"Biz, Türkiye’nin herhangi bir büyük meydanının ya da İstanbul’un en geniş alanlarından birinin taşına toprağına anlam atfederek değil tarihsel ve siyasal anlamı bağlamında devrimci iktidar programımız yolunda 1 Mayıs’ı, temel hak ve siyasi özgürlüklerimizi kazanmak için Taksim Meydanı’na yürüyoruz"

“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Devrimci Hareket Dergisi Yazı İşleri Müdürü Ahmet Ediz Kankur ile.
Sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin yaptığı değerlendirmelerde yaşananın 3. Paylaşım Savaşı olduğunu ve bu savaşın ilk iki büyük savaştan farklı enstürmanlarla yürütülüyor olmasının olgunun sınıfsal özünü değiştirmediğini ifade eden Kankur, Türkiye’deki kayyumların ve muhalefete yönelik operasyonların faşizmin habercisi değil bizzat kendisi olduğunu söyledi. Kankur, “Bu, otoriterleşme veya totaliterleşme değil kelimenin gerçek anlamıyla faşizmdir; açık faşizmdir. Bu anlamda Türkiye’deki sınıflar mücadelesinin geldiği noktayı anlamak için dünyada yaşanan gelişmelerle beraber değerlendirmek gerekmektedir” dedi.
Hem güçlü, kitlesel ve politik içeriği net olan bir 1 Mayıs’ın örgütlenmesi hem de NATO zirvesine karşı güçlü ve kitlesel bir eylemliliğin örülmesinin genel olarak birleşik mücadele zeminlerinin nasıl gelişeceğine bağlı olduğunu ifade eden Kankur, "Eğer güç birliği, eylem birliği, ittifak, cephe ve benzerlerini son tahlilde bir çeşit birlik olarak tanımlayacaksak; devrimcilerin birlikten uzak durma lüksü yoktur. Gerçekte bu, Leninizmin gereği, programatik bir zorunluluk bir devrim ciddiyetidir; zayıflığın değil özgüvenin ifadesidir, yalnızca solda değil en geniş halk kesimleri içinde mücadelenin birleşik bir toplam oluşturmasını gerektirir" dedi.
1 Mayıs'ın tarihsel olarak taşıdığı iki yönlü anlam doğrultusunda işçi sınıfının kolektif hafızasını, hem kazanımlarını ve mücadele birikimini temsil ettiğini hem tarihsel dönemde yeni kurulan sınıf karşıtlıklarının güncel ve somut ifadesi haline geldiğini söyleyen Kankur, "1 Mayıs sınıf mücadelesinin sürekliliği içinde her defasında yeniden kurulan, yoğunlaşan ve sıçrama potansiyeli taşıyan tarihsel bir kesittir. Türkiye’de DİSK kontrolünde örgütlenen 1 Mayıs eylemleri ise her iki açıdan da sorunlu, politik içerikten yoksun ve sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap olmaktan uzak durumda" dedi.
"Türkiye’nin herhangi bir büyük meydanının ya da İstanbul’un en geniş alanlarından birinin taşına toprağına anlam atfederek değil tarihsel ve siyasal anlamı bağlamında devrimci iktidar programımız yolunda 1 Mayıs’ı, temel hak ve siyasi özgürlüklerimizi kazanmak için Taksim Meydanı’na yürüyoruz" diyen Kankur, emperyalizme ve faşizme karşı meydanlarda olacaklarını söyleyerek sözlerini sonlandırdı.
1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Bir süredir Türkiye’deki açık faşizme dünyadaki açık emperyalizmin eşlik ettiğini söylüyoruz. Tek tek vakalar üzerinden gittiğimizde dahi Türkiye’de mevcut tablonun emperyalist sistem içinde uzun zamandır yaşanan değişim süreciyle bağlantılı geliştiğini görebiliriz. Dünyada emperyalist paylaşım savaşı ikliminin, ülkede darbe ikliminin hâkim olduğu bu koşullarda artık hemen hiçbir olgu söz konusu iklimden bağımsız düşünülemez.
