Sürdürülemez, çünkü NATO ülkelerinin silahlanma ve savaş kaynakları sınırsız değil. Bu çaptaki bir silahlanmanın yaratacağı toplumsal sorun ve tepkiler düşünüldüğünde NATO 3.0’ın uzun ömürlü olması olanaksız. Kaldı ki, NATO 3.0 bütçesinin önündeki tek engel kamu fonlarının buraya aktarılması değil. Bu fonların kendi denetimlerinin dışına çıkmasından rahatsız olan kapitalistlerin bütçe disiplinini bozmaları da güçlü olasılık

7-8 Temmuz Ankara zirvesi, yalnız NATO’nun geleceği açısından değil, dünya ve Türkiye’deki ekonomi politik ve jeopolitik gelişmeler açısından da kritik önem taşıyor.
Konuyu önemli kılan etmenlerin başında, teorik ve tarihsel sınırlarına dayanmış, “eskisi gibi” yönetme yeteneğini yitirmiş dünya kapitalist sisteminin, barışçıl, reformcu yöntemlerle, “demokrasi”yle asla gerçekleşemeyecek bir yeni bir dünya düzeni kurma arayışı var.
Ekonomik ve askeri gücün yanında rıza ve onaya, oydaşmaya, uluslararası norm ve kurallara dayanan eski “yönetişim” ve hegemonya ilişkilerinin yerini, en güçlü emperyalist devlet olan ABD’nin kişiliğinde ekonomik ve siyasal şiddete, silah ve savaş gücüne daralan imparatorluk dayatması alıyor.
Küresel ve güncel kapitalizm, “kendi” liberal ya da burjuva demokrasisini taşıyamıyor. ABD’deki, “teknolojik cumhuriyet”çi Alexander C. Karp, Peter Thiel gibi “öncü”ler son yıllarda kapitalizmle demokrasinin bağdaşmadığını açıkça, hiç perdelemeden yineleyip duruyorlardı. Son NATO zirvesinde bu yaklaşım, toplantıya katılan tüm üye ve çağrılı ülkeler tarafından ortaklaştırılmış, şiddete dayanan siyasal gericilik misyonu benimsenip tescil edilmiştir.
Bu durum, emperyalistlerin “özgür” bir tercihi olmaktan çok tarihsel, nesnel zorunlulukların sonucudur.
Üretici güçlerdeki gelişme ve toplumsallaşmanın mevcut üretim ilişkilerine meydan okuduğu uğrakta, kapitalizmin yapısal krizinin Keynesçi reformlarla, Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” yöntemleriyle ötelenmesi olanaklı değil. Kâr oranındaki düşme eğiliminin kronik karakter kazandığı koşullarda, elde kalan tek yaratıcı yıkım aracı silahlanma ve savaştır. Ankara zirvesi ile NATO, patronu ABD olan küresel bir silah sanayi holdingine dönüşme yoluna girmiştir. Zirvede söz alan devlet ve hükümet başkanlarının çoğu, geçen zirvede verilen ev ödevlerini eksik yapan öğrenciler gibi, silahlanma harcamalarını nasıl artıracaklarını Trump’a rapor etmek için birbirleriyle yarıştılar. Başta Almanya tüm Avrupa silahlanmaya devasa kaynaklar ayırıyor. Sosyal devlet harcamaları için bütçede para olmadığını yineleyip duran Almanya Başbakanı Merz Alman tarihinin en büyük savaş bütçesini ilan ediyor.
NATO da içinde mevcut tüm ittifak ve bloklaşmalarda çatlaklar, çelişkiler var. NATO’da katkı, yükümlülük ve rollerin yeniden dağıtılması gündemde. Ülkelerin çıkar ve konum farklılıkları sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. Bunlara rağmen jeopolitik mücadele hâlâ ve esas olarak doğu-batı, kuzey-güney eksenlerinde, Çin ve ABD kutupları arasında seyrettiği için çatlaklar en azından şimdilik kopuşa, dağılma ve yeni öbekleşmelere varmıyor. ABD ve Avrupa, tarihsel, güncel jeopolitik, ama en çok da sınırda kapitalizmin ağırlaşan bunalımı nedeniyle Çin'i başat tehdit, Çin-Rusya ittifakını yakın tehlike olarak görmeye devam ediyor. Zirve sonuç açıklamasında Çin’in adı bile geçmiyor. Ukrayna’ya 2026 yılı için askerî teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında 70 milyar avro taahhüdünün yer alması ise, Avrupa’nın Trump’ı Rusya konusunda “ikna” ettiğini gösteriyor.
Trump ABD’si, Avrupa’nın silahlanma seferberliğine katkısı karşılığında NATO’ya ilişkin yükümlülüklerini sürdüreceğini bildirdi. Aralarındaki çıkar çatışmalarına rağmen, NATO’nun dağılması, ABD’nin NATO’yu terk etmesi söz konusu değil. Tersine, 2004 İstanbul zirvesinde benimsenen görev ve müdahale alanını belirlenen coğrafyanın dışına genişletme misyonu, 2026 zirvesinde “tüm dünya NATO’nun müdahale alanıdır” ortaklaşmasına dönüşmüştür.
