Yeni yapılanmasında harç olarak kullandığı yazarların ilk sıralarında post-Marksizm'in kanonik temsilcileri Laclau- Mouffe çiftinin “determinizm”/“özcü sınıf” eleştirisi ve “radikal demokrasi”si; Negri-Hardt’ın, artık ulusal değil diye reddettikleri Lenin’in klasikleşmiş emperyalizm analizine ikame ettikleri “İmparatorluk”u ve işçi sınıfının yerine geçirdikleri etnik, cinsel, kültürel, mesleki aidiyetleri kapsayan “Çokluk”u gelir

Öcalan’ın yeni paradigmasını Bookchin etkisiyle sınırlar, etkilendiği diğer yazarları hesaba katmaz, başkalarından aldığı kavramları nasıl yamalı bohça gibi bir araya getirdiğini dikkate almaz isek, dönüşümünü ve tutarsızlıklarını anlayamayız. Murray Bookchin’den “komünalizm” ve “ekolojizm”i, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’dan “radikal demokrasi”yi alır, başka yazarlardan ödünç aldıkları ve kendi kattıklarıyla bunları gelişigüzel harmanlar. Repertuvarı Muhammed’e "primitif sosyalist", “Hz. Muhammed'in kendisi son büyük komünalisttir” diyecek kadar geniştir.
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda Marx ve Lenin’i sert sözlerle eleştirir ve her şeyi yeni baştan alıyormuşçasına Platon ve Sokrat’tan çağdaş yazarlara kadar gelir:
… A. Badiou’nun "Numeun cleature" dediği seçkinler ile aslında modern kastı tanımlar. Buna oligarşi de deniliyor. Reel-sosyalizm sınıf, proletarya kavramlarını çokça kullandı ama bu kavramlar gerçeğin izahatında zayıf kalmıştır. Frankfurt Okulu sınıfçılık konusunda çeşitli haklı eleştiriler geliştirmiştir. Geliştirdiğimiz yeni kavram setimiz hem pratiğe yansıyacak hem de tarihsel olarak yaşanan muğlaklığı ortadan kaldıracaktır. Gramsci ve Negri'nin çözemediği, çağın filozoflarından Zizek'in ve A. Badiou'nun çözüm aradığı sorunlara yeni kavram setiyle yanıt oluşturmaya çalışıyorum.
Marksizm'le ya da sosyalizmle ilgisi olsun olmasın bir araya getirilmeleri mümkün olmayan yazar ve fikirleri kaynak olarak kullanır. Bookchin, Foucault, Nietzsche, Braudel, antik çağ Mezopotamya mitolojisi ve Ortaçağ İslam ahlak felsefesi Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda ve diğer kitaplarında buluşurlar.
Marx’ı aştım” demekle yetinmez, aştığını iddiasındakileri de aşar! “Gramsci ve Negri'nin çözemediği, çağın filozoflarından Zizek'in ve A.Badiou'nun çözüm aradığı sorunlara yeni kavram setiyle yanıt oluşturmaya çalışıyorum.
Yeni yapılanmasında harç olarak kullandığı yazarların ilk sıralarında post-Marksizm'in kanonik temsilcileri Laclau- Mouffe çiftinin “determinizm”/“özcü sınıf” eleştirisi ve “radikal demokrasi”si;[1] Negri-Hardt’ın, artık ulusal değil diye reddettikleri Lenin’in klasikleşmiş emperyalizm analizine ikame ettikleri “İmparatorluk”u ve işçi sınıfının yerine geçirdikleri etnik, cinsel, kültürel, mesleki aidiyetleri kapsayan “Çokluk”u gelir. Bunları Annales okulundan Fernand Braudel’in ve aynı gelenekten gelip “Marksist değilim” diyen Wallerstein’in dünya kapitalist sistemi analizleri, post-yapısalcı Foucault’nun özneleşme süreçleri ve soykütüksellik üzerine görüşleri, Max Weber’in otorite tipolojisi/rasyonalite ve bürokrasi eleştirileri izler. Esin kaynakları arasında Mussolini’nin yararlandığı V. Pareto’nun “seçkinler teorisi”nin yanı sıra, Mussolini ve Hitler’in baş tacı ettikleri F. Nietzsche’nin modernite eleştirisi ve Ahlakın Soykütüğü’nün olması daha da şaşırtıcıdır. Kendisine sempatisini karşılıksız bırakmayan Negri, Hardt,[2] Chomsky, Wallerstein, Harvey ve Badiou’nun çeşitli vesilelerle destek mesajları yolladıkları ve etkilendiği Zapatistalar,[3] Latin Amerika ve başka yerlerden reformist siyasi hareketler bir arada düşünülürse, Öcalan’ın spektrumunun hayli geniş olduğu görülür. Kiminden çok, kiminden az aldığı malzemelerle Kürdistan merkezli Ortadoğu arazisine birbirleriyle uyumsuz malzeme ve stillerden postmodernist mimariyi andıran, alafranga-alaturka renkler taşıyan bir yapı kurmayı tasarlar.
Marx, Engels ve Lenin’e de "pek çok kaynaktan beslendiler" diye itiraz edilebilir. Ancak onlar Öcalan gibi yapmazlar. Burada eleştirdiğimiz, Öcalan’ın farklı kaynaklardan yararlanması değil, bunları seçiş ve kendine mal ediş tarzıdır. Marx’ın kimilerini cepheden eleştirerek çürütmesi, kimilerini ise köklü bir eleştiriden geçirip ayakları üzerine dikmesi ve fazlalıklarını yontarak öğretisinin bileşeni haline getirmesi (Hegel-Feuerbach felsefeleri, İngiliz klasik iktisadı, ütopik sosyalistler) bunun nasıl yapılması gerektiğini gösteren olumlu bir örnektir. Bunlara restorasyon dönemi Fransız tarihçileri, Morgan, Darwin ve daha pek çok kişi eklenebilir. Ancak bunu doğru yapmakla, yanlış yapmak arasında kalın bir çizgi vardır. Birincisi felsefi, ekonomik, siyasi olarak tutarlı, sistematik ve bilimsel bir yönelimin ya da kuramın varsa, kendinden olmayan düşünürlerin buluşlarından yararlanmak değil yararlanmamak hatadır. İkincisi Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisi’ne Katkı ve Kapital’de, Lenin ise Emperyalizm’de devraldıkları kavramları cürufundan ayırıp materyalist diyalektik bir işlemden geçirirler ve zıtlıklarını ortadan kaldıran bir dönüşüm sürecinden geçirdikten sonra kendi analizlerinin bir parçası yaparlar.
