“Devrimci İşçi Partisi “İş-Aş-Hürriyet” ve “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” sloganlarıyla 1 Mayıs alanlarında olacak. Bu iki ana tema bugün sınıf mücadelesinin en yakıcı gündemlerini kapsamaktadır. 1 Mayıs sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız bir sınıf siyasetinin gelişmesine vesile olmalıdır. 1 Mayıs’ta emekçi halkımız tüm yıl boyunca iş, aş, hürriyet mücadelesi veren işçi sınıfının odağında olduğu meydanlarda birleşmelidir. 1 Mayıs’ın kutlandığı tüm meydanlarda, bu kutlamalara anlam katacak öz budur”

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Devrimci İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Levent Dölek ile.
İşçi sınıfını ve emekçileri burjuva hegemonyasına terk eden siyasetin terk edilmesi gerektiğini ifade eden Dölek, yeni ve gerçekçi olanın devrimci işçi sınıfı siyaseti olduğunu belirtti. NATO zirvesi yaklaşırken sınıf hareketi ve sosyalist hareket içinde NATO karşıtı bir hareketliliğin giderek arttığını gözlemlediklerini ve bunu olumlu bulduklarını belirten Dölek, “ABD ve İsrail’le birlikte NATO da Gazze’deki soykırımın ve İran’a, Lübnan’a, Yemen’e karşı yürütülen emperyalist haksız savaşın tarafıdır” dedi.
Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu ve işçi sınıfına kapatılamayacağını söyleyen Dölek, Devrimci İşçi Partisinin de “İş-Aş-Hürriyet” ve “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” sloganlarıyla 1 Mayıs alanlarında olacağını belirtti.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Türkiye burjuvazisi dışarıda emperyalizmin himayesinde sömürgeci ve yayılmacı bir stratejiyle hareket ediyor. İçeride ise kısa vadede kriz dinamiklerinin bedelini işçi sınıfına ve emekçi halka ödetme çabasının, orta ve uzun vadede de işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına göz diken bir yönelişin belirleyici olduğunu görüyoruz. Türkiye’deki siyasal rejimin yarı askeri karakterinin, baskıcı ve keyfi yönetim pratiğinin (istibdadın) arka planında, bu sınıfsal çıkarlar ve yönelişler var. Burjuvazinin Batıcı-laik kanadı (TÜSİAD) ile İslamcı fraksiyonları arasında önemli çelişki ve çatışmalar var elbette. Bu çelişki ve çatışmalar son derece sert biçimler alabiliyor. Erdoğan’ın karşısındaki en önemli Cumhurbaşkanı adayının hapiste tutulduğu, diğer iddialı alternatiflerin başında da sürekli hale gelmiş soruşturma ve davalarla Demokles’in kılıcının sallandırıldığı, iktidarın istibdat yargısı eliyle, ana muhalefet partisi olan ve son yerel seçimin birinci partisi konumundaki CHP’nin yönetimini belirlemeye soyunduğu bir ortamdan bahsediyoruz. Bu durum, sosyalist hareketin saflarında, istibdada karşı (solda sıklıkla saray rejimi, tek adam rejimi ve faşizm gibi nitelendirmelerle anılan iktidara karşı) hürriyet mücadelesinde burjuvazinin içinden peşinden gidilecek bir odak arayışını yoğunlaştırıyor. AKP-MHP merkezli Cumhur İttifakı karşısında CHP merkezli bir muhalefet kümelenmesinin arka planında bu arayış yer alıyor. Bu bağlamda iktidarın baskı politikalarına karşı burjuva parlamentarizmini, siyasal İslamcı pratiklerine karşı da laiklik mevziisinden cevap verme anlayışı öne çıkıyor. Bu anlayış dolayısıyla sosyalist sol, “en geniş demokrasi cephesi” beklentisiyle politikalarının anti-burjuva ve anti-emperyalist yönlerini sistematik biçimde törpülemiştir.
