Öyle görünüyor ki rasyonel değildir aşk. Neden-sonuç ilişkisi çok da anlaşılamayan… Hesaplanamaz, kontrol edilemez, gözlem/deney yoluyla doğrulanamaz. Spinoza’nın da işaret ettiği gibi, nedenini tam olarak bilmediğimiz, bizi etkileyen bir “dış şey”dir. Yaşarız ama kontrol edemeyiz. Böyle olunca da iş akıl yürütmeye, sezgilere kalıyor. Ama akılla, sezgilerle de olsa anlaşılabilecek, açıklanabilecek bir gerçeklik midir aşk?

Dante, İlahi Komedya adını verdiği muhteşem eserinin girişinde kendini karanlık bir ormanda kaybolmuş bulur. Bu, Cehennem, Araf ve nihayet Cennet’e ulaşan bir yolculuğun da başlangıcıdır. Bu yolculuğun ilk iki kapısında kendisini ünlü Latin şairi Vergilius karşılar; Cehennem’de ve Araf’ta ona eşlik eder. Cennet’in kapısında Vergilius kendisinden ayrılır; çünkü Orta Çağ Hıristiyan inancı, kendisinden olmayanın Cennet’e girmesine izin vermez ve Publius Maro Vergilius Roma İmparatorluğu’nun ilk döneminde, yani İsa’dan önce yaşamıştır. Cennet’in kapısında Dante’yi bekleyen ölümsüz aşkı Beatrice’tir. Üstelik Roma Katolik Kilisesi’nin inancına bağlı olan Dante’ye göre Cennet’te rehberlik edebilecek olan sadece ama sadece aşktır.
Yeryüzünde aşk, tarihi insanlığın başlangıcına kadar uzanan büyük bir muamma. Masallar, her biri mutlu sonla biten büyük aşkları anlatır. Aşk, mitolojinin de önde gelen konularından biri olmuştur. Antik Yunan’da Hesiodos’un ve Homeros’un tanrılar panteonu içinde aşk sınır tanımaz. Zeus’un kaçamaklarını bir tarafa bırakırsak, aşk denildiğinde Eros ile Psykhe, Persephone ile Hades ilk akla gelenlerdir. Ölümlüler arasında Paris ile Helen, Orpheus ile Eurydike, Hero ile Leandros, Yunan mitolojisinin çok bilinen aşk hikâyeleri arasındadır. Aynı anlatımlar içinde tanrılarla ölümlüler arasındaki aşklara da yer vardır. Öte yandan İran’ın en eski zamanlarından günümüze uzanan Hüsrev ü Şirin destanında geçen Ferhat ile Şirin motifleri; Türk-Azerbaycan-Ermeni halk hikâyelerinde köklerini bulan Kerem ile Aslı miti, Doğu’nun sayısız büyük aşk hikâyelerinin en çok bilinenleri arasındadır. Belirtmek gerekir ki, Yunan mitolojisindeki Akhilleus ile Patroklos ya da Sümer mitolojisindeki Gılgamış ile Enkidu arasındaki bağı da bu bağlamda düşünüyorum.
Mitoloji ve masallar büyük aşkları anlatır. Bir ömür sürer “gerçek” aşk… Ve insanoğlu/insankızı mitostan logosa geçerken antik filozofların gözünde ise aşk, kâh Eros merdivenidir; bedensel güzelliği aşarak ruhsal güzelliğe, oradan da “idea”lara, Tanrısal olana ulaştıracaktır insanı. Kâh salt bireysel değil, evrensel, ontolojik bir ilkedir; birleştiricidir ve ayırıcı olan nefretle birlikte kozmostaki iki temel güçten biridir. Lesboslu kadın şair/düşünür Sappho ise aşkı ilahî bir güç olarak kabul eder. Hem yaratıcı hem yıkıcı bir güç. Tarihsel olarak Antik Yunan’da idealizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, İsa’dan önce 5. yüzyıldan başlayarak şekillenen bu düşünceler ahlâk ve erdem arayışıyla temellendirilir. Aşkı “philia” kavramı üzerinden ele alan Aristoteles’e göre aşk erdemin temelidir ve erdemi temel alan aşk gerçek aşktır. Bedensel değil ama ruhsal bir yakınlaşma olarak kategorize edilen platonik aşk, Platon’un engin aşk literatürüne herkesçe bilinen katkısı olmuştur. Bu antik düşünceler aşkı ve insanoğlunun/insankızının nasıl olup da âşık olduğunu çok da araştırma konusu yapmaz. Felsefedeki bu önemli dönüşüm, düşünce tarihinde idealizm ve materyalizm yol ayrımının da başlangıcını oluşturur. Düşünce tarihi içinde bir zenginlik olan, felsefeye büyük katkılar sunan her iki akımın da tarih içinde düşman kamplar hâline gelmesi bir talihsizlik olmuştur.
