İzmir’de kadınlar, AYM’nin süresiz nafakayı iptal etmesine karşı eylem yaptı. Kadınlar, “Kazanılmış haklarımızı pazarlık konusu haline getirenlere karşı mücadeleden vazgeçmeyeceğiz” dediler

İzmir’de bulunan feministler ve kadın örgütleri Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) süresiz nafakanın iptal edilmesi kararına ve 12. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen LGBTİ+ düşmanı düzenlemelere karşı eylem yaptı. Alsancak ÖSYM önünde bir araya gelen kadınlar, Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne yürüdü. Yürüyüşte sık sık “Nafaka hakkı gaspedilemez”, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!”, “Yaşasın feminist mücadelemiz” sloganları atıldı.
Kadınların açıklamasının tamamı ise şu şekilde:
Bugün burada, Anayasa Mahkemesi’nin yoksulluk nafakasına ilişkin Türk Medeni Kanunu’ndaki ‘süresiz olarak’ ibaresini iptal etmesine ve 12. Yargı Paketi kapsamında yeniden gündeme getirilen LGBTİ+ fobik düzenlemelere karşı; kadınların ve LGBTİ+’ların yıllar süren mücadelelerle kazandığı haklara yönelik devlet saldırılarını teşhir etmek ve bu saldırılara karşı sesimizi yükseltmek için toplandık.
Bugün karşımızda birbirinden bağımsız düzenlemeler yoktur. Nafaka hakkının hedef alınması, LGBTİ+’ların varoluşunun kriminalize edilmeye çalışılması, transların bedenleri üzerindeki devlet denetiminin artırılması, ifade özgürlüğüne yönelik yeni kısıtlamalar ve çeşitli kimlikleri hedef alan nefret söylemlerinin yaygınlaştırılması aynı siyasal aklın ürünüdür. Amaç; kadınları, LGBTİ+’ları, çocukları ve toplumsal muhalefeti daha güvencesiz, daha denetlenebilir ve daha itaatkâr hale getirmektir. Haklarımızı budamak isteyenler, bunu toplumsal eşitliği ve özgürlüğü hedef alan kapsamlı bir siyasal programın parçası olarak yapmaktadır.
Yıllardır kadınların nafaka hakkını, LGBTİ+’ların varoluşunu ve transların bedenleri üzerindeki söz hakkını hedef alan iktidar, bugün aynı hattı yeni yasa teklifleri ve düzenlemeler aracılığıyla, “Aile Yılı” söylemi altında sürdürmeye çalışıyor. Bir kez daha görüyoruz ki hukuk, hak ve özgürlükleri güvence altına almak için değil, toplumsal yaşamı iktidarın ideolojik tercihleri doğrultusunda yeniden şekillendirmek için araçsallaştırılıyor. Aileyi koruma iddiasıyla yürütülen bu politikalar, gerçekte kadınların nafaka hakkına, LGBTİ+’ların yaşamlarına, kimliklerine ve kazanılmış haklarına müdahale etmeyi hedefliyor. Kadınları aile içinde güvencesizliğe mahkûm etmeye, LGBTİ+’ları kamusal yaşamdan dışlamaya ve toplumsal çeşitliliği baskı altına almaya çalışan bu saldırılar, eşitlik ve özgürlük karşıtı bir siyasal projenin parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Onur ayının ilk gününde; daha önce evi kundaklanılmaya çalışılmış, trans kadın kimliğinden ötürü iş arama sürecine dahi girememiş, devletin translara uyguladığı sistematik şiddet ve baskıyı ” yaşamıyorum ama ölmemeye çalışıyorum” diye dile getirmiş trans kadın Deniz Soydam da 13 Nisan’da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi yurdunda, yurt müdürü Semiha Akın’ın ve öğrencilerin transfobik tehditlerine, baskısına, şiddetine maruz kalmış; ailesine açılmasına rağmen trans kimliği hep reddedilmiş, üstüne bir de onarım terapisine zorlanmış trans öğrenci Arya da intihara sürüklenerek katledilmiştir. Bu katliamlar devletin sürekli ısıtıp önümüze getirdiği aile yılı politikalarının, LGBTİ+ fobik yargı paketlerinin, hormona erişim engellerinin de beslediği devletin sistematik şiddet sarmalının sonucudur.
Yıllardır medya, siyaset ve çeşitli kurumlar aracılığıyla kadınların nafaka hakkına, LGBTİ+’ların varoluşuna ve transların cinsiyet uyum süreçlerine yönelik sistematik bir hedef gösterme ve dezenformasyon kampanyası yürütülüyor. Gerçekler çarpıtılıyor, istisnai örnekler genelleştiriliyor, kadınların ve LGBTİ+’ların mücadele ederek kazandığı haklar toplumsal bir tehdit gibi sunuluyor. Kamuoyu, kadınların maruz bırakıldığı yoksulluk, şiddet ve eşitsizlikle; LGBTİ+’ların karşı karşıya kaldığı ayrımcılık ve hak ihlalleriyle yüzleşmek yerine, siyasal olarak üretilen korkular ve ahlaki panikler etrafında şekillendirilmeye çalışılıyor.
