İşçi sınıfının kendi kaderini bu “makbul ve mutedil” sendika patronlarından geri alması yol almak için öncelikli konulardan biri haline gelmiştir. Bu yapısal bozukluktan kopmak, örgüt karşıtlığı değil; bilakis işçiyi sınıf mücadelesinden soğutan bu çürümeden kurtararak gerçek örgütlülüğün zeminini kurmaktır

Türkiye işçi sınıfı, son on yılını devasa bir bölüşüm şoku, mülksüzleşme dalgası ve toplumsal sınıfsal paralizasyon baskısı altında geçirdi. Veriler bu gerçeğin ancak belli yanlarını ifade edebilir. Yine de zemini belirginleştirmek için kabaca bir döküm vermekte yarar var.
2016 yılında emeğin GSYH içindeki payı %36,3 iken, 2024-2026 bandında bu oran %25 seviyelerine demirledi. Aynı dönemde sermaye payı %40’tan %55’e fırladı.
Türkiye, son 10 yılda bir “asgari ücretliler ülkesi” haline geldi. 2016’da çalışanların yaklaşık %35-40’ı asgari ücret civarında maaş alıyordu. 2026’da ise çalışanların %50’den fazlası asgari ücretle yaşamaktadır. Asgari ücretin %20 komşuluğunda (1,2 katı ve altı) maaş alanların oranı ise %70’e yaklaştı. Asgari ücret artık bir “giriş ücreti” değil, “genel ücret” haline geldi. Orta sınıf beyaz yakalı maaşları asgari ücrete doğru baskılandı.
Son 10 yıldaki işçi eylemlerinin dağılımı ise aşağı yukarı şöyle gerçekleşti: Büyük konfederasyonlara (Türk-İş, Hak-İş, DİSK) bağlı sendikalar tarafından organize edilen direnişler eylemlerin yaklaşık %40-45’ini kapsadı. Bu eylem ve direnişler genellikle toplu iş sözleşmesi (TİS) odaklı ve yasaldı. Üye sayıları az olsa da direnişçi damaları gelişkin bağımsız sendikalar eylemlerin %25-30’unu (özellikle kurye, depo, maden eylemleri) sırtladı. Geri kalan yaklaşık %30 ise herhangi bir sendika bağı olmadan, işçilerin taban inisiyatifiyle gerçekleşti.
Son 10 yılda 200 binden fazla işçiyi kapsayan 10’dan fazla büyük grev kararı “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelendi. (Fiili yasaklama.)
Bu grev ve direnişlerden bağımsız sendikaların veya sendikasız işçilerin yaptığı “iş durdurma” eylemlerinde başarı oranı %40 civarındadır. (Genellikle kısmi kazanım.)
Resmi grevlerde yasaklamalar ve Konfederasyonlara bağlı sendikaların fiili mücadele damarının zayıflığı nedeniyle başarı oranı düşük gerçekleşti. “Yüksek Hakem Kurulu” süreçleri ise genellikle işçi aleyhine sonuçlanmaktadır.
Son iki yıldır özellikle Umut-Sen çizgisindeki bağımsız sendikaların örgütlediği direnişler büyük oranda bu tablonun dışındadır. Onlar da eklendiğinde bağımsız sendikaların toplam örgütlenme ve direniş süreçlerindeki etkisinin ve başarılarının bu tabloyu bağımsız sendikalar lehine bir miktar değiştirdiğini düşünmek gerekir.
Sendikaların “sınıf örgütü” olduğunun rivayet olunduğu bir düzende, işçi sınıfının pastadaki payı 10 puan birden düşebiliyorsa ‘sınıf örgütü’ bu süreci ya izlemiş ya da onaylamıştır.
Velhasıl kelam tablonun “hantallık”tan öte bir şeyi işaret ettiği açıktır.
Objektifimizi bu rakamların ötesinde taşıyıp, 2026 1 Mayıs’ını zoomladığımızda gerçek daha somut hale geliyor.
Mesele artık sadece patronların kâr hırsı değil; Aziz Çelik’in vurgusuyla ifade etmek gerekirse “ana akım sendikacılığın” içine düştüğü yapısal kriz ve bu yapıların bizzat sınıfın boğazındaki ilmiğe dönüşmesidir.
Aziz Çelik, ‘ana akım sendikacılığı’ “hantal, uysal ve müesses nizamla uyumlu” olarak tarif ederken aslında buzdağının sadece görünen kısmını işaret ediyor. Bu “hantallığın”, masum bir uyuşukluk olmadığını vurgulamak gerekir. Hak-İş’ten Türk-İş’e ve hatta artık kabul etmemiz gerekiyor ki “devrimci” bagajıyla övünen DİSK’e kadar uzanan sendikal çizgi gelinen aşamada bir işçi örgütü olmaktan çok çeşitli biçimlerde sermayeye eklemlenen bir çeşit sermaye şebekesine dönüşmüş durumdadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre sendikalı işçilerin %76’sı kamu veya yerel yönetimlerde toplanmıştır. Aziz Çelik’in vurguladığı gibi, bu yapılar iktidarın “cevaz verdiği” sınırlarda kalarak aidat garantili birer sendikal kast yaratmıştır. İşçinin sendika seçme özgürlüğü, patronun ve siyasi iktidarın iki dudağı arasına sıkışmıştır. On binlerce üye ve milyonlarca liralık aidat gelirini kaybetme korkusu, sendikaları “düzenin bağlantı kayışları” haline getirmiştir.
