“1 Mayıs’ta Taksim kararı da içinde olduğumuz sıçrama eşiğinin bir gereği olmalı. Geçen yıl da öyleydi. Teslim olmayan, direnci kırılmayan, umutlu ve siyasal olarak avantaj gören kitleleri daha ileri bir noktaya taşımanın koşullarından biri, onları devrimcileştirecek, iddiasını büyütecek bir siyasal hedefe yöneltmektir. Kitlesellik mi istiyoruz, o zaman düzen ne kadar saldırgansa biz de o kadar kararlı ve iddialı olmalıyız. 1 Mayıs örneğinde bu, Taksim hedefidir”

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Kızıl Parti Genel Sekreteri Onur Emre Yağan ile.
Tüm ağır baskı ve saldırılar karşısında örgütlenmeler ne kadar zayıf ya da parçalı görünse de dünyanın her yerinde muazzam bir direniş ve sürekliliği olduğunu söyleyen Yağan, “Kapitalizm, yoksul insanların kendi yaşamlarını ve haklarını koruma direncini kıramıyor” dedi.
Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde anti-emperyalizm ve NATO karşıtlığının önemli bir ideolojik çıpa olduğunu ifade eden Yağan, Temmuz ayında yapılacak NATO zirvesine karşı sosyalist öznelerin ve toplumsal muhalefetin çeşitli odaklarının birlikte bir zeminde buluşmasının bir ihtiyaç olduğuna işaret etti.
Geçen yıl 19 Mart direnişinin ardından mücadelenin Taksim hedefiyle ileriye taşınmasını amaçlayarak Taksim çağrısı yaptıklarını hatırlatan Yağan, bu doğrultuda bu sene de aktif bir biçimde 1 Mayıs’ta Taksim çağrısının parçası olduklarını söyledi.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Türkiye’de neredeyse her gün örneklerini yaşadığımız ve sürekli olarak eylem-direniş örgütleyerek yanıt vermeye ve engel olmaya çalıştığımız ve sizin bu dosya röportajlarınızda da birçok arkadaşın yeterli biçimde aktardığı siyasi manzarada şu var: İşçiler sürekli ve artık katlanılmaz derecede yoksullaşıyor, kamu ve tabiat varlıkları yağmalanıyor, militarizm, soykırım suçu ve cihatçılık emperyalizm tarafından histerik bir maskeyle yayılıyor, kadınlar (hatta dikkate değer oranda genç kadınlar) devletin güçlü biçimde zemin hazırladığı cinayetlere maruz kalıyor. Son olarak Gülistan Doku davasında gördüğümüz üzere kamu kurumlarının cinayetleri örtbas etmesi, gazetecilerin, sendikacıların ve devrimcilerin tutsak edilmesi, okullarda gençlerin kendi yaşıtlarını ve öğretmenlerini katletmesi mevcut siyasi tablonun temel unsurlarından biri haline gelmiş durumda.
Tüm bunların yaşandığı, daha devrimci bir ifadeyle söylersek, devletler tarafından örgütlenen bir düzensizlik, kuralsızlık ve hukuksuzluk çağında yaşıyoruz. Bu evreye “yeni faşizm”, “canavarlar çağı”, “otoriterizm” ya da ne ad takarsak takalım, bunun içinde yaşıyoruz. Kapitalist sistem, sosyalist devletlerin işçi sınıfı ve ezilen halklar için dünyada bir kutup yıldızı olduğu ya da en zayıf hâliyle bir denge unsuru olarak işlev gördüğü dönemde kendi meşruiyetini her gün yeniden üretmek zorundaydı. Kapitalizmin bu zorunlu geri çekilişine de uzun yıllardır “demokrasi” diyoruz.
