluyla yeniden düzenlenmesinin bir örneğidir. Ancak bu durum CHP yönetiminin yıllardır sürdürdüğü düzen içi siyasetin yarattığı açmazları ortadan kaldırmaz. Burjuva devlet aygıtına güvenerek siyaset yapanlar, aynı aygıtın kendi üzerlerine yönelmesini şaşkınlıkla karşılamaktadır. Her hâlükârda bu sorunlara çözüm Washington'da, Brüksel'de veya NATO karargâhlarında değil; Türkiye işçi sınıfının, gençliğinin ve emekçi halklarının bağımsız siyasal örgütlülüğünde aranmalıdır.
Ankara'da yapılacak NATO zirvesi kapıya dayanmışken, Türkiye'nin demokratik krizini NATO’nun güvenlik sorunu olarak tanımlayan yaklaşımın kendisinin eleştiri konusu yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun, mutlak butlan kararı karşısında ikirciksiz biçimde CHP’nin ve muhalefetin yanında durmakla herhangi bir çelişkisi yoktur. Tam tersine, siyasal alanın yargı eliyle yeniden dizayn edilmesine karşı çıkmak ile muhalefetin bu krizi hangi siyasal ufukla ele aldığını tartışmak aynı demokratik sorumluluğun iki farklı boyutudur. Bugün mahkemeler aracılığıyla muhalefetin etkisizleştirilmeye çalışılmasına karşı çıkmak ne kadar gerekliyse, bu saldırıya verilen yanıtın NATO’nun, Avrupa’nın veya Batılı emperyalist güç merkezlerinin çıkarları üzerinden kurulmasını eleştirmek de o kadar gereklidir. Çünkü Özgür Özel’in yazısında ortaya konulan yaklaşım yalnızca yanlış bir teşhis değil, aynı zamanda yanlış bir tedavi önerisidir.
Özel'in yazısının merkezinde tek bir kavram bulunmaktadır: Güvenlik. Yazı boyunca Türkiye'deki siyasal gelişmelerin yalnızca demokratik haklar açısından değil, Avrupa'nın, NATO'nun, Karadeniz'in, Doğu Akdeniz'in ve Ortadoğu'nun güvenliği açısından da değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Böylece Türkiye'deki siyasal kriz, emekçi halkın yaşam koşullarından, işsizliğinden, yoksulluğundan veya demokratik haklarından koparılarak uluslararası güvenlik mimarisinin bir unsuru haline getirilmektedir.
Güvenlik kavramı hiçbir zaman sınıflar üstü bir anlam taşımaz. Her toplumsal düzende güvenlikten ne anlaşıldığı, o topluma egemen olan sınıfın çıkarları tarafından belirlenir. Sermaye sınıfı için güvenlik, mülkiyet ilişkilerinin korunmasıdır. Emperyalist devletler için güvenlik, dünya ölçeğindeki ekonomik ve askerî üstünlüklerinin sürdürülmesidir. İşçi sınıfı için güvenlik ise sömürüden, işsizlikten, savaşlardan ve yoksulluktan kurtulabilme güvencesidir. Bu nedenle NATO'nun güvenliği ile halkların güvenliği aynı şey değildir. Hatta çoğu zaman birbirinin karşıtıdır.
NATO'nun güvenlik anlayışı, milyonlarca insanın hayatını altüst eden savaşları meşrulaştırmıştır. Yugoslavya'nın bombalanması, Afganistan'ın işgali, Libya'nın parçalanması ve Ortadoğu'nun istikrarsızlaştırılması hep "uluslararası güvenlik" adına gerçekleştirilmiştir. Emperyalist devletlerin güvenliği arttıkça halkların güvenliği azalmış, bölgesel istikrarsızlık derinleşmiş ve milyonlarca insan yerinden edilmiştir.
Bu nedenle mutlak butlan krizini NATO'nun güvenliği açısından ele almak, sorunu baştan yanlış bir zemine oturtmaktır. Çünkü Türkiye'nin temel sorunu Karadeniz'in güvenliği ya da Avrupa'nın savunma kapasitesi değildir. Türkiye'nin temel sorunu milyonlarca emekçinin giderek yoksullaşması, gençlerin geleceksizleşmesi, burjuva demokrasisinin “sunduğu” son hakların da adeta budanması ve bütün bunların sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirilmesidir.
Bugün Türkiye'de işçiler ücretlerini alamazken, emekliler açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilirken, gençler ülkeden kaçmayı kurtuluş olarak görürken, kadınlar, göçmenler güvencesiz çalışmaya zorlanırken, doğa ve canlılar sermayenin ihtiyaçlarına göre yok edilirken ve sendikal haklar sistematik biçimde baskı altına alınırken ortaya çıkan tabloyu yalnızca bir "güvenlik riski" olarak tanımlamak, toplumsal gerçekliğin üzerini örtmektir.
