“İlayda Zorlu örgütlü politik mücadele yürütmek istediği için polis babasını karşısına alabiliyorsa, işçiler haklarını alabilmek için işten atılma tehdidiyle sendikal mücadele yürütebiliyorsa, kadınlar kocalarından şiddet görebileceğini göze alarak boşanmak istediklerini söyleyebiliyorsa, Kürtler eşit haklara sahip olmak için her türlü bedeli göze alabiliyorsa, bu düzeni değiştirme iddiasında olan sendikalar da, meslek örgütleri de partiler de kendi statükolarından, konfor alanlarından vazgeçebilmelilerdir. Hangi alanda mücadele ediyor olursak olalım, politik mücadele bir bedel istiyor ve bu bedeli göze alanlar yol açabilir”

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz ESP adına Semiha Şahin ile.
Tüm dünyada ve Türkiye’de ezilenlere karşı savaşın tüm hızıyla sürdüğünü ifade eden Şahin, bu tablonun sürdürülebilmesinin tek koşulunun baskı ve zor aygıtlarının devreye sokulması olduğunu belirtti. “Ya makul ya makbul olacaksın” denilerek biatın dayatıldığını söyleyen Şahin, bunun en son örneklerinden birinin ESP’ye yönelik siyasi kırım operasyonu olduğunu hatırlattı.
Temmuz ayında yapılacak NATO zirvesinin hegemonya ve paylaşım savaşında kimin nasıl pozisyon alacağının planlanacağı bir zirve olduğunu ifade eden Şahin, “Savaş koşulları aynı zamanda devrimci sıçrayışa da olanak hazırlar. Çeşitli toplumsal dinamikler zaten öfkesini, hak mücadelesini, direnişini ortaya koyuyor. Ancak bir sınıra gelip dayanıyor. Bu sınırı aşacak yöntemlere ihtiyaç olduğu açık” dedi.
Taksim tartışmasının politik çizgi ve politik duruş ayrışması olduğunu söyleyen Şahin, “Taksim Meydanı, sadece bir meydan değildir. 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız diyenleri ‘marjinaller’, ‘alan fetişistleri’ diye yaftalayanlar öncelikle kendi politik duruşlarını değerlendirmelidir” dedi. ESP’ye yönelik operasyonlardan dolayı özgün bir süreçten geçtiklerini vurgulayan Şahin, tüm koşullara rağmen “1 Mayıs Taksim Meydanı diyoruz” dedi.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Kapitalizmin varoluşsal krizinin tüm sonuçlarının en ağır şekilde yaşandığı bir dönemdeyiz. Dünyanın toplumsal zenginliği bir avuç uluslararası sermayenin elinde birikirken, toplumsal zenginliği üretenler yoksullaşma krizine sürükleniyor. Zengin daha zengin, ezilenler ise gittikçe mülksüzleşiyor.
Sermaye elindekini koruyabilmek, ayakta kalabilmek için birbirlerinin elindekine gözünü dikmiş durumda. Dünyanın enerji ve hammadde kaynakları yeniden yağmalanıyor, yeni enerji yolları oluşturuluyor. Sermaye arasındaki rekabetin keskinleşmesine bağlı olarak yeni siyasi, ekonomik, askeri birlikler oluşturuluyor. Bu toplam içerisinde ezilenler, işçiler, emekçiler daha fazla sömürüye, yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkum ediliyor.
7 Ekim Aksa Tufanı hamlesini bahane eden Siyonist İsrail, Filistinlilere soykırım uyguluyor, Trump Venezuela’nın başkanını bir operasyonla tutukluyor, yetmiyor İran’daki faşist Molla rejimini yok edeceğini söyleyerek İran halklarının üzerine bomba yağdırıyor, dün terörist ilan ettikleri IŞİD artığı çetelerinden devlet başkanı türetiyor, “sosyalizm” korkusuyla oluşturdukları kurallar bile yerle bir ediliyor. “Özgürlük”, “barış”, “demokrasi”nin yerinde yeller estiriliyor. Sömürü derinleşiyor, özgürlükler kısıtlanıyor, doğa talan ediliyor, erkek egemenliğinin kadın ve LGBTİ+’lar üzerindeki şiddeti meşrulaştırılıyor. Devletler arasındaki savaş, erkek egemen kapitalist sistemin işçilerle, kadınlarla, doğayla savaşa tutuşmasının üzerini örtüyor.