Şimdi ise o meşruiyet arayışından, yani burjuva demokrasisinden gizlemeden, sakınmadan vazgeçiyorlar. Medeniyetten, toplumculuktan, bilimsellikten ve demokrasiden imparatorluğa geçiş girişimlerinin egemen sınıflar nezdinde genel kabul gördüğü bir evredeyiz. Bu geçişi gerçekleştirme vaadinde bulunan ve bunun aparatı olmaya çalışan Trump, Netanyahu, Erdoğan gibi liderlerle de yönetmeye çalışıyorlar. Bunlar, günümüzün canavarlarını, barbarlığı temsil ediyor.
İzninizle, kapitalist sistemin bu yönelimi ve eylem bütünlüğünü siyasi manzaranın birinci kısmı sayarak devam edelim.
İkinci kısımda ise işçi sınıfı hareketi, karşı mücadele ve devrimci siyaset yer alıyor. Kapitalistlerin bir bütün olarak faşist yönetim uygulamalarına ve demokrasi dışı arayışlara yönelmesi, elbette solun ve sosyalizmin yenilgisiyle de doğrudan ilgili. Bu açıdan, sosyalizm mücadelesinin, işçi sınıfı hareketinin ve örgütlülüğünün zayıfladığı, geri çekildiği bir dönemde olduğumuzu söyleyebiliriz. Aksi durumda bu denli yaygın hak gaspları bu kadar olağan biçimde yaşanmazdı.
Ancak şu da bir gerçek: Ne kadar ağır baskı ve saldırı olursa olsun, örgütlenmeler ne kadar zayıf ya da parçalı görünse de, dünyanın her yerinde muazzam bir direniş iradesi ve sürekliliği var. Kapitalizm, yoksul insanların kendi yaşamlarını ve haklarını koruma direncini kıramıyor. Ultra zenginlerin “çok fazla fakir insan var, bu kadarına ihtiyacımız yok” diyerek savaşlar ve soykırımlar yarattığı bir dünyada, ağır silahları, bombaları olmayan emekçiler Güney Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da ve Türkiye’de de direniyor. Bireysel ya da örgütlü eylemlerle varlık gösteriyor, anti-faşist ve anti-emperyalist ideolojileri yaşatıyor, ayakta tutuyor. Bu açıdan iyi bir noktadayız, önemli bir direnç hattının varlığından söz edebiliriz.
Kapitalist sistemin imparatorluğa, monarşiye dönüş girişimleri, bir sonuç olarak devrimci siyasetin alanını ve potansiyelini de büyütüyor. Bu açıdan da umutlu bir yerdeyiz. Öte yandan, emperyalistler arası paylaşım savaşlarının eşit bir pay dağıtımıyla çözülmesi mümkün değil. Bu süreç yoksullar için derin insani krizler yaratacak ama zenginler için de ciddi siyasal ve ekonomik krizler doğuracak. Yani dönemin diyalektik ruhu böyle. “Ara dönem” ya da “geçiş dönemi” olarak adlandırılan bu tür evrelerde kriz ve kaos artarken, devrimci girişimler de çoğalır; popülizm ve otoriterizm güç gösterisi yaparken, radikal devrimci ideolojiler de güçlenerek boy gösterir.
Bize göre, emperyalizmin imparatorluğa geçişi bu krizler ve savaşlar tablosunda pek mümkün olmayacak, en azından yakın vadede olmayacak. Bu açıdan baktığımızda ise siyasal açıdan avantajlı bir yerdeyiz. Sonuçta sistemin planları kötü ve saldırısı yoğun, bu doğru; ama bizim açımızdan her şey bitmiş değil. Belki de yeni ve daha devrimci bir biçimle başladığını söyleyebileceğimiz bir sıçrama eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum.
