Türkiye’de ırkçılığın, Türkçü-İslamcı milliyetçiliğin doğuşu ve gelişimi

MHP, Türkiye sağı içerisinde seçmen desteğiyle ters orantılı bir nüfuza sahiptir. Bu etki, devlet desteğiyle tetik çeken elin ve parlamento kürsüsünden seslenen dilin şiddetiyle sağlanmıştır. Parlamentarizme lanet okumasına rağmen, seçimlere önem vermesinin sebebi budur

Türkiye’de ırkçılığın, Türkçü-İslamcı milliyetçiliğin doğuşu ve gelişimi

Türkiye’de faşizmin ana formları aşağıdan faşizm, yukarıdan faşizm (askeri faşizm) ve dinsel faşizm (kendini ilahiyat dilinde ifade eden faşizm) olmak üzere üç ayrı başlık altında incelenebilir. Bunlar kökenleri, ideolojileri, siyasi şekillenmeleri ve örgütlenmeleri bakımından ortak olduğu kadar, farklı yanlar da taşırlar. Kronolojik açıdan ilk oluşum Alman etkisi altında şekillenen ırkçı-Turancı Türkçülük ve onun Soğuk Savaş ve sonrasına uyarlanmış biçimi olan Türkçü-İslamcı faşizmdir. İkincisi Soğuk Savaş yıllarının özelliklerini taşıyan ve 1971 ve 1980’de NATO darbeleriyle iktidara gelen askeri faşizmdir. Üçüncüsü ise bir Amerikan projesi olarak seçim yoluyla iktidara gelen AKP’nin belirli bir ön hazırlıktan sonra 2010’lu yıllardan itibaren kurumsallaştırmaya çalıştığı dinsel faşizmdir. Ara biçimleri (Gülenciler, BBP, İYİ Parti vs.) bunlardan birine indirgenebilir.

Irkçı-Türk faşizminin doğuşu

Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde Osmanlıcılık ve İslamcılıktan sonra üçüncü egemen ideoloji olarak gelişen Türkçülüğün fikrî temellerini etkileyen dış kaynak, Çarlık Rusya’sının Ruslaştırma politikalarına tepki geliştiren İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi Kırım, Tatar, Azeri kökenli aydınlardır. Türkçülüğün siyasi bir akıma dönüşmesiyse İttihat ve Terakki iktidarı zamanında (1913 sonrası) olmuştur. Mütareke döneminde Pantürkizmin yanı sıra, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında resmiyet kazanmaya başlayan Misak-i Millici bir Türk milliyetçiliği (Anadolucu ve ırkçı öğeler içeren milliyetçilik) de gelişecektir. Cumhuriyete geçişle birlikte kurumsal bir kimlik kazanan Türk milliyetçiliğinin teorik temellerinin atılmasına, Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyesi ve CHP Milletvekili Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal ve Ziya Gökalp gibi milliyetçi aydınlar katkıda bulunmuşlardır.  Sonuç olarak, Osmanlı’nın çöküş, cumhuriyetin kuruluş döneminde Türk burjuvazisinin gelişmesini ve güçlenmesini gözeten bir ideolojik akım olarak doğduğu söylenebilir.

İmparatorluktan cumhuriyete geçiş kavşağında Türkçülük yerinde sayan, donmuş ve homojen bir akım değildi, kendini somut koşullara uyarlayan değişken bir karaktere sahipti. Örneğin Pantürkist görüşlerle yola çıkan Yusuf Akçura, cumhuriyete geçiş sürecinde bundan uzaklaşıp, bazı aşırılıklarını törpüleyerek korunmacı bir milliyetçiliğe yönelecektir. Bir diğeri ilk şiirlerinde Turancılığa övgüler dizen, 1910’lu yıllarda ulus tanımını ırk ve din üzerine kuran Ziya Gökalp’tir.[1] 1923’te yazdığı Türkçülüğün Esasları’nda Turanizmi ertelemiş, milliyetçiliği yeni devletin kuruluş felsefesindeki Misak-ı Milli Türkiye’sine uyarlamıştır. Gökalp’ın paradoksu, iradi beyana dayanan Fransız devriminden mülhem vatandaşlık tanımını, etnik tarihi öne çıkaran Alman modeliyle eklektik tarzda birleştirmesindedir.

Yanı sıra farklı kaynaklar tarafından teorileştirilen Türk Tarih Tezi ve Turancılık, yeni Türkiye’nin resmî ideolojisinde var olmaya devam etmiştir. [2] Kemalist iktidar Sovyetler Birliği’yle ilişkileri de dikkate alarak, Osmanlı Türkçülüğünden neşet Orta Asya Türkleriyle aynı millet olma ve Turancılık iddiasını fazla dillendirmeyecek; tutarlı davranmamak, ırkçı damarlar barındırmakla birlikte, Avrupa’da Nazizmin yükselişine paralel gelişen Nazi tipi ırkçı Türk milliyetçiliğiyle arasına kısmen mesafe koyacaktır. Ana akımı oluşturan seküler Atatürk milliyetçiliğinin bir diğer özelliği de, Türk kültürünü İslâm öncesi Türklere bağlayarak, Osmanlı ve İslam geçmişini dışlamasıdır.

Aşırı sağdaki ırkçı Turanizm ile “Atatürk milliyetçiliği” geriye doğru akraba, ileriye doğru rakip olacaklardır. Altı oktan biri olan milliyetçiliğin sivri ucu dışarıdan çok, Kürtlere ve azınlık milliyetlere (Kürtlerin Türk sayılması, Ermenilerin ve Rumların mülksüzleştirilmesi ve göçe zorlanmaları, Varlık Vergisi Kanunu vs.) yöneltilmiştir. Resmi düzeyde yalnız biyolojik-kültürel ırkçılıkla flört edilmemiş, CHP içinde Mahmut Esat Bozkurt, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Recep Peker gibi Türkleri üstün ırk mertebesinde gören Alman taraftarı kanadın varlığına da izin verilmiştir.

Aralarında Zeki Velidi Togan[3], Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan’ın bulunduğu Türk faşistleri, kan ve ırk esasına dayanan ulus anlayışlarıyla Kemalizm’in resmi milliyetçiliğinden giderek ayrışacaklardır. Irkçı, emperyal Türk milliyetçiliğinin ilk savunucularından Rıza Nur (1879-1942) Atatürk muhalifliği nedeniyle uzun yıllar yurtdışında yaşamak zorunda kalmıştır.

İsmail Gaspıralı, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun gibi Türkçüler tarafından savunulan Pantürkizm, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla canlanmıştır. “Atatürk milliyetçiliği”ne açık tavır alan ve Türkçü-Turancı faşist ideolojiye paradigmatik bir bütünlük kazandıran en önemli isim Nihal Atsız’dır. Türkçü faşizm, Türkleri yalnız ülke içinde değil, dünya ölçeğinde de bütün ırkların üstünde görür. Orta Asya hanlıklarından Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan farklı kavim ve halkların binlerce yıllık geçmişleri, tek bir milletin ve devletin tarihiymiş gibi yansıtılır. Türki halkların farklı coğrafyalara dağılmaları sonucu binlerce yıl boyunca iktisaden, siyaseten ve kültür olarak birbirlerinden kopuşları ve farklı dünyalarda yaşamaları dikkate alınmaz. Turancıların ırkla milleti özdeşleştiren milliyetçilik anlayışları Nazizmle örtüşür. Völkisch ideolog Walter Darre’nin “Irk sorunu, dünya tarihini anlamanın anahtarıdır” sözü kılavuz alınmış, dünya tarihi sosyal Darwinist bir anlayışla vahşi hayvanlar gibi kıran kırana boğuşan “milletler arası mücadelelerin tarihi” olarak yorumlanmıştır. Buna rağmen yabancı ideoloji olduğu gerekçesiyle faşizm ve Nazizm suçlamalarını reddetmeleri taktik icabıdır. Türk faşizminin biçimlenmesinde Alman propagandasının, Avrupa’da yayınlanan Türkçü-Turancı dergilerin, Hitler ve Mussolini’yi yakından izleyen Reha Oğuz Türkkan’ın etkili oldukları bilinmektedir. Kopyacılıkları ve hükümeti derhal Almanya safında savaşa girmeye çağırmaları, Nazi işbirlikçiliklerini ele veren argümanlardır.