Emperyalist küreselleşme çağında dünyanın yeniden talan edilmesi dünyasal ölçekte emperyalistlerin çıkar çatışması boyutunu aşmış durumda. Çıkar çatışması, bölgesel savaşlara dönüşüyor. Eğer ki dünya ezilen halkları, işçileri, emekçileri bu düzeni durduramazsa, 3. dünya savaşı riski her geçen gün artmaktadır.
Bir diğer savaş da askeri, siyasi, ideolojik zeminde ezilenlerle, onların öncüleriyle sürüyor. Filistin direnişinde bir yandan örgütlerinin önderlerinin iradesi suikastlerle kırılmaya çalışılıyor, diğer yandan soykırıma uğratılıyor. Kürt halkının direnişi siyasi statüsüz tasfiye koridorlarına sokuluyor. Hindistan’daki devrimciler teslimiyet dayatmasıyla saldırıya uğruyor.
Türkiye’deki tablo da bundan farklı değil. Türkiye’nin dört bir yanı savaş arenası. İçerisi de farklı değil.
İlan edilen “Aile 10 yılı” projesi örneğinde olduğu gibi, kadınlar savaş için asker, sermaye için işçi doğurmaya mahkum ediliyor. Çocuk işçiliği “okullar” aracılığıyla meşrulaştırılırken, iş cinayetlerinde yaşamını yitirenler istatistik sayaçlarının verisi oluyor. Madene açılmayan saha kalmamış durumda. İş bulma ümidini tüketenlerin bile milyonları geçtiği, güvencesiz, geleceksizlik içinde gittikçe yozlaşan, çürüyen bir topluma sürükleniş hali.
Bu tablo sürdürülebilir mi peki? Faşist rejimin bunu sürdürebilmesinin tek koşulu var o da baskı ve zor aygıtlarını daha fazla devreye sokmasıdır ki, yaşadıklarımızın nedeni budur.
Toplumsal dinamiklerin hangi bölüğü ses çıkarsa gözaltı, tutuklama saldırısı hazır ediliyor. Demokrasi, seçme ve seçilme hakkı, örgütlenme, eylem hakkı, basın özgürlüğü vb. kalmamış durumda. “Ya makul ya makbul olacaksın” denilerek biat dayatılıyor.
Çok geriye gitmeye gerek yok, partimiz ESP’ye yönelik Şubat ayında yapılan siyasi kırım operasyonunda yoldaşlarımız tutuklandı. Eş Genel Başkanlarımız, MYK üyelerimiz, kadın özgürlük mücadelesinde, şüpheli kadın ölümlerine karşı mücadelede yer alan SKM Sözcümüz ve SKM’li yoldaşlarımız tutuklandı. Limter-İş Sendikası’nın önceki dönem başkanları da dahil neredeyse tüm yöneticileri, ETHA çalışanı gazeteci yoldaşlarımız, devrimci sanat yapan BEKSAV yöneticisi sanatçı yoldaşlarımız tutuklandı. Marksist bir perspektifle ekoloji hareketinde ayırtedici bir çizgi oluşturan Polen Ekoloji aktivistleri tutuklandı. Her biri toplumsal direnişin parçası olan devrimci sosyalistler, bu düzene karşı çıktıkları için aylardır hapisteler. Ne yapmışlar, bu sömürü ve yağma düzenine, bu faşist düzene karşı sosyalizm alternatifinin var olduğunu, işçilere, emekçilere, ezilenlere bu alternatif etrafında örgütlenme çağrısı yaptıkları için hapsedilmiş durumdalar.
Sadece devrimci sosyalistler değil, kim sermaye düzenine karşı çıkıyor, kim patronlara, doğa talancılarına karşı çıkıyorsa aynı şekilde baskıya maruz kalıyor. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Esra Işık örneğinde olduğu gibi. Muhalif gazeteciler tutuklama gözdağıyla biat etmeye zorlanıyor. En küçük bir muhalif sesin duyulmasını istemiyorlar. İsmail Arı, Alican Uludağ örneğinde olduğu gibi. CHP’li belediyelere yönelik saldırılarda da olduğu üzere, burjuva siyaset alanını da kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeye devam ediyor. Liste daha da uzatılabilir.
Bir de sesini duyuramayanlar var.