Bu yapılar artık işçiyi koruyan bir kalkan değil, patronun İnsan Kaynakları departmanıyla eşgüdümlü çalışan, aidat garantili birer taşeron mekanizmasıdır. Kamuda hükümetin icazetine, özel sektörde ise işverenin “mülk edindiği” sendika seçme özgürlüğüne sığınan bu bürokrasi; sınıfı düzen partilerine bağlayan paslı zincirlerden ibarettir.
Nisan ayında maden işçileri Ankara yollarında ve göbeğinde direnirken kafasını kuma gömen; mayıs geldiğinde ise sosyalistleri, Kürtleri ve direngen odakları dışlamak için her yıl yeni bir “oyun planı” kuran bu anlayışın işçide karşılığı uzun zamandır zaten yoktu. 2026 1 Mayıs’ındaki o cılız tablo, bu ikiyüzlülüğü bir kez daha teyit etti.
İşçiler Covid döneminde tezgâh başında ölüme sürülürken sessiz kalan, madenci direnişini “bizden değil” diye yok sayan bir çizginin, 1 Mayıs gibi bedel ödenerek yaratılmış bir geleneği temsil etmesi imkânsızdır. Dahası bu sendikaların büyük kısmının işçiyle organik bağı ve mobilize etme gücü büyük oranda aşınmış ve aşılmış durumda. Ve işin acı ve ironik tarafı onlar bu sıfatı, rolü hala bir biçimde taşımaya devam edebiliyorsa bunun nedeni işçilerin böyle istemesi değil; tüm yaşananlara karşın onlara “kategorik bir olumluluk” atfeden kimi sol-sosyalist yapıların öyle ya da böyle bunu uygun görmesi nedeniyledir.
Ne var ki bugün sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi, patrona karşı mücadelenin vazgeçilmez ön koşulu olarak görmeyen hiçbir siyasetin işçiler nezdinde inandırıcılığı kalmamıştır. Onun için herkes en azından şapkasını önüne çekip ciddiyetle düşünme sorumluluğunu göstermelidir. Çünkü Aziz Çelik’in deyimiyle “başka türlü bir sendikal odak” ya da teorik, siyasal ve örgütsel olarak yenilenmiş ve güçlü bir sosyalist hareket ihtiyacı bu yapısal çürümeyle radikal bir kopuştan bağımsız düşünülemez.
Özel sektörde gerçek sendikal koruma %4’e düşmüşse, sendikalar aidat konforunda çürümeye yüz tutmuşsa, işçilerin öz örgütü olması gereken yapılar işçiler tarafından sermaye ile aynı parantez içinde değerlendirilecek yapılara dönüşmüşse mesele bu mekanizmaların içinde reform aramakta değil; sınıfın gerçek öznelliğini bu bürokratik barikatı yıkarak inşa edip etmemektedir. 1 Mayıs’ta sarı sendikaları eleştiren direnişçi işçilerin elindeki mikrofonu çekip alan akıl ıslah olabilecek sınırı geçmiştir.
Taksim konusu kuşkusuz sadece bir mekân sorunu değildir. Ancak ondan önce konuşmamız gereken şeyler var. İşçi sınıfının kendi kaderini bu “makbul ve mutedil” sendika patronlarından geri alması yol almak için öncelikli konulardan biri haline gelmiştir. Bu yapısal bozukluktan kopmak, örgüt karşıtlığı değil; bilakis işçiyi sınıf mücadelesinden soğutan bu çürümeden kurtararak gerçek örgütlülüğün zeminini kurmaktır.
Bu satırları okuyan okur haklı olarak bunun nasıl olacağını ve tablonun sosyalist hareketin karşı karşıya bulunduğu tabloyla bağıntısını soracaktır. Ayrıntısı başka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte cevap ortadadır: Başarmak için en başta sosyalist hareket kapalı devre siyaset ve örgüt anlayışının sınırlarından çıkmalı, sınıfın ve toplumun kurucu gücü olarak yeniden doğmak için kendini ateşe atma cesareti göstermelidir.
NOT: Veriler Aziz Çelik’in Birgün gazetesindeki yazıları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, TÜİK, OECD ve DİSK-AR ve Emek Çalışmaları Topluluğu’nun raporlarından derlenmiştir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.