Uluslararası komünist harekette öncü rol oynayan “Sovyet Marksizmi”, 1940’lara doğru kendi dışındaki kaynaklardan yararlanmakta eksik kaldığı için gittikçe kısırlaşan bir süreç yaşamıştır. Doktrinin arılığını koruma görevini, tarihsel gelişimin öne çıkardığı iç ve dış sapmaları mahkûm etmekle yetinmek ve kendi kabuğuna çekilmek olarak anladığından hayatın renkli ve dinamik akışından kopmuş, tabir yerindeyse sermayeden yer duruma gelmiştir.
Öbür yandan Marx ve Engels 19. yüzyılın en ileri bilincini temsil ediyorlardı. Ancak hem her şeyi kısa bir ömre sığdırarak dört dörtlük ortaya koymaları hem de zamanın öne çıkaracağı sorunları o günden görmeleri mümkün değildi. Kurucuların bazen yarım bıraktıklarından ve istismara açık ifadelerinden, bazen de bir yönü vurgularken diğer yönü muğlak bırakmalarından yararlanan bazı feylesof adayları, eksik kalan veya yanlış anlamaya müsait yerleri Gramsci’nin hegemonya konusunda yaptığı gibi (kısmi eleştirilerimiz hariç) genişletip geliştirecekleri yerde, fırsatı ganimet bilip bunları tek yanlı bir abartıyla sözde yeni “sistem”ler kurmalarına dayanak yapmışlardır. Tıpkı Marksist gelenekte sosyopsikolojik süreçlerin eksik bırakılmasından Frankfurt Okulu çevresindeki Freudçu solun, proletarya dışı ezilenlerin sorunlarının çağdan kaynaklı ihmalinden toplumsal hareketler merkezli çağdaş mezheplerin, onca ilerlemeye karşın kadın sorunun ayrıntılarına inmekte eksik kalınmasından sosyalist feminizmin doğup geliştikleri gibi. Her biri anayoldan ayrılarak kendilerine sistem içinde kalan bir kanal açtılar.
Öcalan’a gelince Marx, Engels, Lenin ve Stalin’le zaten zayıf olan bağlarını koparmakla kalmıyor, onları post-Marksistlerden daha insafsızca eleştiriyor. En çok rağbet ettiği Bookchin bile, özellikle anarşizmden koptuktan sonra yazdığı son kitabında, ekoloji ve feminizm gibi konularda yetersizlikler taşıdığını belirtmekle birlikte, Marx’tan övgü ve saygıyla bahseder. Ve meta analizi, sistematik bir toplumsal teori ve aktivist bir felsefe bıraktığı için ona “çok şey borçluyuz” der. İnce eleyip sık dokumak gibi bir özelliği olmayan, dışındaki akım ve yazarların metinleri üzerinde kendi ayak izlerini bırakmalarına ve kalem oynatmalarına imkân sağlayan Öcalan ise, Marksizm'in kurucularına ve geliştiricilerine neredeyse cepheden saldırır ve demediğini bırakmaz.
Bir düzen benzerini izleyerek inatçı davrandım;
oysa evrende hiçbir düzen olmadığını iyi bilmem gerekiyordu.
Umberto Eco
Öcalan, Marx-Engels’in sömürülenlerin ve ezilenlerin üzerine ışınlarını bir güneş gibi saçan Komünist Manifesto’sunda mazrufa değil zarfa baktığından kapağına öykünmekten bir sayfa ileri gitmiyor. Komünist Manifesto’dan aldığı ne muhtevası ne yöntemi ne de belagatidir, sadece “manifesto” sözcüğüdür. Taraftarları 25 Şubat 2025 tarihli bir buçuk sayfalık çağrısına bile “Çağın Manifestosu” diyecek kadar yücelttiler. Bu tesadüf değildir, postmodernist/post-Marksist reformist solun evrensel bir özentisidir. 500 sayfalık şiş göbeği, yaltak/arabulucu üslubu ve postmodern tarzıyla hiç benzemediği halde, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmpatatorluk’unun Fransızca basımı, “bu kitabın, ‘zamanımız için yeni bir ‘Komünist Manifesto’ yazma girişimi’ olduğu sözleriyle başlar. Hatta Antonio Negri, kendini küreselleşmenin devrimci dönüşümünü araştıran “yeniden doğmuş Marx” diye takdim etme tevazusu gösterir!