Anonim türkülerde sürüler içinde sürmeli koyundur sevgili. O gözlere sürmeyi çekense aşktır. Bu gerçek, büyük halk ozanı, bilge Âşık Veysel’in sazının tellerinden dökülür: “Güzelliğin o para etmez, şu bendeki aşk olmasa.”
Hülasa, tarih boyunca hayatın bütün alanlarında — türkülerde, şarkılarda, resimde, heykelde, edebiyatta, tiyatroda, sinemada — aşk başta gelen temalardan biri, belki de birincisi olmuştur. İnsanoğlu, herkesin hayatında zaman zaman böylesine önem taşıyan aşkı tarih boyunca anlamlandırmaya çalışmıştır.
Burada bir parantez açarak ilahî aşka da bir vurgu yapmak gerekirse, Avrupa’nın Katolik Kilisesi’nin pençesi altında geçen Orta Çağ’ında, Kilise tarafından tutkuyla, yaşamla, güçle dolu her şey gibi aşk da ahlâk tarafından bozulur. Friedrich Nietzsche’nin de vurguladığı gibi Hıristiyan ahlâkı aşkı “günah” ilan ederek doğallığını yok eder. Öte yandan Doğu’da 11. yüzyılda Yunan felsefesinin keşfedilmesiyle yeni bir dönem başlar. İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina gibi önemli düşünürler ortaya çıkar. Gazali ve Muhyiddin İbnü’l-Arabi ile tasavvuf felsefesi bir akım olarak güç kazanır ve Anadolu’daki İslam anlayışı üzerinde de şekillendirici ölçüde etkili olur. Madde dünyasına ait varlıklara olan sevginin, asıl kaynağına dönerek ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri arayışı ve ilahî olana hissedilen yüce bağlılık ilahî aşktır. Bu çerçevede seyr ü sülûk, bâtınî tasavvuf anlayışında bir hakikat yolculuğu olarak itibar görür. İslam düşüncesinin kendi ölçeğinde altın çağı sayılabilecek olan bu kısa dönem Gazali ile son bulacaktır.
Bu noktada bu küçük parantezi kapatarak kendi dünyamıza dönersek, bugün bilim bir yandan da aşkın kimyasını araştırıyor; aşkı bir tür kimyasal süreç olarak ele alan yaklaşımlar var. Oysa görüyoruz ki her âşık kendine, kendince bir yol çiziyor; kimiyse iyice sıra dışı bu yolların.
