“2026 1 Mayısı’nda birleşik, kitlesel, devrimci bir içeriği olan, siyasal bir 1 Mayıs’ın özel bir ağırlık kazanması için sosyalistlerin özen göstermesi gereken bazı noktalar bulunuyor. Ancak diğer tüm her şeyi bir kenara bırakacak olursak, 1 Mayıs 2026 NATO karşıtı tepkilerin bir uğrağı olarak öne çıkmalıdır. 1 Mayıs’ta ortaya çıkacak örgütlülük, güçbirliği ve kitlesellik Temmuz’da Ankara için önemli olanaklar yaratacaktır”

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Türkiye Komünist Hareketi Merkez Komite Üyesi Irmak Ildır ile.
Irmak Ildır, Türkiye’de yeni kurulan rejimin siyasal, ekonomik, ideolojik yönelimlerini emperyalizmin yönelimlerinden ayırmanın mümkün olmadığını ve bu doğrultuda iktidarın kendine bulduğu yerin, emekçilerin alabildiğine haklarının ortadan kaldırıldığı, toplumsal gelişimin kısıtlandığı, emperyalizme olan sınırsız bağımlılığın öne çıkarıldığı bir yer olduğunu ifade etti.
Temmuz’da toplanacak NATO zirvesinin, yalnızca bir zirve olarak değil, bir yeni kuruluş toplantısı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve iktidarın temsilcilerinin bunu bir “fırsat” olarak pazarladığını söyleyen Ildır, bu doğrultuda 1 Mayıs 2026’nın NATO karşıtı tepkilerin bir uğrağı olarak öne çıkması gerektiğini belirtti.
Ildır, 2026 1 Mayıs’ında birleşik, kitlesel, devrimci bir içeriği olan, siyasal bir 1 Mayıs’ın özel bir ağırlık kazanması için sosyalistlerin özen göstermesi gereken bazı noktalar bulunduğunu ifade etti. “1 Mayıs hazırlık süreci yürütüyoruz. Bu noktada, İstanbul 1 Mayıs’ının özel bir ağırlık kazanması gerektiğini, iradesi zayıflamış ve düzen siyasetinin gölgesi düşmüş 1 Mayıs’a karşı kitlesel, birleşik ve içeriğiyle devrimci bir hattın ortaya çıkması için özel bir çaba sarf edilmesi gerektiğini düşünüyoruz” diyen Ildır, TKH’nin bu sene Kadıköy’de olacaklarını söyledi.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Türkiye’deki sınıflar mücadelesindeki gelişmeleri tekil olarak ele almak mümkün değil. Bugünkü manzarayı anlayabilmek için Türkiye’de ve dünyadaki gelişmelere bir bütün olarak bakmak gerekiyor.
Gelişmeleri bir bütün olarak ele aldığımızda Türkiye’deki ve dünyadaki siyasal gelişmeler, önemli bir “kırılma anından” geçtiğimizi doğrular nitelikte. 21. yüzyıl açılırken emperyalist-kapitalist sistemin merkezinden yayılan “sahte iyimserlik” havası tüm insanlığın üzerine saçılmıştı. Ancak “sahte iyimserlik” çok kısa sürdü. 2001 sonrasında ABD’nin NATO’yu “uluslararası teröre karşı savaş” konsepti ile yeniden yapılandırması “sahte iyimserliğin” üstündeki yaldızları döktü. “Özgür dünya” barış vaat etmişti ama 21. yüzyıl Afganistan, Irak, Suriye, Libya başta olmak üzere büyük bir yıkımı getirdi. Petro-dolarlar ile dünyaya cennet vaat eden emperyalizm, azgın bir saldırganlığa dönüştü.
Emperyalizmin yukarıda tarif ettiğimiz çerçevesinin, hegemonik bir güç olarak ABD tarafından inşa edilmiş “normlarıyla” birlikte bir tarihsel limite dayandığını 2020’lerin başından itibaren tespit ediyorduk. Bu tarihsel limite dayanmanın sonucu çok kutuplu dünyanın ortaya çıkışıdır. Şimdi bu dünyanın “kuruluş” aşamalarını görüyoruz. “Kuruluş” anında emperyalizmin merkezleri iki konuda çok net: Birincisi, hegemonyayı kaybetmemek için bölgesel savaşların öne çıkarılması. İkincisi ise 20. yüzyılda “Soğuk Savaş” döneminden arda kalan tüm sosyal, ekonomik ve toplumsal hakların lağvedilmesi. Her ikisinin de sınıflar mücadelesinde sermaye lehine asimetrik bir görüntü yarattığı açıktır.