Komünist Manifesto, kendi türünde ilk ve benzersiz oluşu, analiz ve tezlerinin zenginliği, parlak edebi üslubuyla, bütün ülkelerin işçilerine yol göstermesiyle bilinen tarzının en iyisi, öncü bir klasiktir. Öcalan’ın manifestoları ise Marksizm-Leninizm'i terk eden yarı natüralist-yarı idealist, milliyetçi, özcü, didaktik, netlik ve sistematiklikten uzak, daldan dala sıçrayan, tekrarlarla dolu sıkıcı metinlerdir. İçerisinde tarih, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, mitoloji, felsefi özetler, siyasi tezler, mistik-felsefi görüşler, İslam’a methiyeler, otobiyografik pasajlar, halk hikayeleri, kısaca ne ararsanız vardır. Marksizm, anarşizm, ekoloji, feminizm, sosyoloji, mitoloji gibi farklı düşünce tarzlarını nasıl eklektik biçimde yan yana getirdiğinin örnekleri, Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda ve Öcalan’ın PKK’nin fesih kongresine gönderdiği Perspektif yazısında görülebilir. Merkezi ve üyeleri partiyi feshetmeye ve silahı bırakmaya ikna amacıyla yazılmış Perspektif, hiçbir komünist ya da sosyalist parti kongresinde örneği görülmemiş postmodern alaturka bir metindir. Marx’tan girer Kropotkin’den, Bookchin’den çıkar. Sümerlerden veya Molla Gurani’den başlar Narin ve Gurani ailesine sıçrar. Gazali’den gezegenlere, Zerdüşt’ten Einstein’e gerçeküstücü turlar atar. Koşulları kitap kurdu olmaya elvermeyen, dağda gazeteden bile mahrum insanlar büyülenmek istenirmiş gibi yoğun bir bilgi bombardımanına tutulur.
Anlatımı ne hitabet ne akademik ne de sosyalist solun genel geçer dilidir. İdeolojisi ve siyasi tezleri gibi üslubu da melezdir. Kâh mitolojiye kâh Kuran’a kâh ütopyacılara öykünür. Yazdıkları ne tarihsel ne de siyasal anlatıdır, hiçbir türe girmez. Metinlerinde mantıksal ve tarihsel bir düzen yoktur. Bir yerde “Sistematiğim, kendime has bir üslubumun olduğunu belirtiyorum” diyerek bunu kabullenir. Bu doğru, ama yaratıcılıkla alakası olmayan, postmodernizmin ve uzun yıllar tecritte tutulmanın getirdiği gerçeklikten kopmanın damgasını taşıyan bir üslup.
Evet çok okumuştur, çalışkandır, bilgi dağarcığı önder yoldaşlarının kat kat üstündedir. Ancak bu bilgiler hamdır, sindirilmemiştir, eklektiktik ve stilce postmodernisttir. Don Kişot’un okuduğu şövalye romanlarının etkisiyle gerçeklikten kopması örneğinde olduğu gibi; anarşist, post-yapısalcı, post-Marksist kitapları okuya okuya emperyalist-kapitalist sistemin barbar yüzünü algılama yetisini kaybetmiş, geriye takıntı haline getirdiği bağlamından koparılmış “kastik katil” dediği soyut bir devlet suçlaması kalmıştır.
Kitaplarında pastiş olarak tanımlayabileceğimiz bir dağınıklık ve kopuk kopukluk vardır. Az Marksizm, çok anarşizm, en çok da feminizm ve ekoloji. Biraz Sümer mitolojisi, biraz İslam tarihi, biraz kuantum teorisi yan yanadır. Bookchin’den ütopik “komünalizm” projesini, radikal feminizmden cinsiyetçilik eleştirisini, kapitalist dünya ekonomisinin geçmişini 500 yıla yayan Wallerstein’in (Braudel’den dönüştürdüğü) “uzun süre” (lonue duree) yaklaşımını, Mouffe ve Laclau'dan toplumsal muhalefetlerin eşitlenmesini, Seyit Rıza’dan davaya sadakati ve metaneti alır. Ve bu böyle uzar gider.
Farklı düşünce ve anlatı geleneklerinden ödünç alınmış birbirleriyle bağdaşmaz görüş ve tezleri sağından solundan kırparak yapay bir sentezde birleştirmeye çalışır. Bu beceriksizlikten, anlatma yeteneği eksikliğinden ileri gelmez. Postmodern epistemoloji ve metodolojiyi taklit etse de, türün öncü metinlerindeki mahareti gösteremez. Tarih yazımının olmazsa olmazı kronoloji fakiridir. Herhangi bir şey anlatırken beklenmedik şekilde bir söylem türünden diğerine (mitoloji, ilahiyat, felsefe) zıplar. Uygarlık Manifestosu’ndaki (cilt III) “Tarih, iktidarın ve direnişin diyalektiğidir. Uygarlık bir zincirse, halkların ahlaki-politik özü bu zinciri sürekli kılmaya çalışır” sözlerinde, Marx, Nietzsche, Platon ve Gazali’nin portrelerinin gölgeleri titreşir.
F. Jameson “Postmodernizmin temel edebi biçimi pastiştir” demekte haklıdır. Zira, hiçbir yenilik getirmediği halde hem sistematik bütünsellik ve tutarlılıktan uzaklığı hem de yararlandığı kaynaklardan yaptığı alıntılamalar ve yazma stili bunu gerektirmektedir. Sözlükteki pastiş tanımı Öcalan’ın metinlerindeki düzensiz düzeni anlamamızı kolaylaştırıyor: “Fikirlerin ya da görüşlerin gelişigüzel, darmadağınık, kolajı andırır biçimde bir araya gelerek oluşturdukları kırk yama.” Postmodernist sol, Marksizm'in de içinde olduğu karşıt teorilerden aldığı parçaları birbirlerine teyelleyerek yazıya çevirirken, eklektizme ve pastişe başvurmadan edemez.
Birbirleriyle bağdaşmaz unsurların ilkesiz şekilde bir araya getirilmesi postmodernizm, eklektizm ve pastişi buluşturur. Çağdaş mimari, edebiyat ve tarih yazımı bunun örnekleriyle doludur. F. Jameson’un "Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı" diye tanımladığı postmodernizm, modernizme ve “büyük anlatı”lara meydan okuma ve farklılıkları yansıtma adına, tarihi, arkeolojiyi, coğrafyayı, felsefeyi, psikolojiyi ve başka bilim dallarını ilgili olsun olmasın alıntılama yöntemiyle aynı metinde birleştirmiştir. Kurgusal ve kurgusal olmayan yazın türlerinde pastiş, kolaj, göndermeler ve metaforlar, bağlamsal kopuşlar sıklıkla kullanılır. Zamanımız dünyasında çürüme alameti irrasyonalizmin yükselişini, iyimserliğin yenilgisini, hayal kırıklığını, umutsuzluğu temsil eder.
Öcalan tarih, sosyoloji ve siyaset eleştirilerinde postmodernist yapıbozum tekniğinin acemi bir taklitçisidir. Mucidi Derrida kutsal metinlerin çelişkilerini, anlam boşluklarını açığa çıkarır; o ise ya çelişkilerin üstünü örter, olumlar ve övgüler düzer ya da tersine büsbütün inkâr eder. Marksizm söz konusu olunca, bu işin erbaplarını utandıracak bir şekilde doğru dürüst eleştiri yapmaz, yapay da olsa kanıtlar ortaya koymaz, sadece suçlar ve dağınık görüşler ileri sürer.
16 Mart 2005 tarihli görüşmeye elinde M. Bookchin’in Ekolojik Topluma Doğru kitabıyla gelir ve avukatlarına şöyle der:
Marx’ın değer teorileri bir fecaat. Bu değer teorisi hakkında benim kuşkularım var. Yeni sol buna yeni yaklaşıyor. Çokluk’un yazarları, Wallerstein, Bookchin bunları yazıyorlar. Ama sistematize etmede biz daha ileriyiz, daha pratiğiz. Değer teorisinin kapitalizme karşı bir karşı koyuşu yok…
Bir yandan değer teorisinden kuşku duyduğunu söyler, bir yandan da yararlandığı seleflerinden daha ileri ve sistematik olduğunu iddia eder. Tekrarlayıp durduğu sözde eleştirisinden daha ilginç ve “fecaat” olansa, bu sözünün arkasını şöyle getirmesidir:
İmparatorluk yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır. Rosa Luxemburg Marx’ı eleştiriyor, pre-kapitalist toplum olmadan işçi sınıfı yaşayamaz diyor. Roza’nınki daha doğrudur. İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır. (Demokratik Konfederalizm)
...
Hegel ve Marx uzmanı değilim. Pek okumadım da. Haklarında anafikir dışında bilgili değilim. Bunun pek gerekli olduğuna da inanmıyorum.(Kapitalist Uygarlık)
Bir insan okumadığı, Kapital gibi kapsamlı ve hazmedilmesi zor bir eseri didik didik etmeden, nasıl “Marx’ın değer teorisi bir fecaat” diye mutlak bir yargıda bulunulabilir? Hem “fecaat”, “yanlış” diye suçlayacaksın, hem de aradan yıllar geçtikten sonra bile, hâlâ “okumadım”/“inceleyemedim” diyeceksin. Ahlakî bir toplum yaratma iddiasıyla yola çıkan biri için işçi sınıfını sömürücü bir sınıf olarak göstermek hiç de iyi bir puan değil. Bu daha dehşet verici bir sözdür.
Çelişkili açıklamalarının sebebi açık. Yukarıda andığı Marksologlardan ödünç aldıklarının dibini kökünü anlamadan kendi ulaştığı sonuçlarmış gibi gösteriyor. Eklektizm-seçmecilik dediğimiz şey tam da budur işte: Farklı ekollerden yazarların dediklerini alıp kendi “sistemi”ne zamkla monte etmek.
Marx ne yüzeysel ve basit bir yapıbozumcu ne de kapitalizmin vasat bir eleştirmeniydi; Öcalan’ın zıddına bir nesneyi parçalarına ayırma, onların gelişimlerini ve aralarındaki iç ilişkileri keşfederek bir sentezde birleştirme konusunda eşsiz bir yeteneğe sahipti. Arkasında bıraktığı metodoloji bütün bilimlere yol gösterecek kapsamdadır. Bu, yalnız dehasının değil, derin felsefe, iktisat ve tarih bilgisinin ürünüdür. Kendisi gibi konuyu derinlemesine incelemeden, emin olmadan kimseyi suçlamazdı. Öcalan’ın Marx’a yaptığının tam tersine, eserlerinde kullandığı doğru ve yararlı fikirlerin (yarı doğru yarı yanlış olsalar bile) sahiplerine önemli önemsiz ayrımı yapmaksızın haklarını verecek kadar mütevazı ve hakkaniyetliydi.
Değer yasası gibi Marksist kapitalizm analizinin omurgasını oluşturan bir konu, öyle birkaç cümlelik paragrafla çürütülemez. Eğer bu mümkün olsaydı 150 yıl boyunca üzerine bitmez tükenmez, ciltler dolusu kitaplar yazıp duran anlı şanlı burjuva profesörleri çürütürlerdi. Öcalan yapıbozum tekniğiyle Kapital’de bağlamından kopardığı meta, emek, değer üçlüsünü kendince söküyor, yerine ekonomik kavramlarla bir ilgisi olmayan, liberalleri çok hoşnut edecek sınıflar üstü “insan-yaşam-özgürlük” gibi soyut belirlemeler koyuyor. “Fecaat” diye nitelediği salt iktisadi bir soyutlama olan emek-değer kuramının karşısına, ahlaki ve siyasi (etik-politik) kavramlarla çıkmak minderin dışına kaçmaktır. Hem de nasıl oluyorsa incelemediği Kapital üzerinde yapıyor bunu. Belli ki, post-Marksist yazarları acemice kendi jargonuna tercüme ediyor. Üstelik Marx ve Lenin’i okuma zahmetine katlanmadan eleştirmenin kurnaz bir yöntemini de bulmuş: Marx’a karşı Bakunin, Prudhon ve Rosa (Hardt ve Negri’den almış), Lenin’e karşı Kropotkin haklıdır. Hepsine karşı da Abdullah Öcalan!...
Değer teorisi neden yanlışmış, “insanı salt üretici güç olarak” görüyor, “toplumu da meta ilişkilerine” indirgiyormuş. Bu anlayışla özgürlük yaratılamazmış. Kapital ve diğer eserlerindeki, en azından Fransa’da İç Savaş ve Gotha ve Erfrut Programının Eleştirisi’ndeki Marx bu mu? Özgürlük ve sınıfsız komünist toplum, ona kimlerle kime karşı savaşarak, hangi yol ve aşamalardan geçilerek gidileceği hakkında bir şey söylememiş olabilir mi? Hiçbirini ya okumamış ya okuduğunu anlamamış ya da anladıysa kasıtlı ve kötü niyetle söylemiştir. Devrimci eleştiri bu değildir. Yanlışlar net ve kanıtlanabilecek şekilde gösterilir, yerine de doğrusunu konur.
Şu iddiası ise büsbütün anlamsızdır:
Kapitali yazma sürecinde üçüncü kitap Devlet üzerine olacaktı, ömrü yetmedi. Yazsa da doğru yazması zordu, çünkü Marks'ta ulus-devleti çözümleme perspektifi eksikti. (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu)
...
Marx bu tehlikeyi sezdi ve antisini koydu. Ama geliştiremedi. 6 kitap yazacaktı. Birinin ilk cildini yazdı, onu da eksikli yazdı. Alt yapı üst yapı ve sınıf temelli bir analizle sınırlı kaldı. Baş ayak derken Hegel’in bile gerisine düştü. (Perspektif)
...
Yine Marx’ın ulus devlete dair dişe dokunur bir analizi yok. Bu yönüyle de ciddi bir ideolojik boşluk bırakılmıştır. Hakkını teslim etmek bakımından söyleyelim. Marx da sonradan bu eksik analizinin farkına vardı. Kapitali yazma sürecinde üçüncü kitap devlet üzerine olacaktı, ömrü yetmedi. Yazsa da doğru yazması zordu çünkü Marx’ta ulus devleti çözümleme perspektifi eksikti. Marx’ta endüstriyalizm çözümlemesi, eleştirisi de yok düzeyindedir. Sadece anti kapitalizm üzerinden bir sosyalizm analizi var. Eksiklikler barındırıyor. Geliştirilememiştir. Bu sosyalist teorinin moderniteyi analizde bir başvuru kaynağı olma kapasitesi çok sınırlıdır. Hatta onun bir parçasıdır modernite sınırları içinde kalır. (A.g.y.)
Lenin de Öcalan’ın azarlarından payını alır:
Marks bunu tamamlayamaz. Lenin "Devlet ve Devrim”i yazmış ama eline yüzüne bulaştırmış, tam yazamamıştır. Sonra da Lenin, "uçurum, uçurum” diye söylenir durur.(Barış ve Demokratik Toplu Manifestosu)
Bunlar cevap vermeye değmeyecek kadar kaba saba, yüzeysel, ucuz iddialardır. Kapital her şeyden önce elbette bir iktisat bilimidir, ama aynı zamanda tarih ve felsefe kitabı olarak da okunabilir. Böylesine bilim dünyasını sarsan devasa bir kitabı tamamlamaya kısa ömrü (64) yetmedi diye Marx’ı suçlamak ne mantıken ne de ahlaken doğrudur. İktisat alanında devrim yapmakla kalmamış, diğer sosyal bilimleri dönüşüm yapmaya zorlamış Kapital’leri yazmakla, kendisinin yaptığı gibi oradan buradan alınmış şeyleri bir kitapta toplamanın aynı şey olmadığının farkında bile değil.
Seviye bir kez düşmeye başladı mı sonu dedikodu ve demagojiyle biter.
Misal ben ne dedim, sosyalizm kadının özgürleşmesinden geçer. Hayret ettiğim nokta, Marks dâhil adam karısıyla yaşamak için elbisesini satıyor. Kapitalizmin en büyük kitabını yazmış, eleştirmeni olan Marks geçinemiyor, karısını, çocuklarını geçindiremediği için ceketini satıyor. ‘Bu kitabı yazayım da gelir getirsin, bu evliliği kurtarayım” diyor. Sosyolojinin kurucusu bunu derse, vay başımıza gelen! Böyle Marksizm mi olur? Olmuş maalesef, biz de taptık. Bir peygamber gibi ele aldık. (Barış ve Demokratik toplum Manifestosu, Perspektif’te de aynen tekrarlıyor.)
Marx’ı böyle mi aşacak Öcalan! Eleştirinin yerine geçirilen bu karalama görüş fakirliğiyle, dünya devi karşısındaki acizlikle açıklanabilir ancak. Bir yanıyla da kadro ve taraftarlarındaki Marx sevgisini köküyle birlikte sökerek reformist sosyalizme yönlendirmeyi amaçlıyor. Rehber aldığı üstatlarının Marx’ın zamanla eksikliği ortaya çıkmış veya eskimiş cümle ve değerlendirmelerini cımbızla bulup çıkarmaktaki maharetlerine diyecek yoktur; buna karşılık Öcalan aynı çapta olmadığından, Marx’ın çarpıtılmış ve bağlamından koparılmış hayat hikayesini mahalle dedikodusuna çevirerek sonuç almaya çalışıyor. Marx’ın devlet hakkında bir şey yazmadığını veya Kapital’in konusunun “işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşı” olduğunu söylemek cehaletten başka bir şey değildir. Öcalan’ın anti-komünistlerin ağzına yakışan bir seviyesizlikle Marx’ı karnını doyurmaktan aciz biri olarak resmetmesi kendisine hiç yakışmamıştır. Böyle şeyler konuya yabancı, geri unsurlar arasında prim yapabilir, ama az çok bu konulara hâkim kişiler arasında ancak tebessümle karşılanır. Marx’ın yoksulluk çekmesi kendini devrime, devrimin bilimini kurmaya hasretmesinden dolayıdır. Belli ki hayat hikayesi hakkında bir şey okumamış ya da karalamak için yapıyor.
