Yoksulluğun derinleştiği, doğanın yağmalandığı, haber alma özgürlüğünün kısıtlandığı, gazetecilerin formel hukuk içinde dahi haber yapma haklarının elinden alındığı, hayvanlara yönelik katliam ve öldürme politikalarının uygulanıp ve konuşulduğu zamanlardan geçerken emekçi halk kesimini “muktedirin gündemlerinden” uzaklaştırıp kendi gerçek gündemine dönüştürecek her bir hak mücadelesi “birleşik mücadelenin gerekliliği olarak görülüp” desteklenmeli ve büyütülmelidir

Güneşin ve soğuğun altında direnen emekçilere bin selam olsun…
Sendikaların krize girdiği ve bir türlü tedaviyi kabul etmediği böylesi bir süreçte Ankara’da Bağımsız-Maden-İş mücadele örgütü öncülüğünde direniş mücadelesi sadece en dar anlamıyla holdingle işçileri (iki taraf arasında kavga olarak kalmadı) harekete geçirmedi. Emeğin dinamik takipçileri başta olmak üzere bürokrasiden siyasi partilere kadar toplumun tüm kesiminin kafasını zorunlu olarak egemenlerin gündeminden çevirip emeğin gündemine yani kutup yıldızına bakmasını sağladı.
Diğer taraftan ise direniş, derin yoksulluk içinde gündelik hayatını sürdürmek zorunda kalan milyonlarca emekçinin gönlüne su serperken zihinlerde ise mücadele tarzının ve nasıl olması gerektiğini bir kez daha gösterdi. Elbette bu direniş diğer tüm direnişler gibi öğretici ve yol gösterici olduğu kadar politik olarak ilerletilmeye de ihtiyaç duyacaktır. Direnişin öncüleri de zaten kimi açıklamalarında bu ihtiyacı dile getirmişlerdir. Fakat direnişin başardığı önemli hususlardan birinin hemen altını çizelim. Bürokratik temsiliyetle sınırlı, emekçiyi üye formundan ibaret gören, yasalara ve salonlara hapsolmuş, etkisiz basın açıklamaları ve bürokratik görüşme ziyaretleri gibi sendikaların üzerine çökmüş hantallığı ve onun yarattığı konfor alanını teşhir etmekle kalmayıp bu yoldan yürümenin çözümsüzlüğünü/çürümüşlüğünü bir kez daha göstermiş oldu. Ama bir şeyi daha açığa çıkardı. Sarı sendikalara üye olan emekçilerin üye oldukları sendikalarla iradi bir bağla değil, devlet-sermaye-sarı sendika eliyle örgütlenmiş zorunlu bir bağla bağlı olduğunu. Ancak doğru bir sendikal hat örgütlendiğinde sermaye-devlet-sarı sendika bağı pamuk ipliğidir!
Şunu söylememiz kaçınılmazdır. Bağımsız Maden-İş’in ve öncesinde Migros işçilerinin ve diğer direnişlerin açtığı ve işçinin öznesi olduğu bu yolun altında “temsiliyet sendikacılığı” tarafından yürütülecek her bir mücadele karikatürize olmaya mahkumdur. Elbette işçilerin öznesi olduğu direnişler bir günde örgütlenmiş değildir. Yılların birikimi, inadı, emeği vardır. Onca öncünün fedakarlığı vardır. Daha öncesinde yürünen yollar, işçi bilincini, hak arama bilincini açığa çıkaran fikir tartışmaları vardır… Sınıfın tarihsel birikim ve deneyimi vardır.