Benzer biçimde, geçtiğimiz günlerde Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik kamuoyuna yansıyan aşağılayıcı ifadeleri de ayrımcılığı ve nefreti besleyen dilin güncel örneklerinden biridir. Kürt kadınlarını etnik kimlikleri ve kadın kimlikleri üzerinden aşağılayan bu söylem, yalnızca bir “talihsiz açıklama” değil; kadınları, Kürtleri ve farklı kimlikleri değersizleştirmeye çalışan ayrımcı anlayışın yansımasıdır. Kürt kadınları tarihsel olarak hem kadın olmaları hem de Kürt olmaları nedeniyle çok katmanlı ayrımcılığa maruz bırakılmıştır. Bu nedenle onları hedef alan her söylem, yalnızca bireylere değil, eşitlik ve birlikte yaşam fikrine yönelmiş bir saldırıdır. Kadınlara, Kürtlere ve LGBTİ+’lara yönelen nefret dili aynı kaynaktan beslenmektedir. Bu dili normalleştirmeye ve yaygınlaştırmaya çalışan herkes karşısında eşitliği, özgürlüğü ve insan onurunu savunmaya devam edeceğiz.
Bugün haklarımızı, yaşamlarımızı, bedenlerimizi hedef alan düzenlemelerin aynı dönemde gündeme gelmesi tesadüf değildir. Bu saldırılar ortak bir siyasal hattın ürünüdür. Aileyi koruma söylemi, kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarına müdahale etmenin, haklarını sınırlandırmanın ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini geriletmenin aracı haline getirilmektedir. Hedef alınan şey yalnızca belirli haklar değil; bedenlerimiz, yaşamlarımız, ilişkilerimiz ve kendi hayatlarımız üzerinde söz kurma kapasitemizdir.
Öncelikle bir kez daha açıkça söylemek gerekir: Kamuoyuna yıllardır anlatılan “ömür boyu nafaka” anlatısı gerçeği yansıtmamaktadır. Bugün iptal edilen düzenleme, kadınların koşulsuz ve sonsuza kadar nafaka aldığı anlamına gelmemektedir. Yoksulluk nafakası belirli koşullara bağlıdır; ihtiyaç ortadan kalktığında, tarafların koşulları değiştiğinde ya da kanunda belirtilen durumlar oluştuğunda sona ermektedir. Buna rağmen yıllardır kadınlar sanki erkeklerin sırtında yaşayan kişiler gibi gösterilmiş, kadın yoksulluğu görünmez kılınmış ve nafaka hakkı sistematik biçimde hedef haline getirilmiştir.
Nafaka bir lütuf değildir. Nafaka kadınların evlilik boyunca üstlendiği görünmeyen emeğin, ekonomik kayıpların ve toplumsal eşitsizliklerin sonucu olarak ortaya çıkan bir haktır.
Milyonlarca kadın çocuk yaşta eğitimden koparılmakta, meslek edinme imkanlarından mahrum bırakılmakta, çalışması engellenmekte ya da evlendikten veya çocuk doğurduktan sonra iş yaşamından çekilmek zorunda bırakılmaktadır. Kadınlar yıllarca ev işlerini yapmakta, çocuk bakımını üstlenmekte, yaşlı ve hasta bakımını yürütmekte, hanenin tüm bakım yükünü omuzlamakta ve bunu hiçbir sosyal güvenceye sahip olmadan, ücretsiz biçimde sürdürmektedir. Erkeklerin kariyer yapabilmesini sağlayan, çalışma yaşamına kesintisiz devam etmesine imkan veren kısacası hayatı döndüren bu gemek, kadınların ekonomik bağımsızlıklarını ellerinden almaktadır.
Boşanma sonrasında kadınların karşı karşıya kaldığı yoksulluk, tesadüfi bir sonuç değildir. Bu yoksulluk yıllarca sömürülen bakım emeğinin, görünmez kılınan ev içi emeğin ve kadınların sistematik olarak ekonomik bağımlılığa itilmelerinin sonucudur. Nafaka hakkını hedef alanlar kadınların yıllarca ücretsiz biçimde üstlendiği bu emeği konuşmamakta, kadın yoksulluğunu görmezden gelmekte ve kadınları ekonomik şiddete daha açık hale getirecek politikaları hayata geçirmeye çalışmaktadır.
Aynı dönemde 12. Yargı Paketi kapsamında yeniden gündeme getirilen LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler de benzer bir manipülasyon üzerine kuruludur. Özellikle transların cinsiyet uyum süreçleri hakkında kamuoyuna sistematik biçimde yanlış bilgiler sunulmaktadır. Transların 18 yaşına girer girmez herhangi bir değerlendirmeye tabi olmadan hormon kullanmaya başladıkları ya da ameliyat oldukları yönündeki iddiaların gerçekle hiçbir ilgisi yoktur.