Marx’ın babası orta sınıf bir aileden gelen yetenekli bir avukattı. Kendisiyse üniversiteyi bitirmiş doktora sahibi, ne işe el atsa doruklara tırmanacak yetenekte biriydi. Evliliği boyunca aynı yoksulluğu paylaşan, bundan asla pişman olmayan eşi aristokrat bir ailenin kızıydı; babası Danışma Meclis üyesi, erkek kardeşi Prusya Kralı’nın bakanıydı.
Üstün bilgi birikimine sahip entelektüel bir dehaydı Marx. Yüksek matematik ve doğal bilimlerin yanı sıra, üst düzeyde felsefe, iktisat ve tarih bilgisine sahipti. Heine, Goethe ve Dante’den, sohbetlerinde alıntı yapabilecek kadar ezbere bilirdi. Tüm Avrupa dillerini okuyabiliyor, Almanca, Fransızca ve İngilizce yazabiliyor, Rus şair ve yazarlarını asıllarından okuyabiliyordu.
Hastalıklarla ve yoksullukla geçen kısa hayatı, sadece Kapital’leri tamamlamaya değil, planladığı Mantık ve Felsefe tarihi yazmaya da yetmedi. Bir biyografisinde şöyle yazar:
Mülk sahibi sınıfın bir üyesi olarak dünyaya gelen Marx, parlak bir akademik kariyeri, varlıklı bir bilim insanının ya da ünlü bir yazarın rahat yaşamını teperek bir siyasal sürgünün zorlu kaderini seçti; çevresinden koptu ve kendisini, eşi ve çocuklarıyla birlikte oradan oraya dolaşmakla, sefalet ve polis takibiyle karşı karşıya bırakarak ana yurdunu terk etmek zorunda kaldı.[4]
Bütün bunlara rağmen diyor ki Öcalan:
Marks'ın açtığı yol kapitale yaradı. Yani Kapital, kapitale yaradı. Kapital gerçekten kapital oldu. Hem de Marks’ın sözüm ona komünizm ütopyası üzerinden. Reel-sosyalizm yüz yıldır kapitalizmi ayakta tutan bir ekol oldu. (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu)
Buna verilebilecek cevap, hiç cevap vermemektir aslında. Yine de söyleyelim. Marx ve açtığı yoldan ilerleyenler olmasaydı, sen ya Şeyh Sait’in izinde kendi tabirinle bir “ilkel milliyetçi” ya da Türk bürokratlarının emrinde bir vergi memuru olurdun Öcalan! Kaldırdığı kızıl renkli bayrak sonunda yenilgiye uğrasa da dünyanın üçte birinde devlet, gerisinde de isyan bayrağı olarak dalgalanmış, emperyalistleri, burjuvaları, ağaları beyleri, generalleri titretmiş bir geleneğin kurucusu (Engels’le omuz omuza) Karl Marx hakkında ne kadar hakkaniyetli bir tespit olduğuna karar vermeyi okuyuculara bırakıyorum.
Kuruluşundan Soğuk Savaş yılları ertesine kadar PKK’nin emperyalizm hakkındaki görüşlerine, Lenin’in, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eseri yön veriyordu. Şimdilerde Öcalan’ın “cani” muamelesi yaptığı Stalin’in Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu kitabıysa, öncü kadrolarının elinden düşmezdi. Devrimci milliyetçi bir kırılmadan geçerek de olsa, Türkiye solunda genel geçer olan devrimin emperyalist merkezlerde sosyalist, yarı sömürge, sömürge ülkelerde emperyalizme ve feodalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı şeklinde gelişeceği perspektifiyle yola çıkmıştı. Öcalan da kendi jargonuyla bunu kabul ediyor:
PKK ortaya çıkarken modern çağın bazı kavramlarıyla; ‘ulus’ kavramı, ‘sınıf’ kavramı, ‘ulus-devlet’ kavramı, ‘sosyalist düzen’ kavramı gibi kavramlarla kendisini ifade etmeye çalıştı. Yine ‘sömürge’, ‘anti sömürge’, ‘emperyalizm’, ‘ezilen ulus’ gibi kavramlarla yola çıkan bir hareketti ve başlangıçta çok sınırlı bir tarih bilinci vardı. (Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu)
Oysa ilk dönemi için “sınırlı bir tarih bilinci” dediği şey ileriyi, şimdikiyse ondan geriye kaçışı temsil eder. Birbirine zıt bu dönemlerin gerçek muhasebesi ileriki yıllarda kanıtlarıyla birlikte daha kolay yapılabilecektir.
Son metinlerinde geçmişe bir iki atfı dışında emperyalizmin adını anmaz. “Marks'ın yaptığı gibi işte 'sermaye birikimi', Lenin'in yaptığı gibi 'son aşama emperyalizm', bana bunlar artık fazla açıklayıcı gelmiyor.” Nedeni belli: 2000’li yılardan itibaren Bookchin, Negri, Hardt, Wallerstein, Braudel ve Foucault etkisiyle gerek tanım gerekse söylem olarak kapitalizm ve emperyalizm analizlerini terk ederek köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Bookchin, emperyalist-kapitalist sistemin işleyişinin getirdiği yeniden paylaşım ve sömürge savaşlarını, işgalleri, darbeleri, yağmaları emperyalizm konseptiyle değil, ilkel komünal toplumların çözülüşünden başlattığı tahakküm teziyle açıklar, Öcalan da bunu tekrarlar. Böylece kapitalizmin evriminde yeni bir aşama olan tekelci kapitalizme geçiş kadar, emperyalist sistemin yeni ve üst aşamasındaki dış ve iç çelişkileri, hiyerarşik yapılanması ve sınıfsal karakteri kaybolur gider. Böylece emperyalist merkezlerin siyasi, askeri ve mali boyunduruğu altındaki az ya da hiç sanayileşmiş geri ülkeler üzerindeki sömürü ve baskısının önüne perde çekilir.