Sayısız örneklerden biri Danimarkalı filozof ve teolog Kierkegaard’ın bilinen trajik hikâyesidir. Genç yaşta nişanlandığı Regine Olsen’i çok sevmesine rağmen onu Tanrı’ya ve felsefi göreve adanmak için terk eder. Kierkegaard aşkı imanın dünyevî biçimi olarak görür ve sevgilisini feda eder; tıpkı büyük ve ulvî anlam yüklediği kutsal Kitap’taki İbrahim’in oğlu İshak’ı feda etmesi gibi. Terk eder ama kalbinde sonsuza kadar taşır. Günlüklerinde şöyle yazacaktır: “Benim İshak’ım Regine’ydi.” Kierkegaard’a göre “Aşk, Tanrı’dan gelen bir çağrıdır.” Tıpkı iman gibi akılla kavranmaz; varoluşsal bir sıçrama gerektirir. O, aşkın akılla anlaşılmayacağını; çünkü Tanrı’nın akılla anlaşılmayacağını yazar. Buna karşılık Fransız varoluşçu yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre aşkı gökyüzünden yeryüzüne indirir. Aşkı, karşısındakini özgür kılmaktan şiddetle kaçınan bir çelişki olarak gören Sartre’ın Simone de Beauvoir ile ilişkisi romantizmi takmayan; buna karşılık özgürlük ile sevgi arasında kurulan entelektüel bir ortaklık olarak yaşanır. Başka sevgililere de yer vardır ve esas olan bağımsızlıktır. Farklı örnekler de verilebilir ama görünen odur ki her aşkın dinamikleri farklıdır. Öyleyse her şey gibi aşk da görelidir ve herkesin yolu da doğrusu da farklıdır.
Öte yandan bizatihi aşkın kendisine âşık olan insanlar tanıyorum. Onları tarihte de seziyoruz. 4. yüzyılda Patristik felsefenin en önemli öncülerinden teolog ve filozof Augustinus İtiraflar’da şöyle yazar: “Henüz sevmiş değildim. Sevmeyi sevmiştim yine de. O sırada sevmek ve sevilmek tatlıydı benim için. Dahası sevdiğim kişiye kavuştuğumda bu tatlılık artmaktaydı.” Aşkın yarattığı o dayanılmaz coşkuyu, heyecanı, umutları, umutsuzlukları ve hatta acıları arayan… Bunu ayırt etmek kolay olmasa da onlar bir çeşit haz içinde defalarca âşık olabiliyor; mitolojide, masallarda anlatılanlardan farklı olarak “sonsuza kadar” bir sevgiliye bağlanmadan. Gün geliyor kaybolup gidiyor aşk… Ama dönüp geliyor; kaybolan sevgilinin yerini bir başka sevgili alıyor.
Peki, eski bir aşk yeniden alevlenebilir mi? Evet, bunun sayısız örneği var. Yaşanmamış olanı yaşayabilmek, hikâyeyi tamamlayabilmek için değil sadece. Ama farklıdır. Yıllar öncesinde kalan hayaletlerle birlikte yaşanacaktır ve ayrı geçen zamanın ayrı ayrı yaşanmışlıklarıyla, yüküyle. Zordur her yanıyla. Ama bence ayrı geçen zaman içinde yaşanmış ne varsa hepsinden daha gerçek, daha sahici olarak hissedilir.
Aşkın “niçin” var olduğu konusunda pozitif bilim sessizdir. Aşkı evrimleşmiş bir süreç olarak biyolojik ve psikolojik mekanizmalar ve “nasıl” sorusu üzerinden açıklamaya çalışan pozitif bilim, aşka bir sınır da çizer. Nörobilim, romantik aşkın genellikle 12 ila 36 ay sürdüğünü söyler. Beyindeki kimyasal yoğunluk düşer; aşk sevgiye ya da bağlanmaya dönüşür ya da biter. Ne var ki, pozitif bilimin tezlerini, bilimde mutlak doğru olmadığı temel kabulüyle birlikte değerlendirmek gerekir. Tez her zaman deneyle sınanır, değişir. Yeniden değişmek üzere… Bilimin anlamı ve gücü de buradadır. Aşkın ne kadar sürdüğünü herkes kendi deneyimi içinde sınayabilir olsa da her deneyim sübjektiftir ve görelidir.
