En çok uydurulan senaryo, Yahya Kahya’nın cinayeti, Mustafa Kemal’in emri ile işlediği tezi üzerine kurulmaktadır. Bu senaryonun tarihsel olarak hiçbir temele dayanmadığı Yahya Kahya’nın başına gelenler göstermektedir. Mustafa Kemal önce Yahya Kahya’yı tutuklatmak istemiş, ancak Sivas’taki yargılamada serbest kalmasını engelleyemeyince, bu sefer İsmail Hakkı Tekçe aracılığıyla Yahya Kahya’nın hak ettiği cezayı vermiştir. Mutlaka bir senaryo kurgulanacaksa, tarihsel olaylara en uygun senaryo budur

Siyasal tarihçi Eric Hobsbawn “Günlük yaşamda olsun, tarihsel süreç içinde olsun, hiçbir önemli olay bir tek nedenin sonucu olamaz. Değişik düzeylerde birçok nedenin bulunması olasıdır ve araştırmacı, görünen nedenleri rastlantısal ve önemsiz nedenlerden ayırt etmelidir” der. Tarihçi /siyasetçi Edward Hallet Carr ise “Tarihsel süreç süreklidir; bugünün geleceğe nasıl yansıyabileceğini bilmezsek, geçmişin bugüne nasıl dönüştüğünü hiç anlayamayız” diye onu tamamlar.
Siyasal tarihe bakarken anlamını çözemediğimiz birçok olay ve vakıa ile karşılaşırız. Bir vakıanın sizin açınızda anlamsız ya da onu yaratan nedenlerin belirsiz durumda olması, Hobbsbawn’ın dediğini tersinden söyleyecek olursak bu olgunun “rastlantısal ya da önemsiz “olduğu anlamına gelmez. Sadece konu hakkındaki bilginizin yeterli olmadığını gösterir.
Tarihi olaylarda neden sonuç ilişkisini kurarken, bu olayın yaratıcısı olan figürlerin sözleri ve yazdıklarını rehber olarak almak, zihni yormayan kolay bir yoldur. Ama çarpık, eksik ya da en azından tanzim edilmiş bir anlatının tuzağına sizi çeker.
Mustafa Suphi’nin katledilmesine giden süreci doğru anlayabilmek için ülkedeki antikomünist ortamın nasıl örüldüğünü anlamak gerekir.
Bunun için ilk Meclis’in iki gizli celsesi önemlidir. Bunlar 22 Ocak 1921 ve 21 Mart 1921 tarihli oturumlardır. Ama nedense bu oturumlar bugüne kadar hiç kimsenin ilgisini çekmemiştir. Burada iki önemli figür Erzurum Valisi “Deli Hamit” lakaplı Kapancızade Hamit ile Erzurum mebusu Mustafa Durak’tır. Her iki isim Erzurum ve Trabzon’daki linç gösterilerini örgütlerken, Mustafa Suphilerin tekneye bindiği ana kadar olan tüm süreci yönetmişlerdir.[1]
Kapancızade Hamit’in katliamı bizzat örgütlediğinin samimi bir itirafı hatıratında yer alıyor. Bu bölümü aynen alıntılıyorum:
Birkaç gün sonra Bekir Paşadan aldığım bir telgrafnamede “Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gitmek istediği, ancak Erzurum’un galeyanından çekindiğini” bildiriyor ve benden, vilayetim dahilinden selametle geçmesi için teminat istiyordu. Cevaben yazdığım telgrafta “vilayetin hududu dahilinde fiilen tecavüz vukuu ihtimali olmadığını ve bununla beraber dünyanın mihverini değiştirecek bir inkılaba azmedenlerin o inkılapların icaplarına boyun eğmeleri tabii bulunduğunu” bildirdim.
Deli Hamit bu telgrafın Mustafa Suphiler Erzurum’a ulaşmadan önce Bekir Paşa’ya gönderildiği söylüyor.
Diğer kitap ve yayınlarda bu telgraf yer almıyor. Sadece hatıratında yer alıyor.
Yine bugüne kadar ihmal edilen bir belge Deli Hamit’in 5 Şubat 1921’de Dahiliye Vekaleti’ne çektiği telgraf.
