Buraya iyi ücretli bir işle, görece güvenceli bir kontratla, dili öğrenmeye zamanı ve sosyal çevre kurmaya maddi imkânı olarak gelen biriyle; depoda, lojistikte, temizlikte, bakımda, restoranda ya da geçici işlerde çalışan biri aynı Hollanda’da yaşamıyor. Birinin gördüğü şey düzenli sokaklar, işleyen kurumlar, seküler bir kamusal alan ve daha serbest bir gündelik hayat olabilir. Diğerinin gördüğü ise pahalı kira, bekleyen sağlık randevusu, parçalanmış zaman, yorgunluk, yalnızlık ve sürekli hesap yapma zorunluluğudur

Hollanda’ya yeni gelen bazı Türkiyelilerde tanıdık bir eğilim var: Burayı hızla yüceltmek, Türkiye’yi ise aynı hızla bütünüyle karanlık bir yere çevirmek. Daha birkaç ay geçmeden cümleler kuruluyor: “Burada insan gibi yaşıyorsun”, “Burada sistem var”, “Türkiye artık yaşanacak yer değil”, “Orası tamamen bitmiş.” Bu sözlerin içinde elbette gerçeklik payı var. Türkiye’de otoriterleşme, ekonomik çöküş, gündelik hayata yayılan baskı ve toplumsal kabalaşma insanların nefesini kesiyor. Bunu inkâr etmek saçmalık olur. Ama sorun başka yerde başlıyor. Sorun, bu karşılaştırmanın çoğu zaman sınıfsal bir çözümleme değil, yaşam tarzı merkezli bir rahatlama cümlesine dönüşmesinde.
Çünkü Hollanda’ya dışarıdan bakmakla, Hollanda’yı sınıfsal olarak yaşamak aynı şey değil.
Burada hemen bir ayrım yapmak gerekiyor. Hollanda’ya gelen herkes aynı toplumsal konumdan gelmiyor. Buraya baştan itibaren emekçi olarak gelenler, güvencesiz çalışanlar, geçici kontratlarla tutunmaya çalışanlar ya da daha ilk andan sınıfsal sıkışmayı yaşayanlar için tablo zaten başka türlü kuruluyor. Burada tartıştığım şey, özellikle görece rahat bir yerden konuşan, Hollanda’yı kendi maddi konforunun içinden okuyup bunu genel toplumsal hakikat gibi sunan bazı yeni gelen kesimlerin bakışı.
Buraya iyi ücretli bir işle, görece güvenceli bir kontratla, dili öğrenmeye zamanı ve sosyal çevre kurmaya maddi imkânı olarak gelen biriyle; depoda, lojistikte, temizlikte, bakımda, restoranda ya da geçici işlerde çalışan biri aynı Hollanda’da yaşamıyor. Aynı tramvaya binebilirler, aynı markete gidebilirler, aynı şehirde oturabilirler. Ama aynı toplumsal gerçekliğin içinde değillerdir. Birinin gördüğü şey düzenli sokaklar, işleyen kurumlar, seküler bir kamusal alan ve daha serbest bir gündelik hayat olabilir. Diğerinin gördüğü ise pahalı kira, bekleyen sağlık randevusu, parçalanmış zaman, yorgunluk, yalnızlık ve sürekli hesap yapma zorunluluğudur.
Hollanda’yı fazla seven bazı yeni gelenlerin asıl sevdiği şey çoğu zaman toplumun bütünü değil, kendi korunmuş hayat adalarıdır.
Buradaki asıl mesele Hollanda’nın sorunlarını inkâr etmeleri de değil. Daha derin bir şey var. İnsan çoğu zaman yaşamadığı çelişkiyi toplumsal gerçeklikten saymaz. Kirası maaşının büyük kısmını yutmayan, vardiya yüzünden uyku düzeni darmadağın olmayan, aile hekiminden haftalarca sıra beklemeyen, bir işten çıkarsa ertesi ay nasıl geçineceğini düşünmeyen biri için hayat pahalılığı ve sınıfsal baskı çoğu zaman “genel bir sorun” olarak görünür. Oysa aynı ülkeyi başka bir sınıfsal konumdan yaşayanlar için mesele genel değil, doğrudan gündelik hayatın merkezindedir.
Aynı bakış Türkiye’ye döndüğünde de benzer bir sınıf körlüğü üretiyor. Türkiye’deki kriz çoğu zaman sınıf mücadelesi, emek sömürüsü, yoksullaşma, sendikasızlaşma, güvencesizlik ya da sermayenin saldırısı üzerinden değil; daha çok yaşam tarzı daralması üzerinden okunuyor. İçki içmenin zorlaşması, kamusal alanın muhafazakârlaşması, şehir hayatının kabalaşması, seküler çevrelerin daralması, toplumsal ilişkilerde artan tahammülsüzlük… Bunların hepsi gerçek ve ciddi meseleler. Ama bunlar sınıfsal yıkımın yerine geçtiğinde siyasal bakış da bozuluyor.