Felsefe dünyasında aşk kimi zaman kendi içinde tükenmeye yazgılı olarak düşünülür. Kimi zaman Platon’un dile getirdiği gibi güzelliğin ve hakikatin bilgisine ulaşma arzusu, bir tür ruhsal yükseliş. Olarak vazedilir. Dolayısıyla eğer bu arzu bitmezse aşk da bitmez. Aşkı bir “eylem biçimi” olarak düşünenler sevgi, ilgi, sorumluluk, bilgi ve saygıyla sürekli yeniden üretilirse süreceğini kabul ederler. Öte yandan çağdaş filozoflardan Gilles Deleuze aşk için bir süre biçmez. Aşkı yoğunluk ve oluş kavramlarıyla açıklar. Bu karşılıklı oluş süreci iki insanı üçüncü bir şeye dönüştürür. Bu, iki öznenin toplamından fazla yeni bir varoluş biçimidir. Deleuze aşkı bir anda başlayıp biten bir olgu olarak değil, kişiyi dönüştürme kapasitesine sahip bir oluş süreci olarak anlar. Öyle ki âşık olmak, bir başkasına değil, birlikte bir üçüncü şeye dönüşmektir. Aşk, bu dönüştürme gücü sürdükçe ölmez, sonsuzca sürebilir.
Başa dönersek… aşk ölümsüz müdür? İnsanlık için kuşkusuz öyledir. Yüz binlerce yıldır hayatın içinde yaşıyor. Âşık da öyle. Benim bildiğim, insan defalarca âşık olabiliyor. Farklı kişilere… Büyülü bir anlam yüklenen “ilk aşk” kavramının kendisi bile bunu kanıtlıyor. Ama bir hayat içinde deneyimlenen her aşk, ilk aşk gibi hissediliyor, yaşanıyor. Zaman içinde maşuk değişse de âşık ve aşk değişmiyor; o hep var. Maşuku/sevgiliyi var eden de bizatihi âşığın/aşkın kendisi.
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında dilin, mitin, dinin, sanatın gelişiminin ve ahlâk kurallarının psikolojik temellerini ortaya çıkarma çabasında ileri sürülen varsayımların en kayda değer olanlarının akıl hastanesinden çıkmış olduğunu yazar. Aşk konusunda da öyle olmuştur. Tarih içinde “âşığın sonsuz yolculuğunun” psikolojik açıklamalarının en dikkat çekici olanları psikoloji/psikanaliz kaynaklıdır.
Psikanalizin kurucu babası Freud, aşkın kökenini Oidipus kompleksinde arar. Ona göre çocuk, karşı cinsten ebeveynine yoğun bir sevgi, aynı cinsten olana ise kıskançlık ve düşmanlık duyar; bu duygularını bastırsa da onlar bilinçdışında yaşamayı sürdürür. Freud bunu aşkın ilk biçimi, sonraki yaşamında yönelttiği tüm aşkların prototipi olarak görür. Bu bastırılmış duygular, sonraki yaşamında âşık olduğu bir başkasına taşınır. Bu çerçevede kimse ilk sevdiği kişiyi gerçekten terk etmez.
Psikanaliz ve Freud’un görüşleri daha sonra Carl Gustav Jung, Alfred Adler, Melanie Klein, Lacan tarafından bir düşünce okulu olarak farklı yönlerde geliştirilecektir. Freud’un öğrencisi, sonra dostu olan ve büyük çatışmalar yaşayacağı Carl Gustav Jung, aşka dair pek çok noktada Freud’dan ayrılır. Ona göre aşkın kökeni cinsel içgüdü (libido) değil, ruhsal bütünleşme arzusudur. Oidipal arzu değil, bilinçdışı arketiplerdir: anima ve animus. Jung’un terminolojisinde ruh kavramı öne çıkar. Jung, ruhtan en iyi şekilde “kişilik” diye tanımlanabilen, sınırları açıkça çizilmiş işlev kompleksini anladığını yazar ve kavrama metafizik bir anlam yüklemez. Aşk, ruhun yolculuğundaki en çetrefilli yollardan biridir. Jung aşkı sistematik olarak ele alır, açıklamaya çalışır. Onun tezinde anima-animus kavramları çıkış noktasıdır. Her insanın bilinçdışında karşı cinsin bir arketipi bulunur. Erkeğin bilinçdışındaki kadın arketipi/imgesi anima; kadının bilinçdışındaki erkek arketipi/imgesi animus olarak adlandırılır. İnsan âşık olduğunda bu arketipleri dış dünyadaki bir kişiye yansıtır. Bilinçdışımızdaki imgeye uyan, onunla rezonansa giren kişi maşuktur. Derin bir aşinalık duygusuyla başlar. Jung’a göre aşk, bir başkasında kendi ruhunun eksik yarısını bulma sürecidir. Bu “tamamlanma” kişinin kendi bilinçdışında gerçekleşir. Bir kendine dönüş yolculuğudur aşk. Sevgili, bizim kendi gölgemizin bir yansımasıdır ve yüzleşemediğimiz o karanlığı onun üzerinden deneyimleriz.