Az önce anlattığımız büyük resme tam yerleştiremeyenler olabilir; ancak bizce 1 Mayıs’ta Taksim kararı da yukarıda özetlediğimiz sıçrama eşiğinin bir gereği olarak görülmeli. Geçen yıl da öyleydi. Teslim olmayan, direnci kırılmayan, umutlu ve siyasal olarak avantaj gören kitleleri daha ileri bir noktaya taşımanın koşullarından biri, onları devrimcileştirecek, iddiasını büyütecek bir siyasal hedefe yöneltmektir. Kitlesellik mi istiyoruz, o zaman düzen ne kadar saldırgansa biz de o kadar kararlı ve iddialı olmalıyız. 1 Mayıs örneğinde bu, Taksim hedefidir. Kadıköy’ü, Kartal’ı işaret etmek falan, bunlar gerçekten etkisiz, topu taca atma girişimleri. Kendi sınırlı üye toplamını oyalamak dışında bir sonucu da olmayacak.
Bu yıl Taksim iradesi de geçen yıla göre daha büyük, gelecek yıl da bu yıldan büyük olacak. Karşı taraf el yükselttikçe, bizim geri mevzilere çekilerek değil, devrimcilik yaparak bir yol açmamız mümkün olur. Ama bunu da yapmadığımızda herhangi bir yolu açamayacağımız kesindir.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Az önce söylediklerimi ve NATO’nun emperyalist yapısını tekrar etmeden, bu gündem ve sosyalist hareketin ne yapması gerektiği sorunuzla ilgili önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde anti-emperyalizm ve NATO karşıtlığı önemli bir ideolojik çıpadır. Kimliğimizin, eylem anlayışımızın, gelenek takipçiliğimizin vesaire birçok yerinde ABD ve NATO karşıtlığı var. Sosyalist solun farklı örgütleri olarak, belki birçok politik başlıkta farklılıklarımız daha görünür olabilir; ama ABD karşıtlığı bunlardan biri değil. Burada birleşmemiz, anti-emperyalist mücadelede ortaklaşmamız çok daha mümkün.
Temmuz ayında yapılacak NATO zirvesine karşı da, ABD’nin dünyayı ve bölgeyi savaşa sokma planlarına karşı da sosyalist öznelerin, toplumsal muhalefetin çeşitli odaklarının birlikte bir zeminde buluşması bir ihtiyaç. Bunu ne yazık ki henüz geniş bir ölçekte yapamadık. Ayrı ayrı platformlar kuruldu, birer saat arayla eylem planları yapılıyor. Sanırım bu durumu değiştirmemiz bu başlıkta en acil gündemdir. Sonrasında NATO’ya karşı daha güçlü ve etkili eylemler, faaliyetler, kampanyalar yapabiliriz.
Bu yıl 1 Mayıs Taksim çağrıları birbirinden farklı yapılmış olsa da, şu aşamada 1 Mayıs günü Taksim çağrısı yapan tüm özneler arasında eylem birliği sağlayabildik gibi görünüyor. Bu başarıyı NATO zirvesine karşı mücadelemizde de göstereceğimizi umuyoruz. Biz de parti olarak, NATO toplantısına ve ABD’nin bölgedeki yayılmacılığına karşı mücadeleyi önemli bir gündem olarak görüyoruz.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
Geçtiğimiz yıl, Kızıl Parti’nin ilk 1 Mayıs eylemiydi. Biz, geçen yıl 19 Mart direnişinin ardından mücadelenin Taksim hedefiyle ileriye taşınmasını amaçlayarak Taksim çağrısı yaptık. Ayrıca birbirinden kopuk olan Taksim çağrılarının birleştirilmesi çabasının da aktif bir parçası olduk. Bu çabalar sonucunda geçtiğimiz yıl Taksim Tertip Komitesi kuruldu ve o komitenin direnci, kararlılığı ve iddiası bu yıla daha güçlü bir biçimde taşındı.
Biz de aktif biçimde bu yıl da 1 Mayıs’ta Taksim çağrısının parçasıyız. İstanbul’da her noktada 1 Mayıs örgütlenmemizi yapıyoruz. Ayrıca Kürdistan’daki örgütlerimiz Amed’deki 1 Mayıs’a katılacak ve Türkiye’nin farklı illerindeki eylemlerde yer alacağız.