Ankara zirvesine 32 NATO üyesi dışında 12 ülke çağrıldı. Bu ülkelerin 4’ü “Pasifik NATO’su” da denilen ülkeler: Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda. Ukrayna da zirvede yerini aldı. Öteki çağrılı ülkeler: Azerbaycan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Suriye. “Ortadoğu NATO”su gibi.
NATO kaynaklarından saptayabildiğimiz kadarıyla, yukarıdakiler de içinde olmak üzere NATO’nun, üyesi olmayan 37 ülkeyle “ortaklık” ,“diyalog grubu” vb adlar altında açık, resmi işbirliği var.[1]
Bu tablo, NATO’nun fiilen tüm coğrafyalarda şubeleri olan bir tür konfederal silahlanma ve savaş örgütüne dönüşmekte olduğunu gösteriyor.
Silahlanma varsa savaş olur. Nükleer dehşet dengesi sürdüğü için henüz büyük güçlerin doğrudan yer aldığı bir dünya savaşının içinde değiliz. Emperyalistlerin bir tarafında olduğu bölgesel vekalet savaşları ise artık süreklidir. Ukrayna savaşı bitmiyor. Batı Avrupa, Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı iddiasıyla Ukrayna topraklarında süren NATO-Rusya savaşını körüklüyor. İran savaşı bitecek gibi görünmüyor. Yeni bölgesel savaşlar gündemde.
Bu sorunun yanıtı olumsuzdur.
Sürdürülemez, çünkü NATO’nun, askeri ama aynı zamanda ekonomik-sınai bir varlığa doğru evrilmesi, sınırda kapitalizmin en önemli ideolojik hegemonya araçlarından biri olan ekonomi-siyaset sahte ayrımının inandırıcılığını yok edecektir.
Sürdürülemez, çünkü dünya pazarındaki niteliksel dönüşüm, “eski” dönemin diğer kurumları gibi NATO’nun işlevini de değiştirdi. NATO’nun, artık dünyanın en tepesindeki yüzde 1’in servetinin güvenliğini sağlamakla görevli bir kurum olduğu iyot gibi açığa çıktı.
Sürdürülemez, çünkü ulus-devlet temelli hegemonya kavramının içinin boşaldığı koşullarda NATO 3.0 tasarımının ABD’nin gerileyen hegemonyasını geri getirmesi olanaksızdır.
Sürdürülemez, çünkü kapitalizmin tarihsel sınırlarında dünya ekonomisinin merkezi eşgüdüm ihtiyacı ile ulus-devletli siyasal üstyapı arasındaki uzlaşmaz çelişkinin NATO 3.0 tasarımı ile aşılması olanaksızdır.
Sürdürülemez, çünkü NATO ülkelerinin silahlanma ve savaş kaynakları sınırsız değil. Bu çaptaki bir silahlanmanın yaratacağı toplumsal sorun ve tepkiler düşünüldüğünde NATO 3.0’ın uzun ömürlü olması olanaksız. Kaldı ki, NATO 3.0 bütçesinin önündeki tek engel kamu fonlarının buraya aktarılması değil. Bu fonların kendi denetimlerinin dışına çıkmasından rahatsız olan kapitalistlerin bütçe disiplinini bozmaları da güçlü olasılık.
Coğrafya, tarihe doğrultu veren bir “kader” değil ama ülke devletlerin tarihsel biçimlenmesini, “dış” ilişkilerini, özellikle komşularıyla ilişkilerini etkileyen çok önemli bir öğedir. Türkiye, coğrafi konumu, nüfusu, kapitalist gelişmişlik düzeyi, yayılmak isteyen sermayesi, sınai altyapısı, yetişkin insan gücü ile Ortadoğu ve Avrasya’nın büyük ve önemli bir ülkesidir. Sahip olduğu büyük kara ordusuyla, silah sanayiinde kat ettiği mesafeyle, ABD ve AB emperyalistlerinin stratejik bölge tasarımlarında, özellikle de Avrupa’nın askeri mimarisinde yeni roller biçtikleri bölgesel bir güçtür.
Herkesin herkesle savaşının olası olduğu bir dünyada, ülkelerin kendini savunma hakkı meşrudur. Emperyalist merkezlerin plan ve hesapları doğrultusunda, onların vurucu gücü olarak silahlanmak, silahlanma ve savaşı emekçilerin yaşama hakkını ortadan kaldırmanın gerekçesi yapmak ise suç işlemektir. Bugün yapılmakta olan tam da bu ikincisidir! Son birkaç yılda, iktidarın bilinçli bir tercihle, silahlanma sektöründe yeni bir sermaye kesimi yaratmasını da aynı doğrultuda bir gelişme olarak kaydetmek gerekiyor.
