Nolan'ın tüm kariyeri boyunca filmlerini batılı zengin bir azınlığı memnun etmek için çektiğini düşünürsek yaptığı şey tutarsız değil. Nolan kendi sınıfı için, burjuvalar için film çekiyor ve açıkçası bunu gizlemek için de çok fazla çaba sarf etmiyor

Yönetmen Christopher Nolan vizyona giren son filmi The Odyssey ile gündemde. Filmografisine, anlattıklarına, temsil ettiği sinemaya, filmlerinin politik ve ideolojik temeline bir bakış atalım.
Christopher Nolan 90'larda çektiği birkaç kısa filmin ardından, Following (1998) adlı ilk filmi, oyunbaz kurgusuyla sükse yapan Memento (2000) adlı ikinci filmi ve Al Pacino'lu, Robin Williams'lı vasat üçüncü filmi Insomnia (2002) ile sinema dünyasına giriş yaptı. Bizim bildiğimiz Christopher Nolan sineması bundan sonra başladı.
2005 yılında vizyona giren Batman Begins gerçekçi bir süper kahraman anlatısı olarak pazarlandı. DC Comics tarafından yayımlanan Batman çizgi romanlarından uyarlanan film diğer bütün Batman hikayeleri gibi Gotham şehrinin en zengin şirketi olan Wayne şirketinin sahibi Bruce Wayne'in, şirketin şehrin tüm sermayesini ve zenginliğini kendi bünyesinde toplamasının bir sonucu olarak yoksulluğa, yozlaşmaya ve suça sürüklenen Gotham şehrinde suçlularla mücadele etmeye karar vermesiyle, gerçek kimliğini gizlemek için yüzünün bir kısmını kapatan ama Batman'i canlandıran Christian Bale'in mimiklerini görmemiz için ağzını ve çenesini kapatmayan bir maskeyle geceleri suçlu kovalamasını anlatıyor. Tabii film Gotham şehrindeki yoksulluğun ve suçun nedenini Wayne şirketi olarak göstermiyor, bunu Marksist olduğumuz için biz anlıyoruz. Milyarder Bruce Wayne, çalıştırdığı işçilerin emeğini sömürmesini sağlayan üretim araçlarının mülkiyetini toplumsallaştırsa Gotham şehrindeki yoksulluk ve suçların sonu gelirdi ama hayır, o geceleri peleriniyle gökdelenlerin arasında süzülerek anne babasını öldüren "alt tabaka"dan intikam alıp bunu iyilik uğruna yaptığını iddia etmeyi seçti. Christopher Nolan'ın burjuvazinin sinemadaki sözcüsü olarak çıkış yaptığı film de böylece seyircisiyle buluştu.
Burada tabii Batman hikayelerinin de bir parçası olduğu ABD'nin süper kahraman hikayelerinin; halkı atıllaştıran, edilgenleştiren, süper kahramanlara muhtaç gösteren anlatısının militarist ve milliyetçi propagandayla birleşerek Soğuk Savaş döneminde nasıl bir ideolojik silah haline geldiğinden uzun uzun bahsedebilir ama bu yazının konusu dışına çıkmış oluruz, bu paragrafla değinmiş olalım ve geçelim.
Ardından 2006 yılında vizyona giren The Prestige'i çekti. Filmi yıllar önce izledim. Pek bir şey hatırlamıyorum. Demek ki hatırlanacak pek bir şey yokmuş filmde. Geçelim.
Sonra 2008 yılında The Dark Knight geldi. Batman Begins'in devam filmi olarak çekildi. Şu an IMDB ve Letterboxd gibi sinema sitelerinin en iyi filmler listelerinde sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak yer alıyor. Tabii bu, filmin vizyona girdiği dönem ve sonrasında izlenen pazarlama politikasının doğrudan sonucu. Filmin kötü adamı Joker'i canlandıran aktör Heath Ledger film vizyona girmeden önce 28 yaşında öldü. Christopher Nolan, oyuncusu Heath Ledger'ın ölümünü doğrudan filmin pazarlama stratejisinin bir parçası haline getirdi. Hatta süper kahraman filmlerine teknik kategoriler hariç genelde burun kıvıran Akademi o sene Heath Ledger'a en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ı verdi. Ve hatta Hollywood'un en ünlü aktör ve aktrisleri Oscar ödülünü kabul etmek için Heath Ledger'ın ailesi sahneye çıktığında ağlar gibi yaptılar falan, videosu Youtube'da vardır, izleyebilirsiniz. Filme geçelim.
The Dark Knight'ın kötü adamı Joker filmin bir sahnesinde kendini anarşist olarak tanıtıyor: "Biraz anarşi yarat. Kurulu düzeni boz; gerisi kendiliğinden kaosa sürüklenir. Ben kaosun elçisiyim." Tabii ki Joker anarşist değil. Bir vapura binmiş çoluk çocuk dahil sivilleri katletmeyi planlayan, kelimenin tam anlamıyla bir terörist. Tabii film bunu söylemiyor, biz bunu yine Marksist olduğumuz için anlayabiliyoruz, tahlil edebiliyoruz. Belki anarşist arkadaşlar tahlil edemeyecek kadar sinirlenmişlerdir bu karakteri görünce. Sonuçta Bakunin ya da Kropotkin, Nolan'ın Joker'ini görseler suratına tükürürdü. Ancak The Dark Knight'ın ideolojik tahrifleri ve saldırıları bunla sınırlı değil. Kısaca değinecek olursak...
Filmde Batman, Çinli mafya patronu Lau'yu paraları kaçırdığı Hong Kong'a gizlice giderek ve gökdelenler arasında süzülerek yakalayıp Gotham polisine teslim eder. Tabii ki Batman'in uluslararası hukuka saygı göstermesini, resmi iade süreçlerini beklemesini beklemiyorduk; sübyancı milyarder Donald Trump da Venezüella başkanı Maduro'yu 2026 Ocak'ında ülkesinden kaçırıp ABD'ye tutsak olarak getirdiğinde bunları beklemedi.
Filmin bir yerinde Bruce Wayne'in uşağı ve akıl hocası Alfred, Joker'in motivasyonunu patronuna açıklamaya girişir:
Bruce Wayne: Suçlular karmaşık değildir Alfred. Neyin peşinde olduğunu öğrenmeliyiz.
Alfred Pennyworth: Kusura bakmayın Efendi Wayne, belki siz de bu adamı tam olarak anlamıyorsunuz. Çok uzun zaman önce Burma’daydım. Dostlarımla yerel hükümet için çalışıyorduk. Kabile liderlerinin sadakatini değerli taşları onlara rüşvet olarak vererek satın almaya çalışıyorlardı. Ama kervanları Rangoon’un kuzeyinde bir ormanda bir eşkıya baskınına uğradı. Biz de taşları aramaya gittik. Altı ay boyunca onunla ticaret yapan kimseyi bulamadık. Günün birinde, portakal büyüklüğünde bir zümrütle oynayan bir çocuk gördüm. Eşkıya onları bir kenara atıyordu.
Bruce Wayne: Neden çalıyordu peki?
Alfred Pennyworth: Çünkü bunu keyif verici olarak görüyordu. Bazı insanlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün değildir. Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister.
Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde bu diyaloğun devamı vardır.
Bruce Wayne: Burma’daki ormanda o haydutu yakaladın mı?
Alfred Pennyworth: Evet.
Bruce Wayne: Nasıl?
Alfred Pennyworth: Bütün ormanı yaktık.
Bu diyalog The Dark Knight filminin pek de dikkat çekmeyen, ön plana çıkmayan bir diyaloğu olarak filmde yerini koruyor. Tabii biz bu diyalogdan bir İngiliz olan Alfred'in yaşlı, sadık, minnoş maskesinin altında zamanında İngiltere'nin sömürgeleştirdiği Burma'da sömürgeci faaliyetlere giriştiğini, Burma'nın değerli taşlarına çökmeye çalıştığını, kendilerine yerel işbirlikçiler aradığını, kontrgerilla olduğunu, Burma'da İngiltere'nin çıkarları için "ormanı yaktık" diye gururla bahsettiği şekilde çoluk çocuk dahil insanları yaktığını anlayabiliyoruz. Tabii bunu Marksist olduğumuz için anlayabiliyoruz, yoksa anlayamazdık. Devam edelim.
Filmin sonlarına doğru Batman, Joker'i durdurmak için elinin altındaki büyük gözetim teknolojisini kullanmaya karar verir. Batman, Gotham şehrindeki bütün cep telefonlarını birer sonar cihazına dönüştürür. Bu sayede Joker'i bulur. Gotham şehrinin insanlarının kişisel verileri nanay yani. Filmin vizyon tarihi (2008), zamanlama manidar. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin giriştiği "Terörle Mücadele" politikalarının pik yaptığı bir süreçte, NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) gibi kurumların kitlesel gözetim uygulamalarını son raddede uyguladığı bir dönem... ABD'nin politikaları doğrultusunda telekomünikasyon şirketlerinin milyonlarca ABD vatandaşının ve hatta dünya vatandaşlarının verilerini gizlice, hukuksuzca, yaptıklarını inkar ederek ele geçirdiği bir dönem... ABD'nin bu uygulamalarını 2013'te Edward Snowden, 2015'te Julian Assange ifşa etti. Ama Christopher Nolan öngörülü adammış, çok daha önce 2008'de çektiği filmle ABD'nin bu suçlarının meşrulaştırılması için kaliteli kameralarla bir film çekmiş. "Bireysel özgürlük, bireycilik" diye carlayan ABD'nin, vatandaşı olan bireyleri böcek yerine koymasını yaşadığımız dünyada ve beyazperdede böyle izledik.
Filmin en sonuna gelelim. Joker, adaletin simgesi olarak sunulan Gotham savcısı Harvey Dent'i ayartır, Harvey Dent karanlık tarafa geçer, en nihayetinde de ölür. Batman, halk tarafından sevilen Harvey Dent'in imajı zedelenmesin diye onun suçlarını üstlenir, polisten kaçar falan. Ve der ki "(İnsanlar) ne yaptığımızı asla bilmemeliler. Joker kazanamaz. Gotham’a gerçek bir kahraman lazım. Ya bir kahraman olarak ölürsün ya da yeterince uzun yaşayıp haine dönüştüğünü görürsün. Ben bunları yapabilirim. Çünkü Dent gibi bir kahraman değilim. O insanları ben öldürdüm, bunu yapabilirim. Gotham’ın ihtiyacı neyse ben oyum. Onlara böyle söyle. Sen peşime düşecek, beni lanetleyecek, üzerime köpekler salacaksın. Çünkü olması gereken bu. Çünkü bazen gerçek yeterince iyi değildir. Bazen insanlar fazlasını hak eder. Bazen insanlar inançlarının ödülünü alır.” Kısaca Batman müesses nizam devam etsin diye halka yalan söylemeyi tercih eder, filmin yönetmeni Christopher Nolan da bunu bir fedakârlık olarak paketler. Filmin vizyona girdiği dönemde ABD'nin Afganistan ve Irak'taki savaş suçlarını, Ebu Garip ve Guantanamoda'ki işkence suçlarını örtbas etmek için kırk takla attığını belirtelim. Ve diğer filme geçelim.
Ardından Inception (2010) geldi. Temelde rekabet halinde olan iki büyük şirketin sahiplerinden birinin diğerinin rüyasına girerek rakibinin kuyusunu kazmaya çalıştığı bir hikâye olan Inception, Nolan tarafından bir fedâkarlık, cesaret ve hatta aşk hikayesi olarak pazarlandı. Tabii biz bu filmin aslında neyi anlattığını Marksist olduğumuz için biliyoruz, yoksa bilemezdik.
Sonra Batman üçlemesinin üçüncü filmi, The Dark Knight Rises (2012) geldi. Filmin bir kötü karakteri var, Bane. Bane, şehri ele geçirip hapishanedeki mahkumları serbest bırakırken Gotham şehrinin muktedirlerinin yolsuzluğuna ve yozlaşmışlığına karşı konuşma yapan bir karakter. Filmin bir sahnesinde Bane, Gotham borsasını basıyor, borsa çalışanı ona diyor ki, "Burası borsa. Burada çalabileceğin para yok." Bane diyor ki "Gerçekten mi? O zaman siz niye buradasınız?" Bane'in destekçileri Gotham zenginlerini düşman bellemişler. Ama Nolan'ın "ters köşe" senaryosuyla anlıyoruz ki Bane aslında teröristmiş, komple bütün Gotham'ı nükleer silahla patlatmak istiyormuş. Nolan'ın sinematik evreninde adalet, eşitlik vs isteyenler aslında psikopat katillermiş. Batman de Gotham polisiyle işbirliği yapıp bu gözü dönmüş katilleri durdururmuş. Neyse, Marion Cotillard'ın berbat oyunculuk performansı eşliğinde karakterinin öldüğü sahneyle bu filmi de geride bıraktık. Son olarak, Bane karakteri ve destekçilerinin Gotham'ı işgal etmesini anlatan filmin 2012'de vizyona girmesinden bir yıl önce ABD'de "Occupy Wall Street" hareketiyle borsa simsarcılarını hedefe alan cılız da olsa anti-kapitalist bir işgal hareketinin gerçekleştiğini söyleyelim. Ve diğer filme geçelim.
Interstellar (2014). Uzay yolculuğu, insanlığın kurtuluş mücadelesi vs gibi iddialı bir temayla vizyona girdi. Filmin yapım hikayesi komik. Çünkü film pazarlanırken, filmin senaryo ve yapım aşamasında dünyaca ünlü bir astrofizikçi ve teorik fizikçi olan Kip Thorne'un filmin baş bilimsel danışmanı olduğu vurgulandı. Bir bilim kurgu filmi olan Insterstellar'ın bilimsel gerçekliğe sadık kalacağı iddia edilerek reklamı yapıldı. Hatta Kip Thorne filmde geçen bilimsel olgulara dair bir kitap yazıp yayımladı. Ancak filmi izlediğimizde gördük ki filmde insanlığın kurtuluşu için yaşanabilecek yeni bir gezegen arayan ABD'li astronotlar donmuş katı bulutların olduğu bir gezegene gidiyor ve uzay araçları bu buluta çarpıyor. Komik çünkü evrenin neresine giderseniz gidin donmuş katı bulut diye bir şey olamaz. Filmin sonlarına doğru baş karakter Cooper, bilim insanlarının içine girildiğinde kütleçekim kuvveti nedeniyle milisaniyeler içinde giren maddenin spagettileşme süreci denilen süreçle atomlarına ayrılacağını öngördüğü, ışığın bile kaçamadığı kara deliğe uzay aracının ufak bir türbülansı ve "aaah" sesleri eşliğinde sapasağlam giriyor. Bundan sonrası daha komik çünkü kara deliğe giren Cooper dünyada bıraktığı kızına duyduğu sevgi sayesinde, zamanın fizikselleştiği beşinci boyutta, zamanda geriye giderek kızıyla iletişim kurup insanlığı kurtarıyor. Filmde beşinci boyutun anahtarı sevgiymiş yani. Cooper'a bu ortamı sağlayanlar da gelecekteki insanlarmış, torunlarımızmış. Yanlış anlaşılmasın, bilim kurgu adı üzerinde kurgu bir anlatı türüdür ve bilimsel gerçeklere %100 bağlı olmak zorunda değildir. Ancak bizim örneğimizde filmin reklam ve pazarlaması filmin bilimsel gerçeklere tam bağlı olduğu iddiası üzerine inşa edildi. Dediğimiz gibi Kip Thorne filmin baş bilimsel danışmanıydı. Bu filmle çok büyük popülarite kazanan Thorne film vizyona girdikten 3 yıl sonra Nobel Fizik Ödülünü kazandı. Yakın zamanda öğrendik ki Kip Thorne, çocuklara yönelik cinsel istismar ağı ve insan ticareti kurmak gibi suçların faili ABD'li milyarder Jeffrey Epstein'in Virjin Adaları'ndaki "Epstein Adası"nın müdavimlerinden biriymiş. Özünde ABD'lilerin tüm insanlık adına hareket edip tüm insanlığı kurtardığı klişe, fazla süslü ve maskeli bir NASA propagandasından ibaret olan Interstellar vizyona girdiği ilk dönemde Türkiye'de Evrim Ağacı gibi pozitivist bilim toplulukları tarafından coşkuyla karşılanmış, övgü dolu yorumlar almıştı diyelim ve sıradaki filme geçelim.
Sonra İkinci Dünya Savaşı temalı Dunkirk (2017) geldi. Klişe bir milliyetçi ve militarist propaganda değilmiş de savaşın dehşetini anlatan bir filmmiş gibi pazarlandı. İzleyince gördük ki, İngiliz ve Fransız askerlerinin Nazilerle savaşmak yerine topuklamasını Birleşik Krallık'ın milli destanı olarak sunuyor. Bunu perçinlemek için de Winston Churchill'in ünlü "Sahillerde Savaşacağız" konuşmasıyla sona eriyor. Konuşma şöyle "Sonuna kadar devam edeceğiz. Fransa'da savaşacağız, denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız, havada artan bir güven ve güçle savaşacağız, ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Sahillerde savaşacağız, iniş alanlarında savaşacağız, tarlalarda ve sokaklarda savaşacağız, tepelerde savaşacağız; asla teslim olmayacağız!" Churchill bu konuşmayı 4 Haziran 1940'ta yaptı. Tabii İngiltere Nazilerle savaşmaya başlamak için 20 milyondan fazla Sovyet vatandaşının Naziler tarafından öldürülmesini, insanlık tarihinin en büyük askeri direnişini gösteren Sovyet halklarının Nazileri yenilgiye uğratacağının kesinleşmesini bekledi. Bu süre 4 yıldı. Ortalık Sovyetler'e kalmasın diye ABD ile birlikte Normandiya Çıkarması'nı yaptıklarında sene 1944'tü.
Nolan'ın sıradaki filmi Tenet (2020) oldu. Bilinçli şekilde karmaşıklaştırılan olay örgüsünün altında Soğuk Savaş döneminin anti-Rus propaganda filmleri geleneğinin bir devamı olarak çekildi. CIA'in hukuk tanımaz uluslararası operasyonlarını insanlığın kurtuluşu için zaruri göstererek meşrulaştırma işlevini yerine getirmeye çalıştı. Nolan'ın karmaşık olay örgüsü izleyicileri filmi tamamen anlamak için birden fazla kez ve büyük bir konsantrasyonla izlemeye itiyordu. İzleyiciler buna zahmet etmediler, filme genelde düşük puanlar verip geçtiler.
Sonra Oppenheimer (2023) geldi. Öncelikle filmdeki komünist temsillerine ve baş karakter Robert Oppenheimer'ın komünistlerle kurduğu ilişkilere bir bakış atalım. Oppenheimer İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD'nin Manhattan Projesi kapsamında atom bombasını geliştiren ekibin başında olan bir teorik fizikçiydi. Oppenheimer'ın gençliğinde sol düşünceye yakın olduğunu, komünistlerle ilişki kurduğunu biliyoruz. Kardeşi, sevgilisi ve birçok arkadaşı komünist. Filmde bu ilişkilerin hayli çarpıtılmış bir temsilini görüyoruz. Öncelikle filmdeki komünistler; komplocu, kötü niyetli, sinsi karakterler olarak resmediliyor. Oppenheimer'ın onlarla ilişkisi ise komünistlerin kendisini ayartmasına izin vermemesi, zekâsı ve bilgi birikimiyle onların hep bir adım önünde konumlanması bağlamında kuruluyor. Ancak film bunu çok amatörce yapıyor. Filmdeki bir diyalogdan örnek verelim. Filmde Oppenheimer'ın, ABD Komünist Partisi üyesi Haakon Chevalier ve daha sonra sevgilisi olacak diğer bir ABD Komünist Partisi üyesi Jean Tatlock ile tanıştığı sahnede aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Haakon Chevalier: Robert, komünist değilim diyor.
Jean Tatlock: Demek ki yeterince iyi bilmiyor.
Robert Oppenheimer: Das Kapital'in üç cildini de okudum. Sayılır mı?
Haakon Chevalier: Seni çoğu parti üyesinden daha iyi yapar.
Robert Oppenheimer: Abartılı konular. Bir görüş var... "Sahiplik hırsızlıktır."
Jean Tatlock: "Mülkiyet."
Robert Oppenheimer: Mülkiyet mi?
Jean Tatlock: Mülkiyet. Sahiplik değil.
Robert Oppenheimer: Pardon, orijinal Almanca'dan okumuştum.
Ben bu sahneyi ilk izlediğimde istemsizce gülmüştüm. Çünkü "Mülkiyet hırsızlıktır" sözü ve tezi Karl Marx'ın değil, Marx'ın rakibi anarşist Pierre-Joseph Proudhon'a aittir. Hatta Marx bu tezi felsefi temelde eleştirir. Das Kapital'in 3 cildini orijinalinden okuduğunu iddia eden birinin Marksizmin ve anarşizmin en temel tartışmalarından birini anlamamış olması hayli komik.
Filmin başka bir sahnesinde Chevalier, Oppenheimer'dan Manhattan projesine ait gizli bilgileri Sovyetler ile paylaşmasını ima ederek talep eder. Oppenheimer'ın cevabı "Ama bu ihanet olurdu" olur.
Filmin birçok noktasında Oppenheimer'ın kendi geliştirdiği atom bombasının kullanımına karşı etik dilemmalar yaşadığını, ABD'li yöneticileri ve askerleri atom bombasının kullanılmasının ve Sovyetler'le nükleer silah yarışına girilmesinin olası yıkıcı sonuçları konusunda uyardığını görüyoruz.
Toparlayalım. Film yüzeyde Oppenheimer'ın tarihin en büyük savaş suçları arasında yer alan Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması konusundaki sorumluluğunu silmeye, Oppenheimer'ı aklamaya çalışıyor. Ancak daha temelde filmin esas derdi başka. Film İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ülkesi ABD'de komünistlerle kurduğu ilişkiler ve nükleer silahlanma yarışına karşı eleştirel tutumları nedeniyle soruşturmalara ve itibar suikastine maruz kalan Oppenheimer'ın aslında ne kadar vatansever, komünistlere mesafeli, örnek bir ABD vatandaşı olduğunu, haksız yere zulme uğradığını ince ince işliyor. Yani Nolan, Oppenheimer'ı "komünist olma suçundan" aklıyor.
Filme dair son söz olarak Nolan'ın bir estetik tercihinden bahsedelim. Filmde, Manhattan Projesi kapsamında geliştirilen atom bombasının New Mexico eyaletinde, dünyanın ilk nükleer testi olan Trinity testi kapsamında patlatılmasını görüyoruz. Nolan bu patlamayı büyük bir iştahla estetize ediyor. Ancak Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarını filmde görmüyoruz. Nolan, on binlerce Japon sivilin saniyeler içinde korkunç bir şekilde öldürülmesini yeterince estetik bulmamış olsa gerek.
Ve tabii biz Oppenheimer hakkında bu politik tahlilleri Marksist olduğumuz için yapabiliyoruz. Aksi halde “Bomba ne güzel patladı ya” diye izlerdik.
Tek tek filmlerini değerlendirdikten sonra Nolan sinemasına genel bir bakış atalım. Nolan filmlerinin temel taşıyıcıları; olay örgüsü, kurgu, pratik ve dijital efektler ve film müzikleri olmuştur. Ancak sinemanın en temel unsurları olan hikâye ve senaryo Nolan filmlerinde zayıftır. Hikayeler klişedir, bayattır; senaryo vasattır, karakterler arasındaki diyaloglar çiğdir, karakter gelişimleri ve karakter motivasyonları belirsizdir ve çelişkilidir. Özellikle kadın karakterler derinlikten uzaktır, onları izlerken sizinle kadın karakterin değil, erkek senaristin konuştuğunu hissedersiniz. Nolan'ın kadın karakterleri her zaman erkek karakterler üzerinden tanımlanır. Bruce Wayne'in aşığı, uzaya çıkan babasını bekleyen bir kız çocuğu, keşif ekibindeki sevdiği adamın bulunduğu gezegene gitmeye çalışan bir kadın astronot, Oppenheimer'ın sorunlu sevgilisi... Nolan sinemasında bu kadın karakterlerin kendi kişilikleri yoktur. Nolan, filmlerinin tüm bu eksikliklerini karmaşık olay örgüleri, oyunbaz kurgular, abartılı efektler ve epik film müzikleriyle maskelemeye çalışır.
Nolan filmografisine yaptığımız politik ve ideolojik eleştirilere şöyle bir itiraz gelebilir; Nolan sinemasının temelinde politika ve ideoloji olmadığı, bunların görsel, estetik ve teknik amaçlara hizmet eden bir araç olduğunu söyleyenler olabilir. Haksız bir itiraz olacaktır. Çünkü Nolan'ın bir Hollywood yıldızı olarak parlatılmasının nedeni teknik kabiliyeti değil, burjuva ideolojisinin sinemadaki en güçlü temsilcilerinden biri olma kapasitesidir. Nolan'ın eline büyük bütçeleri, büyük oyuncakları tam da ABD resmî ideolojisini hakkıyla propaganda edebildiği için verdiler ve veriyorlar. Filmlerinde teknik, görsellik ve estetik araçtır, amaç ABD'nin kültürel hegemonyasını pekiştirmektir.
Tüm bu nedenlerle Nolan filmleri ne evrenseldir ne de ebedidir. Devir değiştiğinde, dünyada ABD hegemonyası sona erdiğinde, gelecek kuşaklar Nolan filmlerinin zamanında niye bu kadar çok sevildiğini anlamakta güçlük çekecekler.
Christopher Nolan'ın son olarak The Odyssey filmi geçtiğimiz günlerde vizyona girdi. Nolan, filmi IMAX 70 mm film kameralarıyla çekti. Dünyada filmi Nolan'ın çektiği formatta gösterebilecek 40 civarı sinema salonu var. Sinemaseverler de haklı olarak senin çektiğin filmi çektiğin formatta izleyemeyeceksek niye sinemada izleyelim diye tepki gösterdiler. Nolan'ın tüm kariyeri boyunca filmlerini batılı zengin bir azınlığı memnun etmek için çektiğini düşünürsek yaptığı şey tutarsız değil. Nolan kendi sınıfı için, burjuvalar için film çekiyor ve açıkçası bunu gizlemek için de çok fazla çaba sarf etmiyor. The Odyssey'i sinemada izleme ihtiyacı hissetmedim. İnternete düştüğünde belki izler, belki yorum yaparım.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.