Dahiliye Bakanlığı’na 2 Şubat 337 [1921] tarihli ve 448 numaralı şifreye cevaben şöyle denmektedir:
Halkı heyecana ve harekete geçiren şey, herhangi bir gizli el veya propaganda değil; 16 Ocak 1921 tarihli telgrafnamemde, Milli Meclis Başkanlığına arz ettiğim üzere, Mustafa Suphi’nin büyük bir cüret ve gösterişle, kalabalık bir heyetle Erzurum’a gelmesi, kendisinden ele geçirilen ayrıntılı bir rapordan elde edilen kapsamlı bilgiler, halkı komünizme teşvik etmek için Ankara’dan gelen mektuplar, Bakanlığınızdan Komünizm ve İştirakiyyun Fırkalarının hükümet tarafından resmen tanındığına dair gönderilen genelgeler, Bakû’dan gelen ve müslümanlara uygulanan zulümlere dair heyecan uyandırıcı haberler ve benzeri doğal tahrik edici sebeplerdir.
Bu sıradan sebeplerin oluşturduğu hareketliliği engellemeye çalışmak, hükümetin aksini istediği izlenimini vereceğinden son derece tehlikelidir. Madem ki bugün Mustafa Suphi sınır dışı edilmiş, Ankara’daki partiler feshedilmiş ve hükümet, daha doğrusu meclis başkanı, halkı tatmin edecek bildirimler ve icraatlarda bulunmuştur; bu etkili sebepler ortadan kalktığında, heyecan ve hareketliliğin de doğal olarak sönmesi beklenir. Bu nedenle, sonuçtan emin olarak rahat olunmasını ve bu konuda son derece ihtiyatlı davranılması gerektiğini bildirmeyi görev sayarım. [2]
Telgraftaki tehdit dilinden çıkarılacak en önemli sonuç, Ankara hükümeti ve Mustafa Kemal’in bu sürecin örgütleyicisi olması bir tarafa, bizzat saldırıya uğrayan tarafı olduğunu anlamaktır.
Bunun için özel bir delile ya da belgeye de gerek yoktur. Belgeleri yorumlarken birazcık zeka kullanmak yeterlidir.
Örneğin; Mustafa Suphilerin lince giden yolculukları sırasında “Komünizm propagandası serbesttir” diye tamim yayımlamak ya da Erzurum’daki antikomünist gösterileri örgütleyen Erzurum mebusu Mustafa Durak’ın “Komünist Partiye üye oldunuz, hayırlı olsun” diye telgraf göndermesi nasıl yorumlanabilir?
Katilleri sakinleştirebilmek için kullanılan yöntemin saçmalığı ortadadır.
Bu sadece bir saflığın işareti olabilir.
Sadece bu iki belge doğrudan cinayetin adresini eksizsiz bir şekilde ortaya koymaktadır.
Katliam mağduru üzerinden gasp edilen bir eşya kimin üzerinde çıkarsa, cinayetin bir numaralı faili oldur. Birazcık bürokratik dil ve adabı bilen, hele Osmanlı gibi bürokratik geleneklere sahip devlet idaresinde, bu kadar ahlaksız ve küstah bir dilin mümkün olmayacağını bilir.
Komplocu katil Hamit “Siz görevinizi benim istediğim şekilde yerine getirdiniz. İsyan önemli değil çözeriz” deme özgüveni içerisindedir.
Sıradan bir insan dahi bu telgrafı okuduğunda, herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymayacak bir şekilde Mustafa Kemal’in aşağılandığını ve teslim alındığını rahatlıkla anlar.
“Deli Hamit” ismi Mustafa Suphilerin katline giden süreci anlatan tüm kitap ve yayınlarda aslında baş köşededir.
Ama çarpık bir şekilde.
Önce ilk sorumuz.
Basit bir şekilde siyasal tarih bu adama nasıl bakmaktadır?
Bu konu ile ilgili yazılan kitap, makale ve yayınların çoğunda, bu komplocunun geçmişinden ve kim olduğundan hiç bahsetmeden, (daha doğrusu merak etmeden ) adamın lakabı “deli” ise birileri mutlaka kullanmıştır mantığı ile onu kullansa kullansa ya Kazım Karabekir ya Mustafa Kemal ya da her ikisi birden kullanmıştır senaryosu yaratılmıştır.[3] “Türkiye’de herkesi mutlu eden kurgu bir tarih okuyoruz. Ama kurgu tarih her zaman büyük boşluklar bırakır. Burada hiç bir siyasi bakış açısına, analitik mantığa dayanmayan tarihçi/araştırmacı yorumları devreye girer. Bunlarla idare ederiz” derken tam da bunu ifade etmiştim.