Özcü tarih anlayışına sahip Öcalan, Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde genel çerçevesini çizdiği tarihsel evrimin sosyoekonomik dönüşüm aşamalarını bir kalem darbesiyle yok eder ve yerine tarih üstü, her dönemde aynı kalan bir emperyalizm tablosu çizer:
Emperyalizm sadece kapitalizmin ürünü değil; uygarlık tarihi boyunca erkek iktidarının, devletin ve sermayenin birleşik egemenlik sistemidir. (Demokratik Uygarlık Manifestosu, Cilt1)
Böylece fetihçi Roma ve Osmanlı imparatorluklarıyla, geçen yüzyılın ortalarına doğru İngilizlerden ABD’ye geçen emperyalist sömürge imparatorlukları arasındaki farklar kaybolur. Oysa tahakküm ve sömürü ilişkilerini belirleyen bunların her birinde değişen altyapı ve üstyapılardır. Ne köleci Roma ne de feodal Osmanlı sermaye egemenliğine dayanıyorlardı. Sermayenin iktisadi ve siyasi egemenliği kapitalizm çağına aittir. Ataerkil ilişkiler de buna göre şekillenmiş ve dönüşüm geçirmiştir. Tarihin yolu hiçbir zaman dümdüz ve tekrarlardan ibaret olmamıştır.
Öcalan Bookchin, Foucault, Braudel, Negri, Hardt okumalarından sonra şu karara varır: Lenin emperyalizme kapitalizmin en yüksek aşaması adını vererek bizi yanıltmıştır. Emperyalizmin gerçek analizi yeni çağı içeriği ve üslubuyla postmodernizmin klasikleri arasına girmiş İmparatorluk’ta, Wallerstein’ın ve diğerlerinin eserlerinde yapılmıştır.
Negri ve Hardt’ı eleştirmek bir tarafa, eski görüşlerini lanetleyerek onlara biat eder. Kitabın Türkçesi tam da Öcalan’ın cezaevinde teslimiyetçi bir yola girdiği yıl (2001) yayınlanır. Negri ve Hardt’a göre, “imparatorluğun kurulması, önceki güç yapılarına dayanan, geçmişe özlemle dolu faaliyetlerin ortadan kaldırılması yönünde olumlu bir adımdır.” Marx nasıl kapitalizmi feodal üretim tarzından üstün bir tarihsel ilerleme olarak gördüyse, imparatorluk yazarları da “küreselleşme” aşamasına geçişi adeta bir devrim gibi karşılarlar[5] ve sağlıklı, olumlu bir gelişme olarak görüp yaltakça alkışlarlar. Yeni uluslararası düzen ömrünü doldurmuş, devlet yapılarını ve tepede bir süper gücün yönettiği hiyerarşik emperyalist yapılanmayı ortadan kaldırmıştır. Herhangi bir ya da birkaç devletin jandarmalığı olmadan işlediği farz edilen uluslararası konjonktüre geçişi, dolayısıyla neoliberal kapitalizmi överler. Vahşi ve açgözlü yüzünün her gün bir örneğiyle karşılaştığımız emperyalizm olgusu, sözüm ona her yerde ama hiçbir yerde, her şeyi kapsayan ve belirlenmesi mümkün olmayan “imparatorluk” kavramı içinde eritilip sulandırılır. Küreselleşmenin ulus devletleri yutup yok ettiği tezini Öcalan, geri vitesine bir bahane olarak kullanacaktır.
Bu okumalarından sonra emperyalizm yerine “kapitalist modernitenin küresel biçimi”, ABD hegemonyası yerine de “modernite hegemonyası” kavramını kullanmaya başlar:
Bugün emperyalizm ABD’nin değil, kapitalist modernitenin ta kendisidir. O zihinlerde, tüketim alışkanlıklarında, kentlerde, kadınla kurulan ilişkide yaşar. (Özgürlük Sosyolojisi)
Emperyalizm artık zihinsel ve kültürel bir olguya dönüşerek kendini inkâr etmiştir. Yeni tespit aynı zamanda emperyalizmin başat aktörü ABD emperyalizmi ve stratejik ortağı İngiltere gibi ülkeler diplomasisiyle (gizli ya da açık) kusurlu bir ilişki içinde olmuş hareket bileşenlerinin ilişkilerinde elini kolaylaştıracaktır. Artık anti-Amerikancılık, “anti-emperyalizm değil demokratik modernite.” Sosyalist toplum değil, “demokratik modernite toplumu.” Sınıf mücadelesi ve siyasi/sosyal devrim değil, “zihniyet devrimi”[6] ve “barış içinde bir arada yaşama.” TC’ye karşı Kürt ulusal devleti veya federasyon değil, paralel yapılanma.
Bu görüşünün kaynaklarından biri de ekonomik altyapıdan kopuk emperyalizm çözümlemesini “iktidar teknikleri”, “özne biçimleri” üzerinden yapan Foucault’dur. O ki, emperyalizmin askeri ve ekonomik egemeliğinden değil, biyopolitik bir tahakküm biçiminden söz eder. Zamanımızda iktidarlar “öldürme”yle değil “yaşamı yönetme” biçimiyle ayakta durmaktadırlar. Öcalan bunu “Kapitalist modernite, insanı öldürerek değil, yaşatıp yönlendirerek hakimiyet kurar” diye tercüme eder. Bu şiddet faktörünü devreden çıkaran eksik ve tek yanlı bir belirlemedir.
Terminolojisinden eski kullandığı pek çok şeyi çıkardığı gibi, emperyalizm ve sömürgecilik söylemini terk ettiğinin göstergesi olarak Batı emperyalizminin en önemli ikinci bileşeni AB’ye ve başımızda Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duran Ortadoğu'daki ileri karakoluna selam çakar: “Mezarımda üç bayrak yan yana olabilir. AB bayrağı, üniter bayrak, bir de demokrasiyi sembolize eden konfederalizm bayrağı.”
