Dün ve bugün faşizm: Neo-faşizm (1)

Emperyalist sistem yaşadığı sürece faşizm yok olmayacak, her toplumsal fenomen gibi değişim yasalarına tabi olarak varlığını koruyacaktır. “Neo” ön eki 1950’lerden sonra yeniden canlanan faşist hareket ile selefi arasındaki ilişkiyi tanımlar. “Neo-faşizm” ise hem yenisi ile eskisi arasındaki farklılığı hem de ikisi arasındaki sürekliliği yansıtır. Birinden diğerine geçişte kopuş tali, süreklilik esastır

Dün ve bugün faşizm: Neo-faşizm (1)

Faşizm tahlillerinde sık rastlanan yanlışların başında özcü okuma gelir. Olguları toplumsal ve tarihsel bağlamından koparan bu tarz okuma, faşizmin iktidara gelirse yine aynı kıyafetler, aynı yöntemler, aynı söylemlerle geleceği öngörüsüne dayanır. Oysa atasözünde dendiği gibi, “Şeytan bir daha asla aynı kapıdan gelmez.”

Doğru okuma, tarihselliğini, yani bir zamanlar olmadığını, belirli koşullarda ortaya çıktığını, koşulları olduğu sürece varlığını koruyacağını, kendini var eden koşullar ortadan kalktığındaysa artık olmayacağını dikkate alan okumadır.

Buradan hareketle yeni faşizmi (neo-faşizm) tarihsel çerçevesine oturtmak için ilkin eski faşizmle ilişkisini, ikinci olarak Soğuk Savaş yıllarındaki ve sonrasındaki durumunu, üçüncü olarak neoliberalizmin kriziyle bağlantısını ve yükselişini, dördüncü olarak kendi içindeki bölünmeyi, son olarak da bunların nasıl üstünün örtülmeye çalışıldığını ele alacağız.

Neo-faşizm

Emperyalist sistem yaşadığı sürece faşizm yok olmayacak, her toplumsal fenomen gibi değişim yasalarına tabi olarak varlığını koruyacaktır. “Neo” ön eki 1950’lerden sonra yeniden canlanan faşist hareket ile selefi arasındaki ilişkiyi tanımlar. “Neo-faşizm” ise hem yenisi ile eskisi arasındaki farklılığı hem de ikisi arasındaki sürekliliği yansıtır. Birinden diğerine geçişte kopuş tali, süreklilik esastır. Her ikisinin de ideolojik kaynakları, siyasi amaçları ve sınıfsal karakterleri birdir; ikisi de şoven milliyetçi, az veya çok ırkçı, koyu antikomünist, halk düşmanı ve zorbadır. Özetle aralarındaki farklar nitel değil niceldir, özleri birdir.

Eski faşizm yükselişini devrimci dalganın düşüşüne borçluydu, savaştan sonra durum tersine döndü: 1945’te faşizmin Sovyet kızıl ordusu ve anti-faşist güçler karşısındaki ağır mağlubiyeti sadece askeri değil, aynı zamanda ideolojik, siyasi ve manevi bir yenilgiydi. Tüm eksiklerine rağmen Nürnberg yargılamalarında itiraf edilenler ve Nazilerin bilinmeyen ağır insanlık suçlarının açığa çıkarılması, faşizmi büyük bir itibar kaybına uğrattı. Sosyalizm, demokrasi ve bağımsızlık güçleri dünya çapında genel bir yükseliş sürecine girdiler. Savaşın sonu eski faşizmin de sonu oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın arkasından ideolojik ve siyasi platformunu selefinin mirası üzerinde temellendiren faşizm modern bir biçimde yeniden doğdu. Neo-faşist, neo-Nazi parti ve örgütlenmeler faşizmin yeniden üretimini ve dirilmesini, toplumun hafızasında ve günlük yaşamında alt-kültür olarak varlığını sürdüren norm ve değerlerin canlandırılmasını kendilerine misyon edindiler. Faşist parti olarak açık faaliyet yürütmeleri birçok ülkede yasak olduğundan isimlerini ve programlarını kısmen değiştirdiler; gerçek yüzlerini gizlemek için aşırı sağın öteki akımlarıyla simbiyotik ilişkiler geliştirdiler.