Türkiye işçi sınıfının tarihsel mirasına, onun bilgi birikimine sırtını dönmüş olan dönemin DİSK Genel Merkezi’nin ise direnişe destek vermemesi (daha sonra bağlı sendikalarca destek açıklamaları yapılmıştır ama yazının konusu bu değil) DİSK gibi direnişçi geleneğe sahip Yeni Çeltekleri, 15-16 Haziran’ı, grevleri, birçok fabrika direnişleri gibi tarihsel direniş ve mücadele biçimlerini yaratan ve genel başkanı suikast sonucu öldürülmüş, birçok üyesi faşizm tarafından katledilmiş, cezaevine düşmüş, ağır bedeller ödemiş ama onurlu bir tarih bırakmış sendikanın genel merkezinin madencilerin direnişine karşı kayıtsız kalarak sermayeden yana görüntü vermesi sadece tek kelimeyle teslimiyetiyle açıklanabilir. Arzu Çerkezoğlu ve yönetim kurulu bu tarihsel tutumun baş sorumluları olarak şimdiden tarihe geçmiştir. Geçmeleri sağlanmak zorundadır. Böylesi bir “politik teslimiyetin” geçmişini ve geleceğini görmeden DİSK’te her şey yolundaymış gibi davranmak bundan sonrası için mümkün değildir. Kaldı ki genel merkezini Ankara’ya taşıyan DİSK kendi geçmişine bir sünger çekmek istemiştir. Böylesi teslimiyetçi politik tutumu emek mücadelesi alanında yeterince tartışmadan ve DİSK’i yeniden kazanarak onu emekçi sınıfın politik kutup yıldızlarından biri haline getirmeden ise yürünecek yolun bir ayağı eksik kalacaktır. Bu bağlamda işçi sınıfının önünü açacak eksik ayağı tartışmadan ve yeni pratikler üretmeden tali tartışmalara sürüklenmemek önemlidir. Mesenlin özünü unutup duygusal davranmak, direnişlere kişisel meseleler üzerinden bakmak sadece hata değil hastalıklı bir davranıştır.
Güneşin altında her şey değişir. Yoksulluğun derinleştiği, doğanın yağmalandığı, haber alma özgürlüğünün kısıtlandığı, gazetecilerin formel hukuk içinde dahi haber yapma haklarının elinden alındığı, hayvanlara yönelik katliam ve öldürme politikalarının uygulanıp ve konuşulduğu zamanlardan geçerken emekçi halk kesimini “muktedirin gündemlerinden” uzaklaştırıp kendi gerçek gündemine dönüştürecek her bir hak mücadelesi “birleşik mücadelenin gerekliliği olarak görülüp” desteklenmeli ve büyütülmelidir. Birleşik bir mücadele hattı “sendikaların, partilerin, platformların yan yana gelmesi” ile değil aşağıdan emekçilerin oluşturduğu baskı ve dayanışma ile mümkündür.
Önümüz 1 Mayıs. Gösterilmiş alanların dışında emeğin tarihsel alanlarında (Taksim-Kızılay) olmak bir alan fetişizmi değil, emeğin uzlaşmaz çelişkilerini; derin yoksulluğu, barınma, eğitim, sağlık hakkının, geçim derdinin politik taleplerini bilince çıkarma, emek mücadelesinin sürekliliğini sağlama ve protesto edip dağılmak değil hakkını almadan dönmeme kararlılığıdır. Sermayenin kitleler üzerinde her türden afyon vazifesi gören sağcı ve şeriatçılara amasız fakatsız açılan alanların, söz konusu emekçiler olduğunda yasaklanması sermayenin emekçiler üzerindeki hegemonyasının sürdürülmesi yönündeki ısrarlı tutumunu ifade etmektedir. Bu ısrarlı tutuma karşı ısrarlı alan talebi kuru bir inat değil, sermaye ile emeğin tarihsel mücadelesinin emek lehine aşılması gerekliliğinin bir parçasıdır. Özellikle Taksim tartışmasının; sandık ve “Seçimden sonra Taksim’e gideceğiz” şeklindeki “karnaval nağmelerine” sığacak kadar sığlaştırılmasına izin verilmemelidir.
Yol uzun. Sendikal krizin (memur-işçi sendikaları dahil) bu derece derinleştiği dönemde yeni bir sendikal hareketi yaratacak olan şey mücadelenin öznesi olan emekçilerin temsiliyet yetkisini alan sararmış sendikaların maaşlı kadroları olmadığı gibi “muhalif sosyal diyalogcu” sendikal hezeyanlarının bürokratik evreleri de değildir. Yeniyi yaratacak olan damarlarında ve bilincinde muhtaç olduğu kudreti şanlı tarihinden alan güneşin ve soğuğun altında her gün yeni bir şey öğrenen emekçilerin kararlı birlikteliğidir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.