24 Ocak kararlarının darbe eşliğinde devreye sokulması sonrasında 20 yıl boyunca yapısal uyum yasalarıyla, OHAL vb. uygulamalarla ülke biçimlendirilmiş olmasına rağmen, 2000’in başında yine müdahaleye ihtiyaç duyulmuş, önce 3’lü koalisyon dağıtılmış sonra da AKP iktidara getirilmiştir. AKP’nin ülkeyi tepeden tırnağa emperyalizm eliyle yeniden biçimlendirmesi (yeniden sömürgeleştirilme) sonrasında özellikle 2016 darbe girişimi sonrasında ülke hızla bir darbe iklimine sokulmuştur. Önce OHAL ilan edilmiş, hızla pek çok yasa çıkarılmış ve sonrasında darbe iklimi, başkanlık sistemiyle kesintisiz darbe olarak kurumsallaştırılmıştır. Birçok açıdan ama özellikle emperyalizm ve tekelci sermayenin hakimiyeti açısından, süreklilik kazanan mekanizmaları ile 12 Eylül’ü aşan bir süreç geliştirilmiştir.
Bu genel belirleyen dışında güncel olarak da bir yığın şey yaşanıyor. Kayyumlar atanıyor. Eylemler, mitingler, grevler yasaklanıyor. Ücretler düşürülüyor, emekçilerin yaşamı daraltılıyor. Burjuva siyasette aktörler aynılaşırken küçücük farklar bile cezalandırılıyor. Sermayenin hakimiyeti hayatın her alanında varlığını gösteriyor. Saray rejimi bu hakimiyetin önüne çıkan her engelde rolünü oynuyor. Yargı, muhalif potansiyelin etkisizleştirilmesinde bir silah gibi kullanılıyor.
19 Mart’la beraber CHP’ye yönelik başlayan saldırılar ve seçme-seçilme hakkının fiilen ortadan kaldırılması gibi açık faşizmi kurumsallaştırmaya makro hamlelerin yanı sıra farklı toplumsal direniş noktalarına yönelik bir saldırganlık da söz konusu. Antep bölgesinde emek mücadelesi içinde yer alan sendikacı Mehmet Türkmen hala tutuklu, Doruk Maden işçilerinin eylemlerine yönelik saldırı ve baskılar üst perdeden devam ediyor, İlayda Zorlu için düzenlenen eylemde onlarca genç gözaltına alınıyor. Bunların dışında örneğin Gülistan Doku vakasında devlet mekanizmasının 6 yıl boyunca bir cinayetin karanlıkta kalması için tüm gücüyle çalışması, faillerin ve hamilerinin aklanıp ödüllendirilmesi ve tüm bunların iktidar içi bir hesaplaşma yüzünden açığa çıkması açık faşizm dediğimiz rejimin niteliklerini göstermesi bakımından önemlidir. Yine Maraş’ta yaşanan okul katliamın ardından sorumluluğun video oyunlarına, öğretmenlere ya da sorunlu bir ailenin ürettiği akıl hastası birinin eylemine indirgenip 24 yıllık AKP iktidarının aklanmaya çalışılması da bir göstergedir. Sistem çürüyor, halkta bir öfke birikiyor, bu öfke bazen sokağa da taşıyor. Burası devrimciler için bir başlangıç noktasıdır.
Yaşananların hiçbiri dünya düzeninden/denkleminden bağımsız değil. Bugün dünyada da olağanüstü halin olağanlaştırıldığı, istisnanın kural hale geldiği bir dönemdeyiz. Bu, Lenin’in yaklaşık 100 yıl önce “daima ucu bucağı olmayan bir dehşettir,” dediği kapitalizmdir. Bugünkü savaşın niteliği ve kapsamı konusu, belirli bağlamlar içinde 11 Eylül 2001’e de Suriye işgalinin başladığı 2011’e de gitmeyi gerektirebilir ancak Marksistler için en önemli kıstas 2. Emperyalist Savaş sonrasında oluşan dengelerin/düzenin değişmesi, tekelleşmenin aldığı boyut, hegemonya mücadelesi vb.dir. Özetle süreç, hegemonya ve paylaşım savaşı üzerinden okunabildiğinde nitelik de kapsam da değişir.
Savaşın niteliği anlaşılmadan bu konuları tartışmak eksik kalır. 1945 sonrası düzenin kurallarını koyan da kurumlaşmayı sağlayan da ABD’dir; bugün o kuralları ve kurumları tanımayan da ABD’dir. Daha önce de her türlü kuralsızlık devredeydi ama gizli olarak yapılıyordu. Trump ise tehdit ediyor; işgal etmekten, el koymaktan bahsediyor. Bu, açık emperyalizmdir. Dün, işgal dahil gizli yapılan pek çok şey bugün açıktan yapılıyor. ABD ya bizzat kendisi ya da “İsrailleri/taşeronları” eliyle hemen tüm kıtalara müdahale etmektedir. Dünyada iki olgu kesişmiş ve birbirini potansiyalize eder durumdadır; birincisi neoliberalizmdir, ikincisi paylaşım savaşıdır. Neoliberalizm zaten sermayenin tam ve kesin hakimiyeti demektir. Paylaşım savaşları ise sermayenin gemi azıya aldığı dönemdir; adı üzerinde paylaşım savaşı, hiçbir kural vb. ile sınırlanmak istemez.
ABD, bugün Latin Amerika’da Venezüella’yı “uyuşturucu ticareti” üzerinden hedef alırken; İran’da nükleer silahsızlandırma ve terörle mücadele, Doğu Avrupa’da Avrupa’nın güvenliği, Afrika’da istikrar söylemlerini kullanmaktadır. Doktrinler değişmekte, gerekçeler çeşitlenmekte; ancak emperyalist zorun mantığı sabit kalmaktadır. Gazze’de soykırım düzeyine ulaşan saldırganlık, Suriye’de yıllara yayılan yıkım, Afrika’da vekâlet savaşları ve açık askerî müdahaleler; son olarak İran ve Venezüella’da yaşananlar emperyalist merkezlerin artık kamuflajlara ihtiyaç duymadan hareket ettiğini göstermektedir.
Trump, ABD egemenlerinin çıkarı gereği bir darbeci gibi davranmaktadır. Erdoğan da Anayasa Mahkemesi’ni tanımamakta; seçimleri, Meclis’i ve gerektiğinde mevcut yasaları, hak ve kazanımları yok sayarak anlamsızlaştıran bir tek adam olarak rolünü oynamaktadır. “Türk tipi başkanlık” olarak da tanımlanan işleyiş, bugün gelinen aşamada, Trump’ın tüm dünya için ilan ettiği ölçüsüz, kuralsız savaşın lokal biçimlerindendir. Bakıldığında Trump, Netanyahu gibi konuşuyor. Erdoğan Trump gibi konuşuyor. Trump Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama kararı çıkardığı Netanyahu’yu, Erdoğan başına ödül konulmuş olan Colani’yi ağırlıyor. Trump UCM’yi tanımadığını söyleyip yaptırım kararı alıyor. Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’ni tanımadığını söyleyip yapısına müdahale ediyor, hatta kapatılmasından bile söz ediyor. Özetle, hukuk, insan hakları ve demokrasi söylemleri ya tamamen terk ediliyor ya da çıplak zorun ideolojik örtüsü haline getiriliyor.
Tekrar ve ısrarla söylüyoruz; yaşanan 3. Paylaşım Savaşı’dır. Bu savaşın ilk iki büyük savaştan farklı enstrümanlarla yürütülüyor olması olgunun sınıfsal özünü değiştirmiyor. İran’da, Venezüella’da, Gazze’de Lübnan’da Suriye’de Irak’ta Yemen’de Kızıldeniz’de yaşananlar; Grönland’ın, Kuzey Kutbu’nun, Panama Kanalı’nın savaş ve gerilim sebebi olması, söz konusu hegemonya ve paylaşım savaşının çeşitli bağlamlardaki cepheleridir. Ülkemizde ise örneğin kayyumlar ya da muhalefete yönelik operasyonlar faşizmin habercisi veya “ayak sesi” değil bizzat kendisidir. Bugüne kadar tecrübe edilen, çalışılan, planlanan ve gerektiğinde darbeler eşliğinde uygulanan tekelci sermaye egemenliğinin 21. yüzyıl versiyonudur. Bu, otoriterleşme veya totaliterleşme değil kelimenin gerçek anlamıyla faşizmdir; açık faşizmdir.
Bu anlamda Türkiye’deki sınıflar mücadelesinin geldiği noktayı anlamak; yani Akbelen’i de Taksim yasağını da yargının düzen içi ve dışı muhalefeti tasfiye etmek için tüm yasal ve anayasal mevzuatı hiçleştirip kullanılmasını anlamak için dünyada yaşanan gelişmelerle beraber değerlendirmek gerekmektedir.
NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?
Hem güçlü, kitlesel ve politik içeriği net olan bir 1 Mayıs’ın örgütlenmesi hem de NATO zirvesine karşı güçlü ve kitlesel bir eylemliliğin örülmesi genel olarak birleşik mücadele zeminlerinin nasıl gelişeceğine bağlıdır diyebiliriz.