Savaş ertesi varlık koşullarından kopartılıp önceki faşizmin bir kalıntısı olarak görülmemeli, yeni faşizmi yaratan koşullarla eskisinin bire bir aynı olmadıkları dikkate alınmalıdır. Neo-faşist partilerin siyasi görüşleri ve davranışları içinde devindikleri nesnel ve öznel koşulların ürünüydü ve kendi burjuvazilerinin ve emperyalizmin güncel çıkarlarını yansıtıyordu. Parti adlarının başına karşısında oldukları değerleri ifade eden sıfatlar ekleyerek faşist kimliklerini gizlemeleri, mevcut hukuk kurallarına ve parlamenter sisteme tam bağlılık görüntüsü vermeleri kimseyi yanıltmamalıdır. Eski faşizmden ödünç aldıkları söylemleri, sembolleri, mitleri, militarist kıyafetleri, ritüelleri ve terör eylemleri de zaten bunu yalanlamaktadır. Anavatanı Avrupa’da barbarlık örnekleri hafızalarda taze olduğu, kapitalist sistem nispi bir refah ve genişleme döneminden geçtiği ve burjuvazi iktidara gelmesinde yarar görmediği için, hala iktidarda oldukları İspanya, Portekiz ve daha sonra Yunanistan “Albaylar cuntası” haricindeki ülkelerde marjinal gruplar olarak var olmaya devam ettiler. Burjuvazi, anayasal çerçeveyi fazla zorlamamaları ve kendi kontrolüne tabi olması şartıyla faaliyetlerini sürdürmelerine icazet verdi. Soğuk Savaş’ın açık veya gizli enstrümanları olarak kullanıldılar. Faşist hareket iktidara getirilmek yerine devrimci harekete veya olası kitle hareketlerine karşı vurucu güç olarak kullanıldı ya da ilerisi için rezerv olarak elde tutuldu.

Soğuk Savaş yıllarıyla örtüşen süreçte uluslararası güçler dengesi emek ile sermaye, kapitalizm ile sosyalizm, emperyalizm ile ezilen halklar ve emperyalistlerin kendi aralarındaki mücadeleler tarafından belirlenmekteydi. Emperyalistler, dünya devriminin “Üçüncü Dünya” ülkelerini de içine alacak şekilde genişlemesi karşısında, Avrupa’nın diğer yarısını ve başka yerleri komünizme kaptırma endişesiyle, emperyalist sistemi yeni payandalarla (askeri, mali, hukuki-siyasi kurumlar) güçlendirdiler. NATO ve her yerde hazır ve nazır 6. Filo dışında, dünyanın stratejik bölgelerinde askeri üsler kuruldu. Bir yandan Sovyet bloku Soğuk Savaş yöntemleriyle karadan ve uzaydan, ekonomik, siyasi, ideolojik ve askeri olarak abluka altında tutulurken, diğer yandan yeni sömürgeciliğe tabi ülkelerde ulusal ve sosyal kurtuluş devrimleri askeri müdahaleler ve faşist darbelerle bastırılmaya çalışıldı.