Türkçülerin irredantizmi [4] ile Almanya’nın Orta Asya planının uyuşması rastlantı değildir. SSCB’yi arkadan vurmak isteyen Naziler, Turanizme kendi stratejilerinin eklentisi gözüyle bakıyor ve onu kendi çıkarlarına göre biçimlendiriyorlardı. Almanlar yaygın propaganda ağları ve kişisel ilişkileri aracılığıyla Türk eliti ve siviller üzerinde önemli bir nüfuz sağladılar. Alman Faşizminin Türkiye’deki Propaganda Faaliyetleri [5] adlı kitap, Nazi propaganda ve casusluk faaliyetlerini ayrıntılı olarak açıklamaktadır.  Nazi ajanları, gönüllü işbirlikçiler, 1939’da Ankara Büyükelçiliğine atanan Franz Von Papen, üç koldan Türkiye’yi Nazi Almanya’sının sıçrama tahtası haline getirmeye çalışmışlardır. Türk ordusu içinde dış Türklerden oluşan faşist birlikler örgütleyecek kadar içli dışlı ilişkiler geliştirilmişti. Ajanlaştırılmış faşist Türk generalleri (Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil, H. E. Erkilet, Ali İhsan Sabis), asker ve sivil bürokratlar (Fevzi Çakmak, Hüsrev Gerede vb.) ve gazeteciler (Y. Nadi, A. E. Yalman) açıkça Alman propagandası yapıyorlardı. Devlete yakın Tasvir-i Efkâr ve Cumhuriyet gibi gazeteler Nazi yanlısıydılar.[6] Önde gelen siyasetçiler ve bürokratlar arasında Nasyonal Sosyalizm gözdeydi. 1936’da Ceza Kanunu’ndaki komünist avcısı 141. Ve 142’nci maddeler Mussolini’nin İtalya’sından kopya edilmişti. İskân Kanunu (1934), Varlık Vergisi gibi yasalar faşizmin etkisi altında kalem alınmış, katı bir uygulamaya tabi tutulmuşlardı. Nazi Almanya’sına diplomatik-siyasi, askeri ve ekonomik olarak kapılarını açan, krom madenlerini silah sanayisinde kullanma imkânı sağlayan, ama aynı safta savaşa girmek de istemeyen İnönü kliği karşısında, genişçe bir blok savaşa doğrudan katılma taraflısıydı. Başbakan Şükrü Saraçoğlu ve Recep Peker açıkça Nazi işbirlikçisiydiler.  Türkiye, Rusya’ya karşı savaşa girmedi ama Montrö Sözleşmesi’ne rağmen 1941’de, Alman ve İtalyan savaş gemilerinin boğazlardan geçerek Karadeniz’e girmesine izin vererek ve SB sınırlarına onlarca tümen asker yığarak taraf tuttu.

Kemalist diktatörlük; 1920-1940 yılları arasında Kürt isyanlarını kanla bastırmasına, Ermeni, Rum ve diğer azınlıklara karşı düşmanca davranmasına, kendi dışındaki partilere şans tanımamasına, siyasi özgürlüklere kapalı, anti-demokratik, tek adama ve tek partiye dayalı baskıcı yapılanmasına (totaliter eğilimlerine), 1938’den sonra siyaset diline “Ebedi Şef”, “Mili Şef” kavramlarını dahil etmesine, dolayısıyla faşizmle kesişen bazı öğeler içermesine rağmen bütünsel olarak faşist bir diktatörlük değildi. Dolayısıyla, Kemalizmi faşizmin türleri arasında saymak bir zorlamadan ibarettir. Ama eğer Türkiye Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilse ya da onun safında savaşa katılsa kukla bir faşist rejime dönüşmekten kaçınamazdı.

Türkçü-Turancı akım

Temellerini Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Rıza Nur’un attığı Türk faşizmi; ırkçılık, şovenizm, yayılmacılık, antikomünizm, Aydınlanma karşıtlığı, devlet fetişizmi, lider kültü, militarizm, demokrasi düşmanlığı, tarihsel geçmişin yüceltilmesi, antisemitizm (ve azınlık düşmanlığı), anti-entelektüalizm, cinsiyetçilik gibi klasik faşizmin bütün özelliklerini taşımaktaydı. Amaç olarak önüne “esir Türkler”i kurtarmayı ve “cihanı istila” etmeyi koyan Nihal Atsız, Hitler’e parmak ısırttıracak bir hayalciydi. Hitler’in etnik temizlik hedefinde Yahudiler, Slavlar, Çingeneler (vb.) varken, Atsız’da bu bütün ulusları, yani Türkler dışındaki herkesi içine alıyordu. Türkiye’deki azınlıkları, başta Kürtleri iç düşman sınıfına sokuyordu. “Türkiye’de ‘Türklüğe düşman üç zümreden’ biri” olarak gördüğü Kürtleri şöyle tehdit ediyordu: “Türk ırkı oluk gibi kanı ve sayısız emeği pahasına yurt edindiği Türkiye’ye göz dikenleri ne yapabileceğini göstermiş 1915’te Ermenileri, 1922’de Rumları bu ülkeden yok etmiştir.” [7]

1930’lar Türkiye’sinde faşist bir hareketi iktidara getirecek (dış müdahale haricinde) nesnel ve öznel koşullar oluşmamıştı. Ne sistemi soldan tehdit edecek bir işçi-köylü hareketi, ne de zaten tek partiye dayanan Kemalist iktidarı faşizme zorlayacak bir kriz mevcuttu. Türkçülerin görüşlerini yaymak için çıkardıkları propaganda araçları kitle mobilizasyonu sağlayacak kapasiteye sahip değildi. Almanya ve İtalya’da radyo dinleyen, gazete okuyan, sinemaya giden okuryazar nüfusla kıyaslandığında Türkiye’dekiler devede kulak bile değildi. Üst tabakalara, aydınlara, devlet memurlarına ve öğrencilere hitap eden Atsız Mecmua, Bozkurt, Ergenekon, Gök-Börü, Kopuz, Çınaraltı, Serdengeçti gibi dil ve kültür dergilerinin satışı birkaç bini aşmıyordu.[8] Aydın yapıları, dar kadroculukları doktriner kavrayışları elit kesimin dışına çıkmalarına elvermiyordu. Başka ülkelerde olduğu gibi faşizm Türkiye’de de önce İdeolojik-kültürel bir akım olarak çıktı. Politik harekete dönüşemeyince darbe ve devlet içinde yuvalanarak kısa yoldan sonuç getirecek yollar arayışına girdiler.[9] Nihal Atsız ve Alpaslan Türkeş’in bir elleri Almancı İttihatçılardaysa, öteki elleri ordudaydı.

