Bu dünyada arınmayı gerektiren tek yüz kızartıcı hâl, durum çalmak çırpmak mı yani? Etik ahlak deyince bir bu mu geliyor aklınıza? Çalmaktan çırpmaktan daha yüz kızartıcı, onur kırıcı şeyler yok mudur? Sizi var eden, yücelten partinin kapısına tebligat astırmak nedir? Kayyum genel başkan olmak nedir? Ne yapacaksınız genel başkan olunca? Erdoğan’ı bir kez daha kazandırınca ne olacak?

“Ya sabır” çekmek kültürümüzde var. Çünkü o kadar sinir bozucu, saçma sapan, “yok canım daha neler!” diyebileceğimiz olaylarla, hallerle, kişilerle karşılaşıyoruz ki “la havle” çekmek kaçınılmaz oluyor. Hele bir de nezaket sınırlarını insana, doğaya, diğer canlı türlerine kadar uzatmanın evrensel bir ahlaki ilke olduğunun bilincindeyseniz ilk ağzınıza gelenleri söyleyemediğinizden canınız daha fazıla sıkılır.
AKP’li yıllar birçok alanda gerilemenin, aşınmanın, erezyonun olduğu yıllar olarak anılacak. En başta din ve ahlak arasında zorunlu bir bağın olmadığı ortaya çıktı. Bir kişi dindar ya da dinci bir söyleme sahip olabilir, bazı dini ritüelleri yerine getirebilir ama aynı kişi çok rahatlıkla haksız ihalelerle zenginleşen ahlak yoksunu biri de olabiliyor, gördük.. Çocuk tacizcisi biri dini bir vakıfta çalışabiliyor, gördük.. Dinci biri trafikte insan öldürünce, babasının partisinden dolayı ceza verilmediğini gördük. Kadro ve atamalarda liyakat aranmadı dinci partiye yakın olanlara. Daha sayısız örnek verilebilir. Din ve ahlak arasında bir bağın olmadığını küresel bir kanıtı değil midir Siyonist İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı soykırım..
Dil ve davranış, söz ile eylem uyuşmak zorunda değildir.Din ve ahlak arasında varsayılan bağ çok da güçlü değilmiş yani. Bir düşünsenize hiçbir dile sahip olmadan yalnızca davranışlarımız üzerinden ahlaklarımız test edilebilir olsaydı daha net konuşabilirdik bu ahlaklı olmak konusunda. Sırf tavırlar, davranışlar daha objektif veriler sunabilirdi.
İnsan olmak demek artısı ve eksisi ile bir dile ve onun içinde, üstünde, imkanları ve zorlukları içinde hareket etmek demektir. Bizim memlekette herkes biraz hazırcevaptır, biraz nüktedandır, biraz muhabbetçidir. Biraz da söze, konuşmaya fazla bel bağlama eğilimindedir. Gündüz düşü görmek gibidir sözcükler, konuşmalar. Bir süre sonra gerçekliğin yerine geçerler ve hayali bir mutluluk sağlarlar. Saatlerce ahlak veya devrim hakında konuşmak bizi otomatik olarak ahlaklı veya devrimci kılmayacağı gibi; sanki bu uğurda çok da çabalamışız izlenimi yaratır. Lafla peynir gemisi yürümez ama çok laf psikolojik bir doygunluk yaratır, bu da ataleti körükler. Sözün kötü kullanımına bir örnekte Memleket ahalisinin aralarında çıkan kavga dövüşlerinin hitap bozukluklarından doğan şeklidir. Herhangi bir tartışmada “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” cümlesi çok sık kullanılır. Karşılıklı felsefi ego sorgulamanın, bir kişilik arayışının ya da benlikle ilgili bir varoluşsal ifadesi olmayacağına göre, bunu duyan muhatabı bir aşağılamaya maruz kaldığını anlar, yerinde duramaz, kavgaya girişmesi de an meselesidir muhtemelen. CHP binasına polis zoruyla giren kıdemli Kılıçdaroğlu yanlısı erkek milletvekili bozuk bir dille, kendisine tepki gösteren kadın milletvekiline “Bize konuşma, Özgür’e git sor” şeklinde nezaket dışı konuşabilmesi hem de kameralar önünde bunu yapması işin vehametine taze bir örnektir.