1950’lerde metropollerde olsun bağımlı ülkelerde olsun sanayide, ticarette ve finans alanında tekelci devlet kapitalizmi egemendi. Kapitalistler iki savaş arasındaki korkulu rüyaları krizlerden ve devrimlerden sakınmak bakımından devlet egemenliğini güçlendiren bu yolu daha güvenilir buluyorlardı. İkinci olarak bu aşamada emperyalistler arasında keskin rekabet (ve savaş) değil, nispi iş birliği ön plandaydı: “1945-1975 arası dönemde emperyalist ülkelerle sosyalist blok arasındaki sistem rekabeti emperyalist ülkeler arasındaki rekabeti frenlemiş”tir.[1] Üçüncüsü savaş sonrası nispi bir refah dönemiydi. G. Fülberth, 1945-1975 arası dönemi, “Devlet tekelci sosyal refah kapitalizmi” olarak adlandırıyor.[2] Krizsiz geçen 30 yıl “daha çok iç talebe, iyiliksever devletin yapılandırılmasına ve genişlemesine” imkân sağlamıştır. Emperyalist devletlerin başkentlerini birleştiren ve merkezden bağımlı ülkelere uzanan çoklu bir ağ kuran uluslararası tekeller (çokuluslu şirketler), kazandıkları yüksek karların kırıntılarıyla besledikleri işçi aristokrasi aracılığıyla sert sınıf mücadelelerini frenleyebilmişlerdir. Gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfları ve ezilenleri, bazen baskıyla, bazen toplumsal kontrol mekanizmalarıyla, daha çok da ekonomik ve sosyal ödünlerle sosyalist bir devrimden uzak tutulabildiler. “Refah Devleti” söylemi ve sosyal demokrat iktidarlar eliyle yapılan iyileştirmelerle işçi sınıfı hareketinin sosyalizme yönelmesinin önü alındı.

Dünyanın ezici çoğunluğunu oluşturan bağımlı ülkeler kampındaysa durum bunun tersiydi. Siyasi bağımsızlığına yeni kavuşan ülkelerde ulusal ve sosyal kurtuluş devrimleri yükseliş sürecine girmişti. Emperyalizmle bütünleşmenin dış ve iç uzlaşmaz çelişkileri şiddetlendirmesi, devrim kadar faşizmin nesnel koşullarını da hazırladı. Dünya devrimci hareketinin merkezinin metropol ülkeler gibi çelişkilerini yumuşatma imkanından yoksun bağımlı, yarı-sömürge ülkelere kayması, sayısız devrim-karşıdevrim çatışmasıyla kendini gösterdi. Sınıf mücadeleleri merkez ülkelerde görece nispeten düşük ve barışçıl, bağımlı ülkelerdeyse daha hızlı, sert ve çatışmalı bir tempoda gelişti. “Üçüncü Dünya” tabir edilen ülkelerdeki ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri ile sivil-askeri faşist rejimler arasındaki ölümcül yarış bunun dışavurumuydu.

İleri ülkeler burjuvazisi, takviye edilmiş baskı ve ideolojik aygıtlarını kullanarak iktidarını hegemonik yöntemlerle ayakta tutabildiği sürece, faşizme geçme gereği duymadı. Bürokrasi, küçük girişimciler, öğrenciler, lümpenler arasında taraftar bulan neo-faşist örgütler, terör eylemleri düzenleyip, gerginlik ve korku yaratarak mevcut iktidarların yardımcısı rolünü oynadılar. Michal Kalecki 1964’te yazdığı bir makalesinde ilk dönem neo-faşizmini tasmalı köpek metaforuyla açıklar: “Zamanımızın faşizmi tasmalı köpek gibidir; her an belirli amaçlara erişmek için serbest bırakılabilir ve tasmalı olduğu zamanlarda bile potansiyel bir muhalefeti sindirmeye yarayabilir.” Şunu da ekler: “Aynı zamanda tasması oldukça uzun olan köpek, resmi soğuk savaş, rövanş ve militarizm politikalarına yönelik herhangi bir direniş kıvılcımını bastırma konusunda çok faydalı olur.”[3]

Eski ve yeni ırkçılık

Eski faşizmle yeni faşizmin etnik ve ırksal ayrımcılıkları tam örtüşmez. İlkinin biyolojik ırkçılığı öne çıkmışken, ikincisi ağırlıklı olarak kültürel ırkçıdır. Kültürel farklılıklara dayalı önyargılara göre biçimlendirildiği için neo-ırkçılık diye de adlandırılan bu ırkçılık tarzında, eski paradigma esnetilerek sofistike hale getirilmiştir. Neo-ırkçı söylem üstü kapalı bir dille ifade edildiği için yeni faşistlerin ırkçılıklarını teşhis etmek daha zordur.