Ancak bu yönelişle sosyalist hareket bir arpa boyu yol kat edemediği gibi hürriyet isteyen kitleleri defalarca hayal kırıklığına uğratmıştır. Sebebi açıktır. Burjuvazinin kendi iç çelişkileri ve çatışmaları ne kadar sert olursa olsun, burjuvazinin dışarıda sömürgeci ve yayılmacı çıkarları, içeride ise işçi sınıfına karşı yürüttüğü sınıf mücadelesi, asla İslamcı burjuvaziyle sınırlı olmayan, Türkiye burjuvazisinin batıcı-laik, tekelci hâkim fraksiyonlarını da kapsayan bir sürekli istibdad eğilimi yaratmaktadır. Yine burjuvazi tüm fraksiyonları ile birlikte Batı Asya’da sömürgeci çıkarlar peşinde koşarken siyasal İslamı aktif ve güncel bir enstrüman olarak kullanmaya, laikliğe ise Batı emperyalizmi ile kurulu bağları kopartmayacak kadar sahip çıkmaya yatkındır.
Oysa bugün istibdada karşı hürriyet mücadelesinin esas öznesi işçi sınıfı ve emekçi halktır. İşçi sınıfı iş ve aş için günbegün bir mücadele içinde. Sermayenin sömürüsü ve geçim derdi her an sınıf mücadelelerini ateşleyen bir kıvılcım işlevi görüyor. Bununla birlikte iş ve aş için girişilen işçi mücadeleleri hemen her seferinde bir hürriyet mücadelesine dönüşüyor. Zira istibdadın bir sınıf karakteri var. Abdülhamit istibdadına öykünen ama ondan farklı olarak burjuva karakter taşıyan bir istibdad ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla her MESS sürecinde grevleri yasaklayan, en son İtalyan Lisesi grevinde olduğu gibi grev kırıcılığına soyunan, Gaziantep’te Mehmet Türkmen örneğinde gördüğümüz gibi işçi önderlerini hapse atan bir burjuva istibdadı bu. Öte yandan işçi mücadelelerinin istibdadın baskısını kırabilen bir gücü ortaya koyduğunu ve bu gücün işçi sınıfının devrimci potansiyeline işaret ettiğini de görüyoruz. “Tek adam” rejimi deniyor ama “tek adam” grevi yasakladığında bu yasağı uygulatmayan ve grev yasağını grevle aşan ve zafer kazanan Grid Solutions işçilerinin mücadelesi ortada. Yine patron devlet el ele grev kırıcılığı yaptığı halde grevini zafere ulaştıran, bu anlamda bir iş-aş-hürriyet grevi olarak tarihe geçen Smart Solar işçilerinin mücadelesi ortada. Polonez işçilerinin basit bir sendikal hak arayışı ile başlayan mücadelesini nasıl “Anayasal hak yürüyüşü” ile ülkenin siyasal gündeminin orta yerine taşıdığı ortada. Maden işçilerinin mücadelesi ve sayısız başka örneği de ekleyebiliriz. Burjuvazinin gölgesinde özgürlük aramak ne kadar boşsa işçi mücadelelerinin istibdadın pençesinden sökerek aldığı kazanımlar o kadar somut. Bu açıdan bakıldığında Türkiye sınıflar mücadelesinde eksik olan “en geniş demokrasi cephesi”nden ziyade bir birleşik işçi cephesidir ve işçi sınıfının siyasete bağımsız bir odak olarak damga vurmasıdır.