N. Atsız, Sabahattin Ali’nin kendisine açtığı iftira davasının duruşmasının olduğu gün linç havasında düzenlenen anti-komünist gösteriyi, Türkçülüğün 3 Mayıs 1944 günü siyasi bir hareket haline geldiğinin kanıtı olarak gösterir.[10] Oysa saman alevi gibi parlayıp sönen ve arkası gelmeyen bir eylemle marjinallikten çıkılıp siyasal bir hareket haline gelinemezdi.

Almanya savaşı kaybetmek üzereyken Sovyetler Birliği’nin hışmından çekinen İnönü yönetimi, 3 Mart 1944 tarihinde ırkçı-Turancı yayınları kapatmış ve aralarında Zeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Orhan Şaik Gökyay, Osman Yüksel Serdengeçti, Nejdet Sancar ve Alparslan Türkeş gibi isimlerin bulunduğu 23 kişiyi tutuklatmıştır.

Bu davada yargılanan Türkeş, davanın savcısı Kazım Alöç’e yazdığı mektupta “davadan dönenleri” çağrıştıran bir dil kullanır:

“Fakat lütfen emin olmanızı isterim ki, ben bunları katiyen bir maksatla yazmış değilim. Edebi ve parlak cümleler yazmış olmak için ve millete şamil umumi bir mana kastederek yazdım. Otuz sekiz günden beri anlatılamaz bir elem ve ıstırap içindeyim ( … ) Şimdi sizlerin beni affetmenizi, bir an evvel tahliye etmenizi istirham ederim. Bundan sonra kendi vazifemle meşgul olacağıma söz veririm.” [11]

Irkçılık-Turancılık Davası, arkası gelmeyeceği baştan belli göstermelik bir yargılamaydı. Nitekim Askeri Yargıtay bir yıl sonra kararı bozarak sanıkları beraat ettirdi.

Komünizmle Mücadele Dernekleri

Çok partili döneme geçişi izleyen Soğuk Savaş yılları, dış ve iç politika eksenini antikomünizmin belirlediği yeni bir bağlamdır. Türkiye, savaş ertesi saflaşmada emperyalizmin yeni hegemonu ABD’nin safında yer almış, ardından da NATO’ya üye olmuştur. Yeni dönemle birlikte dışta SB, içte komünistler ve ilerici aydınlar, Cumhurbaşkanı İnönü, faşist Başbakan Saraçoğlu ve Turancı faşistlerin anti-komünist kampanyalarının hedefi olmuşlardır. Sovyet dostu ve anti-faşist Tan gazetesinin ve matbaasının basılıp tahrip edilmesi, sosyalist öğretim üyelerine ve aydınlara karşı linç girişimleriyle bu fiiliyata dökülmüştür.

SB ile ilişkilerin iyiden iyiye koptuğu ve kötüleştiği bu süreç, aynı zamanda Türkiye’nin askeri, siyasi, ideolojik ve ekonomik olarak Amerikan hegemonyası altına girdiği dönemdir. Truman Doktrini, Marshall Planı, ikili anlaşmalar, Kore’ye asker gönderilmesi (1950) ve NATO’ya giriş (1951) Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin ileri karakolu yapan sürecin belli başlı kilometre taşlarıdır.

Avrupa’da faşistlere bazı hukuki yasaklar getirildiği halde, Türkiye’dekiler gerek devlet kurumlarında gerekse yayın alanında hiçbir engelle karşılaşmaksızın varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kendilerine yarı-faşist özellikler gösteren DP’den AP’ye, askeriyeden üniversitelere, kamu kurumlarından medyaya kadar her yerde yuvalanacak bir yer bulmuşlardır. Anti-komünist faaliyetler Hüseyin Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Darendelioğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Ali Fuad Başgil, Peyami Safa, Fethi Tevetoğlu, Mümtaz Turhan, İbrahim Kafesoğlu, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kabaklı, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Bekir Berk, Nurettin Topçu, Osman Turan gibi faşist, İslamcı ve muhafazakâr yazarlar tarafından yürütülmüştür.

Anti-komünist faaliyet yürütmek maksadıyla kurulan ilk derneklerden birisi, 1944 Irkçılık-Turancılık davası sanıklarından DP Milletvekili Sait Bilgiç başkanlığında 1952 tarihinde kurulan Türk Milliyetçiler Derneği’dir. Yine aynı yıl, aynı kişi tarafından kurulan Milliyetçiler Derneği 1964’te bölününceye kadar varlığını sürdürmüştür.

1950-1970 arası dönemde faaliyet gösteren Türkiye Komünizmle Mücadele Dernekleri (TKMD) önemli ve etkili bir siyasi kuruluş olarak göze çarpmaktadır. İlk şubesi 1950’de Zonguldak’ta kurulan Komünizmle Mücadele Derneğinin başında Irkçılık-Turancılık Davası’nda yargılanan Nejdet Sancar bulunuyordu.[12] 1956 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucuları arasında yine aynı davada yargılanmış İlhan Darendelioğlu vardı. 1963 yılında İzmir’de kurulan TKMD de aynı yolun yolcusuydu. 1968’e gelindiğinde sayıları 141’e ulaşan devlet destekli Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin (KMD) başını çekenler ve omurgasını oluşturanlar ileride ağırlıklı olarak ülkücü hareket içinde yer alacaklardır. Yönetiminde DP ve AP milletvekilleri ve kadrolarının yer aldıkları TKMD, her zaman yukarıdan destek görmüşlerdir.

“KMD özellikle AP ve CKMP arasında bir türlü paylaşılamamış ve dernek 1965 yılından itibaren adeta AP hükümetinin yarı-resmi kuruluşu haline gelmeye başlamıştır.1965-1968 yılları arasında şubeleri hızla artan dernek, AP hükümetlerinden gördüğü himaye ve her ne kadar ‘henüz dernek kasasına girmediği’ söylense de aldığı maddi destekle siyasal alanda oldukça görünür bir aktör haline gelmiştir. Gazeteci Abdi İpekçi, o dönemlerde yaşanmaya başlayan ‘kardeş kavgası’nın altından TKMD’nin çıktığını belirttiği yazısında, ‘bu derneğin AP hükümetinden açık bir biçimde destek gördüğünü’ ve bu nedenle ‘derneğin açık bir biçimde siyasete dâhil olduğu’ şeklinde yorumlar yapmış ve ortaya çıkan bu durumu, ‘Vatan Cephesi’ne benzeterek, TKMD’yi ‘samimi bir kuruluş olarak görmediğini’ ifade etmiştir.” [13]

Başkanlığını İlhan Darendelioğlu’nun yaptığı ülke çapında örgütlü bu derneklerin görevi, anti-komünist propaganda ve ajitasyon yapmak, sol parti, örgüt ve şahıslara saldırılar, linç kampanyaları düzenlemekti. 6 Şubat 1969’da 6. Filo’yu ikinci kez protesto etmek için İstanbul Beyazıt Meydanında düzenlenen gösteride iki kişinin ölümü ve 200 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan “Kanlı Pazar” saldırısının ardında, anti-komünist kışkırtma ve sokak terörüyle bir nevi partisiz paramiliter örgüt işlevi gören KMD ve İslamcılar bulunmaktaydı. Mehmet Şevket Eygi yönettiği Bugün gazetesinden “Kalkın, ey ehli İslam!” çağrısı yaparak dindar kitleyi protestocuların üzerine salmıştı.[14] Aralarında Kadir Mısırlıoğlu ve o zamanki MTTB Başkanı İsmail Kahraman (eski Meclis Başkanı) gibi İslamcılar da bulunuyordu. Eygi de tıpkı Fethullah Gülen (1963’te Erzurum ikinci şubesini açan) gibi KMD mensubuydu.