Esasında insan ırklarından söz etmek ırkçılık değildir, ırkçılık ırklardan bazılarının üstün, ötekilerin aşağı varsayıldığı yerde başlar. Irkçılığın tarihi sınıflı toplumlar (kölecilik) kadar eskidir. Kapitalizm çağında insanları yüksek ve düşük olmak üzere iki ırka ayıran sömürgeciler, bunu sömürgeciliği meşrulaştırmanın aracı olarak kullanıyorlardı. 17. yüzyıl sonlarında siyah ırk olarak damgalanan Afrikalı köleler Amerika’ya getirilip, beyaz Amerikalılara köle yapılıyorlardı. 17. ve 20. yüzyıllar arasında dünyanın diğer kısımlarını işgal edip aralarında paylaşan Avrupalı sömürgeciler ise insanları ten renkleri, yüz şekilleri (saç, göz, burun), fiziksel özellikleri üzerinden hiyerarşik bir ayrıma tabi tutarak ırkçı bir söylem geliştirdiler.

Hiç kuşku yok ki emperyalizm çağında ırkçılığın en tanınmış, en açık ve en gaddar savunucusu Adolf Hitler’dir. Biyolojiye indirgediği Alman ırkının saflığını koruma iddiasıyla ortaya çıkmış, Chamberlain, Spengler, Meller van den Broek gibi teorisyenlerden devraldığı ırkçılığı tekrar etmeyip, varabileceği en uç noktaya taşıyarak devlet politikası haline getirmiştir. G. Lukacs, biyolojik ırkçılığın Nasyonal Sosyalist dünya görüşünün odak noktası olduğunu söyler. Irkçı milliyetçilik, sosyal Darwinizm ve antisemitizmle sentezlenmiş, Almanya’nın dünyaya egemen olma planının hizmetinde, bir benzeri daha olmayan agresif bir emperyalist ideolojiye dönüştürülmüştür. Her biri ve hepsi birlikte Alman emperyalizminin kitlesel cinayetlerini meşrulaştırmak için kullanılacaktır.

NSDAP ve zamanın bazı faşist partilerinin etnik tutumları ırka dayalıydı. Üstün ırkla alt ırk en başta kafatasının şekli (brakisefal-dolikosefal), saç rengi, burun şekli, postür (duruş) ayırt edilebilirlerdi. Adolf Hitler için ideal “Ari”, sarışın, mavi gözlü ve uzun boylu insandır. Dünyayı Aryanlar, Aryan olmayanlar ve kültür yıkıcıları (Yahudiler ve Çingeneler) gibi parçalara ayırıyordu. Naziler geleceğin “bin yıllık Reich”ını ve “yeni dünya düzeni”ni, diğer tüm ırklardan ve halklardan üstün, sağlıklı ve yetenekli bir “ırk”a dayanarak kurmak, “aşağı ırk” olarak gördükleri Yahudileri, Çingeneleri, Slavları ve kalıtsal hastalarıysa yeryüzünden silmek istiyorlardı.

