“Alan tartışması diyerek küçümsenmeye çalışılan tartışma 1 Mayıs’ın son yarım asırda bu topraklarda edindiği tarihsel anlam doğrultusunda kitlesel ve politik bir biçimde kutlanıp kutlanmayacağı tartışmasıdır. 1 Mayıs’ı kutlamaktan vazgeçmek niyetinde değiliz. İşçi sınıfına da 1 Mayıs şehitlerine de karşı sorumluluğumuz budur”

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz e-komite Yayın Kurulu Üyesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Dr. Öğretim Görevlisi Görkem Doğan ile.
İşçi sınıfı muhalefetinin henüz oluşmadığı dönemde “yılanın başı küçükken ezilir” anlayışıyla saldırganlığın arttığını ve tutuklamaların sadece bu saldırganlığın görünür yüzü olduğunu söyleyen Doğan, bu saldırganlığın ülke içindeki doğa talanı, enflasyon yoluyla sabit gelirlilerden üst sınıfa gelir transferinin yoğunlaşması ve emekçilerin mülkiyet ve seçme-seçilme dahil temel haklarının yok edilmesi süreçlerinde gözlendiğini ifade etti.
1 Mayıs’ın nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair soruyu “1 Mayıs’ın nasıl örgütlenmesi gerektiğini 1 Mayıs 2025 Taksim Tertip Komitesi’nin pratiğinde gördük. Kuşkusuz bu pratikte eleştirilebilecek çok yön vardır ama yapılanın omurgası doğrudur, o yüzden bu yıl da o pratiğin daha iyi planlanmış, daha iyi kotarılmış olanına ihtiyacımız var” diyerek cevaplandıran Doğan, bu tartışmanın bir alan tartışmasından ibaret olmadığını, tarihin de bu olgunun delili olduğunu vurguladı.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Türkiye’de işçi hareketi tıpkı dünyada da olduğu gibi siyasi ve sendikal temsiliyeti önemli ölçüde zayıflamış olsa da neoliberal küreselleşmenin ilk dönemlerine damga vuran ideolojik hegemonyanın berhava olduğu, işçi ve emekçilerin öfke ve itirazının giderek daha kuvvetli ifade edildiği fakat işçi sınıfının bağımsız politik öznesinin olmadığı koşullarda bu öfke ve itirazın işçi sınıfı ideolojisinin dışında kimi zaman aşırı sağ unsurlarla bile buluşabilen bir jargonla ortaya konduğu bir dönemdeyiz. Egemen sınıfın hâkimiyetinin ve ideolojik meşruiyetinin zayıfladığı her dönemde olduğu gibi, egemen sınıf sömürü ve tahakkümünü çıplak güce, kaba kuvvete ve açık hukuksuzluğa daha fazla başvurarak sürdürebiliyor. İşçi sınıfı muhalefetinin henüz oluşamadığı bu dönemde “yılanın başı küçükken ezilir” anlayışıyla saldırganlık artıyor. Son dönemdeki tutuklama furyası tabii ki bununla ilgili ama bu sadece saldırganlığın görünür yüzü. Bu saldırganlık hem ülke içindeki doğa talanı, enflasyon yoluyla sabit gelirlilerden üst sınıfa gelir transferinin yoğunlaşması ve emekçilerin mülkiyet ve seçme-seçilme dahil temel haklarının yok edilmesi süreçlerindeki artan tempoda hem de son yıllara damga vuran emperyalist haydutlukta gözleniyor. Bugün, dün radikal sayılan pozisyonların kolayca kitleselleşmesi mümkündür, fakat eski alışkanlıklar önümüzde engeldir. Böyle bir dönemde, Türkiye işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin bakiyesi olan kurumların, düzen muhalefetinin bile solunda bir hat tutturmakta zorlanması; işçi hareketinin, işçiler arasında tanık olduğumuz artan sömürü koşullarına ve yoksullaşmaya dönük öfkeyi, egemen sınıf ideolojilerinin etkisinin gerilemesini avantaja çevirerek örgütsel bir atak yapmasını ketlemektedir. Bu koşullarda yapılması gereken, artık bir yük haline gelen bu kurumlardan kurtulup dönemin ihtiyaçlarına uygun yeni kurumsallıklar inşa etmeye cüret etmektir. Anadolu’daki küresel fabrikanın her karışında karşımıza çıkan emekçi karakterli öfke ve itirazla buluşmanın; bunu politikleştirip örgütlemenin başka yolu yoktur.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