Türkiye’nin yukarıda çizdiğimiz tabloda kendine bulduğu yer; emperyalizmin bölgesel askeri varlığının koruyuculuğuna soyunmak, bunu yaparken de alabildiğine sosyal, ekonomik ve toplumsal hakları kısıtlamak. Türkiye’de yeni kurulan rejimin siyasal, ekonomik, ideolojik yönelimlerini emperyalizmin yönelimlerinden ayırmak mümkün olmadığı için, gerçekten de “yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini bulur” cümlesinin tersinden sonuçlarını görüyoruz. Yeni bir dünya kurulurken, sermayenin ve iktidarın kendine bulduğu yer, emekçilerin alabildiğine haklarının ortadan kaldırıldığı, toplumsal gelişimin kısıtlandığı, emperyalizme olan sınırsız bağımlılığın öne çıkarıldığı bir yerdir. Böyle bir Türkiye’de, emekçilerin bir yerinin olduğunu söylemek çok güç.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Bir önceki soruda ayrıntılı bir tablo çizmeye çalışmıştık. Yeni bir dünya kurulurken, bu dünyanın yeni askeri ve siyasi mimarisinde NATO’nun nasıl görevlendirileceği tartışılıyor. ABD hegemonyasının bir numaralı taşıyıcı gücü olan NATO, bugüne değin anti-komünizm harcıyla “müttefiklerini” bir arada tuttu. Öte yandan, söz konusu harcın bir doğum lekesi olarak NATO’nun üzerinde bulunsa da, artık yetersiz kaldığı, 2000’lerin başından beri kullanılan “terörizme karşı uluslararası mücadele” jargonunun da Irak ve Suriye’de, paravan olarak bile işe yaramadığı görüldü.
Bugün asıl mesele şu; uluslararası kapitalizm kendi tarihsel limitlerine dayanırken, bu modelin asli taşıyıcı unsuru olan ABD, hangi kaynaklar ile kendini finanse etmeye devam edecek? “Beyin ölümü” gerçekleştiği iddia edilen NATO’nun, yeniden kuruluşuna ya da başka bir konumda yeniden doğuşuna tanıklık edebiliriz. Esas tartışma konusu, bunun hangi zeminde ve nasıl yapılacağı ile ilişkili. ABD, açık bir biçimde kendi masraflarının karşılanmasını, askeri olarak ise tüm güçlerin kendi hizasına gelmesini istiyor. Ama esas mesele emperyalist hiyerarşinin korunması ve bunun finansal mimarisinin sürekliliğinin sağlanması. Esas sorun burada başlıyor.
Dolayısıyla Temmuz’da toplanacak NATO zirvesi, yalnızca bir zirve olarak değil, bir yeni kuruluş toplantısı olarak değerlendirilmeli. İktidarın temsilcileri bunu bir “fırsat” olarak pazarlıyor. “Yeniden kuruluş için biz de varız” diyerek yeni bir kolordunun kurulmasına, Boğazlarda “donanma üssünün” kurulmasına izin veriyorlar. Bu adımları meşrulaştırmak için de bir mekanizma çalışmaya başladı: propaganda mekanizması.
Emekçilere, gençlere diyorlar ki; “NATO bir güvenlik şemsiyesidir. Bu şemsiye olmazsa, İran gibi olur, İsrail’in saldırısı altında kalırız” Halbuki, son İran-ABD savaşı, ABD’nin dostu olmanın, düşmanı olmaktan daha maliyetli olduğunu göstermektedir. Bakın Körfez ülkelerinin düştüğü duruma. ABD üsleri, bu ülkeleri hedef tahtası haline getirmiştir.
Hayali bir güvenlik çemberi ile çevrelenen Körfez sermayesi bugün tek bir adım atamayacak durumda. Aynısı Türkiye için de geçerli. Bugün ABD emperyalizmi, kendi çıkarları uğruna “müttefik” olarak tanımladığı ülkelerin toprağına göz dikmeyi ya da “uluslararası hukuk” olarak tanımlanan kuralları hiçe saymayı göze almış durumda. Dolayısıyla NATO’nun bir güvenlik şemsiyesi sağlaması böyle bir ortamda mümkün olabilir mi? Kendisi bir “hizalama” örgütü olarak kurulan yapının askeri varlığı “korumak” için olmadı, olmayacak da.
