"2015’ten bu yana hiçbir seçim sonucunu tanımayan Saray Rejimi'nden kurtulmanın yolu, seçimler değildir. Saray Rejimi seçimle gelmedi, seçimle gitmeyecektir. İçinde yaşadığımız açlık, yoksulluk, sefillik, aşağılanma koşullarını değiştirmenin, emperyalizmin savaş politikalarının tetikçiliğini engellemenin tek yolu, genel grev ve genel direniştir. Bu açıdan 1 Mayıs 2026 çok önemlidir. 1 Mayıs’ta Taksim’de olmak bunun için bir adım olacaktır"

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Kaldıraç Hareketi temsilcisi Hakan Dilmeç ile.
Emperyalist saldırganlık karşısında parça parça direnişlerin sürdüğünü belirten Dilmeç, emperyalizmin aldığı her darbenin dünyada ve bölgede işçi sınıfının sisteme karşı savaşımının önünü açma potansiyeline sahip olduğuna işaret etti. Dilmeç, tüm saldırılara rağmen parça parça direnişler sürerken eksik olanın, bu direnişlerin ortak bir cephede, birleşik bir emek cephesinde örgütlenmesi olduğunu vurguladı.
Temmuz 2026'da Türkiye'de gerçekleşecek NATO zirvesine değinen Dilmeç, NATO'nun II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan tüm darbelerin, hemen hemen her katliamın sorumlusu olduğunu söyledi. Dilmeç, "Anti-emperyalist bir bilinçle güçlü birleşik bir karşı duruş örgütlemek çok önemlidir. 7-8 Temmuz’a giderken birçok birlik, inisiyatif, NATO’ya karşı bir hareket örgütlemek üzere çaba içindedir. Bu çabaları olabildiğince ortaklaştırmak sınıf mücadelesini ileri taşımak açısından büyük önem taşımaktadır" dedi.
2015’ten bu yana hiçbir seçim sonucunu tanımayan Saray Rejimi'nden kurtulmanın yolu, seçim olmadığını söyleyen Dilmeç, "İçinde yaşadığımız açlık, yoksulluk, sefillik, aşağılanma koşullarını değiştirmenin, emperyalizmin savaş politikalarının tetikçiliğini engellemenin tek yolu, genel grev ve genel direniştir" dedi. Bu doğrultuda 1 Mayıs 2026'nın çok önemli olduğunu belirten Dilmeç, 1 Mayıs'ta Taksim'de olmanın bunun için bir adım olacağını ifade etti.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Bir yanda pervasızca yürütülen emperyalist saldırganlık diğer yanda aşağılayıcı çalışma ve yaşam koşulları altında, parça parça direnişlerin de sürdüğü bir süreçte 1 Mayıs’ı karşılıyoruz.
Kapitalist-emperyalist sistem, 2008 yılından bu yana kriz içinde. Bu krize ürettikleri yanıt ise biz işçi-emekçileri sefalet içinde yaşatarak sömürüyü arttırmak ve dünya çapında hegemonya ve paylaşım savaşını kundaklamak.
Bunun son örneği, ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail’in İran’a karşı, kız çocuklarının olduğu bir okulu bombalayarak başlattıkları saldırganlıktır. İran halkının 40 gün boyunca sokaklarda gösterdiği direnişten aldığı güçle İran, 150’nin üzerinde ülkede 800’ü aşkın üssü bulunan, yenilmezliği üzerine “efsaneler” uydurulan ABD’ye ve Gazze’de yürüttüğü soykırıma rağmen Filistin halkını teslim alamayan siyonist İsrail’e büyük darbeler indirdi, ateşkes istemek zorunda bıraktı.
Emperyalizmin aldığı her darbe, dünyada ve bölgemizde, işçi sınıfının sisteme karşı savaşımının önünü açma potansiyeline sahiptir.