Toplumumuzu bekleyen yakın tehlike, Türkiye’nin ABD ve AB emperyalistlerinin çıkarları, büyük sermayenin emperyal hevesleri doğrultusunda, Karadeniz’de Rusya ile, Suriye, Irak ekseninde İran ile savaşa sürüklenmesi, ülkemizin uzun vadede tüm dünyada emperyalizmin ve onun savaş örgütü NATO’nun askeri aparatı haline getirilmesidir.
NATO’dan çıkma ve NATO’yu Türkiye’den çıkarma hedefleri asla vazgeçmeyeceğimiz mücadele başlıklarıdır. Etkili bir toplumsal mücadele için ise, NATO’nun bilinen, yüzlerce kez kanıtlanmış savaşçı-saldırgan niteliğini yinelemekten, birbirinin aynısı bildiriler yayımlamaktan fazlası gerekiyor.
Silahlanma ve savaşla, emekçi sınıfların durumu arasındaki kopmaz bağı deşifre etmeye yoğunlaşmalıyız. NATO’ya, daha doğru bir anlatımla emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı mücadeleyi ancak bu bağı bilince çıkararak, yeni mücadele biçimleri geliştirerek toplumsallaştırabiliriz.
Bize düşen görevlerden ilki, etkili ve caydırıcı bir barış mücadelesi örgütlemektir. Kapitalizm var oldukça dünyada kalıcı bir barış olmayacak, bu zorunluluğu kavramadan yürütülecek bir barış mücadelesi kitleleri aldatmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmeyecektir. Öte yandan, emekliler, asgari ücretliler, kır ve kent yoksulları, yarınsız gençler için “kaynak yok” yalanını deşifre etmenin en etkili yollarından biri, devasa kaynakların silahlanma ve savaş hazırlıklarına gittiğinin veri ve kanıtlarıyla gösterilmesidir.[2] Kitleler için her zaman ölüm, yıkım, daha derin yoksulluk getiren silahlanma ve savaşa karşı barış mücadelesi, kapitalizm karşıtlığını toplumsallaştırmanın en önemli kaldıraçlarından biri olabilir.
“Toplumsal muhalefet” içindeki sosyalist olmayan güçlerin, örneğin Özgür Özel CHP’sinin ve DEM’in NATO’dan çıkmak gibi bir talepleri yok. Dahası, Özgür Özel “NATO bizimle daha güçlü olur” bile diyor. Öte yandan ve ne yazık ki, sosyalist sol olarak bu güçlerin tabanlarını NATO’dan çıkma talebine kazanacak, eylemli hale getirecek güçte değiliz.
Silahlanma ve savaşın Türkiye proleter toplumuna getireceği yıkım somut ve yakındır.
Bu tehlikeye karşı, barış ve ekmek mücadelesini, “yurtta barış, dünyada barış” şiarıyla proleter Türkiye toplumunun birleşik siyasal mücadele başlığı haline getirmek ise güncel ve mümkün bir almaşıktır. 12 Temmuz 2026
[1]Bu 37 ülke aşağıdaki adlarla tasnif edilmiş: Avrupa-Atlantik Ortaklığı ve Barış İçin Ortaklık (BİO) ülkeleri: Ermenistan, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Bosna-Hersek, Gürcistan, İrlanda, İsviçre, Kazakistan, Kırgızistan, Malta, Moldova, Özbekistan, Sırbistan, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna. Küresel Ortaklar: Afganistan, Avustralya, Kolombiya, Irak, Japonya, Güney Kore, Moğolistan, Yeni Zelanda, Pakistan. Akdeniz Diyaloğu: Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Moritanya, Fas, Tunus. İstanbul İşbirliği Girişimi (İİG): Bahreyn, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri.
[2] Türkiye’nin Irak, Suriye, Katar, Somali, Libya ve KKTC’de askeri üsleri, Bosna Hersek, Kosova, Afganistan, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyet’inde askeri birlikleri var. Bunlara dev kaynaklar aktarılıyor. Ayrıntılı rakamlara ulaşmak özel çalışma istiyor. Milli Savunma Bakanlığı’nın 2025 bütçesi 1 trilyon 608 milyar TL (47 milyar dolar). 2024’e göre artış %80. 2025 NATO toplantısı kararına göre Türkiye’nin 2035’e kadar GSYİH’sının yüzde 5 ini silahlanmaya ayırması gerekecek. 2026 Yılı Bütçe Kalemleri Dağılımı ise şöyle: Türkiye yılda sadece doğrudan ordu (MSB) için 1,2 trilyon TL, jandarma ve polis gibi iç güvenlik/terörle mücadele unsurları da dahil edildiğinde toplamda 2,1 trilyon TL (yaklaşık 48 milyar dolar) seviyesinde bir kaynağı savunma ve güvenliğe ayırmaktadır. Bunlar çok büyük, karşılanmaları emeğin ulusal gelirdeki payının iyice düşürülmesini gerektiren miktarlar.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.