Haydi tarihi geriden takip etmeye yönelik gerekçelerinin hepsini kabul edelim. Peki bin yıldır tarım ve hayvancılık yapılan bu topraklarda tarım ve hayvancılığı niye yapamaz hale geldik? Önümüzdeki 2026 yazında kiraz yiyebilecek miyiz? Dezenflasyon politikanız kiraz için ne der? Olumlu bir “beklenti” içine girebilir miyiz?

1970’li yılların ilk yarısında halkın sağlıklı haber alma kanallarının başında gazeteler gelirdi. Televizyonun evlere yaygın girişi 1975 senesinden sonradır. Radyo ise uzun zamandır vardır ama radyo ve televizyon haberleri tek yanlı ve ayrıntılı değildir. Gerçekte ne olup bittiğini merak edenler gazeteleri takip ederlerdi. Devlet ve hükümet yanlısı gazeteler bile en azından bugünkülerden daha tarafsız ve halkçıydılar.
1974’te okuma yazma öğrendim ve 1974 yazından itibaren okuma yazma bilmeyen esnaf babam kendine gazeteleri okumamı isterdi. Çarşı içinde esnaf olduğundan komşu dükkanlardan değiştirilen gazetelerle birlikte her gün en az üç dört gazetenin haberlerini okurdum babama. Ticaretle uğraşan çarşı esnafını ilgilendiren haberler genellikle tuttukları partilerin siyasetçilerin atışmaları olsa da asıl ilgilendikleri haberler ekonomi ağırlıklı olurdu. Başta da fiyat artışı, kısaca piyasadaki zam haberlerini takip ederlerdi. Bir görev gibi başlayan gazete okumak zamanla bir alışkanlığa dönüştü bende. Abartmadan söylüyorum o tarihten bugüne iki şeyin haberi ülkede hiç değişmedi: Birincisi; zam, fiyat artışları, enflasyon. İkincisi; hükümetlerin enflasyon ile savaşıyoruz, yakında enflasyonu bir sorun olmaktan çıkaracağız sözleridir. Ülkede “trafik canavarından” önce “enflasyon canavarı” vardı.
Benim ilk gözlemim, zamlar kronik hale gelip fiyatlarının bir daha eski seviyelerine düşmeyeceğini hisseden esnaf, ticaret erbabı, en büyüğünden küçüğüne kadar istisnasız hepsi şunu keşfetti: Mal satmadan, malı elde tutarak, mal stoklayarak da para kazanılabiliyor. O yıllara kadar “aksataya” inanan esnaf, enflasyondan dolayı satılan malı yerine koyamama korkusu ve kokusunu aldığı yüksek kâr beklentisiyle ellerindeki malı nazla satmaya başladı. Belki o yıllarda Türkiye’de sermaye kıttı, üretimi hızla arttıracak bir esnek bir üretim kapasitesi yoktu. Yine de halihazırdaki üretim kapasitesi o günkü normal talebi karşılayabilirken kısa sürede mal yoklukları ve ikinci bir pazar olarak karaborsa doğdu. Ekonomik olumsuzluklar; Kıbrıs harekâtı, Amerikan ambargosu, artan petrol fiyatları bile kıtlık ve karaborsaya yol açacak düzeyde değildi. Bugün yüksek enflasyon için çok sık kullanılan bir argüman olan parasal genişlemeden bahsedilmezdi bile.
Yeri gelmişken kısaca değinelim. Meşhur ve önemli bir tartışmadır altyapı-üstyapı ilişkisinin belirleyiciliği tartışması. Altyapı üstyapıyı belirler mi? Evet, belirliyormuş! Hem de öyle bir belirliyormuş ki hissedilmedi bile! Çok kısa bir zamanda çarşı esnafı ve tüm üretici, sanayici, tüccar, bir iki senelik zaman zarfında pazar koşullarını takiben yeni bir ahlaka (üstyapı) sahip oldular. Hak kapısına, aksataya, rızkı veren Allah’a inanan esnaf kısa bir zaman içinde tıpkı bugün gözünü para piyasalarından ayırmayan prototipin atası olarak zam haberlerini izleyen uyanık satıcılara dönüştüler. Başta, petrol şokunun yarattığı fiyat artışlarından korunmak amacıyla başlayan süreçte hem ticaret yapma tarzlarını hem de ahlaklarını güncellediler. Dışsal bir ekonomik gelişme olan petrol şoku ile başlayan fiyat artışlarına karşı kendini koruma amacıyla başlayan bu süreç daha sonra kâr oranlarını lehlerine çevirebilecek mazeretleri ve ortamı sağlamıştı ülkenin ticaret erbabına. Altyapı-üstyapı arasındaki “kerteler” arası geçiş inanılmaz hızlı olmuştu. İnsanın yeni toplumsal koşullara/ilişkilere uyarlanma hızı beden, zihin ve kültürel ağ içinde devamlı yeniden üretilen düşünce ve düzenlemelerle oluşmakta olduğuna dair iyi örnektir yeni durum. Tabii ki bir sonraki aşamada üstyapı, altyapıdaki bu değişimi meşrulaştırıcı parasalcı politikalar 12 Eylül askeri darbesiyle de kalıcılaşmıştır. Bir de İslamcı cenah, İslamiyet’te içtihat kapısı açık mıdır kapalı mıdır diye tartışır ara sıra. Görünen o ki lüzum hasıl olduğunda dini bütün birilerine kapılar hep açıkmış.
