"Bu yıl İstanbul'da hem Taksim'e yürüyecek hem de Kadıköy'de buluşacak işçiler ve emekçiler var. Biz her iki alanda da sınıfın yanında olacağız. Bu bir denge tutumu değil; sınıfı bölmeyeceğimizin, onu tercihler arasında yalnız bırakmayacağımızın bilincidir. Kadın işçiler bu alanlarda öncü ve örgütleyici olarak var olmalıdır. Patriyarkaya ve kapitalizme karşı mücadele 1 Mayıs alanlarında sesini yükseltmelidir. Hedef açık: Bu parçalı 1 Mayıs'ı aşmak. Parçalılık bir zayıflıktır ve bunu tespit etmek yetmez; bunu aşmak için somut adımlar atmak gerekir"

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren ile.
Elif Torun Öneren, emperyalist kapitalizmin üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşının eşiğinde olduğunu ve bu doğrultuda sermaye yeni pazarlar ararken bedeli işçi sınıfının ödediğini ifade etti. Türkiye'nin dört bir yanında direnişlerin devam ettiğini ama bu mücadelelerin parçalı olduğunu ve henüz ortak bir politik hedefe bağlanamamış olduğunu belirten Öneren; bunun sadece devletin baskısıyla açıklamayacağını söyledi. "Kısa vadeli reformist beklentiler ve kitleyi örgütleyecek özgün politik hat eksikliği de bu tabloyu besliyor" diyen Öneren, 1 Mayıs'ın anlamının tam olarak burdan çıktığını, bu dağınık ama gerçek gücü, birleşik bir sınıf iradesine dönüştürmenin günü olduğunu söyledi.
NATO zirvesinin, emperyalist savaş ekonomisinin doğrudan işçinin cebini boşaltması, savaşa iden bütçenin halka yoksulluk olarak dönmesinden dolayı bir sınıf meselesi olduğunu ifade eden Öneren, feminist mücadelenin NATO karşıtı mücadele ile ilişkisine yönelik ise şunları söyledi:
Savaş karşıtı mücadele ile patriyarkaya karşı mücadelenin de ayrı yürütülemeyeceğini bugünün gerçekliği dayatıyor. Savaş dönemleri kadına yönelik şiddeti meşrulaştırıyor, toplumsal kazanımları geri alıyor, kadın bedenini devlet iktidarının en yoğun biçimde nesneleştirdiği alana dönüştürüyor.
1 Mayıs'ın yalnızca bir miting günü olarak nitelendirilmesinin onun tarihsel ağırlığını küçümsemek olacağını belirten Öneren, "1 Mayıs, sınıfın kendi varlığını ve iradesini politik olarak ilan ettiği gündür" dedi. Taksim'e dair tutumlarının net olduğunu ve bunun bir meydan tercihi değil bir siyasi ilke meselesi olduğunu söyleyen Öneren, "Devrimci Parti olarak değişmez ilkemiz şudur: Sınıfın içinde yürümek, sınıftan kopmamak. Bu yıl İstanbul'da hem Taksim'e yürüyecek hem de Kadıköy'de buluşacak işçiler ve emekçiler var. Biz her iki alanda da sınıfın yanında olacağız. Bu bir denge tutumu değil; sınıfı bölmeyeceğimizin, onu tercihler arasında yalnız bırakmayacağımızın bilincidir" dedi.
1 Mayıs'a giderken Türkiye'de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Emperyalist kapitalizm üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşının eşiğinde. Bu bir abartı değil, bugünün gerçekliğini adıyla koymaktır. Ukrayna'da yüz binlerce insan ölüyor; Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den Irak'a uzanan Orta Doğu hattı emperyalist paylaşım savaşının en kritik cepheye dönüşüyor, İran üzerindeki kuşatma ve savaş tehdidi büyüyor, Tayvan Boğazı'nda gerilim tırmanıyor. Bu savaşlar birbirinden bağımsız krizler değil; tek bir sistemin, emperyalist kapitalizmin kâr ve egemenlik çelişkilerinin farklı coğrafyalardaki açık ifadeleridir. Sermaye yeni pazarlar, enerji kaynakları ve nüfuz alanları için çatışıyor; bedeli ise her seferinde işçi sınıfı ödüyor: cephede canıyla, geride yoksulluğuyla. Nesnel tablo açık: Bir avuç sermaye sınıfı servetini katlarken milyonlar yoksullaşıyor, güvencesizleşiyor, geleceği elinden alınıyor. Bu tablonun kapitalizmin olağan işleyişinin ürünü olduğunu artık kimse inkâr edemiyor. Ama asıl soruyu buradan sormak gerekiyor: Nesnel koşullar bu denli olgunlaşmışken, neden sınıf hareketi aynı ölçüde güçlü ve birleşik bir düzeye ulaşamıyor? Türkiye'nin dört bir yanında direnişler var. Migros işçileri örgütlendi ve kazandı. Tekstil, metal, kurye, sağlık emekçileri... Geniş bir hatta öfke kaynıyor. Birkaç gün önce Ankara'da alanlardaki işçilere saldırıldı; bu saldırı faşist iktidarın işçi sınıfının bir arada olmasından duyduğu korkunun somut ifadesidir. Ancak dürüst bir değerlendirme şunu söylemek zorundadır: Bu mücadeleler parçalı ve henüz ortak bir politik hedefe bağlanabilmiş değil. Bunu yalnızca devlet baskısıyla açıklamak yetmez. Evet, zor aygıtı azami biçimde devreye sokuluyor. Ama sınıf hareketi içindeki dar sendikal sınırlar, kısa vadeli reformist beklentiler ve kitleyi örgütleyecek özgün politik hat eksikliği de bu tabloyu besliyor. Kısacası: nesnel olarak güçlü, öznel olarak zayıf bir sınıf hareketiyle karşı karşıyayız. Gençliğe bakıldığında, 2025 Mart'tan bu yana yaşanan isyan dalgası salt bir tepki değil, sistemin kendilerine biçtiği geleceksizliği reddeden bir kuşağın bilinçli çıkışıdır. Kadın işçiler cephesinde ise tablo çok katmanlı: Fabrikada, atölyede, mutfaklarda en düşük ücretle, en güvencesiz koşullarda, mobbing ve tacizlerle mücadele ederek çalışan kadın işçiler, eve döndüklerinde bakım yüküyle ve şiddetle karşılaşıyor. Bu hal faşist iktidar için de elverişli bir sömürü alanı açığa çıkarıyor: Bir yanda kadını ucuz emek havuzu olarak sermayeye sunuyor, öte yanda "Aile 10 Yılı" söylemiyle onu yeniden eve hapsetmeye çalışıyor. Bu nedenle patriyarkaya karşı mücadeleyi sınıf mücadelesinin dışında değil, tam içinde konumlandırmak gerekiyor. 1 Mayıs'ın anlamı tam buradan çıkıyor: Bu dağınık ama gerçek gücü, birleşik bir sınıf iradesine dönüştürmenin günüdür.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
