“Her itirazımızın karşısına dikilen baskı politikalarına karşı en güçlü cevaplardan birini 1 Mayıs’ta verebiliriz. Bize çaresizliği ve çözümsüzlüğü dayatan düzen siyaseti karşısında seçeneksiz olmadığımızı, işçi sınıfının da bir politik güç olarak sahne alabileceğini gösterebiliriz. Çözümün, kendi yaşamını savunmak için sermaye düzenine karşı ayağa kalkan işçi sınıfının, halkın ellerinde olduğunu haykırabiliriz”

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki ilk söyleşimiz Nebiye Merttürk ile. “Emperyalist ve faşist saldırganlık hayatlarımızı yaşanmaz hale getirmişken, en temel kamusal-toplumsal haklarımıza ulaşamazken, paramız kadar yaşayabildiğimiz, müşteri olduğumuz kadar yurttaş sayıldığımız, çocuk, yaşlı demeden iş cinayetlerinde katledildiğimiz ülke gerçekliğinde bu tabloyu tersine çevirecek olan örgütlü iradenin bir yansıması da 1 Mayıs meydanları olacak” diyen Halkevleri Genel Başkanı Nebiye Merttürk, düzen siyasetinin hiçbir kanadının halkın temel sorunlarına bir çözüm sunamadığını ancak halkın da seçeneksiz olmadığını belirtiyor.
İşçi sınıfının, düzen tarafından kendisine dayatılan sınırları aşarak bir politik güç olarak sahneye çıkması gerektiğini belirten Merttürk, halka sokaktan başka siyaset alanı bırakılmadığını belirtiyor ve ekliyor:
Amacımız bölünmüş bir halkın ve parçalanmış bir sınıfın birliğini sağlamak. Bu parçalanmışlığı birliğe çevirecek anahtarın ise toplumsal haklar mücadelesi olduğunu düşünüyoruz. Uzun süredir bizzat örgütlediğimiz, temas ettiğimiz, dayanışma içinde olduğumuz tüm hak mücadelelerini yansıttığımız kortejlerle bu mücadele hattını meydanlara taşıyacağız.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Yoksulluğun, adaletsizliğin, sömürünün daha fazla derinleştiği anda aynı zamanda her yanımız şiddetle sarmalanmış durumda. Son olarak Urfa ve Maraş’ta okullarda yaşanan saldırı, üniversiteli Arya ve İlayda Zorlu’nun ölümü gündelik yaşamlarımıza sirayet eden şiddetin boyutlarını; Gülistan Doku cinayetinin 6 yıl sonra soruşturulması ise yapısal ve sistematik şiddet mekanizmalarının ve devletin bu şiddet zincirindeki rolünü ortaya koyuyor.
Her alanda yürütülen mücadelelerin öncüleri, sendika başkanları, gazeteciler tutuklanıyor. Özellikle 1 Mayıs öncesi emek alanına yönelik baskılar tesadüf değil. İktidarın çizdiği sınırlara hapsolmayan ve işçi sınıfının iradesini her fırsatta ortaya koyanlar sürekli hedef halinde.
Saray İktidarı’nın yeni oyuncağı, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”. Nerede bir hak arayışı varsa aynı kılıfa sığdırmaya çalışıyorlar. Oysa gerçek gün gibi ortada. Öfkesini kuşanan halk bulduğu her fırsatta sokakta hak kavgasında. Çeyrek asırdır halkların başına bela olmuş iktidara karşı hoşnutsuzluk artıyor, iktidarın toplumsal desteği giderek zayıflıyor, iktidara tepki ve direniş eğilimleri ise büyüyor.
Şimdi bu eğilimleri daha örgütlü ve sistematik bir mücadeleye taşıma görevi ile 1 Mayıs’a hazırlanıyoruz.
NATO zirvesi yaklaşıyor, bölgemizdeki savaş işçi sınıfına ağır bir yoksullaştırma süreci olarak yansırken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Türkiye temmuz ayında NATO zirvesine ev sahipliği yapacak. Saray İktidarı, ABD emperyalizmiyle kurduğu sıkı işbirliğini derinleştirerek, sırtını Trump’a dayayıp örgütlü muhalefete ve işçi sınıfına karşı pervasız bir saldırı yürütüyor. Erdoğan, Türkiye’yi yeni emperyalist yağmacı tekellerin ve emperyalist NATO ordularının yeni bölgesel üssü haline getirme sözü verdi. Adana ve Beykoz’da kurulacak yeni NATO birimleri de bu politikanın somut yansıması oldu.
