"1 Mayıs ve sonraki zamanların politik hedefi, bugünün koşullarında asgari ücret konusunda net bir tutum almak olmalıdır. O nedenle, biz bu konuda söz hakkını işçi sınıfının aleyhine çalışan sendikalara teslim etmiyoruz. Yüksek sesle ve net bir şekilde asgari ücretin; milli gelire, enflasyona ve geçim şartlarına göre belirlenmesi gerektiğini söylüyoruz. Ücretin bu ölçülere bağlı olarak her ay yeniden düzenlenmesi gerektiğini ortaya koyuyoruz. Şu an itibarıyla asgari ücret 71.000 TL olmalıdır. 1 Mayıs’ta asıl olarak bir politik programın ve asgari ücreti 71.000 TL yapmanın mücadelesini vereceğiz"

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz EHP Genel Başkanı Hakan Öztürk ile.
Sınıflar mücadelesi açısından yaptığı tespitlerde sosyalizmin inşaa sürecinin dünya çapında aldığı büyük yenilgi sebebiyle, sınıf mücadelesi açısından durumun iyi olmadığını ifade eden Öztürk, "En başta işçi sınıfının yaşadığı sorunlara dönemiyoruz. İşçi sınıfı konusunda bile, sınırlı bir parçayla ilgili mücadele vermek gibi bir alışkanlık var. Samimiyetinden zerre kadar şüphe edemeyeceğimiz yoldaşlarımız, sadece işçi sınıfının bir birimine gömülerek büyük sonuçlar alınabileceğini düşünüyorlar" dedi.
"Asgari ücret alanların kapsamının çok geniş olması ve bu ücretin açlık sınırının altında olması görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir. Zeminimiz bu olmalıdır" diyen Öztürk, parça düzeyinde işlerin tamamen hatalı olduğunu, hem teorinin hem de tarihsel pratiklerin de bunu açıkça ortaya koyduğunu ifade etti.
1 Mayıs'ta politik irade ortaya koyan örgütlerin işçi sınıfının önüne nasıl bir hedef konulacağına dair bir çaba göstermediğini belirten Öztürk, "En sonunda bu hatalı eğilim; 1 Mayıs günü geldiğinde kendini Taksim alanını kazanmak şeklinde ortaya koyuyor. Bu aşamada merkezi otoritenin baskısı karşısında direnme kabiliyeti olumlu görülebilir. Ne var ki, bu tutum aynı zamanda bir politik programsızlık sorununun üstünü de örtmeye çalışıyor" dedi. 1 Mayıs ve sonraki zamanların politik hedefinin bugünün koşullarında asgari ücret konusunda net bir tutum almak olması gerektiğine işaret eden Öztürk, bu nedenle söz hakkını işçi sınıfının aleyhine çalışan sendikalara teslim etmediklerini belirtti. Öztürk, "Şu an itibarıyla asgari ücret 71.000 TL olmalıdır. 1 Mayıs’ta asıl olarak bir politik programın ve asgari ücreti 71.000 TL yapmanın mücadelesini vereceğiz" diyerek sözlerini sonlandırdı.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Sınıflar mücadelesi açısından durumumuz iyi değil.
Bunun en temel nedeni sosyalizmin inşaa sürecinin dünya çapında aldığı büyük yenilgidir. Bunu belirlemeden sorunun büyüklüğünü anlamamız mümkün olmuyor. Sadece kısa vadeli yapacağımız bazı işlerle ilgili, niteliği belli olmayan bir sorun değil yaşadığımız. Özellikle ülkemizde her yönden kendini gösteren ama bizim artık alıştığımız için çok dikkate almadığımız zorluklar mevcut.
En başta işçi sınıfının yaşadığı sorunlara dönemiyoruz. İşçi sınıfı konusunda bile, sınırlı bir parçayla ilgili mücadele vermek gibi bir alışkanlık var. Samimiyetinden zerre kadar şüphe edemeyeceğimiz yoldaşlarımız, sadece işçi sınıfının bir birimine gömülerek büyük sonuçlar alınabileceğini düşünüyorlar. 1900’lü yılların başlarında Rusya’daki tartışma da esasen tam olarak bu. O dönemde de bütünsellik olmadan, işçi sınıfının belirli parçaları için mücadele vermenin yeterli olacağını söyleyenler oldu. Onlar da Marksistti ama hata ettiler. Bunun karşısında, Lenin tam bir bütünsellik ileri sürdü. Devrimci fikirler, işçi sınıfı hareketiyle bütünleşmeliydi. İşçi sınıfı hareketi, çarlığı yıkmaya çalışan demokrasi hareketiyle bütünleşmeliydi. Yerel parçalardaki işçi hareketi partide birleşmeliydi. Partinin, bütün toplam mücadelenin hedefini belirleyen bir politik programı olmalıydı.
