Venezüella meselesi, Türkiye solunun, Kürt siyasetinin ve devrimci iddia taşıyan tüm yapıların kendileriyle yüzleşme anıdır. Soru basittir ama serttir: Emperyalizme karşı tutumunuz ilkesel mi, yoksa pazarlıkçı mı? Eğer ilkeselse, coğrafya fark etmez. Eğer pazarlıkçıysa, bugün Maduro’ya, yarın Rojava’ya, ertesi gün başka bir halka sırt dönmek kaçınılmazdır

Emperyalizm çağında “olay” diye sunulan hiçbir şey salt bir an, bir kırılma ya da izole bir gelişme değildir. Olay, ancak onu mümkün kılan tarihsel süreklilik içinde kavranırsa siyasal bir hakikat kazanır. Venezüella bağlamında Başkan Maduro ve eşinin ABD merkezli bir operasyonla kaçırıldığı bilgisi ister bugün, ister yarın, ister kabul edilsin ister bastırılsın, tam da bu nedenle “iddia” kategorisinde ele alınamaz.
Çünkü emperyalizm iddia üretmez, pratik üretir. Ve bu pratik, yüz yılı aşkın süredir Latin Amerika’da aynı biçimde işler: Egemenliği askıya alma, seçilmiş iktidarları gayri meşrulaştırma, devlet başkanlarını rehin alma, halk iradesini korsanca gasp etme…
Burada belirleyici olan, tekil bilginin doğruluğunu tartışmak değil, bu bilginin hangi tarihsel matrise oturduğunu görmektir. CIA’nın Şili’de Allende’ye, Guatemala’da Árbenz’e, Dominik’te Bosch’a, Nikaragua’da Sandinistlere, Venezüella’da Chávez’e karşı yürüttüğü operasyonlar, artık birer “gizli belge” konusu değil, emperyalist devlet aklının açık sicilidir.
Emperyalizm, uluslararası hukuku yalnızca kendisi için bağlayıcı görür. Geri kalan dünya içinse hukuku askıya alınabilir bir dekor olarak kullanır. Bu nedenle “korsanlık” kavramı burada bir metafor değil, tanımsal bir doğruluktur. Devletler arası ilişkilerde zorla adam kaçırma, egemenliğe el koyma ve liderleri rehin alma, modern çağın korsanlık biçimidir.
Tam da bu noktada, bazı çevrelerin refleks olarak “kanıt”, “zamanlama”, “açıklama gecikmesi” gibi tali tartışmalara sığınması, meselenin siyasal özünden bilinçli bir kaçıştır. Çünkü mesele, Maduro’nun şahsı ya da başkanlık süresincedeki hatalar silsilesi değildir. Mesele Venezüella halkının kendi kaderini tayin etme iradesine ve bağımsızlığına yönelmiş sistematik emperyalist saldırıdır. Devrimci siyaset, kişilere değil, ilişkilere bakar. İlişki açıktır: ABD, kendisine biat etmeyen hiçbir egemenliği meşru görmez.
Burada anti-emperyalizmi bir “ahlak pozisyonu”na indirgemeye çalışan sol liberal akıl devreye girer. Bu akla göre, emperyalizme karşı tutum ancak “kusursuz özneler” söz konusuysa alınabilir. Oysa devrimci politika, kusursuz özneler üzerinden değil, çelişkili gerçeklikler üzerinden kurulur. Maduro hükümetinin iç politik tercihleri, sınıfsal sınırları ya da eksikleri, emperyalist müdahalenin meşrulaştırılmasına tek bir milim alan açmaz. Aksini savunmak, farkında olarak ya da olmayarak emperyalizmin siyasal dilini yeniden üretmektir.
Tam da bu nedenle, dünyadaki sol – sosyalist hareket ve partilerin büyük bölümünün Venezüella konusunda hızlı ve net tepki vermesi tesadüf değildir. Bu refleks, bir “Maduro sempatisi”nden değil, emperyalizmin işleyiş yasasını tanıma bilincinden kaynaklanır. Emperyalizm bir yerde kazanırsa, her yerde kazanır. Bir yerde geri püskürtülürse, her yerde çatlar. Anti-emperyalizm, coğrafya seçmez.
Türkiye bağlamında tartışmanın keskinleştiği nokta ise tam olarak burasıdır. Dem Parti’nin açıklaması, içerik olarak bu ilkesel hattın bir devamıdır. Ancak açıklamanın kendisi değil, açıklama etrafında koparılan fırtına, Türkiye’de hem Kürt siyaseti içinde hem de sol çevrelerde süregelen derin ideolojik yarılmayı açığa çıkarmıştır. Bu yarılma, anti-emperyalizmi stratejik bir ilke olarak değil, konjonktürel bir araç olarak gören anlayışla, anti-emperyalizmi devrimci politikanın kurucu ekseni olarak kabul eden anlayış arasındadır.
Bazı Kürt milliyetçi çevrelerin bu açıklamayı bahane ederek sergilediği aşırı ve saldırgan tutum, Venezüella meselesiyle ilgili değildir. Bu tutum, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye solu ile kurduğu stratejik dostluğa duyulan tarihsel öfkenin dışavurumudur. Bu çevreler için sorun, ABD’nin emperyalist karakteri değil, ABD ile kurulan ilişkinin kimin kontrolünde olduğudur. Yani sorun, emperyalizm değil, emperyalizmle pazarlık masasındaki öznenin kendileri olmamasıdır. Bu, devrimci bir itiraz değil, çıplak bir iktidar arzusudur.
Diğer tarafta, Rojava kaygısını öne süren bazı Kürt kesimlerin tutumu ise daha karmaşık ama en az onun kadar sorunludur. Burada korku gerçektir: Türk devletinin Rojava’ya yönelik saldırı tehdidi somuttur. ABD ile kurulan askeri işbirliğinin sona ermesi, sahadaki dengeleri etkileyebilir. Ancak bu kaygının, emperyalist müdahaleye sessizlik ya da destek noktasına savrulması, devrimci siyaset açısından kabul edilemez. Çünkü emperyalizm, bir gün “koruyucu”, ertesi gün “cellat” değildir. O her zaman cellattır, yalnızca yöntem değiştirir.