Devrimcilik, bir yanıyla da ezberin değil mevcudun dikkate alınmasıdır. Dönemin doğru tanımlanması birinci koşuldur. Açık emperyalizmden ve açık faşizmden söz ediyoruz. Bu açık ve giderek tırmandırılan saldırganlık belki teşhiri kolaylaştırıyor ama korku ve sinme halini büyütüyor. Dönem ise meşru militan kitle mücadelesini gerektiriyor. Bunun ön koşulu; “nasıl bir araç” sorusundan önce “hangi sorunlar etrafında, kimlerle?” sorusunu sormaktır. Yaratıcı bir ortak akla sahip, günü okuyarak tavır geliştiren bir birleşik zemine ihtiyaç var.
Faşizmin karşısında nasıl bir duruşa/ittifaka ihtiyaç olduğunu bilmek ve uygulamak için, 73 yıl önce “Bu boğucu tarihsel zorunluluk karşısında, tüm bağlayıcı ve ayrıştırıcı siyasal, sendikal, dini ve dünya görüşsel yaklaşımlar geri plana çekilmelidir. Tüm tehdit edilenler, tüm acı çekenler, haydi faşizme ve onun hükümetteki vekillerine karşı birleşik cepheye! Krizlere, emperyalist savaşlara ve onların sebebi olan kapitalist üretim tarzına karşı birleşik cephenin ilk ön koşulu, emekçilerin faşizme karşı kendilerini başarıyla savunmasıdır.” diyen Clara‘ya bakmak gerekiyor. Bunun hayattaki çeşitlenerek yeniden üretilen karşılığı, Küba’da Devrimi Savunma Komiteleri’dir; Nikaragua’da Sandinist Savunma Komiteleri’dir; Vietnam’da işgalciye verilen kolektif derstir; Türkiye’de 71 devrimciliğinde parti-cephe bilincidir; 70’li yılların ikinci yarısında Direniş Komiteleri’dir; 2013’te Taksim’de Gezi Komünü’dür.
Bu yazdıklarımız kimilerine “bilindik” gelebilir. Fakat bu konuda yeni Amerikalar keşfedecek değiliz; zaten bugünün sorunu da bilmemekten değil bilindiği halde gereğinin yerine getirilmemesinden kaynaklanıyor. Solda bugün hemen herkes “birleşik mücadele” çağrısı yaparken, alanda dahi birbirine değmemek “biliyor veya bilmiyor” olmaktan öte bir soruna işarettir. Birleşik mücadele çağrılarını gösteri ve sömürü malzemesi olmaktan çıkarmak, soyuttan somuta taşımak, sorunun boyutunu da çözümün aciliyetini de görünür kılmak büyük önem taşıyor. Bu öneme rağmen bir süredir birleşik mücadele hiç olmadığı denli zayıf düşmüş, somut karşılığı olmayan bir söyleme dönüşmüştür. Bu, devrimcilik kavrayışı, duruşu ve sorumluluk adına ciddi bir sorundur. Eğer güç birliği, eylem birliği, ittifak, cephe ve benzerlerini son tahlilde bir çeşit birlik olarak tanımlayacaksak; devrimcilerin birlikten uzak durma lüksü yoktur. Gerçekte bu, Leninizmin gereği, programatik bir zorunluluk bir devrim ciddiyetidir; zayıflığın değil özgüvenin ifadesidir, yalnızca solda değil en geniş halk kesimleri içinde mücadelenin birleşik bir toplam oluşturmasını gerektirir.
1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?
1 Mayıs, tarihsel olarak iki yönlü bir anlam taşır. Bir yandan işçi sınıfının kolektif hafızasını, kazanımlarını ve mücadele birikimini temsil eder; diğer yandan her yeni tarihsel dönemde yeniden kurulan sınıf karşıtlıklarının güncel ve somut ifadesi haline gelir. Bu nedenle 1 Mayıs ne geçmişe ait donmuş bir anıdır ne de yalnızca sembolik bir gündür; o, sınıf mücadelesinin sürekliliği içinde her defasında yeniden kurulan, yoğunlaşan ve sıçrama potansiyeli taşıyan tarihsel bir kesittir. Türkiye’de DİSK kontrolünde örgütlenen 1 Mayıs eylemleri ise her iki açıdan da sorunlu, politik içerikten yoksun ve sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap olmaktan uzak durumda.