Lenin'in bütünsellik perspektifinin bizde bugün olmadığı açık. Marksizm, sözüm ona işi kolaylaştıran doktrinlerle ikame edilmeye kalkışılıyor. Yenilgiden ötürü güçlü bir sınıf hareketi yok. Ortaya çıkan toplumsal hareketler kelimenin her türlü olumsuz anlamıyla “yerelci” anlayıştalar ve merkezi olarak örgütlenmiş bir mücadeleye kategorik olarak karşılar. Küçük parçada mücadele etmek iyidir, büyük olan siyasal proje kirletir gibi bir yaklaşım hâkim. Dolayısıyla, bu hâkim düşünce bir güçlü, büyük, merkezi parti oluşumunu en baştan engelliyor. Muhalefetin içinden insanlar “hiçbir partiye üye değilim” demeden neredeyse konuşmaya başlamıyor. İkinci söz ise “hiçbir politik düşünceyi savunmuyorum” demek oluyor. Meşruiyetlerini ve samimi olduklarını bu yolla ileri sürüyorlar.
Partinin varlığı ya da ona dahil olmak doğal olarak kötü, dolayısıyla bir partinin politik programı da kötüdür onlara göre. Hali pürmelalimiz böyle olduğu için, parti de yok, bir partinin güncel, somut, odaklanmış bir programı da yok.
Tarihsel olarak Marksizm’i üstlenmiş olanlar bu duruma yürekleri yakarcasına sessiz. Kendi kuyusunun kazılıyor olmasını sakince izliyor.
Çalışanların yarısı asgari ücret alıyor ve bu asgari ücret açlık sınırının altında. Dünyadaki enflasyon oranlarını veren bir tablo gösterildiğinde, Türkiye’deki enflasyon alt toplam sanılıyor. Buna rağmen sol bu durum dışındaki her şeyle ilgileniyor.
Bununla birlikte, muhtemelen dünyanın en büyük ulusal sorunu ülkemiz coğrafyasında bulunuyor. Ne var ki; bütünsellik, kapsayıcılık ve güven verici olmak anlamında bu durumla da ilgilenen yok.
CHP’ye yönelik cumhuriyet tarihinde görülmemiş baskılar var ama bu duruma onların tepkisi lineer düzeyde kalıyor, bu bir hata.
Hal ve gidiş böyle ama bu gidiş elbette ki değiştirilebilir. AKP’nin iktisadi ve siyasi konularda yaptığı hatalar sınırları zorluyor ve bu da mücadele için önemli bir zemin oluşturuyor. Bu olanaklar da yaratıyor. Bilelim ki, Minerva'nın baykuşu alacakaranlıkta kanat açar.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Sorun parti, program ve propaganda (ajitasyon) sorunu.
Marks ve Lenin sonrası çağdaş sosyalizm açısından bakacak olursak, konu işçi sınıfıyla ilgili diyebiliriz. Türkiye solunun büyük sorunları ele alması gerektiği sonucuna dahi varamadığı görülüyor. Büyük ve öncelikli sorun nedir ve hangi sorun için kitleler gücünü ortaya koyar? Soru budur. Örneğin, planlama konusu da sosyalizm hedefi için önemlidir ama “planlama olmalıdır” demekle kitleleri sokağa dökmek mümkün değil. Kitleler, üretimden gelen gücünden yola çıkarak varlığını ortaya koyabilir. Bu açıdan bakarsak, asgari ücret alanların kapsamının çok geniş olması ve bu ücretin açlık sınırının altında olması görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir. Zeminimiz bu olmalıdır. Bunu ertelemek doğru değil. Zira, ağır sıklet bir sorunla karşı karşıyayız ve ağır sıklete sahip olarak bir mücadele vermeliyiz. Parça düzeyinde ve oyalayıcı işlerin tamamen hatalı olduğunu hem teori hem de tarihsel pratikler açıkça ortaya koyuyor.
Son dakika çözümleri değil, bir çözüm planımız olmalı.
Çalışma saatleri açısından mevcut durum oldukça vahim. İnsanlar uyumaya korkuyor. Çünkü hemen iş başlıyor ve çalışma saatleri bütün hayatı kaplıyor. Türkiye’de çalışma süreleri karşılaştırılamaz bir şekilde uzun. Bu süre günlük altı saate düşürülmeli ve herkese iş sağlanmalıdır.