Çünkü Türkiye’yi yalnızca “artık rahat yaşanmayan ülke” gibi okuyan biri, aynı ülkenin işçilerini, emeklilerini, borç altında ezilenlerini, kira yükü altında çökenlerini, kadın emeğini, iş cinayetlerini, güvencesiz gençliğini arka plana itmiş oluyor.
Böylece kriz toplumsal olmaktan çıkıp kültürel bir huzursuzluk gibi anlatılıyor.
Burada özellikle kendini sosyalist ya da ilerici olarak tanımlayan bazı yeni gelenlerde daha ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor. Sözcükler solda kalıyor ama bakış açısı giderek sınıf dışılaşıyor. Türkiye’deki toplumsal çözülmeye baktıklarında onu işçi sınıfının yenilgileri, sermayenin saldırısı, örgütsüzlük, düşük ücret rejimi ya da emeğin değersizleşmesi üzerinden değil; daha çok toplumun “değişmiş hali” üzerinden okuyorlar. İnsanların neden yoksullaştığını, neden yalnızlaştığını, neden bu kadar sıkıştığını sormaktan çok, neden “eskisi gibi” yaşanmadığına odaklanıyorlar.
Bu bakış ilk bakışta siyasal gibi durabilir, ama aslında büyük ölçüde sınıfsal konforun ürettiği bir körlük taşır.
Marx ve Engels’in temel sezgilerinden biri şuydu: İnsanlar dünyayı yalnızca kafalarındaki fikirlerle değil, içinde yaşadıkları maddi hayatın içinden algılar. Bu, sınıfsal konumun insanı mekanik biçimde belirlediği anlamına gelmez. Aynı koşullarda yaşayan herkes aynı bilince sahip olmaz. Farklı sınıflardan gelen insanlar da bazen benzer hakikatleri görebilir. Ama yine de hangi çelişkilerin görünür, hangilerinin tali sayılacağı çoğu zaman insanın gündelik hayat içindeki yerine bağlıdır. İdeoloji tam da burada çalışır: İnsan çoğu zaman toplumsal gerçekliği olduğu gibi değil, kendi konumunun ona izin verdiği açıklık ve körlük içinde algılar. Bu yüzden konfor, yalnızca rahatlık değil; hakikati seçerek görme alışkanlığı da üretebilir.
Çünkü bir insanın Türkiye’de en çok dert ettiği şey artık dışarıda rahat içki içememek, kamusal alanda kendi yaşam tarzının daraldığını hissetmek ya da kültürel olarak nefessiz kalmaksa, orada gerçek bir baskı deneyimi vardır ama bu deneyim henüz sınıfsal bir çözümlemeye dönüşmemiş olabilir. Böyle biri Türkiye’deki emekçi sınıfların hayatını kendi gündelik kırılganlıklarından ayrı bir mesele gibi görebilir. Yoksulluk onun için bir manzara, sendikasızlık bir veri, işçi sınıfı ise soyut bir politik kategori haline gelir.
Hollanda’ya geldiğinde de benzer bir şey olur. Bu kez oradaki sınıf çelişkilerini de kendi rahatlık düzeyi içinden yorumlamaya başlar. Hayat pahalılığı vardır ama onun için henüz “yönetilebilir” düzeydedir. Konut krizi vardır ama bir şekilde çözmüştür. Sağlık sisteminin aksadığı söylenir ama o henüz ciddi biçimde duvara çarpmamıştır. Vardiyalı işçilerin zamanı parçalanmıştır ama onun hayatı buna göre kurulmamıştır. Böylece Hollanda’daki sınıf mücadelesi de ona uzaktan izlenen bir toplumsal alan gibi görünür. Gözlemler, yorumlar, fikirler vardır; ama gerçek temas zayıftır.
Üstelik bu körlük, kadın emeği söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. Türkiye’deki baskıyı yalnızca yaşam tarzı daralması gibi okuyan biri, kadınların hem işyerinde hem ev içinde taşıdığı görünmez emeği, bakım yükünü ve kamusal alandaki baskıyı çoğu zaman ikinci plana iter. Hollanda’da da benzer biçimde, bakım, temizlik, restoran ve hizmet sektörlerinde çalışan göçmen kadınların düşük ücret, güvencesizlik ve ayrımcılıkla örülü hayatı; daha rahat sınıfsal konumlarda duranların gözünden kolayca kaçabilir. Oysa burada kültürel baskı ile sınıfsal baskı birbirinden ayrı değil, çoğu zaman iç içe geçmiş haldedir.