DİSK’in ve o dönemki başkanı Süleyman Çelebi’nin 1 Mayıs 2008 öncesinde yüksek perdeden Taksim’i fatihi olmaya heveslenmesi ve ardından eyleme çağırdığı işçileri polis karşısında satıp kayıplara karışması üzerine şunları ifade etmiştik:
Adı ‘Devrimci’ ile başlasa da gerçekte DİSK, başkanlığı dahil, TÜRK-İŞ’ten daha ileri konumda değildir. Mustafa Kumlu’yu TÜRK-İŞ’in başına AKP getirdi. Ancak bu her yıl 1 Mayıs’ı önlemekten sorumlu sendikacı biçiminde hareket eden Süleyman Çelebi’yi ondan daha devrimci veya daha az işbirlikçi yapmıyor. 1 Mayıs’ın öncesinde ve 1 Mayıs sabahında görüldüğü gibi gerçekte aralarında bir duruş farkı da yoktur.
Bizler Taksim’in öneminin de devletin faşist yapılanmasının da bilincindeyiz. Sokakta yaşanan her gerilimin; saldırı, acı ve kaybın gerçek sorumlusunun genelde egemenler özelde devlet olduğunu biliyoruz. Bu nedenle bize, Kanal-Türk, Radikal Gazetesi veya CHP gibi çevrelerde rastlanan biçimde polisin tutumuna dair şaşkınlık tanımları yapmak yakışmaz. Evet biz, varlık sebebi faşist rejimi korumak ve sokakta güvenlik terörü estirmek olan, ‘89 1 Mayıs’ında Mehmet Akif Dalcı’yı, geçtiğimiz aylarda Ferhat Gerçek’i hedef gözeterek vuran polisten bugünkünden farklı bir tutum beklemiyorduk. Onlara ve temsil ettikleri sınıfa bu yakışırdı. Bizi şaşırtan, onların değil geleceği okuma kabiliyeti çok daha yüksek olması gereken devrimci yapıların tutumudur.
Devrimciler hariç herkes sınıfsal konumunun gereğini yerine getirdi. Devletin görevi halka düşmanlıktı. Sendikal bürokrasi ise son tahlilde egemenlerle iş birliği yaptı. Devrimciler ise irade geliştiremeyip sendikal bürokrasiye yedeklendi. Bu mevcut durumu damıtarak kendine öznel zaferler yazdıranlar olur mu bilemiyoruz. Biz, bu yıl yaşananların 2009’da tekrarı önlemede öğretici olması halinde, tüm kayıplara rağmen kazanç için yolun açıldığını düşüneceğiz. 2 Mayıs’a bu bilinçle giriyoruz.
2009’da yaptığımız ve temelde aynı sorunlara değinen 1 Mayıs değerlendirmesinden aktarıyoruz:
Bir ülkenin meydanları emekçilere kapatılıyorsa devrimcilere düşen görev, o alanları devletten izin alarak değil, barikatları aşarak kazanmaktır. Geçen bir yıllık sürede başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilere karşı birçok saldırı yasası hayata geçirildi. Kriz ortamında adeta hiçbir dirençle karşılaşmaksızın uygulamaya sokulan SSGSS (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası), İstihdam Yasası ve daha birçok sosyal yıkım yasası hayata geçirilirken konfederasyonlar herhangi bir mücadele programı oluşturmamıştır. Kriz bahanesiyle milyonlarca işçi işten atılırken sendikalar ne bir mücadele hattı çizmiş ne de işçilerin yanında olduğunu gösterecek bir duruş sergilemiştir. İşçileri adeta kendi kaderiyle baş başa bırakıp günü kurtarmaya dönük dar pratiklerle vakit geçirilmiştir.
İşçi sınıfı ve emekçilerle yalnızca merkezi eylemlerle bağ kurarak sınıf mücadelesinin yürütülemeyeceği artık açıktır. İzlenmesi gereken rota; en küçük birimlerden başlayarak emekçileri kendi sorunları etrafında örgütlemek, çevreden merkeze doğru kitleselleşen ve politikleşen bir yol izlemektir. Kalıcı başarılar ancak bu yolla elde edilebilir. Taksim gibi bir hedefi de ancak böylesi bir çalışmayla kazanmak mümkün ve anlamlıdır.
Üç yıldır yaşanmakta olan Taksim’de 1 Mayıs hedefinin “devleti ikna etme” temelinde gerçekleştirilmeye çalışılması en azından mücadele tarihine yazılacak bir olumsuzluktur. 2008 1 Mayıs’ında kitlelere azgınca saldıran devlet güçleri bu sene imajını düzeltmek için DİSK ve KESK’i “makul” sınırlara hapsederek Taksim’i emekçilere kapatmıştır. Birkaç bin kişinin polisin izniyle bir saatlik bir süreyle Taksim Meydanı’na girmesi, emekçilerin başarısı ve zaferi olarak sunulamaz. Devlet, devrimcilerle emekçiler arasına duvar örmeye çalışmış, bunu da büyük oranda başarmıştır. DİSK ve KESK önderlikleri CHP milletvekillerinin de yardımlarıyla kendileri dışındaki genel kitleyi yüzüstü bırakarak alana girmiş ve polisin müdahalesiyle kaçarcasına alanı terk etmiştir. Bir kez daha gördük ki devrimci yapılar sendikal bürokrasinin uzlaşmayla malul duruşuna hak etmediği anlamlar yükleyerek öngörü zaafiyeti yaşamış, bunun sonucu olarak da ortaya çıkan çarpık tablonun oluşmasına güç katmıştır.
Egemenler 1 Mayıs’ı devrimcilerden yalıtılmış bir “bayram” yapmaya kararlı görünmektedir. DİSK ve KESK yöneticileri de bu kervana koşar adım katılmaktadır. Oysa 1 Mayıs çıkışı ile birlikte mücadeleyi simgeleyen bir gün olmuştur. Bu çerçevede biz polis icazetiyle alana girip birkaç flama ile bu orta oyununa alet olmayı reddettik. Bunun yerine sokaklarda polis barikatını aşmaya dönük mücadelenin içinde olduk. Bundan sonra da sınıf mücadelesinin yılda bir kez Taksim’e indirgenemeyeceğini, genel mücadelenin bir parçası olduğunu anlatmaya devam edeceğiz.
2010 yılındaki 1 Mayıs değerlendirmemizden aktarıyoruz:
Ülkemizde son birkaç yıldır 1 Mayıs’lar Taksim üzerinden konuşuldu. Ülkenin kalbi olan meydanları emekçilere kapatan devlet, uyguladığı faşist şiddet ile emekçilerin yakıcı taleplerini gölgede bırakmayı başarmıştı. Bilindiği gibi baskı ve şiddeti esirgemeyen aynı devlet, 1 Mayıs’ı bayram ilan ederek sicilini temize çıkarmaya çalışmıştı. Bu sene ise Taksim konusunda tüm yetkileri İstanbul Valisi’ne verdiğini açıklayan hükümet, başka bir hesapla hareket etmektedir.
Devletin amacı ehlileştirilmiş 1 Mayıs’tır. Bu amacına ulaşmak için konfederasyonları etkili bir şekilde kullanmaya başlamıştır. Bu sendikaların çoğu bugüne kadar bırakın Taksim talebini, 1 Mayıs kutlaması girişiminde dahi bulunmamıştır. Devlet güdümlü bu sendikaların sürece ortak edilmesinin bir tek anlamı vardır; o da son üç yıldır devrimcileri alana almayan polisin işini, bu sene konfederasyonlara yaptırmaktır. Sendikal bürokrasinin tek amacı; 1 Mayıs’ın içini boşaltıp, devletin yürüttüğü ehlileştirme politikalarına destek olmaktır. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan 17 Nisan tarihli bir röportajında; alanda uzun süre kalmayacaklarını, işçilerin sıkıldığını, ayrıca radikal grupların alana hakim olma riski bulunduğunu, alana işçi olmayanları davetlileri olarak götürebileceklerini belirtmiştir. TÜRK-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu ise atılacak slogandan, taşınacak pankarta kadar her şeyin belirlendiğini ve yeterince güvenlik önlemi alarak sorun çıkmasını engelleyeceklerini açıklamıştır.
Görüldüğü üzere 1 Mayıs meselesinde DİSK’in uzun yıllara dayanan tekelci, işbirlikçi, pasifist ve emekçi sınıflara güven vermeyen bir duruşu söz konusu. Bu tutum eleştiri konusu yapılıp mahkûm edilmeden ne yapılması gerektiğine ilişkin verilen her cevap eksik kalacaktır. Bu bağlamda 2024’te yılında 1 Mayıs sonrasında yaptığımız açıklamada ise “DİSK, bu hakkı ve sorumluluğu nereden alıyor?” diye sormuş ve “Sendikaların geçmişte sınıfla bağlarının gücü, devrimci sol yapıların sendikalardaki kadrosal gücü gibi nedenlerle ortaya (sendikaları inisiyatifli hale getiren) 1 Mayısların konfederasyonların öncülüğünde örgütlenmesi gibi bir gelenek çıkarmıştır. Ancak bugün gelinen aşamada bu devamlılığı gerektiren hiçbir neden kalmadığı halde, dünden bugüne uzanan bu alışkanlık ve ortamı boş bulmaya sebep ‘irade eksiği’ istismar edilmekte ve sanki 1 Mayıs’ın nerede, nasıl kutlanması gerektiğine karar verecek tek yetkili gibi davranma şansı vermektedir. Bu sözümüz, kendinde bu hakkı gören diğer sendikalar, odalar vb. için de geçerlidir” değerlendirmesini yapmıştık. 2025 1 Mayıs’ı öncesinde bu değerlendirmemizi doğrulayacak şekilde bir kez daha fren rolünü oynamak üzere, emek örgütleri adına öne çıkan 4 yapı ile bu yapılarla iletişim içinde olan çeşitli sol yapıların kendilerinde alanı ve süreci belirleme hakkını görmesi bağlamında tekelci tutumuyla, sınıf ölçülerine yakışmayan uzlaşmacılığıyla karşılaştık.
Devrimcilerin magazini, doğru ve gerekli haberden, temel olanı tali olandan, parçayı bütünden ayırmak gibi bir yeteneği olmalıdır; bu, yöntemin kendisidir. Aynı zamanda derinleşen çelişkilerin ve şiddetlenen sınıflar mücadelesinin, küresel savaş koşullarındaki gerekleri değerlendirilmeli; pragmatizmden, popülizmden, günü kurtarma hesapları bağlamında dar grupçu küçük hesaplardan uzak durulmalıdır. Ne yazık ki bırakalım bu zaaflı, ayrıştırıcı ve kolaycı politikalardan uzak durmayı; solda tersine, bir tükenme, konfor alanını terk etmeme ve “steril alanlar” oluşturarak burjuva siyasete (sınıf karşıtına) öykünme durumuyla karşı karşıyayız. Öyle ki 19 Mart’ın hemen ertesinde örgütlenen 1 Mayıs’ta bile sürecin yarattığı direniş potansiyelini göremeyip Taksim yerine Kadıköy’de coşkusuz ve içeriksiz bir eylemi tercih eden duruşlarla karşılaştık. Gerçekte bu ne “alan” tartışmasıdır ne de salt bir “gün” tartışmasıdır; süreci okumadan doğru ve gerekli bir politika geliştirmeye kadar solda giderek kapsam büyüten ve çürüten bütünlüklü bir sorundur; gelenekten de temel teorik tezlerden de uzaklaşma, “treni salla yürüyor görünsün” halidir. Özellikle geçtiğimiz yıl için konuşursak; kitlelerin, eylemin öğreticiliği eşliğinde eşik atlama noktasına geldiği bir tarihsel konjonktürde onları geri çekmek, “yerinde sayma” ve düzen içinde tutma egzersizleri yaptırmak, devrimcilerin, sosyalistlerin işi değildir.
Ne yapılması meselesine gelirsek; 1 Mayıs, parçalanmış emek biçimlerinin ortak bir siyasal özne olarak yeniden kuruluşunun imkânını taşır. Farklı sektörlerden, farklı yaşam deneyimlerinden gelen emekçilerin aynı talepler etrafında bir araya gelişi, sınıfın yalnızca ekonomik bir kategori olmadığını; aynı zamanda kurulması gereken bir siyasal özne olduğunu gösterir. Dolayısıyla günümüz kapitalizminde mesele, sınıfın nasıl örgütleneceği ve nasıl bir siyasal özneye dönüşeceğidir. Sınıf, kendiliğinden değil, mücadele içinde kurulur. Ve bu kuruluş süreci, tam da 1 Mayıs gibi tarihsel yoğunlaşma anlarında görünür hale gelir. 1 Mayıs, devlet, ideoloji ve zor ilişkilerinin sınıfsal karşıtlıklar içinde düğümlendiği özgül bir tarihsel kesittir. Bu kesitte işçi sınıfı, yalnızca ekonomik taleplerini değil, aynı zamanda toplumsal düzenin bütününe dair itirazını da görünür kılar.