1970 yılına doğru sınıf mücadelelerinin ve egemen sınıf içi çelişkilerin şiddetlenmesi sağ içinde bölünmeleri hızlandırınca ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde örgütlendiler (AP’den sonra MNP ve MHP). Bu, sağın ortak cephe örgütü durumundaki KMD’nin sonunu getirdi. Alpaslan Türkeş’le birlikte hareket eden Ahmet B. Karabacak CKMP‟lilerin dernekten çekilme nedenlerini şöyle açıklamaktaydı:

“Alparslan Türkeş, milliyetçileri siyasi bir çatı altında toplayınca bizim, böyle yamalı bohça bir derneğe ihtiyacımız kalmadı. Dernekten, İlhan Darendelioğlu ile beraber çekildik. Biz dernekten çekilince, orası da çöktü, kapandı.” [15]

Kapitalizmin hâkim hale geldiği, burjuvazinin tekelci bir yapı kazandığı 1960’lı yıllar, sınıflar ve siyasetler arasındaki ilişkilerin ve sınırların netleştiği, heterojen partiler döneminin artık geride kaldığı bir dönemdir. MNP ve MHP’nin kurulması, CHP içindeki Ortanın Solu hareketi, sosyalist hareketteki ayrışmalar bu dönüşümün yansımalarıdır.

Partileşme süreci

Türkeş ekibi yeni döneme muhafazakâr bir parti olan CKMP’yi ele geçirip, bu partiyi Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP’ye) dönüştürerek girdi. Türk sağının en uç kutbundaki MHP’nin partileşmesi, Türk milliyetçiliğini ve anti-komünizmi giderek bir iç savaş ideolojisi haline getirecek pantürkist Alparslan Türkeş’in politikaya atılmasıyla paralel gelişecektir. Elbette bu, parti oluşumunu, liderinin kişisel hikayesine indirgediğimiz anlamına gelmiyor.

1944 Irkçılık-Turancılık Davası’ndan beraat ederek ordudaki görevine geri dönen Türkeş, dört yıl sonra da bir grup subayla birlikte gerilla savaşı ve gayrinizamî harp eğitimi almak üzere ABD’ye gönderilecektir. 1952’de NATO’ya bağlı özel harple görevli gizli bir kuruluş olarak kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu, Gladyo’nun Türkiye şubesinden başka bir şey değildi ve Alpaslan Türkeş bunun dışında değildi.[16]  O yıllarda seçilmiş subaylar kadar, üst düzey bürokratlar, emniyet ve istihbarat görevlileri, gazeteciler, sendikacılar da “komünizmle mücadele eğitimi” almak üzere kafileler halinde ABD’ye gönderiliyorlardı.  Soğuk Savaş sürecinde jeopolitik önemi nedeniyle ABD, Türkiye’ye özel bir önem vermekteydi.

NATO Türk Temsil Heyeti üyesi seçilen Türkeş, 1956’da bir kez daha ABD’ye gitmiş ve orada fikirdaşı Altemur Kılıç tarafından Özbek asıllı Pantürkist Ruzi Nazar ile tanıştırılmıştır.[17] Kızılordu’dan Nazi ordusu safına geçen, savaş bitince CIA ile çalışmaya başlayan çokuluslu faşist Nazar’la arkadaş olması önemli bir dönemeçtir. Eğitimini tamamlayıp geriye döndükten sonra askeri okullarda gayri nizami harp hocalığı yapacaktır.

27 Mayıs 1960 darbesini yapan albaylar arasında A. Türkeş de bulunmaktaydı. Cuntayı kendi çizgisine çekmek ve kalıcılaştırmak isteyen grubun başını çekiyordu. Cuntanın tek adamı haline gelmek için birtakım organizyonlara girişmekle kalmayıp, gerek MBK içinde kendine yakın subayları, gerekse çevresindeki anti-komünist unsurları bir araya getirerek, yeni bir anayasa yapılmasını  ve parlamenter sisteme geri dönülmesini isteyen darbenin fiili lideri Cemal Madanoğlu ekibin tasfiye etmeye hazırlanmaktayken, 13 Kasım 1960’da sessiz bir “karşı darbe” sonucu, 13 arkadaşıyla birlikte (“14’ler”) Milli Birlik Komitesi üyeliğinden ve başbakanlık müsteşarlığından alınıp, emekli edilerek sürgüne yollandı.[18] Sonradan “14’ler”in hemen hepsi sivil faşist hareketin ön saflarında yer aldılar.

Elçilik müşaviri göreviyle gönderildiği Yeni Delhi’den dönen Türkeş, Huzur ve Yükseliş Derneği’ni kurmaya çalıştığı sırada, ikinci bir darbe girişimine (1963 20-21 Mayıs) hazırlanmakta olduklarını öğrendiği Talat Aydemir-Fethi Gürcan ekibiyle ilişki kurar. Fakat isteklerinin karşılanmaması üzerine darbeyi ihbar eder ve Aydemir ile Gürcan’ın idama mahkûm edildikleri davadan beraat eder. Türkeş, mahkeme savunmasında üç gün içinde darbe olacağını bir milletvekiline söylediğini belirterek dolaylı olarak kabullenmiştir.   Darbecilikten sonuç alamayınca bu kez de parti kurmaya yönelir. 1964 yılında “14’ler” grubundan dokuz eski subayla birlikte muhafazakâr bir parti olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) girer ve kendisine “faşist”, “diktacı” olduğu gerekçesiyle karşı çıkanları olağanüstü kongrede şiddet ve hile yoluyla bastırarak başkanlığı az farkla ele geçirir. 1965’te genel başkanlığa geldikten sonra partiyi tepeden tırnağa değiştirmek üzere çalışmalar başlatır. Bir yıl sonra da 1969 Kurultayında parti programı ilan edeceği Dokuz Işık [19] başlıklı 16 sayfalık bir broşür yayınlar.[20]  Eski Milliyetçiler Derneği yerine kurulan ve yeni şubelerle sayıları hızla çoğaltılacak Ülkü Ocakları, paramiliter örgütlenmenin ilk adımı ve temeli olacaktır. 1968’den itibaren Demirel Hükümeti’nin ve istihbarat örgütlerinin göz yummasıyla değişik illerde 45 komando kampı açılmış ve bu kamplarda yüzlerce genç unsur askeri ve ideolojik eğitimden geçirilmiştir.[21] Nazi Partisinin SA örgütlenmesinden esinlenilerek eğitim yapılan kamplarda, Kıbrıs’taki kontrgerilla üssünün komandoları görev almışlardı. Türkeş, “Komünistler memleketi sahipsiz sanıp, sokak hâkimiyeti kuramazlar. Onların anladığı dilden konuşacak memleketçi-milliyetçi çocuklar vardır” diyerek sola karşı iç savaş ilanında bulunmuştur.[22]

8-9 Şubat 1969 tarihinde toplanan Adana Kurultayı’nın ilk günü Adana caddelerinde sloganlar, marşlar, semboller eşliğinde şaşalı bir yürüyüş düzenlendi.[23] Muhtemelen NSDAP’ın 1923 Ocağında Münih’te 6.000 kişilik bir geçit töreniyle başlayan kongresinden esinlenilmişti. Parti adının Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirildiği bu tarih, ırkçı-Turancı hareketin tarihinde milat sayılır. Kurultayla birlikte MHP, ideolojisi, siyasi hedefleri, yarı-askeri disiplini, lider kültü, paramiliter örgütlenmesi ve yenilenmiş imajıyla yeni bir parti formuna kavuşmuştur. Türkeş bu tarihten itibaren “Başbuğ” (Führer) olarak anılacaktır.