Bu noktada üçüncü bir hat belirginleşir: Kürt liberal-sağı. Bu hat, ABD ile ilişkilerin derinleştirilmesini açıkça savunur ve bunu “reel politika” olarak pazarlamaya çalışır. Oysa bu, reel politika değil, reel teslimiyettir.
Emperyalizmle kurulan her ilişki, güç dengesine bakılmaksızın, bağımlılık üretir. Ve bu bağımlılık, eninde sonunda politik iradenin tasfiyesiyle sonuçlanır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihsel tecrübesi, bu gerçeğin en acı kanıtlarıyla doludur.
Tam burada, emperyalizmin Kürt halkına yönelik en büyük tarihsel saldırısı hatırlanmak zorundadır: Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın uluslararası komployla kaçırılması. CIA ve MOSSAD koordinasyonunda yürütülen bu operasyon, ABD’nin Kürt meselesindeki gerçek pozisyonunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Bu gerçek, bugün bilinçli olarak bastırılmakta, unutturulmakta ya da relativize edilmektedir. Oysa devrimci hafıza, seçici olamaz. Hafıza bastırıldığında, siyaset çürür.
Dolayısıyla Venezüella meselesi, Türkiye solunun, Kürt siyasetinin ve devrimci iddia taşıyan tüm yapıların kendileriyle yüzleşme anıdır. Soru basittir ama serttir: Emperyalizme karşı tutumunuz ilkesel mi, yoksa pazarlıkçı mı? Eğer ilkeselse, coğrafya fark etmez. Eğer pazarlıkçıysa, bugün Maduro’ya, yarın Rojava’ya, ertesi gün başka bir halka sırt dönmek kaçınılmazdır.
Burada netleştirilmesi gereken hakikat şudur: Anti-emperyalizm, seçmeli bir etik değil, devrimci siyasetin varlık koşuludur. Bu koşuldan vazgeçildiği anda, geriye yalnızca korkular, çıkar hesapları ve ideolojik savrulmalar kalır..
Devrimci siyasetin en fazla tahrif edildiği, en çok saptırıldığı alanlardan biri “çelişki” meselesidir. Özellikle emperyalizm çağında, çelişki kavramı ya bütünüyle inkar edilir ya da ahlakçı bir dille şeytanlaştırılır. Oysa devrimci politika, çelişkiden kaçanların değil, çelişkiyi yönetenlerin işidir. Çelişkiyi inkar eden siyaset, ister istemez ya dogmatizme ya da liberal oportünizme savrulur. Türkiye solunun ve Kürt siyaseti etrafındaki tartışmaların büyük bölümü, tam olarak bu teorik yoksunluğun ürünüdür.
Emperyalizmle ilişki meselesi, çelişkinin en sert biçimde yaşandığı alandır. Çünkü emperyalizm, yalnızca dışsal bir düşman değil, aynı zamanda küresel sistemin maddi bir gerçeğidir. Bu gerçeği yok saymak, devrimci tutarlılık değil, politik saflıktır. Ancak bu gerçeği “kaçınılmazlık” olarak kutsamak da aynı ölçüde yıkıcıdır. Devrimci siyaset, emperyalizmi ne yok sayar ne de meşrulaştırır. Onu çözümlenmesi gereken tarihsel bir güç ilişkisi olarak ele alır.
Burada kritik ayrım şudur: Taktik ilişki ile Stratejik yönelim arasındaki ayrım. Bu ayrımı yapamayan her yaklaşım, ister sol adına ister Kürt siyaseti adına konuşsun, kaçınılmaz olarak ideolojik bir çöküş yaşar. Taktik ilişki, belirli bir tarihsel anda, belirli bir tehdide karşı, belirli sınırlar içinde kurulan geçici bir temastır. Stratejik yönelim ise öznenin tarihsel rotasını, nihai hedefini ve ideolojik karakterini belirler. Bu ikisini birbirine karıştırmak, ya emperyalizmi mutlaklaştırmak ya da onu basit bir “kötü niyet” meselesine indirgemek anlamına gelir.
Rojava deneyimi etrafında koparılan fırtınanın teorik köksüzlüğü tam da buradadır. YPG/YPJ’nin DAİŞ gibi radikal cihatçı, soykırımcı bir güce karşı ABD ile kurduğu askeri işbirliği, stratejik bir ittifak değil, varoluşsal bir savunma taktiğidir. Bu taktiği, “ABD ile yan yana gelmek” gibi basit ve ahlakçı bir dile tercüme etmek, sahadaki gerçekliği bilmemek ya da bilip çarpıtmaktır. Devrimci hareketler, tarih boyunca, kendilerinden ideolojik olarak tamamen farklı güçlerle geçici temaslar kurmuşlardır. Paris Komünü’nden Çin Devrimi’ne, İspanya İç Savaşı’ndan Vietnam’a kadar hiçbir devrim, steril koşullarda gerçekleşmemiştir.
Ancak burada bir diğer tehlike başlar: Taktik zorunluluğu, Stratejik yönelim gibi sunmak. İşte Kürt liberal-sağının ve bazı “reel politikçi” çevrelerin yaptığı tam olarak budur. ABD ile kurulan sınırlı ve zorunlu askeri temas, bu çevreler tarafından neredeyse bir “medeniyet ortaklığı”na dönüştürülür. Bu, devrimci siyasetin değil, sömürge zihniyetinin ürünüdür. Emperyalizmle kurulan her ilişki, ideolojik olarak sınırlandırılmadığı anda, bağımlılık üretir. Ve bağımlılık, eninde sonunda politik öznenin çözülmesine yol açar.
Bu noktada Sol içi tartışmalarda sıkça başvurulan bir argüman devreye sokulur: “Tutarlılık.” Ancak bu tutarlılık, çoğu zaman devrimci ilkesellik değil, teorik tembellik anlamına gelir. Tutarlılık adına her türlü taktik manevrayı reddeden yaklaşım, aslında kendi siyasal eylemsizliğini meşrulaştırır. Çünkü bu yaklaşım için siyaset risk almak değil, ahlaki üstünlük taslamaktır. Devrimci siyaset ise risk alır, hata yapar, geri çekilir ama öz yönelimini kaybetmez.
Türkiye’de bazı sol çevrelerin Dem Parti’ye yönelttiği “neden hemen açıklama yapmadınız” eleştirisi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Zamanlama üzerinden kurulan bu eleştiri, siyaseti içerikten koparıp refleks yarışına indirgeyen yüzeysel bir anlayışın ürünüdür. Oysa devrimci siyaset hızla değil, doğru yerden konuşur. Bir açıklamanın değeri, hangi dakikada yapıldığıyla değil, hangi tarihsel hatta oturduğuyla ölçülür. Bu basit gerçeği göz ardı edenler, farkında olmadan sosyal medya aktivizmini siyasal mücadeleyle karıştırmaktadır.
Çelişki yönetimi meselesi, yalnızca emperyalizmle ilişkide değil, devrimci öznenin kendi iç yapısında da belirleyicidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ayırt edici özelliklerinden biri, çelişkiyi bastırmak yerine görünür kılması ve politik olarak işlemesidir. Bu nedenle hareket ne dogmatik bir anti-emperyalizm anlayışına hapsolmuş ne de emperyalizmle uyumlu bir çizgiye savrulmuştur. Bu denge, teorik bir rastlantı değil, uzun yıllara yayılan ideolojik mücadelenin ürünüdür.
Tam da bu noktada, Kürt milliyetçi çevrelerin tepkileri yeniden anlam kazanır. Bu çevreler için çelişki, yönetilmesi gereken bir durum değil, inkar edilmesi gereken bir “ayıp”tır. Çünkü milliyetçilik, çelişkiyle değil, homojenlik fantezisiyle beslenir. Milliyetçi akıl, ya tamamen emperyalizm karşıtı görünür ya da tamamen emperyalizmle uyumlu olur. Ara formlar, taktik manevralar ve diyalektik ilişkiler bu akla yabancıdır. Bu yüzden Kürt milliyetçiliği, Kürt Özgürlük Hareketi’nin devrimci diyalektiğini hiçbir zaman hazmedememiştir.
Venezüella meselesi etrafında patlak veren tartışmalar, yüzeyde bir “dış politika” meselesi gibi görünse de, özünde çelişkiyle başa çıkma kapasitesi üzerine bir turnusol işlevi görmüştür. Kimlerin devrimci diyalektiği kavradığı, kimlerin ahlakçı ezberlere sığındığı bu tartışmada açıkça ortaya çıkmıştır. Ve bu ayrım, yalnızca bugünü değil, gelecekte kurulacak siyasal hatları da belirleyecektir.
Devrimci siyaset, çelişkiden kaçmaz, çelişkiyi yönetir. Emperyalizmle ilişki de bu yönetimin en zor ama en kaçınılmaz alanıdır. Bu alanı ahlakçı sloganlarla değil, teorik derinlik ve tarihsel bilinçle ele almayan her yaklaşım, ister sol ister milliyetçi olsun, sonunda kendi kendini tüketir.
Kürt Özgürlük Hareketi’ni anlamadan, onun adına konuşmadan ya da ona yöneltilen eleştirileri ciddiye almadan önce yapılması gereken ilk şey, bu hareketin hangi ideolojik evrenden konuştuğunu kavramaktır. Çünkü bu hareket ne klasik ulusal kurtuluşçuluğun dar şablonlarına sığar ne de Batı merkezli sol teorilerin mekanik kopyasıdır. Onu bu kalıplara sıkıştırmaya çalışan her yaklaşım, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, kaçınılmaz olarak indirgemeci ve çarpıtıcı olur.
Kürt Özgürlük Hareketi, başlangıcından itibaren kendisini Devrimci Sosyalist bir hareket olarak tanımlamış, bu tanımı da yalnızca söylem düzeyinde değil, felsefi, teorik ve pratik düzlemlerde yeniden üretmiştir. Bu nedenle hareketin geçirdiği dönüşümler, bir “sapma” ya da “geri çekilme” değil, bilakis paradigmatik derinleşme olarak okunmalıdır. Türkiye’de ve bölgede bu gerçeği kavramakta zorlanan çevrelerin temel sorunu, devrimci siyaseti donmuş dogmalar üzerinden okuma alışkanlığıdır.
Burada altı çizilmesi gereken ilk nokta, Kürt Özgürlük Hareketi’nin eklektisizm karşıtlığıdır. Hareket, farklı teorik kaynaklardan beslenirken, bunları yüzeysel biçimde yan yana getiren bir sentezcilik yapmamış, aksine kendi tarihsel ve toplumsal gerçekliği üzerinden yeniden yoğurmuştur. Marksizm, Özgürlükçü Sosyalizm, ekoloji, feminist teori ve komünal yaşam pratikleri, bu hareketin paradigmasında rastgele birleşmez. Bütünlüklü bir özgürlük projesinin parçaları olarak işlev görür. Bu, teorik bir lüks değil, sömürge koşullarında var olmanın zorunlu bir sonucudur.
Tam da bu nedenle, Kürt Özgürlük Hareketi’nin anti-emperyalizmi, sloganik değil, yapısaldır. Emperyalizm, bu harekette yalnızca dışsal bir düşman olarak değil, aynı zamanda modernite adı altında dayatılan bir yaşam biçimi, bir bilgi rejimi ve bir iktidar formu olarak ele alınır. Bu bakış açısı, anti-emperyalizmi salt devletler arası bir çatışma meselesi olmaktan çıkarır. Toplumsal ilişkilerin en mikro düzeyine kadar uzanan bir mücadele alanına dönüştürür.
Bu noktada sıkça yapılan bir hata devreye girer: Kürt Özgürlük Hareketi’ni, klasik anlamda “devlet kurma” hedefiyle hareket eden ulusalcı projelerle eşitlemek. Oysa bu hareketin temel iddiası, devletin kendisini özgürlük problemi olarak ele almaktır. Demokratik Konfederalizm paradigması, bu anlamda yalnızca Kürt halkı için değil, modern ulus-devlet formunun krizine işaret eden evrensel bir siyasal öneridir. Bu öneriyi kavrayamayanlar, ister Kürt milliyetçisi ister sol sekter olsun, hareketi sürekli “yetersiz”, “çelişkili” ya da “tutarsız” olmakla suçlar.
Kürt milliyetçi çevrelerin Dem Parti’nin Venezüella açıklaması üzerinden sergilediği tepkiler, işte bu paradigmatik farkın bir sonucudur. Bu çevreler için siyaset, devletler arası güç dengelerinde “doğru tarafta” durma meselesidir. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi için siyaset, özgür yaşamı örgütleme meselesidir. Bu iki yaklaşım arasındaki uçurum, basit bir taktik ayrışma değil, dünyaya bakıştaki köklü bir farktır. Bu nedenle milliyetçi akıl, hareketin Türkiye solu ile kurduğu stratejik dostluğu da hiçbir zaman içselleştirememiştir. Çünkü bu dostluk, etnik çıkar hesaplarının ötesinde, ortak bir özgürlük tahayyülüne dayanır.
Türkiye solunun bir bölümünde görülen Kürt Özgürlük Hareketi karşıtlığı da benzer bir teorik körlükten beslenir. Bu çevreler, hareketin kitlesel gücünü ve sahadaki etkisini kabul etmek zorunda kalsalar da, onun ideolojik özgünlüğünü kabullenmekte zorlanırlar. Bunun nedeni, Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Türkiye solunun büyük bölümünün cesaret edemediği bir şeyi yapmış olmasıdır: teoriyi pratiğin içinde yeniden kurmak. Bu, akademik konfor alanlarını sarsan, ezberleri bozan ve hiyerarşileri yerle bir eden bir süreçtir.
Rojava deneyimi, bu paradigmatik farkın en somut ifadesidir. Rojava, yalnızca askeri bir direniş alanı değil, aynı zamanda toplumsal bir laboratuvardır. Kadın özgürlüğü, komünal ekonomi, yerel meclisler ve çok kimlikli yaşam pratikleri, burada soyut teoriler olarak değil, gündelik hayatın parçası olarak inşa edilmiştir. Bu gerçeklik, Rojava’yı yalnızca DAİŞ’e karşı bir cephe olarak gören yaklaşımların ne kadar sığ olduğunu gözler önüne serer.
Bu bağlamda, YPG/YPJ’nin askeri pratikleri ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik yönelimi arasındaki ilişkiyi doğru kurmak hayati önemdedir. Askeri yapı, paradigmanın bir aracıdır. Paradigmanın kendisi değildir. Bu basit ama kritik ayrımı yapamayanlar, askeri taktikler üzerinden bütün bir ideolojik hattı mahkum etmeye çalışır. Oysa devrimci hareketler, tarih boyunca askeri zorunluluklarla ideolojik hedeflerini aynı potada eritmenin yollarını aramışlardır. Kürt Özgürlük Hareketi de bu arayışın özgün bir örneğidir.
Kürt Özgürlük Hareketi’ni Venezüella meselesi üzerinden eleştiren ya da savunan tüm yaklaşımlar için temel soru şudur: Bu hareketi bir devrimci paradigma olarak mı ele alıyoruz, yoksa onu kendi dar siyasal hesaplarımızın nesnesi haline mi getiriyoruz? Bu soruya verilen yanıt, yalnızca bugünkü tartışmaların değil, gelecekte kurulacak siyasal ittifakların da kaderini belirleyecektir.
Burada netleşen gerçek şudur: Kürt Özgürlük Hareketi, Devrimci Sosyalist bir paradigmanın taşıyıcısıdır ve bu paradigma, ne milliyetçi indirgemeciliğe ne de sol sekterliğe teslim edilebilir. Bu teslimiyet talebi, ister Kürtlerden ister solculardan gelsin, aynı ölçüde reddedilmelidir.
Rojava deneyimi, emperyalizm çağında devrimci siyasetin karşı karşıya kaldığı en karmaşık, en öğretici ve aynı zamanda en çok çarpıtılan örneklerden biridir. Bu çarpıtma, çoğu zaman bilinçsiz cehaletten değil; bilinçli bir ideolojik konfor arayışından kaynaklanır. Çünkü Rojava, hem sağcı-liberal aklın “ABD’siz olmaz” tezini, hem de sol sekterliğin “ABD ile temas eden herkes satılmıştır” dogmasını aynı anda boşa düşüren somut bir tarihsel gerçekliktir.
YPG/YPJ ile ABD arasında kurulan askeri işbirliği, başından itibaren ne gizli bir ittifak ne de stratejik bir ortaklık olarak tasarlanmıştır. Bu ilişki, DAİŞ gibi insanlık dışı, soykırımcı, kadın düşmanı ve bölgesel bir karanlık rejim kurmayı hedefleyen bir güce karşı, zorunlu ve sınırlı bir savaş taktiği olarak şekillenmiştir. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: DAİŞ, yalnızca Kürtlere değil, bölgedeki tüm halklara yönelmiş bir varoluşsal tehditti. Bu tehdide karşı verilen mücadele, salt bir ulusal savunma değil, aynı zamanda evrensel bir insanlık savunmasıydı.
Ancak bu askeri zorunluluğu, ideolojik teslimiyet gibi sunan yaklaşımlar, bilinçli olarak şu gerçeği görmezden gelir: Rojava’da kurulan toplumsal düzen, ABD’nin bölgeye dair hiçbir stratejik vizyonuyla örtüşmemektedir. Kadın öncülüğü, komünal ekonomi, yerel meclisler, etnik ve inançsal çoğulculuk, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya dayattığı neoliberal, mezhepçi ve otoriter düzenin tam karşısında konumlanır. Eğer ABD, Rojava’da gerçek anlamda belirleyici bir güç olsaydı, ortaya çıkan yapı tam olarak bunun zıddı olurdu.
Bu noktada, askeri işbirliği ile politik-ideolojik özerklik arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramak zorunludur. YPG/YPJ, savaş alanında belirli teknik, lojistik ve istihbari destekler alırken, kendi komuta yapısını, savaş doktrinini ve siyasal yönelimini hiçbir zaman ABD’ye devretmemiştir.
Bu basit bir ayrıntı değil, devrimci bir bilinç meselesidir. Çünkü askeri destek almak ile askeri iradeyi teslim etmek arasında tarihsel bir uçurum vardır. Bu uçurumu kapatmaya çalışan her yaklaşım, ya bilerek manipülasyon yapar ya da devrimci pratiği anlamaktan acizdir.
Rojava’ya yönelik “ABD ile işbirliği” eleştirilerinin önemli bir kısmı, Kürt halkının on yıllardır maruz kaldığı sömürgeci şiddeti ve sürekli yok sayılma halini görmezden gelir. Dört parçaya bölünmüş bir ülkenin, bir halkın, her parçada farklı devletlerin sistematik baskısı altında yaşadığı bir tarihsel bağlamda, “ideal koşullar” talep etmek, devrimci bir tutum değil, konforlu bir seyirciliktir. Devrim, çoğu zaman en kötü koşullarda, en sınırlı imkanlarla ve en sert çelişkiler içinde filizlenir.
Burada özellikle bazı sol çevrelerin düştüğü bir başka ideolojik tuzak belirginleşir: Simetri yanılgısı… Bu yanılgıya göre, emperyalist bir güçle kurulan her ilişki, otomatik olarak eşit bir suç ortaklığı anlamına gelir. Oysa güç ilişkileri simetrik değildir. YPG/YPJ’nin ABD ile kurduğu ilişki, bir emperyal merkezin bölgesel çıkarlarını tahkim eden bir taşeronluk ilişkisi değil, kendi varlığını korumaya çalışan bir halkın, düşmanına karşı geçici bir denge kurma çabasıdır. Bu farkı görmeyenler, sömürgecilik ile öz savunma arasındaki çizgiyi bilinçli olarak bulanıklaştırır.
Diğer tarafta, Rojava’yı gerekçe göstererek ABD ile daha derin ve kalıcı ilişkiler kurulmasını savunan Kürt liberal-sağı, çok daha tehlikeli bir ideolojik pozisyon alır. Bu yaklaşım, askeri zorunluluğu politik bağımlılığa dönüştürme eğilimindedir. Oysa Rojava deneyiminin en temel derslerinden biri şudur: Emperyalizmle kurulan her ilişki, sürekli denetlenmesi ve sınırlandırılması gereken bir risk alanıdır. Bu risk alanını fırsat olarak pazarlamak, devrimci bir akıl değil, sömürgeci bir içselleştirme biçimidir.
Rojava’ya yönelik kaygılar elbette gerçektir. Türk devletinin saldırı tehdidi, bölgesel dengeler, uluslararası güçlerin ikiyüzlü politikaları, bu kaygıları beslemektedir. Ancak bu kaygılar üzerinden emperyalizme siyasal kredi açmak, korkuyu politik pusula haline getirmektir. Korku, anlaşılır bir duygudur. Fakat devrimci bir rehber değildir. Devrimci siyaset, korkularla değil, tarihsel bilinçle yol alır.
Bu noktada, ABD’nin Kürt halkıyla ilişkilerindeki tarihsel sicil yeniden hatırlanmalıdır. Bugün Rojava’da taktik bir işbirliği yürüten ABD, dün Güney Kürdistan’da, önceki on yıllarda Türkiye’de ve daha geride İran ve Irak’ta Kürtleri defalarca yüzüstü bırakmıştır. Bu süreklilik, bir “yanlış politika” değil, emperyalizmin yapısal karakteridir. Emperyalizm, halklara değil, çıkarlara sadıktır. Bu basit gerçek, her devrimci öznenin zihninde daima canlı tutulmalıdır.
Dolayısıyla Rojava deneyimi, ne romantize edilecek bir ütopya ne de şeytanlaştırılacak bir “sapma”dır. Rojava, emperyalizm çağında devrimci bir halk hareketinin, varlığını korumak için nasıl karmaşık ve çok katmanlı bir mücadele yürütmek zorunda kaldığının canlı bir örneğidir. Bu örneği anlamak, sloganlarla değil, diyalektik bir analizle mümkündür.
Burada netleşen temel gerçek şudur: YPG/YPJ ve ABD askeri işbirliği, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik yönelimini belirleyen bir eksen değil, bu yönelimin içinde, sınırlı ve denetlenen bir taktiktir. Bu taktiği strateji gibi sunanlar da, bu taktiği “ihanet” olarak damgalayanlar da, aynı ölçüde gerçeği çarpıtmaktadır.
Emperyalizm, yalnızca dışsal bir güç değil, aynı zamanda hafıza politikasıdır. Savaşın, direnişin, ihanetin ve teslimiyetin tarihini hangi biçimde hatırladığınız, bugün kurduğunuz siyaseti doğrudan belirler. Kürt halkının tarihine bakıldığında, bu hafıza politikası en dramatik ve acımasız biçimiyle kendini göstermiştir. ABD ve MOSSAD işbirliğiyle Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın uluslararası komployla kaçırılması ve Türk devletine teslim edilmesi, yalnızca bir liderin şahsi trajedisi değildir. Kürt halkının politik ve ideolojik iradesine yönelik sistematik bir saldırıdır.
Bu operasyon, tarihsel bir tesadüf değil, emperyalizmin metodik pratiğinin güncel bir örneğidir. Önder Öcalan’ın esareti, emperyalist stratejinin temel yasalarını ortaya koyar. İşbirliği, geçici destek, taktik temas hepsi mümkündür. Fakat özneyi kontrol altına alma ve nihai hedeflerine ulaşma, emperyalizmin sürekliliğini garanti altına alır. ABD ve müttefikleri, Kürt halkına dair politikalarında uzun vadeli ve yapısal bir strateji yürütmüş, kısa dönemli dostluk veya işbirliği söylemleriyle gerçek niyetlerini gizlemiştir.
İşte bu nedenle, Venezüella olayı etrafında bazı Kürt çevrelerin ve sol kesimlerin “ABD işbirliği olgularına” dayalı tartışmaları, tarihsel hafızayı bastırmak üzerine kuruludur. Bugün Rojava’da ABD ile sınırlı bir askeri işbirliği görüyoruz. Ancak dün Önder Öcalan operasyonunda görülen hakikati görmezden gelmek, politik körlük değil, ideolojik seçiciliktir. Bu seçicilik, bilinçli ya da bilinçsiz, emperyalist söylemin yeniden üretiminden başka bir şey değildir.
Tarihsel hafızanın bastırılması, yalnızca dışsal güçleri meşrulaştırmakla kalmaz. Aynı zamanda devrimci özneyi de yozlaştırır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin varlığı, sahici bir ideolojik öz ve tarihsel hafıza ile şekillenir. Bu hafızayı silmeye, çarpıtmaya veya geçici konjonktürlerle değiştirmeye yönelik her girişim, hareketin paradigmasını kavramayan kesimler tarafından bilinçli olarak üretilir. Örneğin, Türkiye solu ve bazı Kürt milliyetçi çevreler, Önder Öcalan’ın esaretini, Rojava’daki sınırlı ABD işbirliği üzerinden yorumlayarak ya görmezden gelir ya da hafifletir. Bu yalnızca tarihsel sapmadır. Aynı zamanda ideolojik ihanetin gizli biçimidir.
ABD’nin Kürt meselesinde izlediği süreklilik, yalnızca Önder Öcalan operasyonu ile sınırlı değildir. Güney Kürdistan’da 1990’lardan itibaren yürütülen operasyonlar, Kuzey Kürdistan’da Türkiye ile kurulan stratejik işbirlikleri, Irak ve Suriye’deki müdahaleler hep aynı prensip üzerine kuruludur: Geçici destekler, taktik işbirlikleri ve nihai kontrol… Bu sürekliliği kavramayan, bugün Venezüella veya Rojava meselesinde yanlış pozisyon alır. Çünkü emperyalizmi tarihsel hafıza olmadan analiz etmek, onu bir “güvenilir partner” gibi göstermek veya salt bir “düşmanlık” nesnesine indirgemek anlamına gelir.
Burada ayrıca şunu vurgulamak gerekir: Tarihsel hafızanın bastırılması, sadece dışsal güçlerle ilgili değildir. Türkiye solunun ve bazı sosyalist çevrelerin yaptığı hatalar, hafızanın kendi içlerinde manipülasyonudur. Örneğin, Dem Parti’nin açıklamasına yöneltilen gecikme eleştirileri, tarihsel bağlamı görmezden gelmek ve olayı yalnızca “zamanlama” meselesi olarak değerlendirmekten ibarettir. Bu tür yüzeysel değerlendirmeler, emperyalist operasyonların gerçek boyutunu ve devrimci mücadelenin tarihsel derinliğini anlamamayı pekiştirir.
Dolayısıyla ortaya çıkan temel tez şudur: Uluslararası komplo ve hafıza manipülasyonu birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihsel deneyimi, emperyalizmin taktiksel ve stratejik yöntemlerini açığa çıkarır. Hafızayı silmek veya çarpıtmak, yalnızca dış güçleri değil, içerideki devrimci özneyi de tahrip eder. Bu nedenle her devrimci özne için öncelik, tarihsel hafızayı eksiksiz ve eleştirel biçimde sahiplenmektir.
Rojava ve Venezüella örnekleri, bu hafıza üzerinden okunmadığında, politik tartışmalar dar bir refleks, yüzeysel eleştiri ve ahlakçı polemik düzeyine düşer. Oysa devrimci siyaset, yalnızca güncel olayların değerlendirilmesi değil, tarihsel süreklilik, çelişki yönetimi ve paradigmatik analiz üzerinden yürütülmelidir.
Burada netleşen şudur: ABD, CIA, MOSSAD ve diğer emperyal güçlerin Kürt halkına yönelik operasyonları, geçici işbirlikleri veya sınırlı taktik destekler üzerinden anlaşılmamalıdır. Bunlar, devrimci paradigmanın sınandığı ve güçlendiği tarihsel gerçekliklerdir. Hafıza bastırıldığında, gerçek anlam kaybolur, ideolojik ve politik yönelimler bozulur.
Kürt milliyetçiliği, tarihsel olarak devrimci paradigmanın en belirgin düşmanı olmuştur. Bu düşmanlık yalnızca askeri veya siyasal bir mesele değildir. Felsefi, teorik ve ideolojik bir kırılma hattıdır. Milliyetçi akıl, siyaseti homojen bir halk ve mutlak bir devlet tahayyülü üzerinden kurgular. Çelişkiler yok sayılır, pragmatizm yalnızca “güçlü olan”ın lehine işler ve tarihsel süreklilik, tek bir ulusal anlatının hizmetine sunulur. Bu zihniyet, Kürt Özgürlük Hareketi’nin özgürlük temelli, sosyalist paradigmalarıyla taban tabana çelişir.
Milliyetçi refleksler, Venezüella olayı veya Rojava üzerinden gösterildiğinde özellikle dikkat çekicidir. Dem Parti’nin açıklamasını bahane eden bu çevreler, meseleye emperyalizmin yapısal karakteri üzerinden değil, kendi dar çıkar ve korku hesapları üzerinden yaklaşır. ABD veya diğer güçlerle kurulan her ilişki, milliyetçi akıl tarafından derhal bir ihanet, bir “fırsatçılık” olarak damgalanır. Oysa devrimci perspektif, taktik ile stratejiyi ayırır. Geçici işbirlikleri ideolojik teslimiyet olarak okumaz. Milliyetçi akıl için bu ayrım yoktur. Her eylem veya açıklama, kendi ulusal hayali çerçevesinde yorumlanır ve bu nedenle sürekli “sahte devrimcilik” suçlamasına yol açar.
Kürt liberal-sağ çevreler ise farklı bir sapkınlık üretir. Bu çevreler, Rojava üzerinden ABD ile ilişkilerin derinleştirilmesini savunur ve bunu “akılcı, gerçekçi ve stratejik” bir politika olarak sunar. Oysa bu politika, yalnızca ideolojik çürüme ve bilinçsizlik ürünüdür. Taktik işbirliği ile stratejik teslimiyet arasındaki çizgiyi göremeyen liberal-sağ yaklaşım, kendi çıkar ve konfor alanını Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigmatik hattına dayatmaya çalışır. Bu durum, ideolojik dayatma ve siyasi yozlaşmanın klasik bir örneğidir.
Burada ayrıca şu gerçekleri ortaya koymak zorunludur: Milliyetçi ve liberal-sağcı refleksler, yalnızca ideolojik bir çelişki değil, politik bir tehdit üretir. Çünkü bu çevreler, emperyalist operasyonları kendi lehlerine yorumlama kapasitesine sahiptir. Yani bir gün Maduro’ya karşı tepkili, ertesi gün Rojava’ya karşı korkulu olabilirler. Bu, devrimci paradigmaya karşı sürekli bir manipülasyon ve çelişki üretme mekanizmasıdır.
Sağcı ve liberal kesimlerin davranışlarını anlamak için bir başka kritik çerçeve de şudur: Rojava ve Venezüella meselesi üzerinden “ABD ile ilişkiler iyileştirilmeli” veya “ABD karşıtı tavır aşırı” tezlerini savunmak, tarihsel hafızayı ve emperyalist sürekliliği göz ardı etmek demektir. ABD’nin Önder Öcalan operasyonu, Kürt halkına yönelik sistematik taktik ve stratejik müdahaleler, bu tür yaklaşımların ne kadar yanıltıcı olduğunu ortaya koyar. Bu hafızayı göz ardı eden tüm siyaset, bilinçsiz bir teslimiyet ya da ideolojik yozlaşma olarak karşımıza çıkar.
Milliyetçi ve liberal-sağ çevrelerin ortak özelliklerinden biri de, Rojava kaygısını ve ABD korkusunu siyasallaştırmak yerine bireysel veya grup çıkarları doğrultusunda manipüle etmeleridir. Kaygı meşru olabilir. Fakat bu kaygıyı, devrimci öznenin stratejik hattına müdahale etmek için kullanmak, hem tarihsel hem de teorik açıdan kabul edilemez. İşte bu nedenle, bu çevreler Rojava’daki YPG/YPJ ve ABD işbirliğini aşırı biçimde eleştirir veya övgüyle sunar. Her iki durumda da paradigmayı anlamamış olurlar.
Gerçek şudur: Kürt milliyetçiliği ve liberal-sağ refleksler, devrimci paradigmanın önünde sürekli bir engel teşkil eder. Bu çevreler, tarihsel hafızayı, ideolojik doğruları ve politik çelişkileri çarpıtarak kendi dar çıkarlarını meşrulaştırmaya çalışır. Devrimci özne, bu sapmalara karşı hem felsefi hem de stratejik olarak net olmak zorundadır.
Türkiye solu, tarihsel olarak kendi içinde sürekli bir çelişki alanı üretmiştir. Bu çelişkinin temel kaynağı, ideolojik derinlik ve tarihsel perspektif eksikliğidir. Solun bir kısmı, Venezüella veya Rojava gibi kritik meselelerde, olayların yüzeysel ve refleksif bir okumasını yapar. Bu okuma, çoğu zaman hız ve zamanlama üzerinden değerlendirme ile sınırlıdır.
Dem Parti’nin açıklamasının bir gün geç yapılması, bu çevreler için yeterli bir eleştiri zemini haline gelir. Oysa devrimci siyaset, zamanlamadan önce içeriğe ve paradigmatik hatta bakar. Bir dakikanın farkı, ilkesel bir çizginin değerini değiştirmez. Fakat Türkiye solunun bu farkı görememesi, onu kendi dogmatik ve sekter reflekslerine mahkum eder.
Sol-sekterizm, yalnızca hız veya zamanlama eleştirisi ile sınırlı değildir. Aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik ideolojik düşmanlığı, bilinçli çarpıtmayı ve stratejik önyargıyı içerir. Bu sekter yaklaşım, hareketin paradigmasını anlamamakla kalmaz, onu kendi dar siyasal hesapları ve hiyerarşi beklentileri çerçevesinde yeniden biçimlendirmeye çalışır. Yani sol, hem tarihsel hafızayı hem de devrimci paradigmayı manipüle ederek, kendi eksikliklerini örtbas eder.
Açığa çıkan Kürt milliyetçi ve liberal-sağ refleksler, Türkiye solunun bu sekter tavırlarıyla birleştiğinde, ortaya karmaşık bir düşmanlık ağı çıkar. Kimi sol çevreler Dem Parti’nin açıklamasına gecikme ve Rojava üzerinden saldırırken, aynı zamanda ABD’nin emperyalist müdahalesinin tarihsel sürekliliğini görmezden gelir. Milliyetçi Kürt çevreler ise açıklamanın içeriğini çarpıtarak, hareketi kendi dar çıkarlarıyla ilişkilendirir. Bu iki yanlış okuma, devrimci hattı hedef alan eşzamanlı bir baskı mekanizması yaratır.
Türkiye solunun bir diğer kronik hatası, kendi konfor alanlarını paradigmatik analiz yerine refleks yarışına kurban etmesidir. Sosyal medya üzerinden yürütülen eleştiriler, yüzeyselliğin ve zaman fetişizminin tipik örnekleridir. Burada sorun, hızlı tepki vermemek değildir. Sorun, tepkinin ilkesel bir eksene oturmamasıdır. Devrimci politika, sosyal medya refleksiyle değil, tarihsel bilinç ve teorik derinlikle yürütülür.
Dem Parti, Venezüella açıklamasını gecikmeli de olsa yaptı (Ki benim de en çok eleştirdiğim nokta). Ancak bu gecikme üzerinden yürütülen eleştiriler, yalnızca solun iç sekterliğini gözler önüne serer. Bu sekterlik, ideolojik körlüğün ve paradigmatik bağların kopmasının bir sonucudur. Bu bağ kopukluğu, hem Kürt Özgürlük Hareketi’ni hem de anti-emperyalist hattı hedef alan bir mekanizma yaratır.
Türkiye solunun bu sekter tutumunu anlamak için kritik bir nokta daha vardır: Devrimci paradigmayı kendi hiyerarşik ve merkeziyetçi beklentileri üzerinden ölçmek. Bu yaklaşım, hareketin sahadaki özerkliğini ve ideolojik özgünlüğünü küçümser. Rojava deneyimi ve Dem Parti’nin açıklaması, bu özerkliği ve paradigmayı somut biçimde ortaya koyarken, sekter sol için bir tehdit oluşturur. Tehdit, yalnızca eleştirilecek bir eksiklik değil, paradigmatik bir doğruluk ve bağımsızlık ölçütüdür.
Burada ortaya çıkan temel tez şudur: Türkiye solu, sekter refleksleri, gecikme eleştirileri ve ideolojik körlükleri ile devrimci hattı ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni sürekli sınamaktadır. Bu sınama, çoğu zaman yapıcı değil, tahrip edicidir. Devrimci özne, bu sekter saldırılara karşı paradigmatik netlik ve teorik derinlik ile karşılık vermek zorundadır.
Devrimci netlik, yalnızca doğru tezleri sıralamakla elde edilmez. Netlik, felsefi derinlik, teorik tutarlılık, tarihsel bilinç ve politik cesaretin birleşimidir. Venezüella olayı, Rojava deneyimi, ABD emperyalizminin tarihsel müdahaleleri, Türkiye solu, Kürt milliyetçiliği ve liberal-sağ refleksler üzerinden gelişen tartışmalar, işte bu netliğin sınandığı bir platform sunar. Bu sınavdan geçmek isteyen her özne, tek bir ölçütle karşı karşıyadır: İlkesel ve paradigmatik doğruluk.
Birincisi, emperyalizm karşısında alınacak tutum, hiçbir zaman konjonktürel manevralarla sınırlı olamaz. Maduro’nun kaçırılması, Önder Öcalan’ın esareti, Rojava’daki askeri işbirliği… Tüm bunlar, devrimci perspektifi test eden olgular zincirinin halkalarıdır. Taktik zorunluluklar veya geçici işbirlikleri, ilkesel ekseni gölgeleyemez. Bu eksen, anti-emperyalizmin ve halk iradesinin korunmasıdır. Bu nedenle Venezüella üzerinden yapılan herhangi bir indirgemeci, ahlakçı veya gecikme odaklı eleştiri, paradigmanın özünü hiçe sayar.
İkincisi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigmatik duruşu, milliyetçilik ve liberal-sağ reflekslere karşı canlı bir referans noktasıdır. Hareketin Devrimci Sosyalist karakteri, yalnızca teorik bir söylem değil, sahadaki direniş, toplumsal deneyim ve stratejik özerklikle teyit edilmiş bir pratiğin ürünüdür. Bu paradigmayı kavrayamayan veya çarpıtan herkes, ister bilinçli milliyetçi, ister liberal-sağcı olsun, aynı zamanda tarihsel hakikati reddetmiş olur.
Üçüncüsü, Türkiye olunun sekter refleksleri ve gecikme eleştirileri, yalnızca demode bir iç tartışma değil, devrimci hattı doğrudan sınayan bir politik tuzaktır. Bu tuzağı aşmanın yolu, yalnızca içsel eleştiri ve hız talebine teslim olmak değil, paradigmatik ilke ve tarihsel bilinç üzerinden netleşmektir. Dem Parti’nin açıklamasına gecikme üzerinden saldırmak, gerçek mücadelenin ve tarihsel sürekliliğin farkında olmamaktır.
Dördüncüsü, Rojava deneyimi, YPG/YPJ ve ABD ilişkisinin diyalektiği, devrimci öznenin çelişkiyi yönetme kapasitesini somutlaştırır. Askeri zorunluluklar ile ideolojik özerklik arasındaki çizgi, emperyalizme karşı verilen mücadelede tarihsel bir ders olarak işlev görür. Bu çizgiyi görmeyen, taktik ile stratejiyi ayıramayan her yaklaşım, ister Kürt milliyetçisi, ister liberal-sağcı, ister sol-sekter olsun, paradigmanın dışında kalır.
Beşincisi, uluslararası komplo ve tarihsel hafıza, devrimci netliğin en kritik boyutudur. Önder Öcalan’ın esareti ve emperyalist operasyonlar, yalnızca geçmişin trajedisi değil, bugünün ve geleceğin politik ölçütleridir. Tarihsel hafızayı bastırmak veya çarpıtmak, emperyalizmi yanlış değerlendirmeye, taktik manevraları stratejiye dönüştürmeye ve paradigmatik doğruları ihmal etmeye yol açar. Devrimci özne, hafızayı eksiksiz ve eleştirel biçimde sahiplenmeden, hiçbir güncel tartışmada ilkesel duruş sergileyemez.
Altıncısı, devrimci netlik, saflaşmayı gerektirir. Saflaşma, yalnızca düşmanı tanımak değildir. Arkadaş ile düşmanı ayırt edebilme, çelişkili pozisyonları çözebilme ve paradigmanın özünü koruyabilmedir. Venezüella üzerinden koparılan tartışmalarda, bu saflaşma tüm çıplaklığıyla gözlemlenmiştir. Milliyetçi çevreler, liberal sağ, sol-sekter ve tarihsel hafızayı bastıranlar, paradigmanın dışında kalmıştır. Dem Parti ve Kürt Özgürlük Hareketi ise, paradigmanın ilkesel hattını koruyarak, devrimci netliğin taşıyıcısı konumundadır.
Son olarak, devrimci netliğin ölçütü yalnızca bugünkü olaylar değildir. Geleceğe dair sorumluluk ve tarihsel bilinçtir. Anti-emperyalist hattın korunması, taktik ile stratejinin doğru ayrıştırılması, paradigmanın bağımsızlığının sürdürülmesi ve tarihsel hafızanın sahiplenilmesi, tüm devrimci öznenin ortak görevleridir. Bu görev yerine getirilmediğinde, her eylem ya sekter refleksle ya da ideolojik yozlaşmayla sonuçlanır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.