Deniz Baykal kendine hayran bir genel başkandı. Yakışıklı, boylu boslu, (seçmen kitlesi nedense pivot genel başkanları sever) perçemli, toplumbilim hocası, iyi konuşan, hatip… Benzeri birçok yakışıklı erkek gibi kendine hayrandı Baykal. Parti meclisi toplantılarında yaptığı konuşmalarda kendi kendini izleyen, kendi rolüne kendini çok kaptıran, kendini çok seven ve kurduğu takibi zor her uzun cümlede kendine olan hayranlığını biraz daha artıran bir tempo içindeydi. Kendi kendine konuşur gibiydi. Partinin durumu, ülkenin hali, seçim kazanılması filan hep ikinci plandaydı. Ona bir sahne, bir kürsü, bir başrol gerekliydi. CHP Genel Başkanlığı onun için kendi aksini izleyebilecek bir ayna makamdı. Kendisine hayranlığı onu yakışıksız bir “gönül macerası” ile siyaseten son buldu. Genel başkanlık gidince çabucak söndü, o ışıltılı Baykal’dan eser kalmadı. Ayna makam gidince, o hayran bakışları kaybedince hayat kaynağı da tükendi. Siyaseten küçümsediği, önünü açtığı ve “ bir yılda bırakır gider” dediği Erdoğan, centilmenlikten uzak bir kaset hamlesi ile hiç acımadan onu siyasetten sildi.
Kılıçdaroğlu ise Baykal gibi “erkek güzeli” değildi. Halkçı sayılacak tipi ile öne çıktı. En önemli özelliği dürüstlük denildi. AKP uzun bir zaman akçalı bir eksiğini aradı ama bulamadı. Dönem dönem iktidara zor anlar da yaşattı. Man Adası belgeleri ve İstanbul yürüyüşü çok ses getirdi. Çok ciddi acemilikler de yaptı. Başta Ekmeleddin ve dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet demek gibi…
İlginç olan şey Baykal’daki narsistik tutum Kılıçdaroğlu’nda “dürüstlük” üzerinden geri döndü. Fiziksel değil ama davranışsal olarak kendini doğrunun vücut bulmuş hali olarak görmeye başladı. Hatta bu kendini “en dürüst” görme tutumunu bir çeşit kendine tapınma ideolojisine dönüştürdü. Memleketteki tek dürüst siyasetçi olarak kendini görmeye başladı. Kendi dışındaki insanlarının da ahlaklı ve dürüst olabileceklerini unuttu sanki. Hele asgari ücret düzeyinde bir gelirle yaşayan, en azından elli milyon insan varken herkese hırsız gibi davranmak neyin nesi bir ruh haliydi acaba?
Kılıçdaroğlu parti genel başkanlığını kaybettikten sonra gelen Özgür Özel CHP’yi yerel seçimlerde birinci parti yaptı. Bu sebepten önümüzdeki dönemin en favori Cumhurbaşkanı adayı olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu hapse atıldı. Ciddi sayıda belediyeye iktidar kayyum atadı. Muhalif belediyelerde sıradan çalışanlar bile cezaevlerine konuldu. Mahkemeler harıl harıl suç üretmeye çalıştılar, çalışıyorlar. Her gün falanca belediyeye operasyon haberleri geliyor. Haysiyet celladı yandaş medya bu operasyonları allayıp pulluyor. Para, mevki, korkutma, tehdit yoluyla muhalefet belediye başkanları AKP’ye katılmaya zorlandı, zorlanıyorlar. Ülke demokrasisi Kılıçdaroğlu’nun o kaybettiği seçimden sonra çok daha geriye gitti. Sayısız gazeteci uyduruk suçlarla cezalandırıldı. Fatih Altaylı’ya bile tahammül edemeyen iktidar onu cezaevine gönderdi. Sanatçılar sırayla gözaltına alınıp, yok uyuşturucu, yok fuhuş suçlamalarıyla itibarlarıyla oynandı, oynanıyor. Bir gecede YÖK’ten habersiz Bilgi Üniversitesi kapatıldı. YÖK Başkanı bu kapatılmaya karşı kılıf ararken üniversite bir gecede tekrardan açıldı. Dünyanın en hızlı kapatılan üniversitesi, öğrenci ve hocalarının direnişi sayesinde dünyanın en hızlı tekrar açılan üniversitesi oldu. Ülkenin halini en iyi ne anlatır derseniz Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması derim. Yeni bakana, tapularıyla ilgili sorulara doyurucu yanıt veremediği noktada bazı faili meçhul dosyalarının yeniden açılması suretiyle destek verildi, veriliyor.