Cinsiyet uyum süreci zaten son derece ağır, uzun ve bürokratik bir süreçtir. Translar yıllarca hastane koridorlarında, sağlık kurullarında ve adliyelerde beklemek zorunda bırakılmaktadır. Psikiyatri değerlendirmeleri, sağlık kurulu raporları, mahkeme süreçleri ve sayısız bürokratik prosedür zaten mevcut sistemin bir parçasıdır. Bugün “denetimsizlik” iddiasıyla yeni kısıtlamalar getirmeye çalışanlar gerçeği çarpıtarak getirmek istedikleri yasaklara zemin oluşturmaya çalışmaktadır.
Yetişkin bir insanın kendi bedeni ve kimliği hakkında söz sahibi olma hakkı en temel haklardan biridir. Bugün hedef alınan şey; transların onlarca yıllık örgütlü mücadelesi sonucunda elde ettiği kazanımlardır. Türk Medeni Kanunu’nun 40. maddesini daha da kısıtlayacak düzenlemeler, transların yıllardır sokakta, mahkemelerde ve yaşamın her alanında yürüttüğü mücadelenin sonuçlarını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
Bu girişimler, transların yaşamları üzerindeki devlet denetimini artırma ve bedenlerimiz hakkında karar verme yetkisini yeniden devlet kurumlarına devretme çabasının bir parçasıdır. Oysa bedenlerimiz, kimliklerimiz ve yaşamlarımız üzerinde söz sahibi olan bizleriz. Haklarımızı mücadele ederek kazandık; bugün de aynı mücadeleyle savunuyoruz.
Gündeme getirilen düzenlemeler yalnızca transların haklarını daraltmakla sınırlı kalmıyor; LGBTİ+’ların kamusal alandaki varlığını, örgütlenme özgürlüğünü ve eşit yurttaşlık taleplerini hedef alıyor. Görünürlüğümüzü azaltmaya, sesimizi kısmaya ve dayanışma ağlarımızı dağıtmaya yönelik her girişim; toplumu daha eşitsiz, daha güvencesiz ve daha otoriter hale getirme politikalarının bir parçasıdır.
Buradan açıkça söylüyoruz: Transların kazanılmış hakları siyasi pazarlık konusu yapılamaz. LGBTİ+’ların yaşamları üzerinde devlet tasarrufu kurulamaz. Eşitlik, özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı mücadelemizin temelidir ve bu mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz.
Bizler çok iyi biliyoruz ki kadınların nafaka hakkına yönelik saldırılarla LGBTİ+’ların varoluşuna yönelik saldırılar aynı yerden beslenmektedir. Her iki durumda da hedef, toplumsal cinsiyet eşitliğini geriletmek; kadınları ve LGBTİ+’ları daha güvencesiz, daha bağımlı ve daha denetlenebilir hale getirmektir. Bir yandan kadınlara “evlilik içinde kal” denirken, diğer yandan LGBTİ+’lara “olduğun kişi olma” denmektedir. Bir yandan kadınların ekonomik güvenceleri hedef alınırken, diğer yandan transların bedenleri üzerindeki hakları gasp edilmeye çalışılmaktadır.
- Yargı paketinde aynı zamanda Suça sürüklenen çocuklar ve sosyal medyaya ilişkin maddeler de yer almaktadır. Suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemelerde de çocukların üstün yararını gözeten, sosyal destek mekanizmalarını güçlendiren politikalar yerine güvenlikçi ve cezalandırıcı yaklaşımların öne çıkması kaygı vericidir. Çocukların ihtiyaç duyduğu şey daha fazla ceza değil; yoksulluğun, dışlanmanın ve şiddetin ortadan kaldırılmasıdır.
Sosyal medya ve dijital alanlara yönelik yeni kısıtlamalar ise hak ihlallerinin görünür olabildiği, kadınların ve LGBTİ+’ların seslerini duyurabildiği alanları daraltma riski taşımaktadır. İfade özgürlüğünün sınırlandırılması, toplumsal muhalefetin sesinin kısılması ve kamusal tartışma alanlarının daraltılması demokratik toplumla bağdaşmaz.
Bizler kadınlar, feministler, LGBTİ+’lar ve hak savunucuları olarak bu saldırıların hiçbirini birbirinden bağımsız görmüyoruz. Kazanılmış haklarımızı pazarlık konusu haline getirenlere, yaşamlarımız üzerinde söz sahibi olmaya çalışanlara, nefreti ve ayrımcılığı yasalaştırmaya çalışanlara karşı mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.
Daha önce haklarımızı savunduk, daha önce nefret politikalarına geri adım attırdık. Bugün de aynı kararlılıkla buradayız.
Buradan bir kez daha ilan ediyoruz:
Nafaka hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Cinsiyet uyum sürecine dair mücadelemizle kazandığımız haklarımızı teslim etmeyeceğiz.
LGBTİ+’ların varoluşunu pazarlık konusu yaptırmayacağız.
Kürt kadınlarını, kadınları ve farklı kimlikleri hedef alan nefret söylemlerine boyun eğmeyeceğiz.
Çünkü biliyoruz ki özgürlüğümüz de eşitliğimiz de mücadeleyle kazanıldı.
Bugün haklarımızı hedef alanlar karşılarında yalnızca kadınları ya da yalnızca LGBTİ+’ları değil; eşitlikten, özgürlükten ve adaletten yana olan herkesi bulacaktır.
Sendika.Org