"76 yılında işçi sınıfının örgütlü ve büyük bir güç olarak ilk defa Taksim’de o devasa gövdesini göstermesinin üzerinden yarım asır geçti. Bu yarım asır sınıflar mücadelesi açısından önemli deneyim ve birikimlere sahne oldu. Ancak işçi sınıfının kızıl meydanına sahip çıkmak, Taksim’e yönelmek sınıf için tarihsel bir gün olduğu kadar aynı zamanda politik olarak da büyük bir önemdedir ve bir ayrışmanın ifadesidir. Yaşamdan kovulan, ağır sömürü koşullarında çalışan, faşizmin her türlü baskı ve yok saymasına uğrayan kitlelere çağrımız İstanbul’da Taksim’i geri kazanmak için 1 Mayıs’ta sokaklara akmaktır"

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Mücadele Birliği Platformu temsilci Muhammed Hizmetçi ile.
İşçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların, halk kitlelerinin çeşitli kesimlerinin sürekli eylem halinde olduğunu ve bu eylemlerde çeşitli taleplere başvurduklarını söyleyen Hizmetçi, bu eylemler dizisinin ortaya çıkardığı en önemli olgulardan birinin dayanışma eylemlerinin artmadı olduğunu belirtti. Hizmetçi, "Sendikal bürokrasinin işçileri teslim alma çabalarına karşı, işçilerin mücadeleci sendikalarda örgütlenme yönelimi artmış ve bu sendikal bürokrasinin saldırılarına karşı yeni bir arayışa girildiğini söylemek yanlış olmayacaktır" dedi.
Son birkaç ayda yaşanan gelişmelerin emperyalizmin ve onun savaş örgütü olan NATO'nun bir çöküşte olduğunu ortaya koyduğunu ifade eden Hizmetçi, "Siyasal ve ekonomik krizin derinleştiği ve NATO’nun ayrılmaz bir parçası olan Türkiye sermaye sınıfı ve iktidarı işçi hareketinin güç toplamasına, sosyalistlerin yığınlar içinde derinleşip örgütlü bir güç olmasına karşı her türlü aracı kullanıyor. Aynı zamanda savaş bütçelerinin artması, sömürüyü derinleştirip işçilerin yoksulluğunu perçinliyor. 1 Mayıs Taksim iddiası tam da böyle bir yere oturuyor. Aynı zamanda emperyalizmin saldırılarına ve NATO toplantısına, emperyalist saldırganlıklara karşı güçlü bir karşı koyuş örgütleyebilmeliyiz" dedi.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Yaşadığımız topraklarda son süreçlerde sınıflar mücadelesi sıçramalar halinde, dalgalar biçiminde ilerliyor. Tek bir eylem, tek bir hamle şeklinde değil, kitlesel eylemler, işçilerin grevleri, işgalleri ve sokağa taşan kitlesel gösterileri biçiminde... Şimdi, böylesi bir yeni dalganın eşiğinde olduğumuzun işaretlerini alıyoruz. İşçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi sınıfların, halk kitlelerinin çeşitli kesimleri sürekli eylem halinde. Sadece Şubat ayından bu yana, işçi sınıfının çeşitli nedenlerle gerçekleştirdiği eylemleri göz önüne aldığımızda şunu görüyoruz: Eylemler, örneğin Gaziantep Başpınar OSB'den başlayarak İzmir/Torbalı, Kocaeli, Eskişehir, İstanbul'un çeşitli bölgeleri, Ankara gibi pek çok kente yayıldı.
İşçiler, bütün bu eylemlere değişik nedenlerle ve değişik taleplerle başvurdular. Çoğunlukla toplu iş sözleşmeleriyle ilgili olmasına rağmen, özelleştirmelere karşı, hak ihlallerine, ücretlerin ödenmemesine karşı, kötü çalışma koşullarının düzeltilmesi, alacakların ödenmesi, enflasyon farkından doğan ücret farklarının ödenmesi, işten çıkarmalara son verilmesi, gibi sayısız taleplerle sokaklara çıktılar. Eylemler çok sayıda kente yayılmış, dağınık bir görünüm sergiliyor olsa da, işçi sınıfının eylemlerinde bir süreklilik, bir kararlılık, iktidarın baskı ve terörüne karşı bir meydan okuma söz konusu. Bütün bu eylemler dizisinin ortaya çıkardığı en önemli olgulardan biri, dayanışma eylemlerinin artması ve yaygınlaşması oldu. Dayanışma eylemleri, eyleme geçen emekçi kesimleri cesaretlendirmekle, yalnız olmadıklarını hissettirmekle kalmadı, eylemci güçlerin kararlılığını pekiştirdi, sermayeye ve faşizme karşı meydan okumalarına da güç kattı.