Ama bütün bunlar olurken Kılıçdaroğlu sanki hiç genel başkanlıktan ayrılmamış, ülke iyice hukuktan uzaklaşmamış, ülkede polis ve iktidar barikatları yıkılmamış ve bütün bunları kendi sağlamış gibi, üç yıldır genel başkan olmadığını unutarak, zorba iktidarı hiç görmeden, bir tek kitlesel eyleme, miting katılmadan, AKP yargısının insanların ömürlerinden çaldığına hiç aldırmadan, sabırla hesap kitap yapmış, pusuda beklemiştir. Daha ilginci kaç yıl sonra kendinin hiç esamisi okunmazken “gelin beraber çalışalım, feragat edelim” gibi cümleler kurabilmiştir. Niye insanlar sizin başkanlığınızda çalışsın? Birileri kendi başına siz olmadan da iyi şeyler yapamaz mı bu ülkede? Kendinizi niye her şeyin ölçütü olarak görüyorsunuz? Bir kerametiniz mi var? Bir maharetiniz var idiyse gösterebileceğin on üç uzun yılda niye gösteremediniz? Onca seçim yenilgine, bunlardan birinde adresinizi vaktinde taşımadığından oy bile atamamanıza rağmen bu insanlar, bu halk sesini çıkartmadı size. Neden başkan olmadan bir şeylerden feragat edemiyor musunuz acaba? Sabır ve sükunetin de bir hastalık, araz belirtisi olabileceğini görüyoruz Kılıçdaroğlu’nda. Zaman algısı yitmiş gibi. İlla bize dürüstlük yapacak, arındıracak insanları! Karakter aşınması ve çoklu kişilik bozukluğu böyle bir şey olsa gerek. Fakat bu arazlarını gidermek için insanlar niye CHP Genel Merkezi’ne atıyorlar kendilerini? Aradıkları, kendi imgelerini doyasıya izleyebilecekler başka bir ayna makam mı bulamıyorlar?
Aşağıda satırlar 12 Mayıs 2023’de Sendika.Org’daki “Mostra ve sandık” yazısındaki Kılıçdaroğlu’nu öven satırlarımdır. Geri alıyorum…
Seçmen tercihi derken çok ilginç bir durum var ülkemizde. Halk iken beğendiği kişiyi nedense seçmen olarak beğenmez, oy vermez, başbakan veya cumhurbaşkanı olarak seçmeyi düşünmez. Halk iken beğendiği kişiyi seçmen kimliğine girince bazı makamlara layık görmez. Örneğin halkımızın ezici bir çoğunluğu Kılıçdaroğlu mahallenin fırıncısı olsa gider ekmeğini ondan alır. Mahallenin bakkalı olsa evinin anahtarını ona bırakır, okuldan gelen çocuklarına göz kulak olmasını ondan ister. Kılıçdaroğlu bir okulda öğretmen olsa çocuklar için canla başla uğraşacağını bilir veliler. Kılıçdaroğlu doktor olsa vatandaş tedavi için ona gider. Kılıçdaroğlu bankacı olsa parasını, birikimini ona teslim eder, kredi koşulları için ona danışır… Ama aynı vatandaş seçmen kimliğine bürününce Kılıçdaroğlu’na değil daha atraksiyonlu, vasıfsız, güvenilmez kişilere oy verdi, verir. Nedense memleket yönetimine talip olunca nitelikli, dürüst olmanın yerine daha niceliksel, yanar döner saikler belirleyici olmakta, sanki negatif bir diyalektik seçim tozu dumanı içinde niteliksel birikimi niceliksel değişkenlere karşı kaybettirmektedir.
Bir insanın yüzünün kızarmaması için yalnızca çalıp çırpmaması yeter mi? Girdiği on üç seçimden yenilgiyle çıkmak yüz kızartıcı değil mi? Hırsızlara her seferinde yenilmek ve organize kötülüğün ülkeye yerleşmesine izin vermek yüz kızartıcı değil midir? Dokunulmazlıklar kaldırılırken engel olmayıp Selahattin Demirtaş ve diğerlerini cezaevine giden yolu açmak bile tek başına yüz kızartıcı değil mi? Kazanma ihtimali daha yüksek olan İmamoğlu’nu aday yapmamak, son anda kendi adaylığını açıklamak ve bir dizi yanlış işle milyonlara umut vermek/oyalamak suretiyle Erdoğan’a yol açmak yüz kızartıcı değil mi?