NATO zirvesinin bu yıl Türkiye’de toplanması kuşkusuz ülkemizin etrafındaki bölgenin emperyalist haydutluğun yakın gelecekteki esas hedefi olmasıyla yakından ilintilidir. Bu bağlamda İncirlik’te bir NATO görev gücünün konuşlandırılması İran başta olmak üzere bölgeye müdahale ile yakından ilintilidir. Beykoz’daki eski SAT Komando okulunun bir NATO karargâhına çevrilmesi de Karadeniz üzerinden Rusya’yı baskılamakla ilintilidir. Türkiye’nin ne Rusya ile ne İran ile jeostratejik bir sorunu yoktur. Yani ulus devlet mantığıyla bile ülkemizin bu ülkelerle hasmane ilişkiler içinde olmasını gerektiren bir durum yoktur. Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte kendi açısından bile varlık nedeni kalmayan NATO örgütünün dağıtılmamış olması bugün dünya barışı önündeki en büyük engeldir. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyada emperyalist merkez adına düzen sağlama sopası olarak işlev gören NATO, çok kutupluluğun yükseldiği günümüzde yararı emperyalist merkez tarafından bile sorgulanan bir örgüt haline gelmiştir. Barış talebi işçi sınıfının tarihsel olarak sahiplendiği bir taleptir, küresel barışın ilk şartı NATO ve benzeri oluşumların ortadan kalkmasıdır. Bu talep kuşkusuz Türkiye’de yapılacak zirvede de dillendirilmelidir. Fakat artık Soğuk Savaş döneminde olmadığımız ortadadır ve NATO önemini kaybetmektedir. Bir yandan Avrupa egemen sınıfları, tarihsel Rusya düşmanlıklarıyla hareket ederken —özellikle Amerikan savunma şemsiyesinin zayıflaması ihtimaline karşı— Türkiye’ye de bir “havuç” uzatıyor. Adını hak eden bir barış hareketi ise bunu kabul etmeyeceği gibi, Batı Asya’nın başına dert olan CENTCOM, Beşinci Filo ve Altıncı Filo gibi Amerikan askeri varlıklarını da hedef tahtasına oturtmalıdır. Bu 1 Mayıs muhakkak işçi sınıfının tarihsel barış talebinin güncellediği, politik içeriğinin antiemperyalizm vurgusuyla işlendiği büyük bir eylemlilik fırsatı olarak da değerlendirilmelidir.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
1 Mayıs’ın nasıl örgütlenmesi gerektiğini 1 Mayıs 2025 Taksim Tertip Komitesi’nin pratiğinde gördük. Kuşkusuz bu pratikte eleştirilebilecek çok yön vardır ama yapılanın omurgası doğrudur, o yüzden bu yıl da o pratiğin daha iyi planlanmış, daha iyi kotarılmış olanına ihtiyacımız var. 1 Mayıs’ı artık tükenmiş kurumsallıklara bırakmadan örgütlemeliyiz. Onların örgütlediği 1 Mayıslar sene içinde onlarcası yapılan sade suya tirit emek dostu eylemliliklerden farklı olmuyor. Oysa ki 1 Mayıs Türkiye’deki özel tarihinden dolayı bu topraklarda işçi sınıfı siyasetinin politik mesajını en net ve kitlesel biçimde ortaya koyduğu bir gündür. Kitlesel 1 Mayıs sadece Taksim’de olur. Bu söylediğim alana girilemese bile geçerlidir. Tarih bu olgunun delilidir. Bunun tek istisnası 1 Mayıs 95 ve 96’daki Kadıköy eylemleridir ki ona da 96’da saldırılmıştır. Yani siz Türkiye’nin özel tarihinden dolayı kitlesel 1 Mayıs’ı becerdiğinizde egemen sınıf ve onun devleti size saldırılacaktır, alanı değiştirerek bu durumdan kurtulamazsınız, öyle yaparak sadece 1 Mayıs’ın içini boşaltırsınız. Bizim bu yıl da planımız, buna izin vermemektir. Bu doğrultuda alan tartışması diyerek küçümsenmeye çalışılan tartışma 1 Mayıs’ın son yarım asırda bu topraklarda edindiği tarihsel anlam doğrultusunda kitlesel ve politik bir biçimde kutlanıp kutlanmayacağı tartışmasıdır. 1 Mayıs’ı kutlamaktan vazgeçmek niyetinde değiliz. İşçi sınıfına da 1 Mayıs şehitlerine de karşı sorumluluğumuz budur.