Bu yönüyle 1 Mayıs, sınıf mücadelesinin ekonomik düzlemden siyasal düzleme sıçradığı; nicel birikimin nitel bir kırılmaya dönüşme potansiyelini taşıdığı tarihsel bir eşiktir. Ekonomik mücadele ile siyasal mücadele sınıf mücadelesi içinde bütünlüklü bir karakter kazanma potansiyeline sahiptir. Bu bütünlük, özellikle kriz anlarında daha açık hale gelir. Egemen sınıfın rıza üretme kapasitesinin zayıfladığı koşullarda devlet, ideolojik aygıtların yanı sıra zor aygıtlarını daha görünür biçimde devreye sokar.
1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı, bu anlamda yalnızca bir katliam değil; sınıf mücadelesinin siyasal düzlemde bastırılmasına yönelik örgütlü bir müdahaledir. Benzer biçimde Taksim Meydanı’nın yıllar boyunca yasaklanması, mekânın kendisinin bir mücadele alanına dönüşmesine yol açmış; devletin sınıfsal karakterini mekânsal düzlemde görünür kılmıştır. Bu açıdan “meydanlar halka kapatılamaz” şiarı önemlidir. Bir eylemin politik içeriğiyle biçimi arasında azami uyum olmalıdır. Biçim dediğimiz şey öz olarak içerik tarafından belirlenir; dolayısıyla emperyalist savaşa, yoksulluğa ve siyasal baskılara karşı bir eylemlilik örme gibi büyük bir iddia iktidarın çizdiği sınırlarda gerçekleşirse, o biçimiyle devrimci mücadelenin ihtiyaçlarına hizmet etmeyecektir; etkili olamayacaktır. Taksim meselesinin anlamı da burada gizlidir: Taksim yasağı orta yerde dururken halkın ve devrimcilerin hedefleri/talepleri başka bir meydanda görünür ve güçlü şekilde ortaya çıkmayacak; doğru bir hedef olan güçlü, birleşik ve kitlesel 1 Mayıslar iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde örgütlenemeyecektir. Bu açıdan Kadıköy’de kitlesel 1 Mayıs oluyormuş da Taksim’deki 1 Mayıs dar kadro eylemiymiş gibi meşrulaştırmalar temelden yanlıştır. Sadece geçen yıl göz önüne alınırsa bile açığa çıkmıştır ki ne Kadıköy eylemi kitlesel, birleşik ve güçlüydü ne de Taksim’deki 1 Mayıs eylemi dar kadro eylemiydi. 17 yıl önce dediğimiz gibi: “Bugün dünyada ve ülkemizde yaşanmakta olan kriz, on yıllardır olmadığı denli sistemin kendi kendini teşhirini sağlamakta, halkların egemen yönlendirmeler dışında farklı arayışlara yönelmesini hızlandırmaktadır. Bu koşullarda yapılması gereken, 1 Mayıs’ı dar kadro eylemine indirgemek değil, devrimcilerle halkların buluşma zemini haline getirmektir”. Bizim Taksim yürüyüşümüzün arkasındaki perspektif daima bu olmuştur.
Bir gerçeğin açık ve net şekilde anlaşılmasını isteriz: Bizler, devrimciler, basit bir inadın peşinde koşmuyoruz. Taksim Meydanı özelinde tarihsel bağlamından ve siyasal özgürlükler hedefinden kopmuş bir takıntının izinde değiliz. Aslına bakarsanız gözaltına alınmak, tutuklanmak ya da faşizmin baskı ve zoruyla her türden bedel ödemenin kendisine de yalıtık biçimde anlam atfetmiyoruz. Devrimci programımız ve iktidar perspektifimizin bize yüklediği bir görev ve sorumluluk olarak ele alıyoruz. Dolayısıyla biz, Türkiye’nin herhangi bir büyük meydanının ya da İstanbul’un en geniş alanlarından birinin taşına toprağına anlam atfederek değil tarihsel ve siyasal anlamı bağlamında devrimci iktidar programımız yolunda 1 Mayıs’ı, temel hak ve siyasi özgürlüklerimizi kazanmak için Taksim Meydanı’na yürüyoruz.
Yıllardır söylediğimiz gibi; devrimciler varsa çare de var demektir. Devrimci Hareket, devrimci bir ciddiyet ve sorumlulukla 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Örgütlü bulunduğumuz her yerde yukarıda bahsettiğimiz perspektifle, bugün halkımızı ve işçi sınıfının içine itildiği sefaletin, emperyalistler ve işbirlikçisi faşizmin politikalarının bütünsel bir sonucu olduğunu ortaya koyarak, emekçi halkımızın tüm kesimlerini emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede örgütlenme amacıyla meydanlarda olacağız.