Peki, devletin uydurma hukuki dalavereleri ve AKP yargısının yetkisiz bir mahkeme kararı ile genel başkanlık koltuğuna oturmak bir çeşit hırsızlık değil mi Piro? Parti binasına zorla girmek, insanları tartaklamak, gazlamak bir çeşit haneye tecavüz değil mi? Polisi, TOMA’yı, gazı beraber yürüdüğün, senin partiye getirdiğin insanların üstüne salmak, hakkın olmayana el uzatmak hırsızlık değil mi? O kadar seçim kaybettikten sonra istifa etmemek, tuhaf seçim istatistiklerini kullanarak “aslında başarılı olduk” demek pişkinlik
değil mi?
Ya da en azından beni istemeyenlerin olduğu yere ben zaten gitmem diyememek biraz “rureş”lik değil midir? Diyelim ki kurultayda sana karşı hile hurda yapılmış olsa bile bu insanlar seni satıyorlarsa “ne işim var benim bunların arasında” demen gerekmez miydi? Ya da daha doğru olan son seçimi kaybettim, çekiliyorum demen daha şık olmaz mıydı, hem de o tartışmalı kurultaydan önce zaten istifa etmen gerekmiyor muydu? Neden illa da sen? Niye bir başka insan olmasın?
Bu dünyada arınmayı gerektiren tek yüz kızartıcı hâl, durum çalmak çırpmak mı yani? Etik ahlak deyince bir bu mu geliyor aklınıza? Çalmaktan çırpmaktan daha yüz kızartıcı, onur kırıcı şeyler yok mudur? Sizi var eden, yücelten partinin kapısına tebligat astırmak nedir? Kayyum genel başkan olmak nedir? Ne yapacaksınız genel başkan olunca? Erdoğan’ı bir kez daha kazandırınca ne olacak? Dün seni öz kardeşinle vurmaya çalışanların, mezhebinle dalga geçenleri, aşağılayanları, seni linç etmeye çalışanları ne çabuk unuttunuz? İlk demecini TGRT’ye vermen, yandaş medyanın seni kucaklaması övmesi, senin koşa koşa onlara onlara gitmen hırsızlıktan çalıp çırpmaktan daha onur kırıcı değil mi?
Vallahi hiç ısınmadığım Baykal bile bir gönül ilişkisinde hükümet-FETÖ oyunuyla senden daha şık gitti! Seni ve etrafındakileri ise yıllarca sizinle dalga geçen iktidar tayfası hep beraber geri getirdi. Aparat… iktidarın aparatı diyorlar size Kılıçdaroğlu! Bu ne kadar küçültüyor sizi görmüyor musunuz? Tarih ve hayat kimseyi beklemez, beklemiyor. Özgür Özel ve CHP neredeyse iki yıldır sokakta direniyor. Bir Dersimli olarak, direniş geleneği olan bir bölgenin insanı olarak Kılıçdaroğlu’ndan beklenecek direnişi Özgür Özel liderliğinde bu CHP’nin yapması ayrı bir rahatsızlık vermiş gibi görünüyor Kılıçdaroğlu ve yanındakilere. Parti binasında son direnişi ve yağmur altında Meclis’e doğru barikatları aşıp sırılsıklam yürümesi Özgür Özel’i tartışmasız CHP lideri yapmıştır. Bazı fotoğraflar halkın hafızasına kazınır.
Siz kaybetmeyi bile beceremediniz Kılıçdaroğlu! Bir süre daha başkanlık yapsanız ne olacak ki! Hep “Butlan Kemal” diye anılmaya değer miydi? İnsanlar artık size zavallı biri gözüyle bakıyorlar. Özel’i de TOMA’nın kapısında halkla beraber yürüyen bir lider olarak benimsiyorlar. Belki iktidar ve sizin işbirliğiniz neticesinde kaybedecek Özel, ama hep iyi bir kaybeden, dövüşerek kaybeden biri olarak anılacak.
Yarattığınız bu enkaz CHP manzarasından sonra her şey çok kolay olacak Erdoğan için. Sandıksızlaştırma, seçimsizleştirme konuşuluyordu ya, artık bu saatten sonra gerek kalmadı buna; çünkü Erdoğan seçim meydanlarında bu “arınma”, genel başkan tartışmaları, parti içi çekişmeler, kavga görüntüleri üzerinden öyle bir karşı propaganda yapar ki size ve CHP’ye, var olan puan farkını kapatır. Erdoğan sizle çelik çomak gibi oynayacak. Siz “Hızır” gibi yetiştiniz Erdoğan’ının bir dönem daha Cumhurbaşkanı olmasına. Bu olanağı fırsatı hırsınıza ve egonuza yenilerek ve Türkiye siyasi tarihinin ilk “geri dönüşüm genel başkanı” olarak siz verdiniz “Bay bye Kemal”!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.