Yargı-bürokrasi-emniyet-mafya işbirliğiyle yaşatılanlar var. Gülistan Doku bir örnek, Rojin Kabaiş bir örnek ve daha niceleri. Haklarını aradıkları için tekmelenen madenciler, çürük binalarda hayatını kaybeden insanlar, erkek şiddetiyle katledilen kadınlar, nefret suçlarına maruz kalan translar, görünmezliğe itilen LGBTİ+’ler, tarikatlarda, okullarda, aile içinde yaşanan istismara uğrayanlar, umudunu yitirip geleceğini çeteleşmede gören gençler…
Hayatı, geleceği, umudu çalınanların bu düzenden alacağı var. Egemenler de el koyduklarını vermemek için, bu sömürü düzenini devam ettirebilmek için tek seçeneği; zor aygıtını devreye sokuyor. Polisi de yargısı da bürokrasisi de bu baskının kurumları olarak sömürü çarkını döndürmeye hizmet ediyor.
Karşı karşıya olduğumuz tablo, sermaye ve emeğin, egemenlerle ezilenlerin sınıf savaşımının kısa bir özeti. Bu tablo sınıf mücadelesinin resmidir.
Bu düzenden alacağı olanların ise elinde tek bir şey kalıyor. İtiraz etmek, örgütlenmek ve direnmek. Başka bir seçeneği de kalmamış durumda.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Emperyalist rekabetin dikkat çeken sonuçlarından biri askeri harcamalardaki artıştır. Yüzde 37’lere ulaşan orandaki bu artış, kapitalizmin krizini yeni savaşlarla aşmaya çalıştığının göstergesi. Temmuz ayında Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesinin amacı da buna hizmet etmek olacaktır. Hegemonya ve paylaşım savaşında kimin nasıl pozisyon alacağının planlanacağı bir zirve olacak.
Emperyalistler ve onların savaş örgütlerine dahil olanlar hiçbir pürüz çıkmasını istemiyor haliyle. O nedenle artan gözaltı ve tutuklama saldırılarının bu zirveyle doğrudan ilgisi var. 2004 yılında İstanbul’da düzenlenen zirve döneminde bu ülkenin antiemperyalistleri, savaş karşıtları, antifaşistler sokaklardaydı. Aynı tablonun yaşanmasını engellemek istedikleri açık.
Bugün elbette farklı bir siyasi konjonktürdeyiz. Faşist şeflik rejiminin bu topraklarda uzun süredir uyguladığı savaş politikalarının sonuçlarını yaşıyoruz. Kürt demokratik hareketi bekleme koridorunda tutuluyor. Devrimciler, sosyalistler uzun süredir karşılaştığı tasfiyeci saldırıları aşabilmiş değil. Her ne kadar her bir siyasi oluşum antifaşist bir cephe ihtiyacını dile getirse de atılan bir adım yok. Nesnel koşullar, kitle tepkisini, öfkesini biriktiriyor ve dip dalga halinde kendisini hissettiriyorsa da bunu kuvveden fiile dönüştürecek ortak bir iradeye ihtiyaç var.
Savaş koşulları aynı zamanda devrimci sıçrayışa da olanak hazırlar. Çeşitli toplumsal dinamikler zaten öfkesini, hak mücadelesini, direnişini ortaya koyuyor. Ancak bir sınıra gelip dayanıyor. Bu sınırı aşacak yöntemlere ihtiyaç olduğu açık. Toplumsal dinamiklerin parçalı hareketini ortaklaştırabilmek, aynı hedefe kilitlenmesini sağlamak önemli olacaktır. Faşizmin ablukasını dağıtacak, politik özgürlüğü kazanma yoluna sokacak bir hat olmalı. Bunun yol ve yöntemlerini bulup hayata geçirmek zorundayız. Bölge halklarının birleşik mücadelesini, antiemperyalistlik ilkesini enternasyonalist görüş açısıyla buluşturanlar ortak bir çatı altında NATO’ya ve emperyalist savaşa karşı yan yana durabilmeliler.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
Gündem 1 Mayıs olunca yüzler DİSK, KESK, TMMOB, TTB’ye dönüyor. Dörtlü yüzünü nereye çeviriyorsa “birleşik”, “kitlesel”, “işçi sınıfının talebinin taşındığı” 1 Mayıs’lar orada oluyormuş algısına kapılmış durumdayız. Bu sadece ezber. Ne DİSK Taksim Meydanı’nı zorlayan DİSK, ne KESK eski KESK. Diğer meslek odaları da geçmişteki niteliğini korumuyor. “İşçiler birleşirse bu düzen değişir” sloganıyla 1 Mayıs çalışmalarına başlandı.