Enflasyonla mücadele dünyada ve Türkiye’de Merkez Bankası görevleri arasındadır. Merkez Bankası nerdeyse her ay toplanıyor ve faiz ve enflasyon konusunda aldığı önlemleri, izlediği politikaları anlatıyor. Merkez Bankası başkanları özellikle de son zamanki başkanları sunumlarında ağızlarından yanlış bir kelime çıkar da koltuktan aforoz ediliriz diye hemen hemen hiçbir şey söylemiyor/söyleyemiyor. Dönüp dolaşıp, piyasaları yakından takip ediyoruz, elimiz çok güçlü, enflasyonla mücadele programını uygulamaya kararlıyız ve benzeri sözleri duyuyoruz. Zaten soru cevap kısmına geçerken Merkez Bankası Başkanı her toplantıda hatırlatıyor: “Lütfen sorularınız yapılan sunum çerçevesinde olsun.” Siyasi soru sormayın, ekonomi politikasına girmeyin, yalnızca teknik soru alalım demeye getiriyor. Merkez Bankası Başkanı’na hak vermiyor da değilim hani! Çünkü bir önceki Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan görevi niye sürdüremedi? Kendisiyle yapılan bir söyleşide İstanbul’daki ev kiralarının yüksekliğinden şikayet etmesine, sıradan bir vatandaş gibi dertlenmesine tahammül edemedi tek adam rejimi. O yüzden bu çok kariyerli başkanlar çok az kelimeyle, mimikleriyle, “gözlerindeki ışıkla” konuşmak zorunda kalıyorlar. Hem az kelimeyle konuşup hem piyasalarda bir çeşit plasebo olan beklenti etkisini nasıl yaratacak, o da ayrı bir ustalık gerektiriyor.
Geçen ayki toplantıda Başkan Karahan don ve kuraklık üzerinden açıkladı tarım ürünlerindeki fiyatların yükselişini. Acaba dedim kalabalık bir izleyici arasından biri şöyle bir soru sorsa idi siyasi bir soru mu olurdu, yoksa don üzerinden açıklanacak teknik bir soru mu? Türkiye halkları ilk defa geçen yaz yüksek fiyatından dolayı kiraz alamadı, yiyemedi. 2025 Mayıs ayında yaklaşık 200 lira ile tezgahlarda görünen kiraz yaz sonuna doğru 500 liraya çıktı. İri ve etli cins kirazlar 1000 lirayı buldu. Böyle kiraz satın alamama yalnızca dona bağlı bir durum mudur, yoksa hükümetin izlediği tarım politikalarının bir sonucu mudur?
1974’ten beri çarşıdayım, pazardayım, dükkandayım, toptan ve perakende dükkanlardayım, daha önceki senelerde kiraza zarar veren don olayı hiç mi olmamıştı yani? Bizim çocukluğumuzda kirazları küpe yapardık kulağımıza ve en düşük gelirli aileler de kirazı birkaç kilo alabilirdi. Zaten bu kiraz denilen meyve öyle bir avuç yenmez ki! Yiyince en az yarım kilo yersin! Kimse sormayacak ve siyasi tarih bunu yazmayacak ama biz bunu “öncü bir gösterge” olarak kayda geçirelim. Senelerdir kırmızı et yiyemeyen aileler var, bunu biliyoruz, kanıksadık belki ama kiraz alamamak nedir peki? Aslında soruyu ve meramımızı şöyle genişletelim: Diyelim ve kabul edelim ki tarihi Aydınlanma, Reform ve benzeri gelişmeleri kaçırdık, birkaç yüzyıl geriden geldik Cumhuriyet’e. Ekonomik ilişkiler dönüşemedi, hakim sınıfların konumu değişmedi, feodal yapı kırılamadı, bilim ve teknoloji geç uyarlandı üretim biçimimize. Haydi tarihi geriden takip etmeye yönelik gerekçelerinin hepsini kabul edelim. Modern sanayi toplumu olamadık bilgisayar ve uzay çağının bilgisini üretemedik kullanamadık… Peki bin yıldır tarım ve hayvancılık yapılan bu topraklarda tarım ve hayvancılığı niye yapamaz hale geldik? Niye dünyanın en pahalı etini yemek zorundayız? Önümüzdeki 2026 yazında kiraz yiyebilecek miyiz? Dezenflasyon politikanız kiraz için ne der? Olumlu bir “beklenti” içine girebilir miyiz?
1970’li yıllardaki enflasyonun makul gerekçeleri vardı. En azından bugünün enflasyonu gibi doğrudan büyük sermaye ve devletin kâr marjlarını açgözlü bir şekilde artırımından kaynaklanmıyordu. Kalkınmacı bir iktisadın, altyapı yatırımlarının, tüm ekonomiye ucuz girdi sağlama hedefiyle çalışan Kamu İktisadi Teşebbüslerin, işsizlik azaltıcı ve gelir dağılımını düzeltmek isteyen sosyal politikaların, maaş iyileştirici sendikal faaliyetlerin ve olumsuz dünya konjonktürünün etkileri çok açıktı. Kamu harcamalarının en azından halkçı bir mantığı olduğu söylenebilirdi. Bugünün güçlü ve “kıskanılan” devletin yapmadığı birçok kamusal hizmeti veriyordu o günkü devlet. Eğitim ve sağlık ücretsizdi. Belki ev sahipliği yine çok yaygın olmasa bile kira giderleri maaşların belli bir kısmını geçmezdi. Ulaşım ücretleri can yakmazdı. Örnek olsun diye söylüyorum birinci köprü, yani Boğaziçi Köprüsü’nden geçiş ücretleri AKP’ye kadar makul fiyatlardaydı. Tarım ürünleri, tarımı destekleyici fiyat ve alım politikaları sayesinde ucuzdu. Balık bol ve çeşitli idi. Bugün en iyi semtlerdeki marketlere bile bakın, kırmızı et reyonu çok küçüktür. Kasap ve market dolaplarında but, göğüs, kanat şeklinde parçalara ayrılmış tavuk eti satılmaktadır sadece. Tavuk eti 1970’li yıllarda yalnızca bütün olarak satılırdı ve kasaplar ağırlıklı olarak kırmızı et satarlardı. Daha önce de yazmış olmalıyım, gecekondu mahallelerinde bile her üç dört sokakta mutlaka bir kasap bulunurdu. Nereden nereye geldiğimize güzel bir örnek olsun. Almanya’da işçi olarak çalışan amcama, yıllık izin dönüşü Almanya’da yemesi için kavurma yapıp valizine koyduğunu anlatan yengem, şimdi Almanya’dan gelirken Almanya’da et alıp yaptığı kavurmayı amcamın valizine koyup buraya yolladığını anlatıyor.
Türkiye’de maaşlardan, işgücü ücretlerinden kaynaklanan bir enflasyon, sınıf sendikacılığının olduğu ve sosyal devlet harcamalarının yüksek olduğu 1970’li yıllarda da yoktu, bugün de yoktur. Tam tersine ücret artış taleplerini enflasyonun nedeni olarak değil, sonucu olarak görmek lazım. Çünkü önce ciddi bir enflasyonlu bir dönem yaşanıyor, arkasından bu dönemin kaybolan gelirin telafisi olarak ücret artış talepleri geliyor. Her enflasyon dalgasında gerçekleşen enflasyon ile ücret artışları arasındaki fark kapanmadığı gibi TÜİK gibi kurumların eksik hesaplamaları durumunda ücretlilerin gelirlerinde ve satın alma güçlerinde reel kayıplar artıyor, geniş kesimlerinin yaşam standartları gerilemesi kaçınılmaz bir hal alıyor. Fakat ekonomi yönetimi önce ücretler artmış, bu artış talebi ve maliyetleri yükseltmiş gibi halkı alenen yanlış bilgilendiriyor. Üstelik reel kayıplarını gidermek isteyen ücretlilerin/emeklilerin/emekçilerin taleplerini enflasyona yol açar diyerek karşılamamaktadır. En az enflasyonun tarihi kadar eski kemer sıkma politikaları halka çare olarak anlatılmakta ama her defasında bu acı kemer sıkma politikaları bir türlü başarıya ulaşamamakta, yapılan fedakarlıklar boşa gitmekte, birilerin servetine servet eklenmektedir. İşin daha kötüsü kemer sıkma politikaları genel bir doğruya dönüşmekte emekçiler nezdinde bile doğru bulunabilmektedir. Ücretlerin payının enflasyonun içinde ciddi bir ağırlığının olmadığı unutturulmaktadır. Yaklaşık elli yıldır enflasyon var, halkın üstlendiği fedakarlıklar var ama ortada hâlâ aşılmış bir eşik, tutturulmuş bir hedef yok. Tek haneli bir enflasyon önümüzdeki yıllar için bile hala hayal. Yıllar içindeki birikimli kayıpların nasıl telafi edileceğine dair tek bir işaret yok. Çok daha uç bir hali kafamızda canlandıralım: Türkiye’de emekçiler bir yıl hiç ücret almasalar dahi yine enflasyonda ciddi bir düşüş yaşanmaz yalnızca bir kesimin kâr oranları yükselir, makro hiçbir sorun çözülmez.