Bütün bu eylemlerin arkasındaki temel dinamik, tekelci kapitalizmin bunalımı ve çelişkileridir. Kitleleri harekete geçiren işte bu ortak temeldir. Faşizmin baskı ve terörü bu konuda hem sonuç hem de nedendir. Kitlelerin düzene, sermaye sınıfına karşı mücadelesi artıkça dinci faşist iktidar bu mücadeleyi bastırmak için zor araçlarına daha çok başvuruyor; iktidar kitleleri bastırmak için zor araçlarına başvurdukça işçi sınıfı ve emekçi kitleler daha bir kararlılıkla mücadeleye atılıyorlar. Eylemlerin dağınık, çoğu kez de koordinasyondan yoksun olması, bir anlamda “kendiliğinden” olması, hareketin köklerinin ne kadar derin ve sağlam olduğunun kanıtı olarak kabul edilmeli. Çünkü eylemlerin bu özelliği, kitlelerin maddi yaşam koşulları tarafından eyleme, sokağa zorunlu bırakıldıkları anlamına geliyor. İşçi sınıfına ne kadar örgütsüzlük, baskı, daha ağır ve esnek çalışma rejimi dayatılsa da, işçilerin refleksleri eyleme geçme ve sokağın gücünü kullanma eğilimine dönüşüyor. İş cinayetlerinin giderek yükseldiği, işçi sınıfına kölece çalışma koşullarının dayatıldığı, işçi ücretleri üzerindeki baskının oldukça yükseldiği bu tabloda MESEM’ler eliyle yüz binlerce genç de sermayeye taze iş gücü olarak sunuluyor. Giderek güçlenen eylemlere karşı mücadeleci sendika yöneticilerini tutuklayarak, grevde olan işçileri evlerinden jandarma baskınıyla gözaltına alarak cevap vermeye çalışıyorlar, buna karşı işçilere yönelik her saldırı karşısında daha güçlü bir mücadele direnci yaratıyor. Sendikal bürokrasinin işçileri teslim alma çabalarına karşı, işçilerin mücadeleci sendikalarda örgütlenme yönelimi artmış ve bu sendikal bürokrasinin saldırılarına karşı yeni bir arayışa girildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Yaklaşan 1 Mayıs ise sınıf mücadelesindeki dengeleri işçi sınıfı lehine daha da güçlendiren bir kaldıraç rolü oynayacaktır.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Dünyada emperyalist saldırganlık doludizgin devam ederken, sadece son 4 ayda yaşadığımız gelişmeler emperyalizmin ve onun savaş örgütü olan NATO’nun nasıl bir çöküşte olduğunu ortaya koyuyor. Latin Amerika’dan Batı Asya’ya ve daha nice coğrafyaya kadar emperyalist ABD saldırıların amiral gemisi rolündedir. Batı Asya’da İran’dan Lübnan’a ve oradan Gazze’ye kadar birçok ülke emperyalist ABD-siyonist İsrail ikilisinin açık ateşi altındadır. Tüm bu saldırıların ortasında teslim alamadıkları ülkelere ve halklara karşı nükleer bir savaş tehdidini bile açıktan savurmakta dahi çekinmeyen bu barbarlığın planları dilediği gibi gitmiyor. İran’a ve Lübnan’a yönelik başlatılan askeri saldırıda ağır yaralar alan emperyalist ABD Avrupalı emperyalist devletlerden dilediği yardımı göremedi ve NATO’nun çatırdadığı artık tüm dünyanın gözleri önündedir. Üstelik Avrupalı emperyalist devletlerin Rusya ile savaşmak için açıktan askeri hazırlıklara giriştiği, Japonya’nın silah üretim ve ihracatına yönelik kısıtlatmaları kaldırması dünya geneline yayılacak topyekün bir savaşın öncesinde yapılan hazırlıklardır. Bununla birlikte bu emperyalist barbarlık Temmuz ayında NATO zirvesini Türkiye’de gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Batı Asya’da NATO’nun en ileri karakolu durumunda olan Türkiye’de bu toplantının yapılıyor olması hiç de tesadüf değildir. Bu toplantı Batı Asya’da anti-emperyalizm bilincini güçlü şekilde kuşanmış halklara ve emperyalizmin bölgede teslim alamadığı ülkelere bir gözdağı olması için de kurgulanmaktadır.