Daha kötüsü, Türkiye'deki otoriterleşme eğilimlerinin kendisi de güvenlik gerekçeleriyle meşrulaştırılmaktadır. Olağanüstü yetkiler, polis şiddeti, ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar ve siyasal baskılar yıllardır “milli güvenlik" söylemi altında uygulanmaktadır. Bu nedenle güvenlik kavramının kendisi sorgulanmadan yapılacak her demokrasi tartışması eksik kalacaktır.
Türkiye'nin sorunu NATO'nun güvenlik açığı değil, kapitalist düzenin yarattığı toplumsal ve siyasal krizdir. Bu kriz ne askerî ittifaklarla ne de emperyalist merkezlerin müdahaleleriyle çözülebilir. Çözüm ancak emekçi sınıfların bağımsız örgütlü mücadelesiyle mümkün olabilir.
Özel'in yazısının en dikkat çekici yönlerinden biri de, Türkiye’deki demokratik gerilemenin Avrupa'nın güvenlik mimarisini ve NATO'nun istikrarını tehdit ettiği iddiasıdır. Bu yaklaşım, ilk bakışta uluslararası kamuoyuna yönelik diplomatik bir çağrı gibi görünse de gerçekte Türkiye düzen muhalefetinin uzun süredir içinde bulunduğu siyasal açmazın açık bir ifadesidir. Çünkü yazıda çözümün adresi olarak işçi sınıfının örgütlü mücadelesi, halkın siyasal seferberliği veya toplumsal dönüşüm değil; Avrupa Birliği, Batılı müttefikler ve NATO'nun geleceği gösterilmektedir. Böylece demokrasi mücadelesi halkın kendi kaderini tayin etme mücadelesi olmaktan çıkmakta, Batılı güç merkezlerinin stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir yönetim modeline indirgenmektedir. Oysa Türkiye’nin yakın tarihi bunun tam tersini göstermektedir; NATO'nun demokrasiyle özdeşleştirilmesi tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
NATO'nun en sadık üyeleri arasında otoriter yönetimlerin bulunması bir tesadüf müdür? İttifakın temel ölçütü demokratik haklar değil, stratejik uyum olduğundan dolayı, bu bir tesadüf olarak nitelenemez. Emperyalist sistem açısından önemli olan bir ülkenin ne kadar demokratik olduğu değil, mevcut uluslararası güç dengeleri içindeki işlevini yerine getirip getirmediğidir.
Muhalif belediyelere yönelik operasyonlar, siyasal davalar, sendikal baskılar, basın özgürlüğünün daraltılması ve kuvvetler ayrılığının aşındırılması sürecinde NATO'dan vb. kayda değer bir itiraz yükselmiş midir? Emperyalist merkezlerin temel önceliği demokrasi olmadığı, istikrar olduğu için; halk egemenliği değil, öngörülebilirlik olduğu için yükselmemiştir.
Yazıda Türkiye halklarına ya da benzer otoriterleşme süreçlerinde yaşayan yabancı halklara değil, Washington'a ve Brüksel'e seslenilmektedir. Demokrasi savunusu, emekçilerin hakları üzerinden değil, NATO'nun geleceği üzerinden temellendirilmektedir. Böylece siyasal mücadele aşağıdan yukarıya bir toplumsal dönüşüm mücadelesi olmaktan çıkmakta, uluslararası güç merkezlerinin desteğini kazanma yarışına dönüşmektedir.
Oysa Türkiye'de demokratik haklar hiçbir zaman NATO sayesinde kazanılmamıştır. Sendikal haklar, örgütlenme özgürlüğü, grev hakkı, düşünce özgürlüğü ve siyasal katılım olanakları her zaman halkın mücadeleleri sonucunda elde edilmiştir. Bugün de durum farklı değildir. Demokrasi, emperyalist ittifakların lütfuyla değil, emekçi sınıfların örgütlü mücadelesiyle kazanılabilir.
Muhalefet kime sesleniyor?
Özel’in yazısını yalnızca iç politikaya ilişkin bir değerlendirme olarak okuyabilir miyiz? Yazının yayımlandığı tarih, kullanılan kavramlar ve hitap ettiği çevreyle birlikte düşünüldüğünde, bu yazının aynı zamanda ana muhalefetin dış politika ve uluslararası ilişkiler alanındaki yönelimini de ortaya koyduğunu görüyoruz.
Temmuz ayında NATO liderlerinin Ankara’ya gelmeye hazırlandığı bir dönemde, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin lideri ABD merkezli bir yayın organında kaleme aldığı yazıda Türkiye'deki siyasal krizi Avrupa'nın ve NATO'nun güvenliği bağlamında tartışmaktadır. Yazının muhatabı Türkiye halkları değildir, hiçbir ülkenin halkları değildir. Türkiye’deki işçiler, gençler, emekliler, çiftçiler veya ülkenin emekçi sınıfları hiç değildir. Zaten yazı da Newsweek’te, İngilizce yayımlanmıştır; CHP ile iyi ilişkiler içinde olan Cumhuriyet ya da BirGün gibi bir gazetede, Türkçe yayımlanmamıştır. Muhatap, Washington'daki karar vericiler, Brüksel'deki bürokratlar ve Batılı güvenlik çevreleridir. Neden?
Çünkü Türkiye burjuva muhalefetinin önemli bir bölümü uzun zamandır siyasal meşruiyetini ve geleceğini halkın örgütlü gücünden çok Batılı merkezlerle kuracağı ilişkiler üzerinden tanımlamaktadır. Bunun aksi olsaydı (olmazdı); 19 Mart sürecindeki halk tepkisi miting alanlarına sıkıştırılmaya, soğurtulmaya çalışılmaz; eh, o zaman da CHP, CHP olmazdı. Bu anlayışa da göre Türkiye'nin temel sorunu emperyalizme bağımlılık değil, Batı ittifakıyla yaşanan uyumsuzluklardır. Çözüm ise ülkenin daha bağımsız hale gelmesi değil, Batı’nın emperyalist kurumlarıyla daha uyumlu bir çizgiye yerleşmesidir.
Bu yaklaşımın tarihsel kökleri bulunmaktadır. Burjuva Cumhuriyet ilk kurulduğu günden bu yana Türkiye burjuvazisi ülkenin yönünü daima büyük emperyalist güçlerle kurulan ilişkiler üzerinden tarif etmiştir. Kimi zaman İngiltere, kimi zaman Amerika Birleşik Devletleri, kimi zaman Avrupa Birliği bu yönelimin merkezi olmuştur. Değişmeyen tek unsur, halkın kendi örgütlü gücüne karşı duyulan isteksizlik; korkudur.
İçinden geçilen kriz ne yalnızca bir seçim krizidir ne de yalnızca bir hukuk krizidir. Daha derinde, neoliberal sermaye düzeninin yönetme kapasitesinin aşınmasıyla ilgili bir krizle karşı karşıyayız. Ekonomik eşitsizliklerin büyüdüğü, milyonlarca insanın geleceğe ilişkin umutlarını kaybettiği, gençliğin giderek daha fazla yabancılaştığı ve siyasal kurumların meşruiyetinin aşındığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle bugün tartışılan her demokratik mesele, aynı zamanda sınıfsal bir meseledir.
Ne var ki düzen siyasetinin iki ana kutbu da bu gerçeği görünmez kılmaktadır. İktidar bloku yaşanan krizi güvenlik ve istikrar söylemleriyle yönetmeye çalışırken, düzen muhalefeti çözümü Batı’nın emperyalist kurumlarıyla daha uyumlu bir siyasal, “demokratik” restorasyonda aramaktadır. Bir taraf devlet aygıtının zor araçlarına daha fazla yaslanmakta, diğer taraf ise Avrupa Birliği ve NATO eksenli bir "normalleşme" perspektifi önermektedir. Ancak her iki yaklaşımın ortak noktası, emekçi halkın siyasetin asli öznesi olarak görülmemesidir.
Oysa Türkiye'nin demokratikleşme sorunu ile bağımsızlık sorunu birbirinden ayrılamaz. Gerçek bir çıkış yolu, ancak emekçi sınıfların bağımsız siyasal örgütlülüğünün güçlendirilmesinden geçmektedir. Türkiye'nin demokratik krizi NATO'nun güvenlik sorunu değildir. Türkiye'nin demokratik krizi, halkın siyasal ve ekonomik yaşam üzerindeki denetiminin sistematik biçimde daraltılmasının sonucudur.
NATO zirvesi yaklaşırken Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey yeni güvenlik doktrinleri değildir. İhtiyaç duyulan şey, ülkenin geleceğini emperyalist ittifakların hesaplarına bağlamayan, demokratik haklar mücadelesini bağımsızlık mücadelesinden ayırmayan ve işçi ve emekçi sınıfları siyasetin merkezine yerleştiren bir halk seçeneğinin yaratılmasıdır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.