Gerçekten de aşk, iki insanın beraberliğini anlamlandıran en başta gelen faktör olagelmiştir. Aşka dayanmayan birlikteliği kalbimizle seçmediğimiz bir tür akit, ortaklık olarak tanımlayabiliriz. Bu ilişkide güven arayışı ve mantık vardır. Carl Gustav Jung bunu antik dönemde oyuncuların taktıkları maskenin adı olan “persona” kavramıyla ilişkilendirir. Persona, kişinin dış dünyada kabul görmek için taktığı maskedir. Aşkın olmadığı evlilik de personamızın ardına sakladığımız otantik benliğimizi kör eder. Tam da bu noktada Jung, evli olsalar bile gerçek cinsellikleri yıllarca bakire kalan oldukça fazla kadın olduğunu söyler. Ancak bir başka adama âşık olduklarında daha önce hiçbir şekilde bilincinde olmadıkları cinselliklerinin farkına varırlar.
Öyle görünüyor ki rasyonel değildir aşk. Neden-sonuç ilişkisi çok da anlaşılamayan… Hesaplanamaz, kontrol edilemez, gözlem/deney yoluyla doğrulanamaz. Spinoza’nın da işaret ettiği gibi, nedenini tam olarak bilmediğimiz, bizi etkileyen bir “dış şey”dir. Yaşarız ama kontrol edemeyiz. Böyle olunca da iş akıl yürütmeye, sezgilere kalıyor. Ama akılla, sezgilerle de olsa anlaşılabilecek, açıklanabilecek bir gerçeklik midir aşk?
Velhasıl aşk, bu dünyaya ait değilmiş gibi görünüyor. Olağanüstü heyecan verici, mutluluğa davet eden ama çoğu kez de tekinsiz bir delilik hâli… Nietzsche’nin dediği gibi, “Her aşkta biraz delilik vardır; ama her delilikte de biraz akıl bulunur.” Ve belki de “aşk fizyolojik bir olgudur; ama onu ruhani bir duygu gibi yaşamak insanın trajedisidir.” Aşk nedir? Bu 3. milenyumun başlarında hâlâ büyük sorulardan biri olarak insanoğlunun/insankızının aklını meşgul etmeye devam ediyor. Pek çok cevaplanamamış büyük soru gibi… Zaman nedir? Zihin nasıl oluşur? Bildiğimiz fizik yasalarını hiçe sayıyormuş gibi görünen kuantum bilmecesinin doğası nasıl çalışır? Varlık nedir?.. Ve daha pek çoğu gibi aşk da çözümlenemeyen, nedeni/nasılı anlaşılamayan bir muamma. Bugün insan zihnini aşan, bana öyle geliyor ki hiçbir zaman yanıtlanamayacak büyük sorulardan biri.
“Aşk ucuz değildir” der Jung: “Bu yüzden onu ucuzlatmaktan imtina edelim! Bencilliğimiz, korkaklığımız, dünya bilgimiz, açgözlülüğümüz, bütün kötü özelliklerimiz… bunların hepsi bizi aşkı ciddiye almamamız için ikna eder. Hâlbuki aşk ancak onu ciddiye aldığımızda bizi ödüllendirir.”
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.