NATO zirvesine ev sahipliği konusundaki hevesin tesadüf olmadığını biliyoruz. Saray İktidarı, tüm dünyaya safını ilan ederken, emperyalizmle kurduğu bağımlılık ilişkisini de hiç çekinmeden ortalığa seriyor. Zirve için harcanacak 2 milyar TL, halkın eğitiminden, sağlığından, barınmasından kesilen kaynaklar. 2026 bütçesinde savunma ve güvenlik için ayrılan 2 trilyon 155 milyar TL ise NATO’nun ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş durumda. Yani parasız ve nitelikli eğitime, öğrencilere bir öğün yemeğe, halkın toplumsal sağlık hakkına ve üniversitelilere barınma hakkına ayırılabilecek bütçe bizden çalınarak NATO’nun planlarına harcandı.
Bu tabloda da açık bir biçimde görülüyor ki emperyalizme bağımlılık; açlık, yoksulluk ve daha fazla sömürü demektir. Türkiye halklarının bugünü ve geleceği ipotek altına alınmıştır. Emperyalizme bağımlılık derinleştikçe; düşük ücretli emek düzeni dayatılmakta, topraklarımız enerji ve maden şirketlerinin yağmasına açılmakta ve temel haklarımız elimizden alınmaktadır. Emperyalistlerin çıkardığı her savaş, daha fazla yıkım ve yoksulluk getirir. Bu coğrafyada gerçek bir huzur, emperyalizmin tüm örgütleri ve ittifakları sökülüp atılmadan mümkün değildir. Eğer bu güçler bu topraklara geliyorsa, Türkiye halkları da onları, yıkıma uğrattıkları tüm coğrafyaların birikmiş öfkesiyle karşılayacaktır. “NATO Defol!” diyenler, emperyalizme karşı mücadeleyi 1 Mayıs meydanlarına da taşıyacaktır.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Halkevleri olarak 1 Mayıs planınız nedir?
2026 1 Mayıs’ını emperyalizmin, işbirlikçi Saray İktidarı’nın ve savaştan beslenen sermayenin sürekli yeniden ürettiği şiddet ile karşı karşıya gelerek örgütlüyoruz. Bir yandan savaşla birlikte daha da katmerlenen hayat pahalılığı, bir yandan bu ortamın sermaye çevreleri tarafından fırsata çevrilerek ücretleri baskılama politikasının katmerlenmesi… Düzen siyasetinin hiçbir kanadı halkın temel sorunlarına gerçekçi bir çözüm üretemiyor. İktidar tüm itirazları şiddetle bastırmaya odaklanırken düzen muhalefetinin çeşitli kesimleri ise okul saldırıları gibi toplumsal infiale sebep olan krizlere karşı palyatif bile denemeyecek öneriler getiriyor. Saray İktidarı’nın çizdiği sınırlar içindeki tepkiler de yine sonuç almanın uzağında kalıyor.
Bir süredir içinden geçtiğimiz durumu özetlemek için “halka açılan savaş” tanımını kullanıyoruz. Bu tanım bugün yaşadığımız faşizmin boyutlarını kolayca ortaya dökebilmesi açısından da kritik. Burjuva politik sistemin tümüyle dışına itilen halka, sokaktan başka bir siyaset alanı bırakılmamıştır. İsyan ve direnişler siyasetten dışlanmış halkın bugün tek gerçek siyasete katılım biçimidir. Meydanların yasaklanması da bundandır.
Öyleyse bizlere açılan bir savaş varsa, biz de bu savaşın karşısında bir seferberlik içinde olmalıyız, oluyoruz. Devrimci siyasetin bugünkü görevi isyan ve direnişler olarak tezahür eden bu tepkilerin örgütlü hale getirilmesi ve her mücadelenin Saray İktidarı’na karşı seferber edilmesine öncülük etmektir.