Irksal hijyen politikası gereği milyonlarca Yahudi, Roman, Slav, fiziksel engelli ve akıl hastasına (275 bin kişi yakıldı) jenosit uygulandı. Almanlar kan saflığını korumalı, başka ırklarla karışmamalı, yani onlarla evlenmemeli ve cinsel ilişkiye girmemeliydi. Melezleşme ırkın sonu demekti. Irksal karışımın ari irk üzerinde yıkıcı bir etki yapacağı düşünülüyordu. Bu yüzden Yahudilerle evlilik yasaklanmıştı. Zorla kısırlaştırma, engellileri imha etme gibi yöntemler uygulandı. SS’e kaydolabilmek için beş, devlet kurumlarına ve orduya hizmet için dört nesil boyu katışıksız Aryan soyundan gelme şartı kondu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “biyolojik ırkçılık” geri plana çekilmek zorunda kalırken, kültürel değerleri ve yaşam biçimleri istenmeyen yabancılardan korumayı hedefleyen “kültürel ırkçılık” öne çıktı. Irkı biyolojik özellikler üzerinden tanımlayan geleneksel ırkçılık, Nazizmin Holokost türü barbarlıklarının yarattığı itibar kaybından ve modern genetik biliminin insan yeteneklerinin ten renginden veya göz şeklinden bağımsız olduğunu kanıtlayarak ırkın biyolojik temelini reddetmesinden sonra, arka plana itildi.[4] Beyaz ırkın diğer ırklara biyolojik üstünlüğünün yerini, Batı kültürünün diğer kültürlere üstünlüğü varsayımı aldı. Böylelikle kültürlerin eşitsizliğini ve uyumsuzluğunu biyolojik eşitsizliğin önüne çıkaran ırkçılık maske değiştirdi. Neo-faşistler, kendi kültürlerini bozuma uğrattıklarını iddia ettikleri göçmenlere, yabancılara karşı, kültürlerinin saflığını koruma bahanesine dayanıyorlar. Kendi içlerindeki Hıristiyanları, liberalleri ve sosyalistleri farklı etnisiteleri insan kavramında eşitledikleri için eleştiriyor; benzersizlikleri nedeniyle farklı kültürlerin birbirlerine indirgenemeyeceklerini iddia ediyorlar. Dedikleri özetle şudur: “Hispanikler, Türkler, Afganlılar, Pakistanlılar ya da Afrikalılar ABD ve Avrupa’da değil, gitsinler kendi anavatanlarında yaşasınlar.”

Sadece başı çeken faşist partiler değil aşırı sağın tümü, Avrupa’yı istila ettiklerini öne sürdükleri göçmenlerin, yerel halkı kültürel kimliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktıkları, bunun “ulusal ruh”un imhasıyla sonuçlanacağı iddiasıyla, çok kültürlülüğü, dışarıdan gelenlerle, yabancılarla beraber yaşamayı reddediyor. Farklı etnik kökenden olanların, yani göçmenlerin Avrupa’ya alınmamaları, alınanların anavatanlarına geri gönderilmeleri isteniyor. Neo-faşistlerin bu talebi karşılıksız da değil, toplumda oy tabanlarını çok üstünde, aşırı sağı da aşan bir destekleri var.

Biyolojik ırkçılığa gelince bir adım geri çekilse de hala canlıdır, kültürel ırkçılıkla koyun koyuna yaşamaya devam ediyor. Bazı yeni faşistler insanın, “doğa yasaları”na uygun, “özü biyolojik evrim ve içgüdüler tarafından belirlenen” bir varlık olduğu fikrinden vazgeçmiş değiller. Aslında, aralarında çok da fark yok: Klasik ırkçılık, başka ırklarla karışmaya, melezleşmeye “kan” üzerinden karşı çıkıyordu. Onun rafine edilmiş formu olan yeni ırkçılık ise “kanın saflığı” yerine “kültürün saflığı”nı koyuyor. İlki eski sömürgeciliği meşrulaştırıyordu, ikincisi yeni sömürgeciliği meşrulaştırıyor. Sonuçta ikisinin de kapısı etnik temizliğe açılıyor.

Devam edecek…

Dipnotlar:

[1] George Fülberth, İncelemeler, Yazılama Yayınevi, İstanbul-2017, s. 123.

[2] Aynı yerde.

[3] Aktaran M. Köves ve S. Mazumdar, Faşizm Üzerine Önlenebilir Yükseliş, Yordam Kitap, 2018-İstanbul, s.222.

[4] Çağdaş antropologlara göre insanlar ırklara bölünemezler, çünkü hem her insan çok farklıdır hem de o ölçüde özdeştir.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur