Bu kararı savunanların kendilerini tarihsel bir sürekliliğin temsilcisi olarak görmeleri anlaşılabilir; ancak bu süreklilik, DİSK’in kuruluş değerleriyle değil, o değerlerin tasfiye süreciyle kurulan bir sürekliliktir. Başka bir ifadeyle, ortada bir “ardıllık” varsa, bu ardıllık sınıf sendikacılığının değil, onun tasfiyesinin ardıllığıdır

DİSK Genel Merkezi’nin Ankara’ya taşınması, yalnızca mekânsal bir değişiklik değil; aynı zamanda tarihsel, siyasal ve sınıfsal bir yön değişikliğinin somut ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu karar, kamuoyunda ve özellikle DİSK çevresinde ciddi tartışmalara yol açmış; örgütün geçmişiyle bugün arasındaki kopuşu yeniden görünür kılmıştır. Tartışmanın merkezinde ise iki temel gerekçe yer almıştır: Devlet bürokrasisine yakın olma ihtiyacı ve “yarım kalan işin tamamlanması”.
İlk gerekçe, yani devlet bürokrasisine yakın olma iddiası, belirli bir açıdan bakıldığında anlaşılabilir görünmektedir. Bürokratik mekanizmalarla daha hızlı temas kurmak, karar alma süreçlerine daha doğrudan müdahil olabilmek gibi argümanlar, sendikal mücadelede belirli bir pragmatizmi ifade eder. Ancak burada asıl sorulması gereken şudur: Bir işçi konfederasyonu, mücadele zeminini bürokrasiye yakınlık üzerinden mi kurmalıdır, yoksa işçi sınıfının doğrudan örgütlü gücüne mi yaslanmalıdır? Bürokratın bürokrata yakın olma arzusu anlaşılabilir olabilir; fakat işçi örgütünün bürokratik merkezlere yaklaşması, onu temsil ettiği sınıftan uzaklaştırma riskini barındırır. Nitekim DİSK’in tarihsel varlık nedeni, tam da bu türden bir bürokratik sendikacılığa karşı çıkış üzerine kurulmuştur. Bugün ise bu kuruluş mantığının tersine işleyen bir yönelim, yalnızca bir tercih değil; aynı zamanda sınıfla kurulan ilişkinin niteliğinde köklü bir değişimi ifade etmektedir.
İkinci gerekçe ise çok daha kritik ve ideolojik bir içeriğe sahiptir: “Yarım kalan işin tamamlanması”. Bu ifade, yüzeyde masum bir devamlılık iddiası gibi görünse de, tarihsel bağlamı içinde değerlendirildiğinde oldukça çarpıcıdır. Burada kastedilen, DİSK’in 7. ve 8. kongrelerinde Abdullah Baştürk öncülüğündeki ekibin genel merkezin Ankara’ya taşınmasına yönelik girişimleridir. Ancak bu girişimler, yalnızca teknik bir yer değişikliği önerisi değil; DİSK’in yönünü belirlemeye dönük stratejik bir hamleydi. Bu stratejik hamle, Kemal Türkler’in temsil ettiği sınıf sendikacılığı çizgisinin tasfiyesinin devamı niteliğindeydi ve bu yönüyle tarihsel bir kopuş kadar, aynı zamanda belirli bir hattın sürekliliğini de ifade ediyordu. Bu süreklilik, bugün Ankara’ya taşınma kararıyla birlikte kurumsal bir biçim kazanmış; geçmişte açılan yönelimin bugünkü somut sonucu haline gelmiştir.
Bu sürecin kökleri daha da geriye, 1970’teki 15-16 Haziran Direnişi’ne giden yasal düzenleme sürecine kadar uzanmaktadır. 15-16 Haziran Direnişi’ne neden olan yasa tasarısının hazırlanmasında ve bu tasarıyı şekillendiren komisyonun içinde ve başında Abdullah Baştürk’ün yer aldığı, sendikal hareket içinde uzun yıllardır dile getirilen temel eleştirilerden biridir. Bu durum, yalnızca tarihsel bir ayrıntı değil; DİSK içinde sınıf sendikacılığı ile bürokratik-sendikal yönelim arasındaki ayrışmanın erken ve somut bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Yasa yapım süreçleriyle kurulan bu türden ilişkiler, sendikal hareketin devletle mesafesini daraltırken, sınıfın bağımsız örgütlenme kapasitesini de zayıflatmaktadır.
15-16 Haziran Direnişi, işçi sınıfının kendi gücüne dayanarak tarih sahnesine çıktığı, sınıf sendikacılığının en güçlü biçimde somutlaştığı bir tarihsel andı. Ancak bu tarihsel anın ortaya çıkmasına neden olan yasal düzenleme sürecinde belirli sendikal aktörlerin oynadığı rol, DİSK içindeki yönelim farklarını açığa çıkarmıştır. Bu açıdan bakıldığında, daha sonraki yıllarda genel merkezin Ankara’ya taşınmasını savunan çizgi ile bu tarihsel süreç arasında açık bir süreklilik vardır. Bu süreklilik, yalnızca kadrolar üzerinden değil; aynı zamanda sendikal anlayış, mücadele yöntemi ve siyasal konumlanış üzerinden de izlenebilmektedir.
Kemal Türkler’in temsil ettiği sınıf sendikacılığı anlayışı, işçi sınıfının bağımsız siyasal ve örgütsel hattını esas alırken; bu çizginin tasfiye edilmesiyle birlikte DİSK giderek farklı bir hatta sürüklenmiştir. Bu tasfiye, yalnızca bir liderliğin ortadan kaldırılması değil; aynı zamanda sınıf sendikacılığının, yani işçi sınıfının kendi gücüne dayanan mücadele hattının geriletilmesi anlamına gelmektedir. Bu gerileme, zamanla sendikal yapıların bürokratikleşmesi, tabanla bağlarının zayıflaması ve mücadeleci karakterlerinin törpülenmesi biçiminde somutlaşmıştır. Bugün gelinen noktada, sendikal yapıların önemli bir bölümü, sınıfın kolektif çıkarlarını savunan mücadele araçları olmaktan uzaklaşarak, sistem içi denge unsurlarına dönüşmüştür.
İstanbul gibi sanayinin, üretimin ve işçi yoğunlaşmasının merkezinden koparak Ankara’ya yönelmek, sembolik olduğu kadar maddi bir kopuşu da ifade etmektedir. Ankara, devletin ve bürokrasinin merkezidir; İstanbul ise emeğin, üretimin ve sınıfın kalbidir. DİSK’in kalbini Ankara’ya taşıması, onu temsil ettiği sınıfın yaşam alanlarından fiziksel ve politik olarak uzaklaştırmaktadır. Bu uzaklaşma, yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda ideolojik bir mesafenin de göstergesidir. İşçi sınıfının gündelik mücadelelerinden, fabrikalardan, direniş alanlarından kopan bir sendikal merkez, kaçınılmaz olarak bürokratikleşir ve temsil iddiasını zayıflatır. Bu durum, işçi sınıfının kendi deneyimlerinden beslenen bir mücadele hattı yerine, yukarıdan belirlenen ve çoğu zaman sınıfın gerçek ihtiyaçlarıyla örtüşmeyen bir sendikal yönelimi beraberinde getirir.
Dolayısıyla bugün “yarım kalan iş” olarak sunulan şey, gerçekte Kemal Türkler’in temsil ettiği sınıf sendikacılığı çizgisinin tasfiyesinin tamamlanmasıdır. Bu tasfiye, bir anda gerçekleşmemiş; uzun yıllara yayılan bir süreç içinde adım adım ilerlemiştir. Ankara’ya taşınma kararı ise bu sürecin doruk noktalarından biri, belki de en sembolik olanıdır. Bu adım, yalnızca geçmişteki yönelimlerin bir sonucu değil; aynı zamanda gelecekteki sendikal hattın da nasıl şekilleneceğine dair güçlü bir işarettir.
Bu kararı savunanların kendilerini tarihsel bir sürekliliğin temsilcisi olarak görmeleri anlaşılabilir; ancak bu süreklilik, DİSK’in kuruluş değerleriyle değil, o değerlerin tasfiye süreciyle kurulan bir sürekliliktir. Başka bir ifadeyle, ortada bir “ardıllık” varsa, bu ardıllık sınıf sendikacılığının değil, onun tasfiyesinin ardıllığıdır. Bu nedenle bugün yapılması gereken, bu sahte süreklilik anlatısını sorgulamak ve DİSK’in gerçek tarihsel mirasını yeniden hatırlamaktır.
Genel merkezin Ankara’ya taşınmasına karşı çıkan sendikalar bunu bir yön değişikliği olarak açıkladılar, tespit doğru ama çok geç yapılan bir tespit; zira bu yön değişikliği 1977 Aralık sonunda yapılan kongreyle başlamış, bugün karşı çıkış içinde yer alanların bir bölümü de o dönem Kemal Türkler’in temsil ettiği sınıf sendikacılığı çizgisinin tasfiyesine destek vermiştir. DİSK merkezine hâkim olan anlayış ve unsurlar, genel merkezin Ankara’ya taşınmasıyla birlikte DİSK’in tabutuna son çiviyi çakmışlardır. Ancak bu tablo yalnızca bir sendikal merkezin yer değiştirmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının içinde bulunduğu daha geniş bir siyasal ve ekonomik kuşatmanın sendikal alandaki yansımasıdır. Bugün işçi sınıfı, güvencesizleşme, taşeronlaşma, düşük ücret politikaları ve sendikasızlaştırma saldırıları altında parçalanmış ve örgütsüzleştirilmiş durumdadır. Bu koşullarda sendikal yapının bürokratikleşmesi, sınıfın mücadele kapasitesini daha da zayıflatmakta ve sermaye karşısında savunmasız bırakmaktadır.
Şimdi yapılması gereken ise DİSK’in kuruluş ve tarihsel mirasına sahip çıkarak sınıf sendikacılığını güçlendirmek, işçi sınıfının kendi bağımsız gücüne dayanan bir mücadele hattını yeniden kurmak; işyeri komiteleri, sektörler arası dayanışma ağları ve taban inisiyatifleri üzerinden örgütlenmeyi geliştirmek, farklı sektör ve mesleklerden işçilerin ortak talepler etrafında birleşmesini sağlamak ve dağınık tepkileri birleşik, siyasal bir sınıf hareketine dönüştürecek yeni mücadele ve örgütsel kanalları açmaktır. Bu yönelim, yalnızca sendikal alanın yeniden inşasını değil; aynı zamanda işçi sınıfının siyasal özne olarak yeniden kuruluşunu da ifade etmektedir. Sınıfın kendi deneyimlerinden beslenen, tabana dayanan ve mücadele içinde şekillenen bir örgütlenme hattı kurulmadıkça ne sendikal hareketin yeniden canlanması ne de işçi sınıfının tarihsel rolünü yeniden üstlenmesi mümkün olacaktır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.