Mustafa Suphilerin Kars’ta Erzurum’a yolculukları sırasında, Kazım Karabekir, Mustafa Kemal ve Deli Hamit arasındaki telgraf trafiğinden hayali bir sonuç çıkartıp, bu sonucu yayanların çoğu iyi niyetli olsa da önümüze konulan senaryo budur.
Okuduğum kaynaklarda Deli Hamit’in tek başına karar verici olduğu söyleyen tek kişi Küçük Talat’tır. Küçük Talat Enver Paşa’ya yazdığı mektupta Deli Hamit’i tek başına işaret etmekte, ancak bu mektubunda Yahya Kahya’dan hiç bahsetmediği için bu mektuba olan güveni de azaltmıştır. Ancak Küçük Talat’ın bu mektubunda Deli Hamit bağlantısı, bu cinayeti Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir’e bağlamak için kullanılmıştır. Birçok yayında bu makaleye atıf yapılması biraz da bu yüzdendir.
Ankara hükümetinin ne şekilde haberi olduğunu anlamak için, İstihbarat Reisi Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver) Trabzon İstihbarat Müdürlüğü’ne atadığı Feridun’dan (Kandemir) bahsetmek gerekir.
Yahya Kahya, Feridun Kandemir’in bu göreve atandığını öğrenince “İçimizde hafiye istemiyoruz. İstihbarat Müdürü ne demekmiş? Lüzumu yok burada böyle işin. Gizli kapaklı işlerimiz varsa onlar bizim işlerimizdir. Ankara’ya değil ya, istersen Allah’a yaz. Trabzon Trabzonlularındır. Daha var mı bir diyeceğin, senin? Çık git memleketimizden, yoksa vallahi yakarım adamı ben” diye tehdit eder.
Ankara’nın Feridun Kandemir’in güvenliğini sağlayacak gücü olmadığından onu, Tiflis’te görevlendirirler. Mustafa Suphiler katledildiğinden haberi olmayan Ankara olayı anlayabilmek için Feridun Kandemir’i soruşturmak üzere, Tiflis’ten Trabzon’a gönderir.
Kandemir raporunda olayın bir numaralı şüphelisinin Yahya Kahya olduğunu söyler.
Bu esrarengiz olay üzerine ben, Ankara’dan aldığım emirle, istihbarat müdürü olarak bulunduğum Tiflis’ten evvelce yine bu vazife ile bir müddet kaldığım Trabzon’a derhal giderek bulabildiğim imkânların hepsinden faydalanmak suretile geceli gündüzlü bir araştırma ve soruşturma çabasına girişmiş olmama rağmen, itiraf ederim ki, «karanlıklar içinde kayıplara karışan yoldaşlar kafilesinin» bir kazaya değil, fakat bir suikasta uğramış olduğunu tesbitten başka hiç bir neticeye varamamıştım. Asıl mesele ise bu suikastın niçin ne maksatla ve bilhassa kim veya kimler tarafından yapıldığını kat’i şekilde tayin ve tesbit etmek meselesi idi. Ankara gibi, Trabzon vilâyeti ve Tümen kumandanlığı ile Şark cephesi kumandanlığı da, son derece üzüntü ve hassasiyet içinde bu mesele üzerinde duruyorlardı. Ankara gibi, Trabzon vilâyeti ve Tümen kumandanlığı ile Şark cephesi kumandanlığı da, son derece üzüntü ve hassasiyet içinde bu mesele üzerinde duruyorlardı. Gerçi bütün şüpheler kafileyi limandan motörle sevke memur edilen Trabzonun meşhur kayıkçılar kâhyası Yahya Kâhya üzerinde toplanıyor ve gerçekten de, kafileyi alıp seçtiği motöre bindirerek yola çıkaran bu kâhyadan başkası olmadığına göre, şüphe edilecek ondan gayrisi akla gelmiyor idi ise de, her zamanki azametli tavrile göğsünü gere gere sağına soluna selâm vere vere Trabzon sokaklarında dolaşmakta devam ettiği hâlde, ne hükümet, ne zabıta, ne adliye, hiç kimse bu adama : «Lütfen şu kafilenin ne olduğunu izah için, bir az gelir misin?» diye el sürmeye cesaret edemiyordu. [4]
Kandemir’in raporu Ankara’nın Trabzon üzerinde hiçbir hakimiyetinin olmadığını göstermektedir.
İnfaz emrini yerine getiren Yahya Kahya, Topal Osman’ın yardımı ile İsmail Hakkı Tekçe tarafından[5] Temmuz 1922’de otomobille Soğuksu’da ki evine giderken kurşunlanarak öldürülmüştür.