Kurultay Nihal Atsız ismi etrafında toplanan Türkçülerle, A. Türkeş ve O. Y. Serdengeçti’nin [24] başını çektiği Türkçü İslamcılar arasında kıran kırana bir mücadeleye sahne olmuştur. “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman” sloganı ve “Bozkurt” amblemine karşı “Üç Hilal”in tercih edilmesi ikincilerin kazandığı anlamına geliyordu. Bundan sonra milliyetçilik 1930’lardaki gibi Türklük üzerinden değil, İslamiyet eklemli olarak yeniden tanımlanacaktır. Kiliseyle mesafeli Nazizmvari bir tavır sergileyen Nihal Atsız, gazetecilere verdiği demeçte meseleyi, “MHP’de Allah, Tanrı’yı kovdu!” diye özetleyecektir. Kurultaydan sonra İslami söylem ve sembollerin daha çok kullanılması da göstermektedir ki, iki kanat arasındaki ayrılık kitlelerin anti-komünist mobilizasyonunun hangi söylemle daha verimli kılınabileceği tartışmasından kaynaklanmaktaydı.

Burada üzerinde durulması gereken MHP’nin kurucu liderinin, bizzat devlet eliyle gönderildiği ABD’de eğitim aldıktan sonra Türkiye’ye gelip, kontrgerillayla içli dışlı, paramiliter kolu olan bir parti kurmasıdır. Demek ki proje “yukarıda” kotarılmış, “aşağıdan yukarı” uygulamaya sokulmuştur.

Partiden siyasi harekete

Böyle bir partinin siyaset sahnesine neden 1950’lerde değil de 1960’larda sürüldüğü sorusu, yerinde bir sorudur. Demokrat Partinin (DP) iktidarda olduğu yıllarda ne güçlü bir komünist ve sol hareket, ne de alt sınıfların yükselen toplumsal muhalefeti vardı. 1951 Tevkifatı’yla o güne kadarki darbelerin en kapsamlısıyla karşılaşan TKP, adeta felç edilmişti. Bayar-Menderes diktası, bırakın işçi hareketini, içinden çıktığı CHP’nin muhalefetine bile göz açtırmıyordu. Gelgelelim, büyük toprak sahiplerinin ve ticaret sermayesinin önüne geçen sanayi sermayesinin DP iktidarıyla çelişmesinin ve siyasi-hukuki üstyapıyı kentselleşen toplumun gereklerine göre uyarlamak istemesinin sonucu olarak gerçekleşen 27 Mayıs darbesi, durumu gözle görülür bir tarzda değiştirmiştir. Darbe ertesinde Türkiye’nin bugüne kadar görüp göreceği en demokratik anayasa olan 1961 Anayasası yürürlüğe girecektir. Çoğu kâğıt üzerinde kalsa da bazı temel hak ve özgürlüklerin yasallık kazanması, uluslararası devrimci dalgayı arkasına alan solun gelişmesine alan açmıştır. Türkiye solunun tarihindeki en büyük toplumsal uyanış ve hareketlenme bu yıllarda başlamıştır.

Türk burjuvazisinin emperyalizmle derinleşen ilişkileri çerçevesinde, ticaretten sanayie, sanayiden tekelcileşmeye doğru aldığı yolla bağlantılı olarak, işçi sınıfındaki nicel artış ve kırlardan kente göç sınıf mücadelesini hızlandırmıştır. Sistemin krizinin derinleşmesi, üst sınıfların kendi içlerindeki ve emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin şiddetlenmesi, kırdan kente göçün hızlanması, üniversite gençliğinin büyük kentlere yığılması, Kürt halkındaki uyanış-bütün bunların dünyadaki gelişmelerle (68 başkaldırısı, Vietnam Savaşı, Filistin kurtuluş mücadelesi) etkileşimi toplumsal hareketin atak yapmasıyla sonuçlanmıştır. Grevler, toprak işgalleri, boykotlar, protesto gösterileri, sosyalist dergi ve yayınlar gündelik hayatın bir parçası haline gelmiştir. Soldaki büyümenin, özellikle komünizm korkusunun Türkiye yönetici sınıfında ve sokak hareketinde koyu faşist bir reaksiyonla karşılaşmaması düşünülemezdi. Çok geçmeden 12 Mart Muhtırası’nın gündeme geldiği düşünülürse, neden apar topar dağınık faşist unsurların bir parti çatısı altında toplandığı anlaşılır. Ezilenler ve sömürülenler Türkiye tarihinde ilk defa eskisi gibi yaşamak istemediklerini örgütlenmeleri ve eylemleriyle ortaya koyuyorlardı. Mecliste 15 sandalyeyle temsil edilen Türkiye İşçi Partisi (TİP), Devrimci İşçi Sendikaları (DİSK), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF/Dev Genç), Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) vs. tabela örgütleri değildi. Çeşitli milliyetlerden bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm isteyen milyonlarca sosyalist ve ilerici insanın desteğine sahipti.

Devrimcilere yönelik şiddet eylemleri ve cinayetler Ülkü Ocakları kurulduktan kısa süre sonra başladı. S. Demirel’in başında bulunduğu AP iktidarı, 1960’tan itibaren grevleri, sendikaları ile gürül gürül gelişen işçi hareketini ve 68 dalgasını arkasına alarak büyüyen devrimci hareketi hedef alan yasa dışı faşist saldırıları destekledi. Büyük protesto gösterileri, grevler, toprak işgalleri, üretici mitingleri, öğrenci eylemleri ve onları izleyen ilk gün 70 bin, ikinci gün 150 bin civarında işçinin ayaklanarak bir sel gibi aktığı dev 15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanması, devrimci yeraltı örgütleri kurulması, burjuvaziyi tedirgin edecek boyutlara ulaşmıştı. Tarihlerinde ilk defa böylesine güçlü bir dalgayla karşılaşan düzenin efendileri, her gün biraz daha yükselen bir sesle “anarşi ve terör”ün ezilmesi çağrısı yapar oldular.

Kurulu düzen yalnız bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi nedeniyle sarsılmıyordu, egemen sınıflar ve ordu da kendi içlerinde derin bir bölünme yaşamaktaydılar. Sol Kemalist Doğan Avcıoğlu’nun yazdığı Türkiye’nin Düzeni ve çevresindekilerle birlikte çıkardığı Devrim dergisi sivil aydınlardan çok ordu içindeki subaylar tarafından okunuyordu. Herkes “sol” bir darbe beklentisi içindeydi, ama gelişmeler tam tersi yönde oldu. Önce 9 Mart 1971’de bir Genel Kurmay operasyonuyla Kemalist “sol darbe” girişimi önlendi, ondan üç gün sonra da bir muhtırayla Demirel Hükümeti düşürüldü. Arkasında Sunay-Tağmaç kliği, MİT müsteşarı General Fuat Doğu ve CIA ajanı Ruzi Nazar bulunan Amerikan uşağı darbeciler, aydınlardan derneklere, sendikalardan legal-illegal örgütlere kadar sola ağır bir darbe indirdiler. Devamı on yıl sonra gelecek militarist-faşist yapılanmanın temelleri bu dönemde atıldı.