Tüm dünyada ve ülkemizde sermaye sınıfı, uluslararası tekeller ve onların ülkedeki uzantılarının işçi-emekçilere dayattığı yaşam ise, asgarî ücretle, asgarî bir yaşam sürerek hayatta kalmaya çalışmaktır. Bu, aşağılanmanın en çıplak hâlidir. Her ay yaklaşık 150 işçi, işçi cinayetlerinde can vermektedir. Her ay yaklaşık 40 kadın, kadın cinayetlerinde hayatını kaybetmektedir. MESEM projesi ile çocuk işçiler sermayenin kölesi hâlinde, işyerlerinde can vermektedir. Gençler hiçbir gelecek beklentisi olmadan, barınma ve beslenme sorunları ile yüz yüze “eğitim” almakta, azımsanmayacak bir kısmı okulunu bırakmak zorunda kalmaktadır. Topraklarımızın yüzde 70’i uluslararası tekellere maden ruhsatıyla peşkeş çekilmiş, talan edilmektedir. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumlar ülkenin normali hâline getirilmiş, neredeyse her gün gerçekleştirilen operasyonlarla gasplar devam etmektedir.
Bununla birlikte, Saray Rejimi, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, emperyalizmin bölgedeki savaş politikalarında tetikçi rolü üstlenmiştir. Yani içeride ve dışarıda savaş politikaları ile hareket etmektedir.
Tüm bunlara karşı itiraz edenlere, “iç cephenin güçlendirilmesi” adı altında, iç savaş hukuku uygulanmaktadır. Parti başkanları, belediye başkanları, milletvekilleri, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar, öğrenciler, devrimciler için hapishaneler ikinci adres olarak beklemektedir.
Tüm bu saldırıların amacı, çaresizlik duygusu yaratıp umutsuzluk örgütlemek, boyun eğdirmektir. İşçi sınıfı devrimci olmadığı sürece, örgütlü de olamıyor. Örgütsüz olduğu sürece, her yol ve araçla aşağılanmaktadır. Saray Rejimi işçi sınıfını, emekçileri aşağılamaktadır. Egemenler güçlerini bizim örgütsüzlüğümüzden almaktadır. Aynı zamanda bu saldırganlık, bir güç değil bizce güçsüzlüğün işaretidir. Saray Rejimi, olağan koşullarda yönetememektedir.
Bu karanlık tablonun içinde direnişler de sürmektedir. İşçiler, kendilerine dayatılan sefalet ücretlerine karşı parça parça direnmektedirler. Kadınlar, kadın cinayetlerine, aşağılanmaya karşı öfkelerini diri tutmakta ve direnişi sürdürmektedirler. Öğrenci gençlik, kendisine dayatılan geleceksizliğe karşı kampüslerde, sokaklarda itirazını sürdürmektedir. Doğasını, yaşamını savunan halk, her yerde maden şirketlerine karşı direniştedir. Burjuva medyada görünmese de direnişler sürmektedir. Eksik olan, bu direnişlerin ortak bir cephede, birleşik bir emek cephesinde örgütlenmesidir.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
NATO, emperyalist kampın bir savaş makinasıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Sovyet ordusuna karşı savaşan, sadece Alman faşizmi değildi. Alman emperyalizmi, arkasında İngiltere, ABD, Fransa, İtalya ve Japonya olmak üzere, tüm emperyalist kampın ortak idealleri için Sovyetler Birliği nezdinde komünist dünya hayalini yenmek, sosyalizmi yeryüzünden silmek için savaşıyordu. Yenildi. Ve yenilince, emperyalist kamp, bir yandan Alman devletinin “kahramanlar”ını gizlice ABD’ye taşıdı ve kendi ülkelerinde devleti, Alman faşizmini aratmayacak tarzda yeniden inşa ettiler. Bununla yetinmediler. Sovyetler’e ve dünya sosyalizmine karşı ortak bir cephe oluşturmaya yöneldiler ve sermayenin çıkarlarına uygun olarak yoğrulmuş faşizmi, bu kez “hür dünya” diye adlandırarak, yeni savaşı başlattılar. Adı, “soğuk savaş”tır. Burjuva devletin olağanüstü örgütlenmesi olan faşizmi, demokrasi şalı ile örterek, tekelci polis devleti olarak örgütlediler.
İşte bu işi yapmak için ortak savaş örgütleri olan NATO’yu kurdular.
NATO, hem bir emperyalist savaş makinasıdır, hem de komünizme karşı savaş cephesinin başına oturmuş olan ABD’nin hegemonyasının ifadesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD hegemonyasının organizasyonu olarak ortaya çıkan IMF, Dünya Bankası, doların egemenliği gibi ekonomik organizasyonları destekleyen askerî organizasyon NATO’dur.
Bugün, emperyalist efendiler, Münih Güvenlik Zirvesi'nde, dünyanın kuralsız hâle geldiğini ilan etmektedirler. Kendi aralarındaki çatışmaya bağlı olarak NATO’nun geleceği konusunda da farklı eğilimlere sahiptirler. Ama mesele, Rusya ve Çin’i yenip sömürgeleştirmeye sıra geldiğinde, dünyanın henüz sömürgeleşmemiş olan herhangi bir coğrafyasına sıra geldiğinde, hep birlikte NATO makinasına sarılmaktadırlar. Bu mekanizma, şimdi, Suriye’yi sömürgeleştirmektedir. Sömürgeleştirme, aynı zamanda sömürgede kendilerine uygun bir insan tipi yaratmak da demektir.
NATO, dünyada II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan tüm darbelerin, hemen hemen her katliamın sorumlusudur.
Mesela ülkemiz, NATO’ya girdiği andan bu yana, hem darbelere hem de katliamlara sahne olmaktadır. Ve Türkiye, NATO’ya girmek için ikna edilmiş, sömürge ülkenin Batı hayranı elitlerinin ağzında NATO bir medeniyet olarak ilan edilmiş ve buna uygun olarak sahte tehdit algıları üretilmiş ve nihayetinde Kore’ye savaşmak üzere asker göndermiştir. Asker başına, “Mehmetçik” başına cent üzerinden hesaplanan paralar almışlardır. O dönemin komünistleri, “Kore’ye gitme!” kampanyaları yapmışlardır, “Kore nire” o dönemden gelmektedir.
İşte ülkemizde “gizli devlet” ya da “derin devlet” dediklerinde akla gelmesi gereken şey, bu NATO makinasıdır. Uyuşturucu trafiği tümü ile bunların kontrolündedir. Demirel, bir NATO programı çerçevesinde Türkiye’ye getirilmiş, Morris sigara fabrikasından başbakanlığa yürümüş (bu nedenle adı “Morrison Süleyman”dır), üyesi olmadığı bir partinin genel başkanı olması birkaç ay almıştır. NATO, Türkeş ve MHP’nin yaratıcısıdır. Devrimcilere, işçilere, öğrencilere, bilim adamlarına, gazetecilere dönük her katliamın mimarı NATO’dur. Derin devlet NATO’dur.
12 Eylül ile başlayan karşı-devrim süreci, sonrasında AK Partili dönem, Gülen Hareketi dönemi ve nihayetinde Saray Rejimi, NATO organizasyonudur. Elbette, ülkemizdeki sermaye NATO’ya bağlıdır ve tüm bu düzenlemelerin içindedir. 12 Eylül’de işkencehanelere giren “yerli” polislerin emrine çalıştıkları kişiler NATO subaylarıdır ve TC ordusu ve devleti içinde NATO onayından geçmeden kritik yerlere gelmek mümkün değildir. Birçok adı aydın olan elit, NATO tedrisatından geçirilmiştir.
Bugün, diyelim ki bir nedenle NATO dağılmış olsa, bu, ülkemizdeki işçi hareketi için son derece olumlu sonuçlar doğurmaya gebe olur.