Biz yeni ve gerçekçi bir siyaset öneriyoruz. Yıllardır aynı şeyleri yapıp aynı hataları tekrarlayıp her seferinde solu daha da geriye düşüren, işçi sınıfını ve emekçi halkı burjuva hegemonyasına terk eden sınıf işbirlikçi siyasetin terk edilmesi lazım. Yeni ve gerçekçi olan devrimci işçi sınıfı siyasetidir.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
NATO zirvesi yaklaşırken sınıf hareketi ve sosyalist hareket içinde NATO karşıtı bir hareketliliğin giderek arttığını gözlemliyoruz ve bunu olumlu buluyoruz. Bu hareketliliğin anti-emperyalist tutarlı bir politik eksene oturması gerekir. Mutlaka NATO zirvesi yaklaştıkça eylemler de artacaktır ama protesto eylemleri tek başına tutarlı bir anti-emperyalist hattın inşa edilmesi için yeterli değil. Şöyle açalım. Bugün solun tamamına yakını NATO’ya hayır diyor. Türkiye’nin NATO’dan çıkması, İncirlik ve Kürecik gibi üslerin kapatılması talep ediliyor. Bizce bunlar çok önemli ama yeterli değil. DİP olarak bizim sloganımız “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” Yani NATO’dan çıkmak yetmez, NATO’ya karşı taraf olmak gerekir. NATO’ya hayır demekle NATO’ya karşı taraf olmak ne yazık ki aynı şey değil. Örneğin NATO’nun artık apaçık şekilde taraf olduğu bir savaş var. NATO bilfiil Ukrayna’da haksız ve emperyalist bir savaş yürütüyor. 2022 yılının Şubat ayında bu savaş başladığında Türkiye solunun hatırı sayılır bir kesimi tarafsız konum aldı. Daha da kötüsü Amerikan emperyalizminin sistematik propagandasına teslim olarak Rus emperyalizminden ve Rus işgalinden bahsederek, üstelik bunu bir NATO ülkesinde yaparak haksız tarafın değirmenine su taşıdı. 2022 1 Mayıs’ını düşünelim. Alanlarda DİP dışında NATO karşıtlığını pankartlarına sloganlarına taşıyan yoktu. Dahasını da söyleyelim. Türkiye sosyalist hareketinin kahir ekseriyeti 2023 ve 2024’te NATO’cu bir parti olan CHP’nin (CHP’nin NATO’culuğu milletvekili Utku Çakırözer vasıtasıyla NATO’yu İran’a saldırmaya ikna etmeye çalışmaya kadar varmıştır) adayları için kampanya yapmıştır. Bu yönelişin özeleştirisini verene de henüz rastlamış değiliz. İşin trajik yanı NATO zirvesi sürecinde protesto eylemleri yapacaklardan birçoğu bir sonraki seçimde yine NATO’cu CHP’nin peşine takılmaya devam edecekler.
Siyonist İsrail’in ve ABD emperyalizminin Gazze soykırımı ve İran’a yönelik terörist saldırılarında da aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu savaşlarda da ABD ve İsrail’le birlikte NATO da Gazze’deki soykırımın ve İran’a, Lübnan’a, Yemen’e karşı yürütülen emperyalist haksız savaşın tarafıdır. Bu savaşlar bağlamında da tarafsızlık (her iki tarafı da kınayan pasifist tutumlar dahil) asla kabul edilemez. Emperyalizmin ve Siyonizmin yenilgisi için mücadele esastır. Bu bağlamda her zaman söylediğimiz gibi Filistin sadece bir ülkenin adı değildir. Filistin bir paroladır. Din, dil, ırk, mezhep ayrımı olmaksızın emperyalist gericiliğe ve barbarlığa karşı direnişin parolasıdır. 1 Mayıs’ta işçilerin ellerinde yükselen kızıl bayrakların yanında dalgalanacak Filistin bayrakları işte bu parolanın bir ifadesi olacaktır.
Bu bağlamda geniş emekçi halk kesimlerinde bir yönüyle içgüdüsel olarak var olan Amerikan emperyalizmi ve NATO karşıtlığının, anti-emperyalist mücadeleye zemin oluşturmak açısından büyük kafa karışıklıkları yaşayan ve CHP’den kopamayan sosyalistlerden çok daha kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalist hareketin işçi sınıfından ve emekçi halktan kopuk olması, en fazlasından yüzünü Batıya dönmüş olan modern küçük burjuvaziye ve eğitimli yarı proleter katmanlara dayanması bu kafa karışıklıklarının ve tutarsızlıkların sosyal/sınıfsal temelini oluşturmakta. NATO zirvesinin çok sayıda eyleme ve etkinliğe, epey çok sayıda basın açıklamasına vesile olacağına kuşku yok. Ama NATO zirvesi esas solun emperyalizm yanlısı burjuva düzen muhalefetinden kopmasına ve emekçi halkın anti-emperyalist ruh haliyle buluşmasına vesile olmalıdır. Devrimci İşçi Partisi çabalarını bunu gerçekleştirmeye yönelik yoğunlaştırmakta ve politik hattını bu doğrultuda belirlemektedir.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
Devrimci İşçi Partisi “İş-Aş-Hürriyet” ve “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” sloganlarıyla 1 Mayıs alanlarında olacak. Bu iki ana tema bugün sınıf mücadelesinin en yakıcı gündemlerini kapsamaktadır. 1 Mayıs sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız bir sınıf siyasetinin gelişmesine vesile olmalıdır. 1 Mayıs’ta emekçi halkımız tüm yıl boyunca iş, aş, hürriyet mücadelesi veren işçi sınıfının odağında olduğu meydanlarda birleşmelidir. 1 Mayıs’ın kutlandığı tüm meydanlarda, bu kutlamalara anlam katacak öz budur.