Yukarıda belirttiğimiz emperyalist saldırganlıkların derinleşmesi, işçi hareketine karşı dünya genelinde kuşatmanın yoğunlaşması bize bir şeyi gösteriyor. Bu da topyekün bir dünya savaşının bulutları toplanırken, NATO üyesi olan ve emperyalizmin teslim aldığı bütün ülkeler örgütlü işçi hareketlerine ve devrimci, sosyalist güçlere, savaş karşıtı sosyal hareketlere karşı baskı mekanizmasını güçlendiriyor. Siyasal ve ekonomik krizin derinleştiği ve NATO’nun ayrılmaz bir parçası olan Türkiye sermaye sınıfı ve iktidarı işçi hareketinin güç toplamasına, sosyalistlerin yığınlar içinde derinleşip örgütlü bir güç olmasına karşı her türlü aracı kullanıyor. Aynı zamanda savaş bütçelerinin artması, sömürüyü derinleştirip işçilerin yoksulluğunu perçinliyor. Öncü işçilerin, sendika yöneticilerinin tutuklanması, sosyalist hareketlere yönelik kapsamlı baskı politikaları, sokağa çıkan işçilere, kadınlara, gençlere karşı kesintisiz bir şiddet örgütleyerek yaklaşmakta olanı geciktirmeye çalışıyorlar. Bu gidişata dur demek emekçi sınıfların ve halkların ellerinde. Giderek derinleşmekte olan siyasal ve iktisadi krizin yarattığı nesnellik ve çelişkilerden yararlanarak güçlü çıkışlar yapmaya ihtiyacımız var. 1 Mayıs Taksim iddiası tam da böyle bir yere oturuyor. Aynı zamanda emperyalizmin saldırılarına ve NATO toplantısına, emperyalist saldırganlıklara karşı güçlü bir karşı koyuş örgütleyebilmeliyiz. Sokak sokak çalışmaları örgütlemek, kurulan inisiyatif ve birliklerin zeminini güçlendirmek hepimiz açısından kritik bir görevdir. Bunun yanında sokağa çıkan işçilerin kazanması için verilecek çaba ve dağınık güçleri toparlayacak girişimler büyük önem taşıyor. Ve en başa da tüm bu sorunları çözecek emeğin iktidarı için verilecek dur durak bilmeyen bir politik mücadele hattı kurmak sosyalistlerin ertelenemez görevleridir.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
2026 1 Mayıs’ı geçtiğimiz yıl Taksim konusunda gösterilen örgütlü ve ısrarlı iradenin sonucunda sınıf hareketinde bir yarılmayı ortaya çıkarmıştır. Artık 1 Mayıs’ların sahibi gibi davranan dörtlünün 1 Mayıs’ı dilediği yer ve biçimde, sınıftan oldukça yoksun, burjuva muhalefet partilerinin katıldığı mitinglere dönüştürme imkanı elinden alınmıştır. Sınıfa güven veren, doğru an ve yerde gerekli iradi müdahaleyi gerçekleştirebilecek Taksim 1 Mayıs İnisiyatifi bu koşullarda kurulmuştur. Bizler 34 yıldır kesintisiz bir şekilde Taksim ısrarından vazgeçmeyen bir siyaset olarak bu bileşende yer alıyoruz, mücadeleci sendikaların ve devrimci, sosyalist kurumların birlikte kurduğu, sokak çalışmalarını omuz omuza yaptığı bu inisiyatif aynı zamanda Taksim’e yönelen diğer güçlerle eylemini de birleştirme konusunda bir anlayışa sahip. Birleşik, militan ve kitlesel bir Taksim 1 Mayıs’ını örgütleme çalışmalarını hem inisiyatifin bir bileşeni olarak örgütlüyoruz, hem de kendi özgül çalışmamızı sokak çalışmalarımızla, işçi toplantılarıyla birlikte yürütüyoruz. 76 yılında işçi sınıfının örgütlü ve büyük bir güç olarak ilk defa Taksim’de o devasa gövdesini göstermesinin üzerinden yarım asır geçti. Bu yarım asır sınıflar mücadelesi açısından önemli deneyim ve birikimlere sahne oldu. Ancak işçi sınıfının kızıl meydanına sahip çıkmak, Taksim’e yönelmek sınıf için tarihsel bir gün olduğu kadar aynı zamanda politik olarak da büyük bir önemdedir ve bir ayrışmanın ifadesidir. 2026 1 Mayıs’ı İstanbul’da Taksim için verilecek önemli mücadelelerle ve Türkiye genelinde sokağa çıkacak yüzbinlerle güçlü geçecek. Yaşamdan kovulan, ağır sömürü koşullarında çalışan, faşizmin her türlü baskı ve yok saymasına uğrayan kitlelere çağrımız İstanbul’da Taksim’i geri kazanmak için 1 Mayıs’ta sokaklara akmaktır.