Böyle bir atmosferde NATO’nun yeniden varlık sebebinin konuşulacağı bir zirvenin ülkemizde toplanacak olması, işçi sınıfı açısından kabul edilemez. Türkiye’nin emekçi halkı ve onun biricik temsilcisi olarak sosyalistler, memlekete sahip çıkma iradesini göstermek zorundadır. Sosyalistler dışında bir iradenin Türkiye’nin geleceğinde “bağımsızlığı”, ulusal egemenliği, barışı aynı bütünlük içinde yeniden kurma şansı yok, çünkü bütün bunların temel bağlayanı yeni bir emekçi cumhuriyetidir. Bugün NATO karşısında “ikircikli”, “amalı” her türlü yaklaşımın Türkiye’nin geleceğinde fazla katkısı olma şansı da yok.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
Buraya kadar anlattıklarımız Türkiye’nin ve dünyanın yakın bir panoramasını sunuyor. Ortada belirli bir bütünlük var. Siyaseten düzen güçleri, sermaye ve iktidar belirli bir takvimle çalışıyor. Ancak bu takvimin sorunsuz, pürüzsüz ilerlediğini düşünmek mümkün değil. Yoksulluk ve yoksunluk, Türkiye’nin emekçilerini sarmış durumda. Böyle bir ortamda AKP’nin ve sermayenin toplumun karşısına bütünlüklü bir gelecek tahayyülü ortaya koyma şansı zayıflamış durumda. Dolayısıyla siyaseten kapsanamayan ve kapsanma ihtimali hiç olmayan milyonlar var.
Öte yandan bu milyonların sokağa zaman zaman taşan öfkesinin bütünlüklü bir programa oturması, ancak bilinçli bir müdahale ile mümkün. Bu bütünlüğün bir yani yoksulluk ve yoksunluğa karşı mücadeleden geçiyor. Diğer yanlarda ise anti-emperyalizm ve laiklik mücadeleleri var. Sözünü ettiğimiz siyasal programda sosyalistler uzun süredir anlamlı bir direnç noktasını örgütlemeye çalışıyor.
1 Mayıs’ın bu noktada sözünü ettiğimiz direnç noktasını yükselten bir yanı olması gerekiyor. Bir yanıyla 1 Mayısların içeriği olmaksızın “devrimci” kılınması mümkün değil. Öte yandan bu içeriğe eşlik edecek anlamlı bir gücün de birikmesi, ileriye güç devretmesi gerekiyor.
Bir süredir 1 Mayısların yukarıda sözünü ettiğimiz özellikleri kaybedilmiş durumda. Biçim, içerik ve sözün önüne geçmiş durumda. Halbuki biçimi, içeriği ve sözü aynı anda taşıyacak bir 1 Mayıs’ın örgütlenmesi mümkün. Böyle bir 1 Mayıs’ın ortaya çıkabilmesinin nesnel koşulları mevcuttur ancak öznelliğin de sosyalistler tarafından yaratılması gerekiyor.
Bu anlamıyla 2026 1 Mayısı’nda birleşik, kitlesel, devrimci bir içeriği olan, siyasal bir 1 Mayıs’ın özel bir ağırlık kazanması için sosyalistlerin özen göstermesi gereken bazı noktalar bulunuyor. Ancak her şeyi bir kenara bırakacak olursak, 1 Mayıs 2026 NATO karşıtı tepkilerin bir uğrağı olarak öne çıkmalıdır. 1 Mayıs’ta ortaya çıkacak örgütlülük, güçbirliği ve kitlesellik Temmuz’da Ankara için önemli olanaklar yaratacaktır.
Türkiye Komünist Hareketi olarak 1 Mayıs’ın bu anlamda bir ağırlık oluşturması için, bir süredir yürüttüğümüz “NATO’ya hayır” kampanyası ekseninde bir 1 Mayıs hazırlık süreci yürütüyoruz. Bu noktada, İstanbul 1 Mayıs’ının özel bir ağırlık kazanması gerektiğini, iradesi zayıflamış ve düzen siyasetinin gölgesi düşmüş 1 Mayıs’a karşı kitlesel, birleşik ve içeriğiyle devrimci bir hattın ortaya çıkması için özel bir çaba sarf edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenlerle Partimiz 1 Mayıs’ta İstanbul’da Kadıköy’de olacaktır.
1 Mayıs 2026, Temmuz’daki zirve öncesindeki bir uğrak olacak. Ortaya anlamlı bir direnç unsuru çıkması halinde, Temmuz’daki zirveye karşı Türkiye’de sosyalistlerin güçlü bir ağırlık noktası oluşturacağını düşünüyoruz. 1 Mayıs 2026’nın bunun dışında bir tartışması bulunmuyor.