Öncesinde de Mustafa Kemal’in Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nden zimmetlenen para gerekçe gösterilerek, Yahya Kahya’yı tutuklatmaya çalıştığı bilinmektedir.
Trabzon Valisi Sami Bey gizlenen kâhyayı bulamayınca kardeşi Zekeriya Bey ile 8 adamını tutuklamış, yakalananlar önce Sarıkamış ardından Sivas’ta hapsedilmiş ve Yahya Kahya’nın yerini söyletebilmek için ağır şekilde işkence gördüklerini iddia etmişlerdir. Bunun üzerine Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kazım Karabekir’e telgraf çekerek, kâhyanın kendiliğinden karargâha geleceğini bildirmiş, Ali Şükrü Bey ise valiyle görüşerek tutuklandıktan sonra askerlerden kötü muamele görmeden adalete teslim edilmesini güvenceye almaya çalışmıştır.
Soruşturma sırasında Ali Sait Paşa, Ali Şükrü Bey’e baskı yaparak Cemiyet heyetinin istifasını sağlamış ve kâhyanın teslim olmasını sağlamıştır.
12 Ocak 1922’de Sivas Bidayet Mahkemesi’nde yargılanmak üzere tutuklanan kâhya, Samsun üzerinden Sivas’a gönderilmişse de kısa bir süre sonra serbest bırakılıp, Trabzon’a geri gönderilmiştir.
Tüm bu olaylar 1921 yılı kasım ayında Suphilerin katlinden 9 ay sonra gerçekleşmiştir. Zaten bundan kısa bir süre sonra, Temmuz 1922’de Osman Kahya cezalandırılacaktır.
En çok uydurulan senaryo, Yahya Kahya’nın cinayeti, Mustafa Kemal’in emri ile işlediği tezi üzerine kurulmaktadır.
Bu senaryonun tarihsel olarak hiçbir temele dayanmadığı Yahya Kahya’nın başına gelenler göstermektedir.
Mustafa Kemal önce Yahya Kahya’yı tutuklatmak istemiş, ancak Sivas’taki yargılamada serbest kalmasını engelleyemeyince, bu sefer İsmail Hakkı Tekçe aracılığıyla Yahya Kahya’nın hak ettiği cezayı vermiştir. Mutlaka bir senaryo kurgulanacaksa, tarihsel olaylara en uygun senaryo budur.
Sonuç olarak; bir siyasal cinayet keyfi nedenlerle işlenmez. Siyasal saiklere dayanır.
Bazen siyasal hasmı tasfiye niyetine, bazen bir siyasal hasımdan öç alma niyetine dayanabilir.
Bazen de siyasal düzenin tanzimi için daha geniş kitlelere mesaj ve güç gösterisi kastıyla işlenmiş olabilir.
Bazı siyasal cinayetler ise kazanılan zaferi taçlandırmak için gerçekleştirilir.
Bu bir nevi adak ya da kurban töreni gibidir.
Kazanılan bir zaferde, tanrılara şükran için tanrının şanına uygun sayıda ve şekilde kurban kanı gerekir.
Kurbanın kimliğinin çoğu zaman hiçbir önemi yoktur. 22 Ocak 1921 tarihli oturum, bir müzakere oturumu değildir.
Yenilen tarafın tüm silahlarını teslim ederek karşı tarafın tüm şartlarını kabul ettiği bir teslim törenidir. Mustafa Kemal gibi güçlü bir kişiliğin, bu kadar aşağılanmaya ve hakarete karşı en küçük bir kelam dahi edememesinin nedeni budur.
Mustafa Suphilerin neden katledildiğinin cevabı da büyük ölçüde burada yatmaktadır.
[1] Kapancızade Hamit Bey – Halit Eken, Yeditepe Yayınları
[2] Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele – Sungur Savran, Yordam Kitap
[3] TBMM Gizli Celse tutanakları
[4] Türkiye Komünist Fıkrasının Kuruluşu ve Mustafa Suphi – Yavuz Arslan
[5] TBMM Gizli Celse tutanakları
6) Mustafa Suphi’nin katli ve Yahya Kâhya Olayı-Özhan Öztürk (Makale)
7)Dönüş Belgeleri 1-2 TÜSTAV
8)Mustafa Suphi-Hamit Erdem
9)Feridun Kandemir-Atatürk’ün kurduğu Türkiye Komünist Partisi-Yakın Tarihi yayınalrı
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.