NATO zirvesini salt bir dış politika meselesi olarak görmek yanıltıcı olur. Bu bir sınıf meselesidir. Emperyalist savaş ekonomisi doğrudan işçinin cebini boşaltıyor; silahlanmaya akan her kaynak, hastaneden, eğitimden, sosyal haktan kesiliyor. Savaş aynı zamanda siyasi bir işlev görüyor: Toplumsal muhalefeti bastırmak, sınıf çelişkilerini örtmek için meşru bir zemin yaratıyor. Bugünkü tutuklamaların zamanlaması bu açıdan okunmalıdır. 2004'te İstanbul'da NATO zirvesi yapıldığında, bu ülkenin antiemperyalistleri sokaklardaydı ve o sesi bastırmak mümkün olmadı. Bugün farklı bir hesap yapılıyor: Zirve öncesinden başlayarak operasyonlarla toplumsal dinamikler felç edilmek isteniyor. Tutuklananların örgütsel yelpazenin farklı kesimlerinden gelmesi tesadüf değil; hedef belli bir yapı değil, bütün olarak örgütlenme kapasitesi. Bu koşullarda proletarya enternasyonalizmi ilkesi soyut bir söylem olarak kalamaz. Sınırların her iki yanındaki işçilerin ortak düşmanı emperyalist sermayedir ve bu düşmana karşı mücadele ancak enternasyonalist bir zeminde gerçek bir güce dönüşebilir. Türkiye'de yürütülen anti-emperyalist mücadele, dünyanın doğusundan batısına aynı hedefe karşı verilen mücadelelerle fiili bağlar kurmalıdır. Bu bağlar sembolik değil, somut örgütsel ilişkiler biçiminde örülmelidir. Savaş karşıtı mücadele ile patriyarkaya karşı mücadelenin de ayrı yürütülemeyeceğini bugünün gerçekliği dayatıyor. Savaş dönemleri kadına yönelik şiddeti meşrulaştırıyor, toplumsal kazanımları geri alıyor, kadın bedenini devlet iktidarının en yoğun biçimde nesneleştirdiği alana dönüştürüyor. Tam burada feminist mücadelenin de NATO karşıtı mücadelenin ama öznelerinden biri olduğunu belirtmek gerekir. Son olarak şunu söylemek gerekiyor: Antifaşist cephe ihtiyacından artık herkes söz ediyor. Ama söylem üretmek ile ortak risk almak farklı şeyler. Birlik, yazılı metinlerde değil, aynı sokakta omuz omuza durma zemininde kurulur. Antiemperyalist anti kapitalist mücadele zemini geniş bir çeperde birlikte örgütlenme kapasitesine sahiptir. Bugün ihtiyaç olan şey bu adımı atmaktır.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
1 Mayıs'ı yalnızca bir miting günü olarak tanımlamak, onun tarihsel ağırlığını küçümsemek olur. Bu, sınıfın kendi varlığını ve iradesini politik olarak ilan ettiği gündür. Ve bu iradenin gücü alanların büyüklüğünden değil, o alanlarda taşınan bilincin derinliğinden gelir. Bu yılın 1 Mayıs'ının özgün koşulları var: Migros direnişinin kazanımı, Ankara'daki işçilere dönük saldırı, aylardır süren gençlik hareketi, NATO zirvesi öncesindeki siyasi baskı ortamı. Tüm bunlar bu 1 Mayıs'ı önceki yıllardan farklı kılıyor; daha ağır ama aynı zamanda daha anlamlı. Taksim meselesindeki tutumumuz nettir. Bu bir meydan tercihi değil, siyasi bir ilke meselesidir. Taksim 1977'de işçi sınıfının kanıyla yazılmış bir mücadele alanıdır. Faşist iktidarın bu alana koyduğu yasak, sınıfın tarihiyle kurduğu bağı kesmek için bilinçli bir tercihtir. Bu yasağa boyun eğmek, öğretilmiş çaresizliği siyaset olarak benimsemektir. Baskı arttıkça geri çekilmek, o baskının haklılığını zımnen kabul etmektir. Öte yandan Devrimci Parti olarak değişmez ilkemiz şudur: Sınıfın içinde yürümek, sınıftan kopmamak. Bu yıl İstanbul'da hem Taksim'e yürüyecek hem de Kadıköy'de buluşacak işçiler ve emekçiler var. Biz her iki alanda da sınıfın yanında olacağız. Bu bir denge tutumu değil; sınıfı bölmeyeceğimizin, onu tercihler arasında yalnız bırakmayacağımızın bilincidir. Kadın işçiler bu alanlarda öncü ve örgütleyici olarak var olmalıdır. Patriyarkaya ve kapitalizme karşı mücadele 1 Mayıs alanlarında sesini yükseltmelidir. Hedef açık: Bu parçalı 1 Mayıs'ı aşmak. Parçalılık bir zayıflıktır ve bunu tespit etmek yetmez; bunu aşmak için somut adımlar atmak gerekir. Biz bulunduğumuz her alanda bu hedefe kilitlenmiş biçimde hareket edeceğiz. Yaşasın 1 Mayıs! Yaşasın proletarya enternasyonalizmi! Yaşasın halkların kardeşliği!