Kapitalizmin özü meta üretimidir. Meta üretim sürecindeki maliyetler mal ve hizmetin içine girer. Piyasa toplumunda her mala ortalama bir kâr oranı eklenerek tüketicilerin önüne sürülür. Mallar değerlerinin altında veya üstünde bir fiyata satılmak istenir. Son tahlilde bir malın içine giren tüm girdiler, maliyet unsurları, hammaddeden, kira giderine, ödenen faize, işçi ücretlerine kadar o malın fiyatına yansıtılır ve alıcı bu bedeli öder. Yani üretim sürecinin tüm bedeli nihai tüketiciye kalır. Bu meta toplumunda mal ve hizmet üretenler bir şekilde yüklendikleri maliyetleri ve riskleri üretim ilişkileri sayesinde üzerinden atarlar. Sanayiciler, tüccarlar, finansçılar, ithalatçılar, ihracatçılar, inşaatçılar, toprak ağaları, toptancılar, bankacılar, taşımacılar, müteahhitler, gümrükçüler, taşımacılar, üst düzey bürokratlar, CEO’lar, danışmanlar ve benzeri kapitalistler ve onların dibinden ayrılmayan kesimlerin maliyetlerini ve kârlarını sattıkları mal ve hizmet üzerinden daha fazla bir paraya çevirerek geri kazanırlar. Örneğin bir sanayici yaptığı iş görüşmesinde misafirine/müşterisine ısmarladığı çayı, kahveyi bile genel gider olarak ürettiği çelik çaydanlık fiyatına yansıtabilir. Peki ücretli çalışan bir işçinin maliyetine yansıtacağı bir metası/malı var mıdır? Yoktur. Onun satabileceği tek şeyi emek gücüdür. Ve emek gücünün fiilen işçinin/emekçinin bedensel varlığından bağımsız bir varlığı yoktur. Bir inşaatta kalıpçı olarak çalışan bir işçi emeğini ancak bizzat o inşaatta çalışarak harcar. İşçi bir yerde işgücü ayrı bir yerde olamayacağından işçinin bu kapitalist üretim biçiminde satabileceği tek şey olan emek gücü paketlenebilecek, depolanacak, stoklanacak, şimdi satmayıp altı ay sonra satabileceği bir güç değildir. Emek gücü mesela bir akü ya da güç kaynağı gibi emekçiden bir makineye aktarılabilseydi ve emekçi onu bedensel varlığı fiilen üretim yerinde olması gerekmeden satabilseydi belki eli daha güçlü olabilirdi…
Kısacası emekçinin emek gücünü daha yüksek bir fiyattan satabilmesinin tek bir yolu kalmaktadır. O da birlik olmak, dayanışma içinde beraber hareket etmek, direnmek ve diğer emekçi toplumsal kesimleri mücadelenin içine katmaktır. Yakın zamanda Migros depo işçileri emek gücünün pazarlık gücünün rafta, tezgahta değil; örgütlü mücadelede, sokakta, patronun kapısına dayanarak kendi değerini yükseltebileceğine çok güzel bir örnek oldu.
Geçen on yılda çok önemli sonuçları olan bir araştırma vardı: Madde nasıl kütle kazandı?
“Higgs parçacığı, Higgs bozonu, Higgs alanı şunu ortaya çıkardı: Bir parçacık, Higgs alanından geçerken alanla etkileşime giriyor, alan o anda ortadan kayboluyor, parçacık ise kütle kazanıyor. Bu kütle sayesinde atomlar, madde ve biz oluşuyoruz.”
Migros depo işçileri hak arama mücadelesi vermeden önce saf birer emek gücü idiler, ne zaman alanlara çıktılar, toplumla etkileşime girdiler bir kütle kazandılar. Migros depo işçisi iken direniş alanları onları bir sınıfa çevirdi. Sınıf tavrının büyümesinden, daha yayılmasından çekinen devlet muhtemelen işçilerin taleplerin karşılanması yolunda araya girdi, işçilerin haklı talepleri kabul edildi. ücret artışlarının yaşanılan enflasyonla bir ilgisinin olmadığı da dolaylı olarak kabul edilmiş oldu.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.