Taksim Meydanı, sadece bir meydan değildir. 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız diyenleri “marjinaller”, “alan fetişistleri” diye yaftalayanlar öncelikle kendi politik duruşlarını değerlendirmelidir. Bu rejime karşı olunacak, ama onun çizdiği sınırlarda olmak meşru olacak. Taksim tartışması politik çizgi, politik duruş ayrışmasıdır. Bu düzeni değiştirmek istiyorsak, belki de önce kendi politik duruşumuzu ve çizgimizi gözden geçirmekle işe başlayabiliriz. Baskı arttıkça daha ne kadar geriye çekileceğiz, daha ne kadar kendi sınırlarımıza hapsolacağız? Eleştirimiz “Neden yasal miting veya neden Kadıköy” değil. Eleştirimiz, bu rejimin çizdiği sınırları kabul etme, meşru olmanın gücüne yaslanmak yerine duruma razı gelme yaklaşımına yöneliktir.
İlayda Zorlu örgütlü politik mücadele yürütmek istediği için polis babasını karşısına alabiliyorsa, inşaat veya tersane işçileri iş güvenliği olmadan o binalara veya vinçlerin üstüne çıkarak ölümü göze alıyorsa, işçiler haklarını alabilmek için işten atılma tehdidiyle sendikal mücadele yürütebiliyorsa, kadınlar kocalarından şiddet görebileceğini göze alarak boşanmak istediklerini söyleyebiliyorsa, gazeteciler tutuklanma riskiyle gerçekleri halka ulaştırmak için haber yapmaya devam ediyorsa, doğasını taşını ağacını korumak isteyen köylüler, karşılarına jandarmanın dikileceğini bilerek ağaçlarına sarılabiliyorsa (liste uzatılabilir), Kürtler eşit haklara sahip olmak için her türlü bedeli göze alabiliyorsa, bu düzeni değiştirme iddiasında olan sendikalar da, meslek örgütleri de partiler de kendi statükolarından, konfor alanlarından vazgeçebilmelidir. Hangi alanda mücadele ediyor olursak olalım, politik mücadele bir bedel istiyor ve bu bedeli göze alanlar yol açabilir.
ESP olarak yaşadığımız devlet terörü nedeniyle özgün bir süreçten geçiyoruz. Buna rağmen “1 Mayıs Meydanı, Taksim Meydanı” diyoruz. İçinden geçilen sürecin politik hattının bu olduğundan hareket ediyoruz.
“Emperyalist savaşa, sömürüye ve faşizme karşı 1 Mayıs’ta alanlara özgürlüğü kazanmaya” genel şiarı belirledik. Sosyalist Kadın Meclisleri olarak da “Cinsel ulusal sınıfsal sömürüye son! Kadınlar saflara, 1 Mayıs’ta alanlara” şiarını belirledik. Örgütlü bulunduğumuz her alanda bu şiarlarımız etrafında çalışma yürüteceğiz.
İstanbul özgünlüğünde ise bu siyasal koşullar altında 1 Mayıs mitinginin Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilmesi için çalışma yürütüyoruz. Taksim İnisiyatifi içinde yer alıyoruz. Taksim iradesini savunmayı politik özgürlük mücadelesinin temel görevi olarak görüyoruz. En kitlesel, en birleşik 1 Mayıs’ın tek adresi Taksim Meydanı’dır. Durumu değiştirmek istiyorsak, sınırları aşmak istiyorsak öncelikle “öğretilmiş çaresizlik”ten kurtulmakla başlamalıyız. Taksim iradesini, Taksim birlikteliğini ortaya koymakla, kendi sınırlarımızı aşmanın, halkların, ezilenlerin umudunu ayağa kaldırmanın yolunu da göstermiş oluruz.
1 Mayıs’ın yeniden kutlanmaya başladığı 1976’dan bu yana 50 yıl geçti. Sınıf mücadelesinin tarihidir Taksim Meydanı. Üzerinden 50 yıl geçen bir mücadele adıdır Taksim. O nedenle, 1 Mayıs’ta “Omuz omuza Taksim’deyiz”.