1 Mayıs gündemi ile ilgili olarak alanlar her zaman tartışma konusu olmuştur. Bizce alan tartışması asla boş bir tartışma değildir. Taksim 1 Mayıs alanıdır, işçi sınıfına kapatılamaz. Türkiye işçi sınıfı da Taksim’den asla vazgeçmeyecektir. Ancak 1 Mayıs alanlarına dair tek sorunumuz Taksim’in yasaklanması değil. Alanların ayrışması da bir sorun ve bizce bu sorun 1 Mayıs açısından en yakıcı olan sorundur. Konfederasyonların ayrı kutlamalar yapması çok kötü ve gerici bir gelenek halini almaya başladı. Türk-İş’in her yıl farklı bir şehirde merkezi kutlama yapmasının 1 Mayıs’ı tüm Türkiye’ye yaymak gibi bir amacı asla yoktur. Tam tersine 1 Mayıs’ı işçilerden kaçırmanın bir aracıdır. Türk-İş Türkiye’nin her ilinde 1 Mayıs yapabilecek ve bunu tüm diğer sendikalarla birlikte örgütleyebilecek potansiyele sahip. Türk-İş bürokrasisi bu sorumluluktan kaçmanın yolunu bulmuştur. İşçi sınıfının sermayeye ve istibdada karşı mücadelesini büyütmekten yana olan kimse Türk-İş’in yokluğundan memnun olamaz, alanların ayrışmasına hayırhah bakamaz. Örneğin DİSK ve KESK gibi konfederasyonlar, çağrılar yapmakla ya da diplomatik görüşmeler gerçekleştirmekle yetinmemeli, birleşik 1 Mayıslar için sistematik bir çaba içinde olmalıdır. Bugün alanların ayrıştırılmasına değil birleştirilmesine ihtiyaç var. 1 Mayısların en büyük sorunu budur. Taksim’i yeniden 1 Mayıs alanı olarak kazanmanın yolu da böyle bir birleşik işçi cephesi anlayışından geçiyor. Solun bu gerçeği görmesi ve alan tercihleri üzerinden polemik yürütmek yerine bu gücü açığa çıkartmak üzere sistematik çalışma yürütmesi gerekiyor.
Biz Devrimci İşçi Partisi olarak işçileri ve emekçileri 1 Mayıs’ın kutlandığı tüm alanlarda olmaya çağırıyoruz. Ama 1 Mayıs’a turist gibi gidilmez. 1 Mayıs örgütlü olarak kutlanır. Bu 1 Mayıs’ın bir işçi bayramı olmasının en önemli özelliklerinden biridir. 1 Mayıs’ta yürüyüş kolunda gezintiye çıkmak, adeta kortejleri teftiş etmek proleter değil küçük burjuva bir davranış tarzı olsa gerekir. Devrimci İşçi Partisi işçileri, emekçileri ve gençliği parti saflarında 1 Mayıs’a çağırıyor. Aynı zamanda Devrimci İşçi Partisi sendikalı işçileri fabrikalarında/işyerlerinde etkin bir 1 Mayıs çalışması yapmaya ve alanlara güçlü ve coşkulu fabrika kortejleriyle çıkmaya, iş-aş-hürriyet mücadelesini yükseltmeye çağırıyor. Bu bağlamda her ne kadar Taksim-Kadıköy hattında yoğun bir tartışma sürüyorsa da biz Devrimci İşçi Partisi olarak tüm bir yıl boyunca grev yasaklarını grevle aşan, muzaffer grevlerle iş-aş-hürriyet kavgasını ileriye taşıyan mücadeleleri işçi sınıfına armağan eden, bizim işçi sınıfının başkenti dediğimiz Gebze’de düzenlenecek 1 Mayıs’ı bilhassa önemsiyoruz. Takdir edersiniz ki bu bakış açımız 1 Mayıs’la sınırlı değil tamamen siyaseti işçi sınıfının gücüne güvenerek yapmakla ilgili ve günbegün sınıf içinde mevzilenmeyi önüne koyan devrimci faaliyetin 1 Mayıs’taki yansımasıdır.