1991 Büyük Madenci Yürüyüşü (Zonguldak merkezli, yaklaşık 100 bin madenci ve ailesinin katılımıyla) kısa sürede güçlü bir sınıf çıkışı olarak görülse de, gelen karşı saldırıların göğüslenememesi ve verilen tavizlerle orta ve uzun vadede Türkiye işçi sınıfı ciddi kayıplar yaşadı

6 Ocak’ı 7 Ocak’a bağlayan saatlerde grev komitelerinde görev yapan işçiler arasında “Geriye dönüyoruz” sözleri duyulmaya başlandı. Şemsi Denizer’in geriye dönme kararını açıklayacağını ve bunun karşısında durulması gerektiğini seslendiriyorduk kendi aramızda. Ulaşabildiğimiz sendikacılara böyle bir kararın alınmamasını talep ediyorduk.
Ama sonunda 7 Ocak sabahında Şemiz Denizer Mengen Belediyesi’nin penceresine çıkarak “Gemileri yaktık geri dönüş yok” dediği işçilere yine “Canlarım” diye seslenerek “Yürüyüş planımız, anlaşma ortamı yaratmaktı. Bugün yönetim kurulu ile Ankara’ya gidiyorum. Üç gün Zonguldak’a gelemiyorum” dedi. Yaşadığımız büyük bir şaşkınlıktı. “Biz buradayız!” diye seslenir işçiler. Denizer, “Bana güveniyor musunuz?” der. Cevap “Evet. Gemileri yaktık, geri dönüş yok”tur. O zaman Şemsi Denizer der ki: “Yürüyüş eylemi bitmiştir. Sizler Zonguldak’a dönüyorsunuz.” İşte bu sözden sonra işçiler ne yazık ki birlikteliklerini kaybetti. Bir tarafta “Başkan, geri dönüş yok” diyenler olsa da “Başkan, sen ne dersen o olur” diyenlerin sesleri daha baskın çıktı.
Ama Denizer’e bu da yetmedi “Başkan geri dönüş yok” diyen işçilere; belediyenin penceresinden “ANAP’ın ajanları!” diye bağırarak, onları işaret ederek “Aranızda kışkırtıcılara yer vermeyin!” diye seslendi. Kışkırtıcı diye itham ettikleri ki, yıllarca grev komitelerinde çalışmış, doymak için değil, yeniden doğmak, insan gibi yaşamak için direnen işçilerdi. Bizlerdik.
12 Eylül darbesi olduğunda demir çelik işçileri bir ay öncesinden toplu sözleşmelerini tamamlayarak kazanımlarına kavuştular. Ama maden işçilerinin toplu sözleşme süreci devam ediyordu. 12 Eylül’le birlikte tüm haklar askıya alındığından toplu sözleşme de durdu. Sonrasında 12 Eylül yönetimi ülkedeki tüm işçilere almış oldukları ücretlerin yüzde 50’si kadar artış verdi. Böylelikle demir çelik işçisi bir taraftan toplu sözleşme ile elde ettiği ücret artışının yanı sıra yüzde 50 olan bu ücret zammını da aldı. Ama maden işçisi eski ücretinin üzerinde sadece bu yüzde 50 zammı aldı. Sonrası ise her seferinde yüksek hakem kuruluna giden toplu sözleşmeler ve her defasında asgari ücretin altında kalan ücret zamları…
Bir maden işçisi 600 bin lira ücret alırken TTK Genel Müdürü 6 milyon lira ücret alıyordu. Bu gerçek ortadayken toplu sözleşmede de çok düşük zam öneriliyordu. Bu yetmezmiş gibi dönemin ANAP hükümeti, neoliberal politikalar gereği kamu iktisadi teşekküllerini (KİT) özelleştirme veya kapatma yoluna gitmeyi planlıyordu. Özellikle Zonguldak havzasındaki kömür madenlerinin “zarar ettiği” gerekçesiyle kapatılması gündeme getirilmişti. Bu durum, sadece işçiler için değil, tüm Zonguldak halkı için bir geçim kaynağının yok olması demekti. İşte bu nedenle halk ile maden işçileri bir bütün oldular. Halk madenler kapatıldığında kendilerinin de yok olacağını anlamışlardı.
1991 Büyük Madenci Yürüyüşü (Zonguldak merkezli, yaklaşık 100 bin madenci ve ailesinin katılımıyla) kısa sürede güçlü bir sınıf çıkışı olarak görülse de, gelen karşı saldırıların göğüslenememesi ve verilen tavizlerle orta ve uzun vadede Türkiye işçi sınıfı ciddi kayıplar yaşadı. Bu kayıplar doğrudan yürüyüşten değil; yürüyüşün devlet-sermaye cephesi tarafından karşılanma biçimi ve sonrasında izlenen politikalar nedeniyle ortaya çıkmıştı.
Yürüyüşün bastırılmasının ardından devlet, madenciliği “stratejik sektör” olarak güçlendirmek yerine TTK’yı küçültme politikasına geçti, yeni işçi alımları durduruldu. Emeklilik teşvikleriyle işgücü eritildi. Üretim yerine ithalat tercih edildi ve yatırımlar ya askıya alındı ya da tamamen sonlandırıldı.
1991 yürüyüşü, devlet açısından bir travma yarattı. Sonrasında büyük işçi eylemleri “milli güvenlik” meselesi olarak görülmeye başlandı. Valilik-emniyet-ordu koordinasyonu güçlendirildi. Grev ve yürüyüşlere daha sert müdahale pratiği gelişti. Özellikle 1990’ların ortasından itibaren grev yasakları arttı, “erteleme” adı altında fiili yasaklar yaygınlaştı. İşçi sınıfı sokak gücünü kullanma meşruiyetini kaybetti.
Madenci yürüyüşü, sendikaların ne kadar güçlü olabileceğini gösterdi; ancak bu aynı zamanda sendikalara karşı kapsamlı bir karşı hamleyi tetikledi. Sendikalar “ekonomiyi bozan aktör” olarak damgalandı. Ücret pazarlığı yerine “mali disiplin” öncelendi. Toplu sözleşme kazanımları budandı. Uzun vadede sendikalaşma oranları hızla düştü. Özel sektörde sendika neredeyse tasfiye edildi. Kamu sendikaları bürokratikleşti. 1991 sonrası sendikal hareketin sınıfsal dinamikleri törpülendi, sendikalar idari bir yapıya indirgendi.
Yürüyüşten hemen sonra gelen süreçte özelleştirme politikaları hızlandı. Kamu işletmeleri “zarar ediyor” söylemiyle hedef alındı. IMF ve Dünya Bankası reçeteleri uygulanmaya başlandı. Bu, 1991 yürüyüşünün taleplerinin tersine bir yoldu. İşçiler hak aradı; devlet, çözümü kamu işletmelerini küçültmekte buldu. İşçi sınıfı, krizin bedelini ödeyen taraf haline getirildi.
Zonguldak ve çevresi için sonuçlar çok ağır oldu. Genç nüfus göç etti. İşsizlik kronikleşti. Esnaf ve yerel ekonomi çöktü. Sosyal dayanışma ağları dağıldı. Bu, sınıfın coğrafi olarak da parçalanması anlamına geldi. Zonguldak, Bartın ve Karabük vilayet yapıldı, coğrafya idari alanda da parçalandı.
Belki de en ağır kayıp budur. Madenciler kitlesel ve meşru bir mücadele yürüttü. Toplumdan büyük destek aldı. Ama kalıcı kazanım elde edilemedi. Ardından tasfiye süreci başladı. Bu durum işçi sınıfında şu algıyı yarattı: “Ne kadar güçlü olursak olalım, sonuç değişmiyor.” Bu, örgütlü mücadelenin moral zeminini ciddi biçimde zedeledi.
1991 Büyük Madenci Yürüyüşü’ndeki tavizler ve gelen saldırılar karşısında etkin tavır alamama durumu kamu madenciliğinin tasfiyesini hızlandırdı. Sınıf eylemlerinin kriminalize edilmesine yol açtı. Sendikal gücün törpülenmesini meşrulaştırdı. Neoliberal dönüşümün önünü açtı. İşçi sınıfında kalıcı bir moral kırılması yarattı.
1991 sonrası Türkiye’de ücretlerin milli gelir içindeki payı düştü. Sermaye payı arttı. Emek gücü ucuzlatıldı ve güvencesizleştirildi. Taşeronlaşma, esnek çalışma, kayıtdışı istihdam, bölgesel ücret farkları yaygınlaştı. İşçi sınıfı aynı sınıf olmaktan çıktı. Ortak çıkar algısı parçalandı. “Kendisi için sınıf”, tekrar “kendinde sınıf” düzeyine geriledi.
Bu yürüyüş sonucunda elde edilen hiçbir kazanım olmadı. Sadece ücretlerde ufak bir iyileştirme büyük bir kazanç olarak sunuldu insanlara. Yeraltı işçilerinin zorunlu emekli edilmesi, havzaya taşeronun sokulması, kurumun bünyesi içindeki üretimlerinin durdurulması, yatırım miktarlarının olağanüstü düşürülmesi ve hatta hiç yatırım yapılmaması, rödovans sahalarının ihaleye çıkarılması hepsi bu Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bastırılmasından sonra gerçekleştirildi. O büyük eylem, dünya tarihinde yerini alan işçi eylemi kazanımla değil ama kayıplarıyla anılmaya başlandı. Bakın şimdi taşkömürü havzası ne durumda? Ve bunun böyle olmasına yol açan sendikacıların boyunlarında yafta olarak asılı bulunuyor.
Büyük Madenci Yürüyüşü’nün bastırılması sonrasında ne yazık ki havzadaki ve ülkemizdeki işçiler hep yenilgiyle karşılaştılar. Bugünden sonra ülkemizde işçi sınıfının hem hak hem de ekonomik mücadele geleneği önemli bir yara aldı.
Şimdi yine 4 Ocak Büyük Madenci Yürüyüşü ile ilgili çok süslü püslü laflar edilecek. Ama gerçek yukarıda yazdıklarım. Hem de bu sürecin içinde yaşayan bir madenci olarak anılarım ve çıkarımlarım bunlar. İşçi sınıfı hareketinin en büyük çöküşü işte bu yürüyüşün bastırılması ile başladı ve halen de devam etmekte.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.