İşte Temmuz 2026’da Ankara’da toplanacak olan NATO seçkinleri, aslında sıradan bir iş için burada değildir. Sadece geliş gidişleri kolaylaşsın diye doğa katledilmiyor. Hayır. Böyle bakmak, NATO mekanizmasını, Kore’ye asker göndermeyi, devleti, sömürge bir ülke olmayı hafife almak demek olur.
Bu ülkedeki her insan, her işçi, her kadın, her genç, NATO’ya defol demek zorundadır. Aklınıza gelen herhangi bir sorunu çözmek için “NATO defol” demek önemlidir. Elbette tek başına yeterli değildir ama çok önemlidir.
Ülkemiz, Üçüncü Dünya Savaşı’nı sürdüren, boyutlandıran, kundaklayan emperyalist merkezlerin, en başta da ABD’nin bölgemizdeki tetikçisidir. Bu tetikçi rol ile Saray Rejimi organizasyonu birbiri ile bağlantılıdır.
İran’a dönük saldırı sırasında, “NATO’nun engellediği” söylenen füze haberlerine, 7-8 Temmuz öncesi NATO’yu parlatma hamleleri olarak bakmak gerekir. “NATO bizi koruyor” algısı yaratmaya dönük reklam faaliyetidir. Sonrasında Kürecik ve İncirlik’e getirilen PATRİOT sistemleri neyi koruduklarını açık olarak göstermektedir. Emperyalizmin dünyayı paylaşım savaşında NATO, bu toprakları ve insanını açık hedef hâline getirmekte, tıpkı geçmişte Kore’de olduğu gibi, “ucuz asker” olarak kullanma tehlikesi ile yüz yüze getirmektedir.
Bunun karşısında, anti-emperyalist bir bilinçle güçlü birleşik bir karşı duruş örgütlemek çok önemlidir. 7-8 Temmuz’a giderken birçok birlik, inisiyatif, NATO’ya karşı bir hareket örgütlemek üzere çaba içindedir. Bu çabaları olabildiğince ortaklaştırmak sınıf mücadelesini ileri taşımak açısından büyük önem taşımaktadır.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
İlk iki soru aslında, 1 Mayıs’ın hedeflerine ilişkin bir çerçeve vermektedir. İşçi sınıfı ve direnenlerin ihtiyacı, “direniş, dayanışma ve örgütlenme”dir. Kitlesel direniş yaşamın her alanında acil bir ihtiyaç, tek çıkış yolu olarak ortaya çıkmaktadır. 2015’ten bu yana hiçbir seçim sonucunu tanımayan Saray Rejimi'nden kurtulmanın yolu, seçimler değildir. Saray Rejimi seçimle gelmedi, seçimle gitmeyecektir.
İçinde yaşadığımız açlık, yoksulluk, sefillik, aşağılanma koşullarını değiştirmenin, emperyalizmin savaş politikalarının tetikçiliğini engellemenin tek yolu, genel grev ve genel direniştir.
Bu açıdan 1 Mayıs 2026 çok önemlidir. 1 Mayıs’ta Taksim’de olmak bunun için bir adım olacaktır.
Geleceğimiz cesaretimiz kadar olacak. Örgütlenmek istenen umutsuzluğa karşı, bir adım öne çıkmak, işyerlerinden, okullardan, mahallelerden 1 Mayıs’a, Taksim’e akmak, direnişi büyütmek ve örgütlenmek için bir adım olacaktır.
İşçi ve emekçilerin, halkların, kadınların, öğrencilerin gücünü göreceği Taksim 1 Mayısı, okullarda, sokaklarda, işyerlerinde çürümüş sistemin yarattığı geleceksizliğe karşı mücadeleyi ileriye taşıyacaktır. Bize göre bu tabloda sınıfın tüm örgütlerine düşen, kitlesel, güçlü Taksim 1 Mayısı’nı bölmemek, onu güçlendirmektir.
Biz bu perspektifle, tüm gücümüzle, Taksim’de olacağını ilan eden tüm güçlerle birlikte Taksim’de kutlanacak 1 Mayıs’a hazırlanıyoruz.