Emperyalist ve faşist saldırganlık hayatlarımızı yaşanmaz hale getirmişken, en temel kamusal-toplumsal haklarımıza ulaşamazken, paramız kadar yaşayabildiğimiz, müşteri olduğumuz kadar yurttaş sayıldığımız, çocuk, yaşlı demeden iş cinayetlerinde katledildiğimiz ülke gerçekliğinde bu tabloyu tersine çevirecek olan örgütlü iradenin bir yansıması da 1 Mayıs meydanları olacak. Amacımız bölünmüş bir halkın ve parçalanmış bir sınıfın birliğini sağlamak. Bu parçalanmışlığı birliğe çevirecek anahtarın ise toplumsal haklar mücadelesi olduğunu düşünüyoruz. Uzun süredir bizzat örgütlediğimiz, temas ettiğimiz, dayanışma içinde olduğumuz tüm hak mücadelelerini yansıttığımız kortejlerle bu mücadele hattını meydanlara taşıyacağız.
İşte bu anlamda Halkevciler, bulunduğu her yerde ev ziyaretleri, pazar yeri buluşmaları, il il, mahalle mahalle kurduğu komitelerle 1 Mayıs’a hazırlanıyor. Kortejlerimizde kültür sanat çalışmalarından eğitim çalışmalarına, ekoloji ve kent mücadelelerine, emekli kortejlerine kadar şimdiye kadar biriktirdiğimiz çalışmalarımızın yansıyacağı bir mücadele günü olmasını tasarlıyoruz.
1 Mayıs denince herkesin aklına elbette öncelikle İstanbul 1 Mayıs’ı ve Taksim gelmekte. 1 Mayıs, düzen siyasetinin hiçbir soruna cevap veremediği ortamda devrimci siyasetin kendini gerçek bir odak olarak inşa etme sürecinde bir durak olarak görülmeli. Bu nedenle halkın siyasetten dışlandığı, meydanların kapatıldığı bir ortamda 1 Mayıs’la simgeleşmiş bir meydan olan Taksim Meydanı da bir alan tartışması ve “sol saplantı” olmaktan çıkmıştır. 1 Mayıs gibi devrimci siyasetin en temel gündemlerinin birinde iktidarın çizdiği sınırlar içinde hareket edip etmemeye dair bir tartışma haline gelmiştir.
Biz günün devrimci görev ve sorumluluğuna sırt çevirmeyerek bir karar verdik. Bu sorumluluğu almak gerektiğine inandık. Geçen yıl 19 Mart isyanının gücüyle, bu yıl da “1 Mayıs’ta Taksim gereklidir, haktır, mümkündür!” diyerek, yola koyulduk. Geçtiğimiz yılın deneyimlerini göz önünde bulundurarak en geniş kesimlerin katılımını sağlayacak bir süreç hayata geçirdik.
Sınıf hareketi içinde Taksim kararlılığını ortaya koyan politik ve sendikal öznelerin sayısı çoğaldı, ön hazırlıklar nisan ayı gelmeden başladı. Halkevleri olarak, bu yıl da İstanbul’da Taksim’de olunması gerektiğini ve Taksim’de olacağımızı ilan ettik. Taksim kararlılığı gösteren tüm dostlarımızla birlikte omuz omuza yürüyeceğiz.
Bir yandan saldırılar karşısında hiç dinmeyen öfkemizle, isyanımızla sokaklardayız; bir yandan da hayalini kurduğumuz ülkeyi bugünden kurmanın adımlarını atıyoruz. Her seferinde adımlarımız daha sağlam, kendinden emin ilerliyoruz. Emperyalist saldırganlığa, faşizme, her geçen gün daha derinleşen yoksulluğa, doğanın talanına, kentlerin rant temelli dönüşümüne, hayatımızı saran şiddete, her itirazımızın karşısına dikilen baskı politikalarına karşı en güçlü cevaplardan birini 1 Mayıs’ta verebiliriz. Bize çaresizliği ve çözümsüzlüğü dayatan düzen siyaseti karşısında seçeneksiz olmadığımızı, işçi sınıfının da bir politik güç olarak sahne alabileceğini gösterebiliriz. Çözümün, kendi yaşamını savunmak için sermaye düzenine karşı ayağa kalkan işçi sınıfının, halkın ellerinde olduğunu haykırabiliriz.
Herkesi İstanbul’da Taksim’e ve tüm Türkiye’de 1 Mayıs alanlarına çağırıyoruz.