O zamanki Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in itirafı darbenin dış dinamiğini açığa çıkarmaktadır: “Bizim altımızı CIA oymuş da haberimiz yokmuş.” [25] Darbenin nedeni dış etkenle sınırlı değildi elbette: 12 Mart, birleşik karşıdevrim cephesinin (ordu, AP, MHP, CHP’nin faşist kanadı) 1960 yılından itibaren yükselen kitle mücadelelerine, sosyalist uyanışa, yeni kurulan THKO, THKP-C ve TKP-ML’ye ve rejimin hegemonya krizine verdikleri bir cevaptı. Darbeciler sola ağır bir darbe indirdikten, aralarında Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın da olduğu onlarca önder kadroyu katlettikten, devlet organlarını ve siyasete müdahale mekanizmalarını ayar ettikten sonra kışlalarına geri çekildiler.

Dışta uluslararası kapitalizmin 1974 petrol krizi, içte 12 Mart darbesinin toplumsal uyanışı durduramaması ve egemen sınıf içi çelişkiler o zamana kadar ciddi bir varlık gösteremeyen MHP’ye ilgiyi arttırdı. 18 Aralık 1974 tarihinde Adalet Partisi (AP), Milli Selamet Partisi (MSP), Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bir araya gelerek ortak bir bildiri yayınladılar. Aynı partiler 1975 Mart’ında Birinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurdular. Mecliste 3 milletvekili olan MHP’ye iki bakanlık verildi. 1977’de Türkeş’in başbakan yardımcısı yapıldığı ikinci MC hükümetindeyse dört koltukla temsil edildi.

Genel olarak solun, özel olarak sosyalist mücadelenin yeniden yükseldiği koşullarda MHP’nin koalisyon ortağı yapılması, devlet imkanlarıyla kitleselleşme kapısının açılması demekti. En anti-komünist, en milliyetçi partisi kimliğiyle sola saldırırken, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyen Demirel başta olmak üzere, 1962’de kurulan Aydınlar Kulübü ve 1970’de kurulan Aydınlar Ocağı gibi muhafazakâr dernekler ve kuruluşlar tarafından desteklenmiştir. MHP propagandistleri küçük şehirlerde ve kırsal kesimde yaşayan insanların, taşra kökenli esnafın, düzensiz işlerde çalışanların, tekelci sermaye düzeninin ve emperyalizmle bütünleşmenin yarattığı yıkıcı sonuçlara karşı tepkilerini maniple ettiler. Bunu demagoji ve yalan mekanizmasıyla tersine çevirerek şeytanlaştırdıkları komünistlere, ilericilere, Kürtlere ve Alevilere yönlendirdiler. Ana akım medya tek taraflı faşist saldırıları, saldıranla savunan ayrımı yapmadan ve sistemden soyutlayarak “karşıt gruplar arasındaki çatışma” olarak gösterdi.

MHP’nin karşıdevrim kampı nezdindeki asıl ağırlığı, kitle gücünden değil paramiliter örgütlenmesinden geliyordu.  Elbette MHP kendini bununla sınırlamayacak, sol kitle örgütlerine alternatif geliştirerek karşı bir ağırlık oluşturmaya çalışacaktır. DİSK’e karşı 1970 yılında Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (MİSK) kurdu. Dev-Genç’e karşı ÜGD’yi, TÖB-Der’e karşı Ülkü-Bir’i, Pol-Der’e karşı Pol-Bir’i (vb.) çıkardı. Amacı devrimci hareketi paralize etmek, daha çıkış noktasında karşılayarak büyümelerini durdurmaktı.

MHP’nin ilk aşamadaki stratejisi sokağa ve okullara hâkim olmak üzerine kurulmuştu. 1978’den itibaren bu bir iç savaş stratejisine çevrildi. Devletin, kapitalistlerin, bazı emekli askerlerin ve polisin desteğini arkasına alarak emperyalizme, tekelci sermaye düzenine karşı mücadele eden devrimcilere, öncü işçi ve emekçilere, hatta komünistleri korumakla suçladığı Ecevit ve CHP’ye vahşi yöntemlerle saldırdı. Terör daha çok Ülkü Ocakları militanları eliyle yürütüldü. Görünüşte MHP’nin yasal gençlik kuruluşuydu, fiiliyatta ise yarı illegal, yarı askeri bir terör örgütlenmesiydi. Gerçekleştirdiği eylemler klasik paramilitarizme uygundu. Devrimciler kadar göze batan anti-faşistler, aydınlar, Aleviler, ilerici bürokratlar, sosyal demokrat politikacılar da faşist namlulara hedef oldular. Daha çok karakolların ve devlet kurumlarının çevresini mekân tutuyorlar, suç işlediklerinde ya hiç kovuşturmaya uğramıyor ya da kısa süre yatıp çıkıyorlardı. İç savaş sürecinde en kanlı eylemler Türk İntikam Tugayı (TİT), Esir Türkleri Kurtarma Ordusu (ETKO, “Türk İslam Birliği Komandoları (TİBKO)”, “Türk İntikam-Mukavemet ve Katliam Ordusu (TİMKO)” gibi paravan örgütler eliyle gerçekleştirildi.

12 Eylül süreci ve Susurluk kazası, Ülkücü Hareket’in arkasındaki güçlerle olan karmaşık ilişkileri ortaya çıkardı. MİT ve Özel Harp Dairesi (ÖHD) MHP içine kendi adamlarını yerleştirmişti. Özel Birlikler Komutanı Korkut Eken TBMM Susurluk Komisyonuna verdiği ifadede Abdullah Çatlı gibi MHP’lilerin 12 Eylül’den önce ve sonra “devlet için kullanıldığını” söyledi.[26] 1963 darbe girişimi sırasında Harp Okulu’ndan atılmış Enver Altaylı tipik bir örnektir: “1968’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Altaylı, bu tarihten sonra Milli İstihbarat Teşkilatı’na girmiş; MİT’de Sovyetler Birliği’nde yaşayan Müslüman azınlıkların dillerini bildiği için Sovyetlerle ilgili duyarlı görevlerde kullanılmıştı.”[27] Altaylı, daha sonra Türkeş tarafından MHP’nin Avrupa örgütlenmesini denetleyecek “başmüfettiş” olarak görevlendirilmiştir. Almanya’da Federal Almanya gizli istihbarat servisi BND Türkiye masası sorumlusu Dr. Kannap ve başkalarıyla ilişkiler kurmuş ve bunları Türkeş’e rapor etmiştir.[28] Avrupa’dan döndükten sonra Türkeş yakın arkadaşı Enver Altaylı’yı, danışmanlık, MHP’nin günlük gazetesi Hergün’ün genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığı görevine getirmiştir. Aynı zamanda CIA bağlantılı bir MİT ajanı (sonradan MİT’ten emekli olacaktır) olması ilişkilerin karmaşıklığını göstermektedir. [29]

Ülkücü Abdullah Çatlı ile emniyet, Türk Gladyosu ve mafya ilişkilerini açığa çıkaran diğer bir olay da Susurluk kazasıdır. Oral Çelik, Haluk Kırcı, Alaattin Çakıcı (vb.) aynı çarkın içinde yer almış ülkücülerdir. Muhsin Yazıcıoğlu’nun MHP’den ayrılırken “kullanıldık” beyanatının sonradan üstünün örtülmesi, bunun üst düzeyde yapılmış bir itiraf olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyordu.

Ülkücü hareket elemanları 1930’lar Avrupa’sının neo-Nazi paramiliter örgütlerinin listesinde yer alan terör yöntemlerinin birçoğunu uyguladılar: Suikast, cinayet, adam kaçırma, işkence, boğarak öldürme, kundaklama, kahve tarama, yakma, linç, toplu katliam… Arka planında Özel Harp Dairesi (ÖHD) ve MİT bulunan 16 Mart 1978, 19 Aralık 1978 Maraş (resmi rakamlara göre ölü sayısı 111), Çorum gibi toplu katliamların görünen yüzünde bu hareketin mensupları vardı. Kesin olmayan rakamlara göre 1974-1980 arasında siyasi nedenlerle öldürülen toplam kişi sayısı 5.388’tür. Bunların 2.109’u sol, 1.286 kişisi sağ görüşlü, 281’i güvenlik görevlisidir.

MHP, iktidarı ele geçirme stratejisinde aşağıdan yukarı bir hat izlemiştir. Ancak kendini tek bir alanla sınırlamamış, sokağı, parlamentoyu ve devlet bürokrasisini içine alan üç düzlemli bir çalışma yürütmüştür. Mahallelerden sokaklara, gecekondulardan okullara, seçim meydanlarından devlet dairelerine kadar el atmadığı, üs kurmadığı yer kalmamıştır.

MHP, Türkiye sağı içerisinde seçmen desteğiyle ters orantılı bir nüfuza sahiptir. Bu etki, devlet desteğiyle tetik çeken elin ve parlamento kürsüsünden seslenen dilin şiddetiyle sağlanmıştır. Parlamentarizme lanet okumasına rağmen, seçimlere önem vermesinin sebebi budur. 1965-1987 yılları arasında katıldığı seçimlerde yüzde 2 ila 6,42 arasında değişen oranlarda oy aldı. Buna rağmen Milliyetçi Cephe hükümetlerindeki temsil hakkı milletvekili sayısının çok üstündeydi. Bundan yararlanarak bakanlıklar, okullar, emniyet dahil sızabildiği bütün devlet dairelerinde kadrolaştı. Bu, düzen güçlerinin ve Milliyetçi Cephenin MHP’ye verdiği siyasi desteği gösteriyordu. MHP bunun diyetini MC koalisyonlarının ve “Devlet-i Ebed Müddet” diye yüceltilen devletin sola karşı koçbaşılığını yaparak ödemiştir.

İşçiler, memurlar, esnaf ve zanaatkarlar, köylüler, kadınlar meslek esasına göre korporatist bir anlayışla örgütlendi. Bir eli de orduda olan MHP lideri eski mesleği profesyonel darbecilikten vazgeçmiş değildi. MC hükümetlerindeki başbakan yardımcılığı koltuğunu MİT ve ÖHD içinde kadrolaşmak için kullandı. Resmi olarak doğrulanmamasına rağmen 1977’de Orgeneral Vecihi Akın, arkasından Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun, ÖHD’den Recai Ergin, Musa Öğün ve diğer subayların tasfiyelerinde MHP kaynaklı darbe girişiminin yattığı bilinmektedir. Bu yol kapanınca sürekli sıkıyönetim ve darbe çağrıları yapılarak orduyla aradaki kısmi ortaklık korunmaya çalışılacaktır.

Devletin tepesi ve büyük sermaye, o güne kadar MHP’ye son sığınağı olarak değil, yedekte tutulmasında yarar görülen, yasa dışı uç eylemleri resmi olarak yapmadıkları dönemlerde sola ve toplumsal direnişlere karşı sorumluluk taşımadığı vurucu bir güç gözüyle bakmıştır. MHP programı, TÜSİAD’da örgütlenmiş tekelci sermaye açısından uygulanabilirliği ve sürdürülebilirliği olan bir seçenek değildi, ama bu sayede sol atak karşısında anti-komünist mücadele alanını genişletmiş oluyordu. O günkü dünya ve Türkiye konjonktüründe kitle tabanı marjinal kalıp sokağa hâkim olmakta yetersiz kalan MHP’nin iktidara gelmesinde yarar görülmemiştir. İşlevini Avrupa’daki benzerleri gibi muhalefet partisi olarak yerine getirmiştir. Kitleleri seferber etme ve sistemin tıkanan meselelerini çözme yeteneği ne kadarsa, muktedirler gözündeki değeri de o kadardı. Kontrgerilla güçleri darbe gününe kadar MHP’yi gayri resmi jandarma gücü olarak kullandı, darbeden sonraysa ordu varken artık ona ihtiyaç yoktu.  Bu bakımdan 12 Eylül’de askeri faşizm “yukarıdan aşağıya” örgütlenirken, zımni işbirliği yaptığı MHP “aşağıdan” bir enstrüman olarak kalmıştır.

Dünden bugüne MHP ne kadar değişti?

Bugüne kadar Türk siyasi hayatında klasik faşizm kalıbına en yakın duran, niteliği konusunda solda en çok mutabık kalınan parti MHP’dir. Buna rağmen 21. yüzyıla girilirken imaj değiştirmesi kimilerinin kafasını karıştırmıştır. Bunun sonucunda biri hiç değişmediğini, diğeri A. Türkeş’in son yıllarından itibaren “merkez sağ”a yerleştiğini savunanlar olmak üzere iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Ulusalcı cenahta işi, irtica karşıtı, “laik-cumhuriyetçi” yeni ve militan bir müttefik kazanıldığı fantezisine kadar vardıranlar olmuştur.

İdeolojisini, siyaset tarzını, örgütlenmesini ve programını incelendiğimizde kendini yenilediğine dair bir dönüşüm göremiyoruz.  MHP elbette ki milliyetçi, aşırı sağcı bir partidir. Ama onu faşizmle ilişkilendirmeden tanımlamak mümkün değildir. Merkez sağa dönüş yaptığı iddiasındaki bir partinin hala Türk sağının en ucunda yer alıyor olması, askıya aldığı paramiliter örgütlenmesini alttan alta sürdürmesi izaha muhtaçtır. Geçmişinin özeleştirisinden vazgeçtik, yaptıklarıyla övünen, eski günlerindeki gibi sokağa inmekten söz eden bir partiyle karşı karşıyayız. Birkaç yıl önce, “Memleketimizin bize ihtiyacı varsa biz elimize silahımızı alırız, gerekirse de savaşırız” diye tehditler savuran Ülkü Ocakları Başkanı’nı sözleri kuru sıkı bir tehdidin değil, yalın gerçeğin ifadesidir. [30]

MHP’nin hiç değişmediğini de söylemiyoruz. Değişmesine değişmiştir ama bu niteliksel değil niceliksel bir değişmedir. Kendini dünyanın ve ülkenin değişen koşullarına uyarlayarak imajını tazelemiştir. Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrası neo-faşist partilerinde de değişen derecelerde dönüşümler olmuştur. Son geldiği nokta ve kurulduğundan bugüne kadarki gelişiminin özeti budur.

Devam edecek…

Dipnotlar:

[1] Paul Dumont, Mustafa Kemal ve Ulusal Bir Devletin Doğuşu içinde, “Kemalist İdeolojinin Kökenleri, Sarmal Yayınevi, 2010-İstanbul, s. 235.

[2] N. Atsız, insanlığın Orta Asya Türklüğünden doğduğu fikrine dayanan Türk Tarih Tezini, Türklerin başka uluslar karşısındaki üstünlüğünü bulanıklaştırdığı için eleştirir. Türk olmayan herkese karşı “milli kin”i  öne çıkarır ve bunu “kinimiz dinimizdir” diyerek sloganlaştırır.

[3] Önce Sovyet rejimiyle savaştı, sonra Nazi istihbaratıyla ilişki kurdu, daha sonra Türkiye’de faşizmi geliştirmeye çalıştı.

[4] Anayurt dışında kalmış dil ve töre bakımından aynı olan halkın yaşadığı toprakları anayurda katma doktrinini benimsemiş kişi ya da kuruluş.