İşte tam burada sosyolojik bir kopuş oluşuyor.
Türkiye’deki sınıf mücadelesine gerçek bir bağ kuramayan, oradaki toplumsal çatışmayı daha çok kültürel çöküş ve yaşam tarzı baskısı üzerinden okuyan biri; Hollanda’daki sınıf mücadelesini de tam anlamaz. Çünkü burada da onu belirleyen şey kendi maddi rahatlığıdır. Sınıf siyaseti onun için bir deneyim değil, bir çerçeve olur. Sözcük olarak tanır, ama hayatın içinden duymaz.
Bu bakış, Hollanda’da uzun süredir yaşayan eski göçmen emekçilerle yeni gelen daha rahat kesimler arasında da görünmez bir mesafe üretiyor. Biri ötekine bakıp kapalılık, kabalık ya da gerilik görüyor; diğeri ise karşısındakinde kibir, kopukluk ve sınıfsal üsttenlik hissediyor. Böylece aynı ülkeden gelen ama farklı toplumsal hayatlar yaşayan kesimler arasında ortak bir zemin kurulacağına, karşılıklı bir soğukluk büyüyor.
Bu yüzden bazı yeni gelenler iki ülkeye de yukarıdan bakar. Türkiye’ye bakarken “toplum bozuldu” derler. Hollanda’ya bakarken “burada sistem çalışıyor” derler. Ama ne Türkiye’de kimin sırtına basılarak bir düzen kurulduğunu ne de Hollanda’da bu görece istikrarın hangi görünmez emek, hangi göçmen işgücü ve hangi sınıfsal eşitsizliklerle ayakta durduğunu yeterince görmek isterler.
Üstelik bu “işleyen sistem” görüntüsü de boşlukta kurulmuş değil. Hollanda’nın görece istikrarı, yalnızca iyi kurumların sonucu değil; aynı zamanda görünmez göçmen emeğine, Avrupa merkez ülke ayrıcalıklarına ve başka coğrafyalardaki eşitsiz değişim ilişkilerine de yaslanıyor. Bu yüzden burada görülen düzen, sınıfsal ve küresel maliyetlerinden bağımsız düşünülemez.
Burada belirleyici olan şey kötü niyet değil, toplumsal konumdur. Konfor bazen insana sadece rahatlık vermez; hakikati seçerek görme alışkanlığı da verir. Kendi hayatını merkez alan insan, onu mümkün kılan sınıfsal yapıyı arka plana iter. O yüzden bazı yeni gelenlerin Hollanda övgüsü ile Türkiye nefreti arasında gidip gelen dili, aslında iki ülkenin de toplumsal gerçekliğini düzleştiren bir dildir.
Bu dilin en büyük problemi, iki ülkeyi de yaşam tarzı üzerinden okumasıdır.
Oysa ne Hollanda cennettir ne Türkiye yalnızca kültürel bir cehennemdir. Hollanda’da da hayat pahalı, sağlık yavaş, konut krizi derin, emek rejimi sert, göçmen işgücü parçalı ve yalnızdır. Türkiye’de de kriz yalnızca kültürel baskıdan ibaret değildir; doğrudan doğruya sınıfsal bir yıkımdır. Bu iki toplumu birbirine karşı kurulan yaşam tarzı cümleleriyle değil, sınıf, emek, gündelik hayat ve toplumsal çözülme ilişkileri içinde düşünmek gerekir.
Belki de bugün asıl ihtiyaç duyulan şey budur: Ne Hollanda’yı büyülenmiş bir hayranlıkla anlatmak ne de Türkiye’yi yalnızca kişisel sıkışmaların diliyle mahkûm etmek. Her ikisini de sınıfsal çelişkileriyle görebilmek.
Ama bunun için yalnızca “daha doğru görmek” yetmez. Sınıfsal olarak farklı hayatları yeniden ortak bir zeminde konuşturabilecek bağlar kurmak gerekir. Sendikalar, göçmen işçi ağları, kadın dayanışmaları ve mahalle ölçeğindeki kolektif yapılar tam da burada önem kazanır. Çünkü hakikat yalnızca düşüncede değil, ortak mücadele içinde de berraklaşır.
Çünkü insan yalnızca nereye geldiğiyle değil, hangi sınıfsal konumdan baktığıyla da görür.
Ve bazen en büyük siyasal sorun, yanlış tarafta durmak değil; kendi rahatlığını toplumsal hakikat sanmaktır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.