Mevcut sistem, kendi çıkmazını her gün ortaya koyuyor. Beslenme desek beslenme yok, insanlarımız pazar yerlerinin kapanmasını bekliyor. Barınma deseniz insanlar başını sokacak bir çatı bulabilmek için bütün ücretini yani bir nevi bütün hayatını veriyor. Varımızı yoğumuzu çocuklarımıza katıyoruz ama okutamıyoruz. Çocuklarımız adım atsa paralı. Her bir ferdimiz hastalanmaktan korkuyor, randevu yok, tetkik yok, ilaç çok pahalı. Sistem bütün bunları eline yüzüne bulaştırıyor. Halkın ihtiyaçlarını karşılayamıyor, üretemiyor. Öyleyse demeliyiz ki, madem ki üretemiyorsunuz üreten kamu olmalıdır. Biz kamu mülkiyetiyle ve demokratik planlamayla üretiriz.
Sistem tehlikeli sularda yüzüyor. O halde biz de ona, o tehlikeli sularda gününü göstermeliyiz.
Milli gelir, enflasyon ve ihtiyaçlara göre ücret; 6 saat çalışma süresi ve herkese iş; ihtiyaçların karşılanması için kamu üretimi. Yani kısaca; ücret, iş, kamu üretimi.
Ülkemiz koşullarında bir gram politik gücü kaybetmek gibi bir lüksümüz yok. İktidarla baş edebilmek üzere belli bir güç biriktirebilme aşamasına gelmiş Kürt hareketiyle ittifak kurmak bu açıdan çok önemli. Güven veren, ciddi, kapsayıcı siyasetin gereği budur. Güç kazanmak, kapsayıcı siyaset ve ittifaklarla mümkün olur. O nedenle birinci meselemiz sınıf meselesiyse, ikinci meselemiz Kürt meselesi olarak görülmeli.
Bu alanda, demokratik olarak yürütülecek mücadele kanalı açıldı. Bunu dikkate almalıyız. Bütün politik taraflarca yanlış olduğu kabul edilen kayyum uygulaması son bulmalı.
Uluslararası ve yerel düzeyde, adalet ve demokrasi ilkelerini güvence altına almak üzere kurulmuş yüksek mahkemelerin ve kararlarına uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası yargı mercilerinin kesin kararlarına uyulmalı. Yüksek mahkemelerden öte köy yok. Hapis yatanlarla ilgili kendi ülkemizin yürürlükteki yasaları gereği gibi, objektif bir biçimde uygulanmalı. Bu bağlamda, açıklamalarıyla zemini değiştiren Öcalan’ın koşulları da değiştirilmeli.
CHP’ye yönelik bütün bir görülmemiş baskıya karşı topyekûn bir direniş göstermeliyiz. Bunun sadece savunmacı bir reaksiyon göstermekle olmayacağı görülüyor. CHP hem kendini savunmalı hem de alternatif, kapsayıcı, pozitif bir politik programı ortaya koymalıdır. Başka çare yoktur.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
1 Mayıs ve onun dışındaki zamanlarda politik program önemsenmiyor. 1 Mayıs’ta politik irade ortaya koyan örgütler işçi sınıfının önüne nasıl bir hedef konulacağına dair bir çaba göstermiyor. Neredeyse bütün zamanlar olayların peşinden bir sürükleniş şeklinde geçiyor. En sonunda bu hatalı eğilim; 1 Mayıs günü geldiğinde kendini Taksim alanını kazanmak şeklinde ortaya koyuyor. Bu aşamada merkezi otoritenin baskısı karşısında direnme kabiliyeti olumlu görülebilir. Ne var ki, bu tutum aynı zamanda bir politik programsızlık sorununun üstünü de örtmeye çalışıyor.
İşçi sınıfının mücadelesi, işçi sınıfının hakları mücadelesidir. Türkiye’deki devrimci örgütlenmeler örneğin, bütün bir yıl boyunca işçi sınıfının yarısının açlık sınırının altında ücret alışını birinci dereceden sorun etmiyor. İşçi sınıfının genelinin ücreti sorun değilse, çalışma süresi sorun değilse, ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı sorun değilse; sorun nedir? Belirli günlerde kuvvetli eylemler yapmak bile politik programsızlığın boşluğunu kapatamıyor.
1 Mayıs ve sonraki zamanların politik hedefi, bugünün koşullarında asgari ücret konusunda net bir tutum almak olmalıdır. O nedenle, biz bu konuda söz hakkını işçi sınıfının aleyhine çalışan sendikalara teslim etmiyoruz. Yüksek sesle ve net bir şekilde asgari ücretin; milli gelire, enflasyona ve geçim şartlarına göre belirlenmesi gerektiğini söylüyoruz. Ücretin bu ölçülere bağlı olarak her ay yeniden düzenlenmesi gerektiğini ortaya koyuyoruz.
Şu an itibarıyla asgari ücret 71.000 TL olmalıdır. 1 Mayıs’ta asıl olarak bir politik programın ve asgari ücreti 71.000 TL yapmanın mücadelesini vereceğiz.