[5] Johannes Glasneck, Alman Faşizminin Türkiye’deki Propaganda Faaliyetleri, Onur Yayınları, 1976-Ankara

[6] 1918’de Almanya’ya sığınan Nuri Killigil 1938’de Türkiye’ye dönmüş, Nazi’lerden aldığı paraların bir kısmını Turancı harekete aktarmıştır.

[7] Aktaran Fatih Yaşlı, Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne, Yordam Kitap, 2016-İstanbul, s. 59

[8] 1941-1948 yılları arasında Saraçoğlu’nun da desteğiyle Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç tarafından çıkarılan ılımlılaştırılmış bir Türkçülüğü savunan Çınaraltı dergisi (161 sayı) ortalama 5 bin civarında satıyordu.

[9] Türkçülere güç veren önemli bir etken Alman faşizminin Türk ordusunun muvazzaf-emekli subayları ve Türk eliti içindeki etkinliği idi. Almanya’nın işbirlikçi faşistler eliyle tasarladığı iki (ikincisi 1944 baharında) darbe planı ordunun kurmay kadrosunca onaylanmayınca akim kalacaktı. “Bu kurguyu Alparslan Türkeş 1970’lerde yazdıklarıyla doğrulamaktadır. Türkeş ‘ilk ihtilal teşebbüsü’ olarak andığı olayı şöyle anlatır: ‘Subaylar kısa zamanda hareketi planlayacaklar ve devrin diktatörü ile etrafındaki dalkavuklar beş saat içinde toparlanacaktı…” (İsmail Soyutemiz, “Hitler Faşizminin Yarattığı Milliyetçi Hareket ve Bağımsızlığın Yitirilişi”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, No:65, s.2221)

[10] Tanıl Bora, Cereyanlar, İletişim Yayınları, 2017-İstanbul, s. 284

[11] Milliyet Blog, K. B. Küçükalcan, 3 Mayıs Sürecinin Kısa Tarihi, 8 Eylül 2013

[12] Nihal Atsız’ın kardeşi Nejdet Sancar gibi tescilli biri, Ankara Gazi Lisesi’nde okuduğum yıllarda (1965-1968) edebiyat öğretmenliği yapıyor, “Deli Veli” namıyla tanınan müdür ve diğer ülküdaşlarıyla beraber hiçbir kısıtlamayla karşılaşmaksızın yarının kadrolarını yetiştiriyorlardı.

[13] Aktaran Ertuğrul Meşe, Türk Siyasal Yaşamında Komünizmle Mücadele Dernekleri, Yüksek Lisans Tezi, Konya-2013, s.74-75,file:///C:/Users/yasar/Downloads/TKMD.pdf)

[14] Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, 10 Aralık 2018’deki bir söyleşisinde şöyle demiştir: ““Fethullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fethullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.” (Tele 1 – 10 Aralık 2018)

[15] Age, s. 76.

[16] İtalya’da “Gladyo”, Norveç’te “ROC”, Belçika’da “SDRA8,” Danimarka’da “Absalon”, Yunanistan’da “LOK” diye anılan NATO’ya bağlı gizli örgütün Türkiye şubesi. Genel Kurmay Başkanlığı bünyesinde hücre tipinde örgütlenmiş, finansmanı JUSMAT tarafından bu kuruluşun adı, 1965’te Özel Harp Dairesi olarak değiştirilmiştir.

[17] CIA desteğiyle kurulan Anti-Bolşevik Milletler Bloku (ABN) liderlerinden Özbek kökenli Ruzi Nazar, önceleri Nazi subayı olarak eski Türkistan lejyonunda çalışmış, Almanya yenilince CIA’ye geçmiştir. Türkiye’de görevli olduğu yıllarda MİT Müsteşarı Fuat Doğu ile yakın dostluk kurmuş, MİT’in modernizasyonuna ve Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulmasına önayak olmuştur.

[18] Eski MİT ajanı ve MHP’li Enver Altaylı biyografisinde Ruzi Nazar’ın ABD Büyükelçisini araya koyarak Türkeş ve arkadaşlarını idamdan kurtardığını yazmıştır.

[19] Dokuz Işık: Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik, Endüstricilik ve Teknikçilik.

[20] Türkeş Dokuz ışık düzenine “Milli Devlet” adını verir. Tarih, kültür ve soy birliği olarak tanımladığı sınıfsız, homojen bir bütün olarak gördüğü “millet”i korporatist bir yaklaşımla altı sosyal dilime böler: İşçi, köylü, esnaf, memur, serbest meslek sahibi ve sermayedar.

[21] Asker kökenli kişiler tarafından birçok ilde binlerce kişinin özel kamplarda eğitimden geçirilmesine ses çıkarılmaması örtük devlet desteği anlamına gelmekteydi. NATO, Gladyo (ÖHD) ve bazı kapitalistler tarafından desteklendikleri bilinmektedir. Ayvalık’taki arazisinin bir kısmını kamp alanı yapan Sancak Tül Fabrikası sahibi Nazi işbirlikçisi Yugoslav göçmeni Murat Bayrak finansörlerden biridir. 17 Mart 1976’da CHP’nin sol kanadından Süleyman Genç ve 34 milletvekili meclise verdikleri önergede, “ABD ve CIA’nın Türkiye’de kontrgerilla faaliyetleri çerçevesi içinde MHP ve yan kuruluşlarına büyük para yardımı yaptığı”nı belirtmişlerdir.

[22] Hürriyet, 18 Ağustos 1968.

[23] Askeri bir nizamla tertiplenen yürüyüşün başındaki dokuz motosikletli “komando” dokuz ışığı temsil ediyordu. Üç hilalli bayrağın ardında mehter takımı marşlar çalıyor, 16 Türk devletini temsil eden flamalar taşınıyordu. Mavi gömlek giymiş gençler ellerinde “Tanrı Türk’ü Korusun” pankartı tutuyorlardı.

[24] 1965-1969 yılları arasında AP milletvekiliği yapmıştır.

[25] Çağlayangil’in, 1959-1971 yılları arasında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde görevli Paul Henze ve Ruzi Nazar gibi CIA ajanlarından habersiz olması imkansızdır.

[26] Kenan Evren, Ermeni örgütü ASALA’nın Türk diplomatlarına yaptığı suikastlara karşı yurtdışında misilleme yapılması için MİT’ten Hiram Abbas’ı görevlendirmişti. Abbas, Abdullah Çatlı’yı, Çatlı da Haluk Kırcı ve bazı ülkücüleri örgütleyerek yurtdışında faşist terör eylemleri düzenlemişlerdir. Fransa’da uyuşturucu suçundan tutuklanan Çatlı Türkiye’ye dönünce Emniyet’le birlikte çalışmaya başlamıştır.

[27] Uğur Mumcu, “MHP”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, No:70, s. 2357

[28] Uğur Mumcu bu bilgilerin “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar”la ilgili dava dosyalarında yer aldığını söylüyor. (Aynı

[29] Turgut Özal ve Süleyman Demirel’e de danışmanlık da yapan Enver Altaylı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra “FETÖ” soruşturması kapsamında Cemaat elemanlarının yurt dışına kaçmasını sağladığı gerekçesiyle tutuklandı ve halen yargılanmaktadır. Soruşturma Gülen’i CİA ile tanıştırma ve Orta Asya örgütlenmesine yardımcı olma faslına kadar uzanmıştır.

[30] Ülkü Ocakları Genel Başkanı Olcay Kılavuz, https://www.gazeteduvar.com.tr/politika/2017/03/19/ulku-ocaklarindan-evet-aciklamasi/19 Mar 2017.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur