İsrail işgalindeki Filistin’le dayanışma için bildiğim beş özel sayı yapmış bir dergi Leman. Peygambere hakaret olarak yorumlanmış karikatüre karşı harekete geçiren hassasiyet ve öfkenin, gösterilen gayretin Filistin için olmayışını açık etme girişimi: “Müslümanlar, Filistin’e gidin!”. Güvenli alanlarda, dini değerlere dayandırılıp meşrulaştırılacak ve hatta sahip çıkılacak kolaylaştırılmış eril şiddete karşı bir söz. Bu cüreti kendinde bulanın bir kadın olması da tutukluluğumun ağırlaştırılmış, iyi hal indirimsiz baskın nedeni

Olay Beyoğlu’nda geçti, geçen yılın 30 Haziran Pazartesi akşamında. Yayınlanmasının üzerinden günler geçtikten sonra Leman Dergisi, derginin kafesi ve kafede oturanlar saldırıya uğradı; cam çerçeve indirildi. Derginin olduğu bina İmam Adnan Sokak’ta. Binaya ve insanlara saldırı gündüz olmuş, akşamında da İmam Adnan Sokağı’nın İstiklal Caddesi ve Süslü Saksı Sokağı kesişimine polisler etlerinden duvar örmüşler. Yüzü Süslü Saksı’ya dönük barikatın önünde sayıları on ila on beş kadar erkek, polis gözetiminde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyordu. “Müslümanlar” diyerek sokağa seslenip iddiasında bulundukları “İslamiyete hakaret”e karşı sokaktakileri kendi linç ve saldırı girişimlerine katılmaya çağırıyorlardı. Arada tekbir çekiliyor, Müslümanlara yönelik “mezalimlere” atıflarda bulunuluyordu ve tabii, tüm bunlar olurken aslında Taksim, 29 Haziran Pazar günündeki Onur Yürüyüşü gerekçe gösterilerek 1 Temmuz’a kadar her türlü eylem ve gösteriye valilikçe yasaktı. Tekbir çeken erkek güruhu Beyoğlu sakinlerinin pek çoğunun zihninde güçlü bir çağrışım yaptı; 2 Temmuz 1993, Madımak Oteli’nin ateşe verildiği gün. Madımak Katliamı’nın yıldönümüne iki gün kala öfkeli, gayretli ve organize erkeklerce “Müslümanlar” adına Leman saldırısı sınır ve hak tanımazca oluveriyordu.
Müslüman evrenini temsiliyeti oldukça düşük bu erkek örneklemine, kendilerini tanımladıkları kimlikle seslendim: “Müslümanlar!”. Bir sessizlik ve ardından “Filistin’e, Filistin’e gidin. Yanlış yerdesiniz!” dedim. Cümlemi bitirir bitirmez, o erkek güruhu üzerimize yürüdü, bu sırada biri “Sen de kerhaneye git” dedi. Biz, iki kişiydik. Sokakta olmaya devam edince saldırganlardan biri, erkek olanımızı ittirdi. Elimde cam bardakta bira vardı, ben de kendimi korumak, onları uzaklaştırmak üzere bardağımın içindeki birayı saldırganlara doğru savurdum. Tam bu sırada, bir şeye çarpan bardak kırıldı. Elimden bıraktım. Üzerimize şişeler atıldı, erkek olanımız darp edildi. Bu saldırı ve linç girişimi sırasında başka sivil erkekler, saldırganlar karşısında önümüze geçti. Sonunda üzerinde polis yeleği olan bir kadın tarafından oradan uzaklaştırıldım. Hepi topu birkaç dakika süren bir “olay”.
Sonraki cuma gününde görevi yaptırmamak için direnme ve kasten yaralama suçlamasıyla gözaltına alındım. Bardağın çarptığı şeyin sivil bir polis memurunun kolu olduğunu ancak bu şekilde öğrenmiş oldum. Aynı gün kasten yaralamadan tutuklandım. İddianamenin yazılması aylar sürdü. Kasten yaralama suçunun isnat edildiği tek sayfalık iki iddianame reddedildi. Görevi yaptırmamak için direnme suçlaması olanı kabul edildi. Yüz doksan beş gün tutuklu kaldım ve olaydan tam 223 gün sonra mahkemeye çıkabildim.[1] İkinci duruşma ise 23 Haziran Salı günü Çağlayan’da olacak. Suçlamanın gerçekliğinin peşine yargı makamları düşmüş oldu. Dolayısıyla bu yazıda aleyhime verilen ifadenin gerçekliğini değil; tutuklanmamla sonuçlanan olayın simgesel değeri üzerine düşündüklerimi okuyor olacaksınız.
İşin sonunda yaralı biri var, bu bir gerçek. Ancak, bu gerçeğin bükülerek suça devşirilmesini ve üstüne genellikle tutuksuz yargılama ile yürütülen polise mukavemet ve kasten yaralama suçlamalarıyla 195 gün süren tutukluluğumu iki nedenle politik buluyorum: Biri yer, diğeri erkeklik meselesi. Bu iki meselenin kaynağını aldığı zeminde iki temel fay hattı var: Geleneğin karşısında modern, erkekliğin karşısında kadınlık. Nobran dini hassasiyetlerini giymiş “gelenekçi” erkek bedeni ile elinde içkisiyle “modern” kadının bedeni Beyoğlu’nda karşılaşmış oldu. Modernleşme ve gelenekçilik; kadınlık ve erkeklik. Bu iki çatışma zemininde yükselen yer ve erkeklik meselesini, bireysel ve toplumsal düzleme geçişlerle kent hakkı bağlamında ele alacağım.
İlk apartmanların dikildiği, sokak ve caddelerin modernce düzenlendiği Beyoğlu ismini bir beyin oğlundan alalı beri geç dönem Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren pek çok dönüm noktasının adresi. Hem oldu olası bir eğlence merkezi hem de özellikle İstiklal Caddesi ve Taksim Meydanı ile kitlesel kutlama ve toplumsal travmaların yaşandığı/yaşatıldığı bir siyasi arena. Yakın tarihten 6-7 Eylül pogromu, Kanlı 1 Mayıs’ı, Gezi Direnişi, Feminist Gece Yürüyüşleri, Onur Yürüyüşleri ve 2014’ten beri toplumsal muhalefete yasak kılınmasıyla gövde gösterilerinin sahnesi Taksim Meydanı. Meydanda şimdi, eskisinin yıkılıp yerine yenisinin yapıldığı Atatürk Kültür Merkezi ve Taksim Camii karşı karşıya dikiliyor. Tanzimat’tan bu yana devam eden modernleşmeyle gelenekçiliğin çatışması, meydanda, bu iki yapıda vücut buluyor. Gezi Direnişi sayesinde Gezi Parkı’na alışveriş merkezi yapılamasa da Taksim, ona sahip çıkan çapulcularından “temizlendi”; üstelik Beyoğlu “kirletilerek”.
Beyoğlu, sakinlerinin sürekli farklılaştığı, hatta bazen yoğun iskân politikalarıyla demografik yapısının devamlı değişken olduğu bir yer. Türkleştirme ve yanında Sünnileştirmenin yanı sıra sermayelerine el koyma amacıyla Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül sonrasında sahipleri terke zorlanan o ilk apartmanlar özellikle Tarlabaşı, köyden kente göçenlere bırakıldı. Şehrin merkezinden dışarıya atılan ancak ucuz emek güçlerine ihtiyaç duyulan bedenler (göçmen, trans, Kürt..) için Tarlabaşı önce merkezde bir getto oldu; Emek Sineması’nın hiç edildiği 2013’ten beri de yerinde kentsel dönüşümle şimdilerde beyazlatılmaya çalışılıyor. Şehrin merkezindeki bu gettolar, insanlarıyla birlikte artık Esenyurt gibi milyon nüfuslu ilçelere taşındı. Bir yanda Tarlabaşı’nın dizilere, kliplere set yapılan dokusu, mimarisi ile yerinde dönüşüm iddialı projelerle vitrine konur gibi “yıkanırken” bir yandan da Suriye’deki savaştan kaçanlara kucak açtı. Gezi sonrasında İstiklal Caddesi’nde sergilenen akrepler, silahlı özel harekât polisleri, adım başı diğer polisler, AKP’li Beyoğlu Belediyesi’nin yol bakım çalışmalarıyla uzun süre çamurlu kıldığı sokaklar ve savaştan kaçan “kirli” Suriyeli göçmenle, zengin Araplar… Çapulcuların büyükçe kısmı “kirlenmemek” adına rızaları inşa edilerek eskinin Rasim Paşa’sı, yeninin soylulaştırılmış Yeldeğirmeni’ne göçtüler. Basın açıklaması için hep Galatasaray Lisesi önüne veyahut başka soylu semtlere çağrı yapan muhalefetin yeni adresi de Kadıköy Rıhtım oldu. 1 Mayıslar dolgu alanlarda ve rıhtımlarda dolaşmaya başladı. Geriye inatçı ve kararlı Cumartesi Anneleri, gece yürüyüşleri ile feministler, Onur Yürüyüşleri ile lubunyalar, 25 Kasımlarıyla kadınlar kaldı. Taksim’den ekmeğini kazananlar dirayet ve sebatla semtlerini terk etmeyenler, Beyoğlu’nun kiri ile organik gönül bağı olanlar kaldı. Bir de Taksim Camii…
İstiklal Caddesi’nin her sokağıyla kadınlara kapatıldığı bir 8 Mart’ta Taksim Camii, uzun soluklu o yer kavgasında, kent savunusu ve söz hakkının karşısında ilk kez öne sürüldü. Ezan sesiyle ıslıkların kesişiminde kadınlar susmadıkları için “dini değerlere saygısızlıkla” itham edildiler. Feministler hakaretlerle hedefe konuldu. Beyoğlu’na da içkin namaz çağrısı, kentin diğer seslerini tahammülsüzlükten araçsallaştırıldı. Geçmişine nazaran artık çok az duyulan çan sesleri gibi kadınların cinsiyetçiliğe karşı eşitlik talepli sesleri İstiklal’den Sıraselviler Caddesi’ne sürüldü. Duyulur tek ses kaldı meydanda: Ezan sesi.
Onur Yürüyüşü’nün 2013 ve 2014’te İstiklal Caddesi ve Taksim Meydanı’ndan Beyoğlu’nun sokaklarına kadar yayılan gövdesi, 2015 itibarıyla polisle, gazla semtten çıkarılmaya başlandı. 2023’te Şişli’de, 2024’te Bağdat Caddesi’nde ve 2025’te başka semtlerin başka sokaklarında kendisini gösterdi bu gövde. Yürüyüş öncesi ve sırasında gözaltına alınanlar ilk defa 2025’te tutuklandılar. Ve 2025’in 30 Haziran’ında Beyoğlu, 1 Temmuz’una kadar tüm seslere yasaklıyken, son gövde gösterisine sahne oldu. Bir semtin sesiyle, sözüyle, çizgisiyle işgalinin son perdesi. Yok edilmeye çalışılan çok sesliliğin üstünde izinli tek ses, tek-bir sesleri. Bu erkek sesi, kendi seslerine yasaklanmış müdavimlerinin olduğu sokakta, tekrar tekrar o günün sabahından akşamına şiddetle yankılandı. Tam o sırada bir kadın sesi, tutuklanmamla bana ait olduğunu biliyor olduğunuz ses duyuldu: “Müslümanlar Filistin’e gidin, yanlış yerdesiniz!” Son 10 yılını kısaca aktardığım ayyuka çıkmış o melun yer kavgasında, iktidarını perçinleyen tek sese karşı bir ses. Ancak bu ses, “ev kira ama semt bizim”, “meydanları da sokakları da terk etmiyoruz”, “sokaklar bizim” sözleriyle kent hakkını, eşit yaşam hakkını savunanların, kadınların seslerinin birikiminde, sürekliliğinde söylendi. Ne sadece “ben”im sesim ne de sadece “biz”in sesi. Linç girişimi ve saldırı esnasında “Çık buradan” diyen erkeğe “Ben niye çıkıyorum” diye karşılık veren, o sokakta olma hakkında ısrarcı bir kadın sesi.
İsrail işgalindeki Filistin’le dayanışma için bildiğim beş özel sayı yapmış bir dergi Leman. Anlaşılamayan ya da kasti olarak yanlış aksettirilmiş ve peygambere hakaret olarak yorumlanmış karikatüre karşı harekete geçiren hassasiyet ve öfkenin, gösterilen gayretin Filistin için olmayışını açık etme girişimi: “Müslümanlar, Filistin’e gidin!”. Güvenli alanlarda, dini değerlere dayandırılıp meşrulaştırılacak ve hatta sahip çıkılacak kolaylaştırılmış eril şiddete karşı bir söz. Soykırıma dikkat çeken karikatür araç kılınarak, üstelik, zaten sessizleştirilmiş sokakta çizgileriyle muhalif olana, kendilerinden başka, ötekinin sesine saldırı yine. Dini hassasiyet, değer ve Müslüman kimliği altında ve gölgesinde, Leman’ın işaret edip durduğu İsrail’le ticaretin taraflarıyla yan yana ve hatta onların güdümünde, kamusal alanı sadece kendine hak gören ve kendi doğrusunu şiddetle dayatan Sünni Müslüman erkin yüzüne çelişik konumlarını, başka doğruların da olabileceğini vurmak… Doğrularına yanlış diyerek bir de. Bu cüreti kendinde bulanın bir kadın olması da tutukluluğumun ağırlaştırılmış, iyi hal indirimsiz baskın nedeni. Blurlanmış kadın bedeni.
Feminist Şehir kitabında Leslie Kern[2], şair Adrienne Rich’e atıfla; şairin “bize en yakın coğrafya” diyerek işaret ettiği bedenden ve gündelik yaşamdan başlayarak kadınların ve kadınlığın sokaklardan mimariye kadar şehirden nasıl uzak tutulduğunu tartışıyor. Kimine tesadüf kimine tevafuktur ki, koğuşta karşılaştığım bu kitapta yazar, Rich’in “Fiziksel olandan başla… Kadın bedeninden başla… Bu bedeni aşmak için değil, geri kazanmak için” öğüdünü dinliyor.
İkili cinsiyet düzeni, yer ve mekâna da cinsiyet atayarak onu ikicilleştirir. Kamusal alan erkeğe, özel olan kadına zimmetlenmiştir. “Filistin’e gidin!” diyen kadına “Sen de kerhaneye git” hazır cevabı bu el koymanın bir ifşasıdır. Yakın tarih için uzun bir zamanlık ancak insanlık tarihinde hiç zamanlık bu erk kurgusunun inşası, sanayi devrimi ile kentleşmenin başlamasına denk düşer. Olur da atanmış bir cinsiyet, cinsiyet belasına tutulmuş olanlardan kendine ait kılınmayana iştirak ederse bedelleri vardır; erkeğin erkekliği, kadınların ahlakı masaya yatırılır. Kentler fabrikalarla birlikte büyürken, işçi sınıfından kadın ve erkek bedenleri, üst sınıfın kadın ve erkek bedenleriyle temas riski taşımaya başlar. Riskin aslı, iktidarı kaybetmektir. Sınıflar arası farkın mekânsal uzaklıklarla korunamadığı bu durumda risk, ahlaki toplumsal normlara başvurularak kadın bedeni üzerinden kontrol altına alınacaktır. Cinsiyet farkı üzerinden, ancak korunan bu mesafe işçi sınıfının kadın ve erkek ilişkilerine de sirayet edecektir. Çitlenen topraklarından sürülen halkların kadınları, şehrin fabrika ve evlerinde iş bulamadıklarında sokağa “düşmek” durumunda kalacaklardır. Bu kadınlara karşı organize cinsel saldırılar, toplu tecavüzler de dâhil, erkin iktidarı için işçi olan, olmayan tüm kadınları hizalandıracaktır.[3]Ahlaklı-ahlaksız kadın, makbul-makbul olmayan kadın, bayan-kadın ikiliklerinde kadınlar erkin çizdiği yolda gitmeye; koyduğu yerde, yani özel alanda kalmaya; yoldan çıkmamaya çağrılırlar. Bu, sanayi devrimindeki Avrupalı kadının tarihi değildir sadece. Fabrikalaşmayla köyden kente göçün olduğu, her zamanın olgusu. Ayla Algan ve Sadri Alışıklı “Ah Güzel İstanbul” filminden kentte kötü yola düşürülmüş genç kadınlı pek çok Yeşilçam filminde izlediğimiz yakın tarihimiz ve Beyoğlu’nun da tarihi.
Barındırdığı her canlının ortak kamusal alanı kentlerde, erkeklerin geleneksel toplumsal cinsiyet deneyimleri norm kabul edilip şehrin özelliği kılınır. Futbol maçlarında sıkışan trafik, kapatılan yollar, sokaklarda kitlesel olarak küfrederek ellerinde içkilerle yürüyen erkekler, toplu taşıma araçlarında her türlü taşkınlığa gebe bedenleriyle erkeklik olağan görülür. Eril iktidarın erkeklere tanıdığı bu imtiyazı tanımayan, eril düzeni bozan ve üstüne kamusal alanda hak talep eden bir kadın, ancak ahlaksızlıkla suçlanan bir seks işçisi veya geleneği terk etmiş modern, seküler bir kadın olabilir. Kamusal alanda, üstelik uygun görülmeyen saatlerde ve Beyoğlu gibi eğlence merkezi bir yerde görülmek, özel alandaki makbul bayanı kamusal alanın makbul olmayan sokak veya hayat kadınına dönüştürür. Kerhanenin bir hakaretmişçesine hızlıca akla gelmesi ve bu yazıya konu olay sonrasında kendisine mikrofon uzatılan bir erkeğin sosyal medyada paylaşılan videosunda, onlara karşı çıkan kadının pavyondan geldiğini söylemesi de bu nedenledir. Kadınların hareketlerini sınırlamak ve farklı alanlara erişim becerilerini kısıtlamakla idame ettirilen erk, ilahi emirleri de arkasına aldığında kadın bedenine blurlanarak hedef gösterilmek ve düzen bozan diğer kadınların yanına, bir cezaevine kapatılmak düşmüş oldu.
30 Haziran’dan 4 Temmuz sabahına kadarki sürede olayın sosyal medyadaki cereyanını takip ettim. Bir tarafta “Doğru demiş” diyerek “Filistin’e gidin” sözüne benim durduğum yerden sahip çıkanlar, katıldığım veya katılmadığım hatta karşı çıktığım argümanlarla sözümü savunanlar; diğer tarafta “Sen de kerhaneye git” hazır cevaplığını takdir edip cinsel şiddet içerikli tavsiyelerde bulunanlar vardı. Savunanlar arasında, saldırgan erkeklerin blurlayarak kadın bedeninin görünürlüğünü ortadan kaldırma, onu yok sayma çabasına denk olmasa da aynı temelden doğru bu kadın bedenine “taşak” atfedildiğini gördüm. İki kutbun ortak keseni erkeklikte buluşulmuştu. Karşı çıkanlar arasında da “Filistin’e gidin” cümlesini “Yallah Arabistan’a” gibi duyanlar vardı. Müslümanlara had bildirme gibi duymuş olsalar da karşı çıkan sırf bir kadın diye, erkek aklına hemen geliveren kerhaneye şerh düşen kadınlar olduğunu gördüm. Şükürler olsun ki kadınlık da bir ortak kesen. Kendi içlerinde farklı alt gruplara bölünseler de iki temel grubun bir uçtan diğer uca baskın söylemleri bunlar. Sürekli biçimde her mevzunun altında, mevzilerine geçip gardını alan bu iki yaka, kadınlık ve erkeklik köprüsünde geçişler de olsa kendi tarihlerine yaslanarak iktidar ve karşı iktidar söylemleriyle hakikati kendilerince tekrar kuruyorlar. Olanın ötesine geçiyorlar. İnsanı tarihselliğinden kopararak deney ortamına taşıyan sosyal psikologlar, katılımcıları bir araştırma dizaynında rastgele A ve B isimli gruplara atadıklarında birbirini tanımayan insanlar A ve B olmakla daha fazla meşgul olurlar. Minimal grup paradigması; bir gruba aidiyet duymanın, ortak kimlik sahibi olmanın, diğer insanlarla özdeşleşmenin insan için ne kadar öncelikli ve hayati olduğunu gösterir ve yine sosyal psikologlar gözle görülür apaçık bir gerçek ortada duruyor olsa bile insanların gerçeğin aksini söyleyen çoğunluğa nasıl uyum sağladıklarını deneylerinde bulgular. Diğer önemli bulgu da çoğunluğa direnç gösteren, gerçekte ısrar eden az(ın)lıkların hep var olduğu ve çoğunluğun üyelerini değiştirebildikleri, hakikat kurulumunu dönüştürebildikleridir. Azınlık etkisiyle çoğunluk, değişme kapasitesine sahiptir.
Öyleyse ejderhanın Merlin’e “Doğru da yanlış yoktur, olanlar ve olmayanlar vardır” iddiası irrasyonel insanda boşa düşer. Kendi tarihi üzerinde, politik ve ahlaki konumlarında kurulmuş ben, biz, sen, siz gibi kimliklerde insan “olan”a doğruluk veya yanlışlık atar; Olan ulaşılamaz olur. Ancak irrasyonel, sosyal insanın karşısında nedensellik ilkesi ve doğrusal zaman üzerine kurulmuş, rasyonellik iddiasındaki hukuk peydah olur. Hukuk, sınıf çatışmasındaki konumunu ve sınıfsal çıkarları gizleyerek de olsa, A ve B olmayı aşarak doğru ve yanlışı belirleyen ahlaki yapıların ötesinde kanıtla, sözüm ona gerçeğin peşinde kendini inşa etmemiş midir?
O gece, yakın iki ayrı cami olmasına rağmen erkeklerin İstiklal Caddesi’nde kıldığı yatsı namazıyla son buldu. Batın yerine zahir. İşgal edilmiş Beyoğlu’nda gövde gösterisinin son sahnesi. Sosyal psikolog Kohlberg, dışsal dindarlık der buna. İnancın araçsallaştırılmasına, kazanca dönüştürülmesine. İçsel dindarlığın kendine sakladığı ibadeti, meydan muharebesinde silaha dönüştü. Görüyorsunuz, bir karikatür nelere kadir.
[1] İlk duruşmaya ilişkin detaylar için bakabilirsiniz;
https://bianet.org/haber/akademisyen-asli-aydemir-in-yargilandigi-dava-23-haziran-a-ertelendi-316617
[2] Kern, L. (2020). Feminist şehir (B. S. Aydaş, Çev.). Sel Yayıncılık
[3] Federici, S. (2012). Caliban ve cadı: kadınlar, beden ve ilksel birikim (Ö. Karakaş, Çev.). Otonom Yayıncılık.
* Leslie Kern’in Feminist Şehir kitabına atıfla; Bey ve Bey olmayanların kızlarını unutmadan.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.