Dünya ekonomisi sistemi yazarı Wallerstein referanslarından biridir. Yazar bir dünya sistemi olarak kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişmesini 16. yüzyılla başlatırken, Öcalan beş bin yıl öncesinin Mezopotamya’sına kadar geri götürür:
Wallerstein’in çözümlediği dünya sistemi, kapitalizmin nasıl küresel bir hegemonya kurduğunu gösterir. Ancak bu hegemonyanın kökleri, ilk devletleşme süreçlerine kadar gider. (Demokratik Uygarlık Manifestosu, Cilt II)
Kapitalizmi uzun dönem de ele alma ve ulus devletleri analiz birimi olarak değil, küresel bir sistem içerisinde ekonomik ve politik ilişkiler ağının parçaları olarak değerlendirme görüşünü de Wallerstein’den alır. Sömürü ilişkisinin ulusal değil küresel olması sebebiyle sistem dahilinde mevcut devletleri yıkmanın tek başına mümkün olmadığı savı buradan türetilir. Ve ikisi de 21. yüzyılın düzen karşıtı hareketlerinin devrimle iktidara gelmelerinin hayal olduğu, sistemin reformundan başka bir yol olmadığı fikrinde birleşirler. Wallerstein'ın etnik ve cinsiyet çelişkilerini, sınıf çelişkileriyle eş tutmasını kendi görüşlerine yakın bulurken, kapitalizmi yaratan zihniyeti anlamamasını eleştirir.
Bir zamanlar Türk solu ile Kürt solu arasında en çok tartışılan “sömürge Kürdistan” meselesiydi. Kürt ulusal hareketi tam da çoğunluğu kendi yanına çektiği bir zamanda, bu tezi terk eden Öcalan, takipçilerini boşa düşürdü. Ama bunun yerine başka bir şey koydu:
Judenrate”nin, “Sömürge Kürt ve Kürdistan yerine bu terimin çarpıcı gerçekliği daha çok izah edeceği kanısındayım. (Perspektif)
Sözlük anlamına bağlı kalarak Judenrat’ın ne olduğunu şöyle açıklıyor:
Yahudi soykırımında rol oynayan Yahudi Komitesi diye tanımlanan Judenrate (Judenrat)’lar var. Bunlar faşistlerle iş birliği yapan Yahudilerden oluşmuş grup veya ailelerdir. İşbirliği karşılığında kendilerinin veya ailelerinin ömrünü 24 saat uzatmak için Yahudileri gaz odalarına gönderiyorlar.
Gerçekten de uluslararası literatürde işgalci güçlere karşı koymak yerine onu destekleyen, düşmanla işbirliği yapanlar böyle tanımlanagelmiştir. Nazi işgali sırasında Vichy hükümetine işbirlikçi deniyordu. Şimdi varlık sebeplerini kaybeden koruculara ve muhbirlere PKK dağdayken böyle bakıyordu.
Öcalan bu kavramsallaştırmasıyla, eski “sömürge Kürdistan” tezini hain kapsamına giren Kürt bireylere, küçük bir azınlık gruba indirgiyor. Sömürgecilik genellikle ülkelerin ve bölgelerin askeri, siyasi ve ekonomik yollarla boyunduruk altına alınarak yağmalanması diye tanımlanır. Böyle olunca bireyleri aşan üst tabakaya mensup dayanakları olması gerekir. Kürdistan somutunda düşündüğümüzde bazı Kürt burjuvalarının, ağaların, aşiret reislerinin, zengin köylülerin, okumuş yazmışlarının (vb.) bazı tarihsel kesitlerde çoğunluğu, bazılarındaysa önemli bir kesimi ezen ulus yönetimiyle siyasi, ekonomik, mali çıkarları karşılığında iş birliği yapmışlardır ve halen de yapmaktadırlar. Bizce Judenrat yeni koşullarda eskiden hedef bilinen egemen güçlerle girilen diyalog ve liberter belediyecilik yönelimi gereği, ittifak çerçevesini genişletme ihtiyacını karşılamak üzere icat edilmiştir. Böylece emperyalizm ve sömürgecilik de kayıplara karışmış oluyor.
Devam edecek.
Dizideki diğer yazılar:
[1] https://sendika.org/2020/05/bernsteinin-post-marksist-torunlari-ernesto-laclau-ve-chantal-mouffe-1-587313
[2] Hardt'ın mesajı şöyle: "Öcalan’ın ve PKK’nin barış ve demokrasiye giden yolda yeni bir rota çizme yönündeki kararını takdir ediyor ve destekliyorum. Bu süreçte, Kürt Hareketi barışa dair yeni bir anlam inşa etmeli ve demokrasiye uygun, özgün siyasal yapılar geliştirmelidir. Baskıcı güçlere rağmen, bu görevi başarıyla yerine getirebileceğine inanıyorum; zira şimdiye dek siyasal yenilik üretme kudretini defalarca kanıtlamıştır. Bu nedenledir ki Kürt Hareketi, dünyanın dört bir yanında ilham kaynağı olmaya devam etmektedir."
[3] Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) sözcüsü, Subcomandante Marcos'un "Bu gezegendeki tüm devrimci öncülere sıçıyorum" sözü, özgürlükçü sosyalistlere ilham kaynağı olmuştur.
[4] Karl Marx Biyografi Yordam Kitap, s. 23.
[5] “Maria Turchetto İmparatorluk yazarlarıyla şöyle dalgasını geçiyor. “İmparatorluk düşecek, düşmek üzere, düştü bile! Öyleyse problem nedir? Ta özünde bu sadece bir zihinsel tavır meselesidir…” (Çağdaş Marksizm için Eleştirel Kılavuz içinde, Yordam Kitap, s. 293)
[6] Öcalan’ın merkezi kavramlarından biri olan “zihniyet devrimi”ne ileride tekrar döneceğiz.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.